Otelin kapısı kilitliydi.
Kahvaltı salonuna indim, salon açıktı, ışıklar yanıyordu, tabaklar dizilmişti, sepetler ekmekle doluydu. Çay makinesi fokurduyordu. On biri de boş on bir masa kurulmuştu. Otelde üç gündür benden başka müşteri yoktu. Resepsiyon da boştu.
İnsan böyle bir şeyle karşılaştığı zaman var gücüyle kendini teskin etmeye çalışır. Belki geceden kilitli kaldı, sabah açmayı unuttular. Belki resepsiyondaki adam markete süt almaya gitti. Belki babası öldü ve cenaze namazında. Her sonucun bir nedeni vardır. En azından insan buna inanmak ister.
Nefes alışverişim hızlandı.
Arka kapıya koştum, açıktı. Bahçeye çıktım. Bahçeden de sokağa. Sokak bomboş. Pazar sabahı, saat sekiz. Üç yüz metre öteden bir çocuk bisikletle geçti.
Kimse beni kilitlememiş.
Hızla odama çıktım. Bavulumun fermuarını kontrol ettim.
Bavulumu hiçbir zaman boşaltmam. Tedbirden değil, alışkanlık. Toplamaktan nefret ederim. Otel odalarında yaşayan her adam eşyalarını boşaltıp toplamaktan nefret ediyor olsa gerek. Fermuarı da hep sonuna kadar çekerim, dişlisi en uca gelene kadar. Çünkü açık kalan fermuar sizi hayal kırıklığına uğratabilir.
Fermuar iki santim geride duruyordu.
Türkiye’de bir otel odasına giren adam ne olabilir? Hırsız olabilir. Hırsız ne yapar? Bavula bakar, değerli bir şey arar, bulamayınca ardını dönüp gider. Bavulumda iki gömlek, bir kazak, tıraş takımı ve Cenevre’den beri taşıdığım üç kutu aspirin vardı.
Dosya bavulda değildi. Dosya üstümdeydi. Ceketimin iç cebinde. Dörde katlanmış. Günlerdir orada. Yirmi bir sayfa. Yirmi bir sayfanın on dokuzu benim el yazımla yazılmış bir rapor, iki sayfası Renshaw’un.
Kırk sekiz yaşındayım. On dört yıl boyunca Avrupa’nın en zengin, en soylu insanlarına sahte belge sattım ve sonra foyam ortaya çıktı. Üç yıl savrulup durdum. Sonra bir iş buldum. Bu iş beni Sinop’tan Diyarbakır’a, Puglia’dan Lefkada’ya kadar götürdü.
Şimdi, Anadolu’nun derinliklerindeki bir otel odasında, ceketimin iç cebinde bir teknik rapor taşıdığım için ölecek miyim?
Sahte bir Aragon fermanı için değil. Uydurma bir prokonsül edikti için değil. Bir sahtekarlık için değil. Arkeolojik bir alanın çevresel değerlendirme raporu için.
Aşağı indim. Kahvaltı salonuna girdim. Sandalyeye oturup tabağımı doldurdum. Yarım ekmek, peynir, iki yumurta, beş zeytin.
Bugün saat on birde, buradan on yedi kilometre kuzeyde bir dağ yamacında bir ekip son ankraj bloğunu yıkacak. Zincirin son halkası. Norveç’in kuzeyinden başlayıp buraya kadar uzanan bir anten dizisinin sonuncusu.
Oraya gitmemeliyim.
Ama gideceğim.
Bir insan öleceğini bildiğinde geriye anlam aramak için bakmaz. Can sıkıntısından bakar.
Benim bu duruma düşmemde kabahat kimin?
Kolay yanıt, Vandermeulen’in demek olur. O kadın bana 1988 Şubat’ında Brüksel’de bir kahvaltı ısmarlamasaydı bugün Cenevre’de olurdum. Masamda bir dosya dururdu. Yarım yamalak incelerdim. Akşam da evime giderdim.
Ama bu yanlış. Çünkü Vandermeulen 1989’dan beri ölü.
Biraz daha derinlemesine düşünülünce akla Vasari geliyor. 1968 yılının sonbaharında, Roma’da, ikinci kattaki o boğucu odada, ben ona Anadolu’daki Roma yollarını çalışmak istediğimi söylediğimde başını iki yana sallamasaydı, “Yolu herkes çalışıyor. Arazileri kimse çalışmıyor. Kimsenin çalışmadığını çalış,” demeseydi, bugün başka bir adam olurdum. Belki bir akademisyen. Belki Soprintendenza’da bir memur. Belki bir restoran işletmecisi. Ancak kesinkes burada olmazdım.
Bu da yanlış. Vasari 1979 yılında öldü ve onunla hiç konuşamadım bile.
Sanırım en dürüst cevap şu, ve utanmadan söyleyeceğim: Kabahat büyük harflerde.
1984’te, 1740 tarihli sahte bir Bodleian aksesyon kaydı uydururken, 18’inci yüzyıl İngiliz kütüphanecilerinin asla yazmayacağı şekilde ms. yerine MS. yazdım. Sadece iki harf. Bir buçuk yıl sonra Göttingen’de Diether Krombach adında bir adam bu iki harfi fark etti. Hakkında makale yazdı, yayımladı ve üç ay içinde ben, bu dünyada var olan tüm itibarımı yitirdim.
O gün utanç ya da öfke değil, hayranlık duymuştum. On dört yıl boyunca kimse uydurduğum metinleri okumamıştı. Sonunda ilk kez biri tarafından okunmuştum.
O harfler olmasaydı Aubrey Institute’a giremezdim. Enstitü beni tam da bu olay yüzünden işe aldı.
Mülakatta Renshaw dosyamı açmıştı. Krombach’ın makalesi de oradaydı, görüyordum. Sayfanın kenarı katlanmıştı.
“Türkçe ana diliniz.”
“Evet.”
“Latinceniz çok iyi düzeyde.”
“Evet.”
“Doktoranız?”
“Roma’da arazi ölçümü üzerine.”
“Ve yıllar boyunca sahte tarihi belgeler uydurdunuz.”
“Evet.”
Dosyayı kapatmıştı.
“Harikulade,” demişti. “Düşlerimiz gerçekleşse sizin gibisini bulamazdık.”
Karşılıklı kahkaha atmıştık.
Şu an gülmüyorum. Çünkü artık Renshaw’un aslında ne demek istediğini biliyorum. Bunu öğrenmek için ardımda iki yıl, altı ülke, dört yüz on iki tepe ve sayısız ceset bırakmam gerekti.
