Dokuzuncu Kule

Otelin kapısı kilitliydi.

Kahvaltı salonuna indim, salon açıktı, ışıklar yanıyordu, tabaklar dizilmişti, sepetler ekmekle doluydu. Çay makinesi fokurduyordu. On biri de boş on bir masa kurulmuştu. Otelde üç gündür benden başka müşteri yoktu. Resepsiyon da boştu.

İnsan böyle bir şeyle karşılaştığı zaman var gücüyle kendini teskin etmeye çalışır. Belki geceden kilitli kaldı, sabah açmayı unuttular. Belki resepsiyondaki adam markete süt almaya gitti. Belki babası öldü ve cenaze namazında. Her sonucun bir nedeni vardır. En azından insan buna inanmak ister.

Nefes alışverişim hızlandı.

Arka kapıya koştum, açıktı. Bahçeye çıktım. Bahçeden de sokağa. Sokak bomboş. Pazar sabahı, saat sekiz. Üç yüz metre öteden bir çocuk bisikletle geçti.

Kimse beni kilitlememiş.

Hızla odama çıktım. Bavulumun fermuarını kontrol ettim.

Bavulumu hiçbir zaman boşaltmam. Tedbirden değil, alışkanlık. Toplamaktan nefret ederim. Otel odalarında yaşayan her adam eşyalarını boşaltıp toplamaktan nefret ediyor olsa gerek. Fermuarı da hep sonuna kadar çekerim, dişlisi en uca gelene kadar. Çünkü açık kalan fermuar sizi hayal kırıklığına uğratabilir.

Fermuar iki santim geride duruyordu.

Türkiye’de bir otel odasına giren adam ne olabilir? Hırsız olabilir. Hırsız ne yapar? Bavula bakar, değerli bir şey arar, bulamayınca ardını dönüp gider. Bavulumda iki gömlek, bir kazak, tıraş takımı ve Cenevre’den beri taşıdığım üç kutu aspirin vardı.

Dosya bavulda değildi. Dosya üstümdeydi. Ceketimin iç cebinde. Dörde katlanmış. Günlerdir orada. Yirmi bir sayfa. Yirmi bir sayfanın on dokuzu benim el yazımla yazılmış bir rapor, iki sayfası Renshaw’un.

Kırk sekiz yaşındayım. On dört yıl boyunca Avrupa’nın en zengin, en soylu insanlarına sahte belge sattım ve sonra foyam ortaya çıktı. Üç yıl savrulup durdum. Sonra bir iş buldum. Bu iş beni Sinop’tan Diyarbakır’a, Puglia’dan Lefkada’ya kadar götürdü.

Şimdi, Anadolu’nun derinliklerindeki bir otel odasında, ceketimin iç cebinde bir teknik rapor taşıdığım için ölecek miyim?

Sahte bir Aragon fermanı için değil. Uydurma bir prokonsül edikti için değil. Bir sahtekarlık için değil. Arkeolojik bir alanın çevresel değerlendirme raporu için.

Aşağı indim. Kahvaltı salonuna girdim. Sandalyeye oturup tabağımı doldurdum. Yarım ekmek, peynir, iki yumurta, beş zeytin.

Bugün saat on birde, buradan on yedi kilometre kuzeyde bir dağ yamacında bir ekip son ankraj bloğunu yıkacak. Zincirin son halkası. Norveç’in kuzeyinden başlayıp buraya kadar uzanan bir anten dizisinin sonuncusu.

Oraya gitmemeliyim.

Ama gideceğim.

Bir insan öleceğini bildiğinde geriye anlam aramak için bakmaz. Can sıkıntısından bakar.

Benim bu duruma düşmemde kabahat kimin?

Kolay yanıt, Vandermeulen’in demek olur. O kadın bana 1988 Şubat’ında Brüksel’de bir kahvaltı ısmarlamasaydı bugün Cenevre’de olurdum. Masamda bir dosya dururdu. Yarım yamalak incelerdim. Akşam da evime giderdim.

Ama bu yanlış. Çünkü Vandermeulen 1989’dan beri ölü.

Biraz daha derinlemesine düşünülünce akla Vasari geliyor. 1968 yılının sonbaharında, Roma’da, ikinci kattaki o boğucu odada, ben ona Anadolu’daki Roma yollarını çalışmak istediğimi söylediğimde başını iki yana sallamasaydı, “Yolu herkes çalışıyor. Arazileri kimse çalışmıyor. Kimsenin çalışmadığını çalış,” demeseydi, bugün başka bir adam olurdum. Belki bir akademisyen. Belki Soprintendenza’da bir memur. Belki bir restoran işletmecisi. Ancak kesinkes burada olmazdım.

Bu da yanlış. Vasari 1979 yılında öldü ve onunla hiç konuşamadım bile.

Sanırım en dürüst cevap şu, ve utanmadan söyleyeceğim: Kabahat büyük harflerde.

1984’te, 1740 tarihli sahte bir Bodleian aksesyon kaydı uydururken, 18’inci yüzyıl İngiliz kütüphanecilerinin asla yazmayacağı şekilde ms. yerine MS. yazdım. Sadece iki harf. Bir buçuk yıl sonra Göttingen’de Diether Krombach adında bir adam bu iki harfi fark etti. Hakkında makale yazdı, yayımladı ve üç ay içinde ben, bu dünyada var olan tüm itibarımı yitirdim.

O gün utanç ya da öfke değil, hayranlık duymuştum. On dört yıl boyunca kimse uydurduğum metinleri okumamıştı. Sonunda ilk kez biri tarafından okunmuştum.

O harfler olmasaydı Aubrey Institute’a giremezdim. Enstitü beni tam da bu olay yüzünden işe aldı.

Mülakatta Renshaw dosyamı açmıştı. Krombach’ın makalesi de oradaydı, görüyordum. Sayfanın kenarı katlanmıştı.

“Türkçe ana diliniz.”

“Evet.”

“Latinceniz çok iyi düzeyde.”

“Evet.”

“Doktoranız?”

“Roma’da arazi ölçümü üzerine.”

“Ve yıllar boyunca sahte tarihi belgeler uydurdunuz.”

“Evet.”

Dosyayı kapatmıştı.

“Harikulade,” demişti. “Düşlerimiz gerçekleşse sizin gibisini bulamazdık.”

Karşılıklı kahkaha atmıştık.

Şu an gülmüyorum. Çünkü artık Renshaw’un aslında ne demek istediğini biliyorum. Bunu öğrenmek için ardımda iki yıl, altı ülke, dört yüz on iki tepe ve sayısız ceset bırakmam gerekti.

4 Beğeni

Roma’ya 1968 yılının ekim ayında gittim. İstanbul’da Eski Çağ Tarihi’ni iyi bir dereceyle bitirmiştim. Latincem iyiydi, Yunancayı sözlüklere gömülüp hallediyordum.

Vasari’nin odası La Sapienza’nın tarihi kanadındaydı. İkinci kat, koridorun sonu, kapıda iki levha. Biri pirinçten, biri plastikten. Pirinç olan levhada Istituto di Storia Romana yazıyordu. Plastik olana elle şu yazılmıştı: Lütfen terlikle giriniz.

Terlikler koridordaydı. Kapının solunda bir ayakkabılıkta sekiz çift kahverengi keçe terlik. Enstitüde on bir kişi vardı. Sabah dokuzda yetişenler içeri girerdi. Beş dakika gecikenler bahçede sigara içmeye yollanırdı. Kimse koridorda dikilmezdi. Bir kez koridorda beklemeye kalktığımda Vasari’nin asistanı Bevilacqua öyle bir bakış atmıştı ki, bir dakika geç kalsam bile binaya girmemeyi alışkanlık edinmiştim.

İçerisi zeminden tavana kadar boydan boya raflarla doluydu. Rafların büyük kısmı Corpus Inscriptionum Latinarum’un kırmızı ciltlerine ayrılmıştı. Bu mütevazı enstitünün kendine ait kütüphanesinde dört yüz kitap vardı. Fişlerden Bevilacqua sorumluydu. Bir kitap almak istediğinizde Bevilacqua’ya söylerdiniz, fişe yazardı, sonra raflara doğru size eşlik edip kitabı kendi elleriyle teslim ederdi. Kitabı rafa geri koymak da onun işiydi. Bir gün dayanamayıp sebebini sorduğumda “Her bir kitabın ait olduğu tek bir yer var ve bu değişmemeli,” demişti.

“Ama kitaplar zaten alfabetik sıralanmış.”

Gözlüğünün üstünden uğursuz uğursuz bakmıştı.

“Alfabetik sıralanmış değiller.”

Neye göre tasnif edildiklerini söylemedi. Ben de üç yıl boyunca o kitapların hangi düzene göre dizildiğini gerçekten uğraşmama rağmen çözemedim. Konuya göre değildi, yazara göre değildi, devre göre değildi, ebatlara göre değildi. Bir sıralama düzeni vardı ve onu sadece Bevilacqua biliyordu. O da kendisinden önceki asistandan öğrenmişti.

Vasari haftada iki gün ders verirdi. Salı ve perşembe.

Kısa boyluydu, şişmandı ve çok terlerdi. Yazın odada aynı anda üç vantilatör çalışırdı. Koridorda ayakkabısını çıkarmazdı. İçeri ayakkabısıyla girerdi. Bunu ilk gördüğümde hakikaten hayrete düşmüştüm çünkü bu kuralı artık kanıksamaya başlamıştım. Şaşkınlığımı yüzümden okuyunca bir şey söyleme ihtiyacı duymuş olmalıydı. Yanıma yaklaştı.

“Siz Türk müsünüz?”

“Evet.”

“Ankaralı mısınız?”

“İstanbul.”

“Hmm,” dedi. Sonra başını sallayarak odasına girdi.

Bevilacqua bana durumu birkaç gün sonra isteksizce açıkladı. Terlikler temizlik için değil, tabiiyet içindi. Burası profesörün mülküydü ve o, ayakkabılarıyla girebilirdi.

Salı günleri saat on ikide seminario olurdu. Enstitünün karşısında, koridorun öbür ucunda, otuz kişiyi ancak alan mütevazı bir amfi vardı. Vasari, antik bilgeler misali oraya “aula” derdi. Biz tilmizleri de öyle derdik.

Seminario zamanı önce Vasari koridora çıkardı. Bir metre arkasından elinde profesörün notlarıyla Bevilacqua onu izlerdi. Bevilacqua’nın iki metre arkasından iki genç asistan Ferrucci ve Sammartino, onların arkasından biz, sekiz doktora öğrencisi. Bizim kendi içimizde de hiyerarşik bir nizam vardı. En kıdemli önden giderdi, ben en arkadan yürürdüm çünkü en son gelen bendim. Bu üç yıl boyunca hiç değişmedi, benden sonra kimse enstitüye gelmedi.

Aula’da Vasari kürsüye çıkmazdı. Masanın önünde, ayakta dururdu ve iki saat konuşurdu. Konuşurken sağ elini arkasında tutar, sol eliyle havaya bir şeyler çizerdi. Konu hep aynıydı. Sınır ihtilafları. Üç yıl boyunca dinlediğim bütün konuşmalar bir arazinin nerede başlayıp nerede bittiğiyle alakalıydı.

Sonradan onu çok düşündüm ve berbat bir konuşmacı olmadığını anladım. Hatta aksine hayli iyiydi. Bir terminus yani sınır taşının hangi yüzüne isim kazındığını, taşın hangi yüzünün, ne tarafa, neye göre bakması gerektiğini anlatırken, salonda kimsenin nefes dahi almadığı olurdu.

Vasari konuşmasını bitirdiğinde tartışma başlardı. Tartışmayı hep aynı kalıpla Bevilacqua başlatırdı: “Profesörün de dediği gibi…” Sonra Ferrucci söz alırdı. Sonra Sammartino. Sonra başka bir departmandan davetli bir konuk varsa o. Biz konuşmazdık. Bir kez hariç.

İkinci yılımdı. Vasari o gün Mauretania Caesariensis eyaletindeki bir centuriatio ağından bahsetmişti. Ben de elimi kaldırdım ve Anadolu’da benzer bir ağın olup olmadığını sordum. Vasari nazikçe yanıtladı, yedi dakika boyunca benimle konuştu. Sonra Bevilacqua’ya döndü ve tartışma devam etti.

Çıkışta Bevilacqua koridorda yanımdan yürüdü.

“Bir daha yapmayın,” dedi hırlarcasına.

“Yanlış bir şey sormadım ki.”

“Yanlış bir şey sormadınız. Sadece sıranız gelmemişti.”

“Sıra ne zaman bana gelecek?”

Bevilacqua bir an durdu, düşündü ve sonunda fısıltıyla yanıtladı.

“Sizden önce yedi kişi var.”

Seminerlere konuk geldiğinde sonrasında yemeğe götürülürdü. Hep aynı yere: Piazza Sallustio’ya çıkan sokakta bir lokantaya, Da Nino’ya. Garsonlarının hepsi yaşlıydı, ikisi sağırdı. Üniversiteden lokantaya yürüyerek giderdik. Bevilacqua lokantanın kapısında durur, içeri girmez, yemek yemez, sokakta dikilip sigara içerdi. Nedenini hiç merak etmemiştim o zamanlar. Elli iki yaşındaydı. On dokuz yıldır Vasari’nin asistanıydı. Kadro bekliyordu. 1974’te kadroya alındı. 1977’de öldü.

3 Beğeni

İkinci yılın başıydı. 1969’un kasım ayı. Vasari beni odasına çağırdı. Avuçlarım ter içinde kalmıştı çünkü kimseyi odasına çağırmazdı, koridorda ayaküstü konuşurdu.

Oda küçüktü. Üç vantilatör. Masasına düzgünce, itinayla yığılmış üç kağıt yığını. Duvarda asılı bir harita. Roma İmparatorluğu’nun batı eyaletleri, 1911 baskısı, kenarları sararmış. Haritanın muşamba kaplı yüzeyinde kurşun kalemle çizilmiş küçük daireler. On beş, yirmi tane. O gün o dairelere bakarken hiçbir şey düşünmedim.

“Tez konunuzu buldunuz mu?” diye sordu bana, ağzının kenarındaki piposundan dumanlar yükselirken.

“Evet efendim. Anadolu’daki Roma yolları üzerine çalışmak istiyorum. Özellikle Tarsus üzerinden geçen güney kolu…”

Vasari elini kaldırarak beni susturdu.

“Hayır.”

Öylece kalakaldım.

“Yolları herkes çalışıyor. Roma İmparatorluğu’nun yollarıyla ilgili yılda nereden baksanız yılda kırk makale yayımlanıyor. Fransızlar da yolları çalışıyor, Almanlar da, İngilizler de. Üstelik araziye çıkıyorlar, kaynaklara erişebiliyorlar, kurumları arkalarında. Siz ne yapacaksınız? En iyi ihtimalle onların keşiflerini Türkçeye çevireceksiniz.”

Çekmecesini açtı. Bir kitap çıkardı ve masanın üstünden bana doğru iterek almamı işaret etti. Corpus Agrimensorum Romanorum. 1913 baskısı. Cildi epey gevşemişti.

“Bu nedir efendim?” diye sordum korkarak. Çünkü o sırada gerçekten bilmiyordum.

“Gromatici. Ölçücüler. İmparatorluğun arazilerini pay edenler. Bir lejyon bir vadiyi fethettiğinde arkalarından onlar giderdi. Araziyi böler, taşları diker, nerede kimin tasarruf hakkı edinebileceğini kaydederlerdi. Yazdıkları nizamın kendisiydi.”

“Bu alanda çalışan yok mu?”

“Sanmam,” dedi Vasari, mendiliyle terleyen alnını silerek. “Hayatım boyunca bu konuda çalışan dört kişi tanımıştım. Şimdi çoktan ölmüş olmalılar.”

“Neden kimse bu alanda çalışmıyor?”

“Çünkü sıkıcı.” Sandalyesinin arkalığına yaslanarak beni süzdü. “Yollar heyecanlıdır. Genç bir erkeğin isteyeceği her şeyi verir. Seferler, mesafeler, uçsuz bucaksız bölgeler, sayısız hikaye… Sınırlar iki komşunun uzlaşısıdır yalnızca. Roma’dan beri bu değişmemiştir.”

Kitaba baktım.

O teklife hayır diyebilirdim. Kimse beni zorlamamıştı. Vasari emretmemişti, tehditkar değildi, “Arazi sınırları üzerine çalışmazsan seni enstitüden kovarım,” dememişti. Sadece kitabı bana uzatmış ve beklemişti.

Kitaba baktım.

Sonra Vasari’ye baktım.

Anladım ki yaptığı bana bakir bir şey sunmaktı.

Yirmi yedi yaşındaydım. Tanımadığım, ait olmadığım bir ülkedeydim. Günün yarısını ayaklarıma geçireceğim keçe terliklerin sırasını bekleyerek geçiriyordum. Ve enstitünün en tepesindeki adam, bana dünyada kimsenin hükmetmediği bir bölgeyi bahşediyordu.

O gün seçildiğimi düşündüm.

“Haklısınız,” diyebildim.

Vasarı başını salladı.

“Akıllıca bir seçim. Kimsenin olmayan alan sadece sizin olur.”

Tezimi 1971 yılında bitirdim. Gecelerimi Agrimensorum’un altıncı yüzyıldan kalma Wolfenbüttel nüshasıyla geçirdim. Tarla çizimleri, kırmızı çizgilerle bölünmüş kareler, sınır taşları, bazen ne olduğu meçhul bir işaret… Tez savunmamda üç kişi vardı. Vasari, bir Orta Çağ tarihçisi ve bir Yunanca profesörü. Yirmi dakika sürdü. Sadece tek bir soru soruldu ve onu da Orta Çağ tarihçisi sordu: Neden Wolfenbüttel nüshası yerine Palatinus’u seçmemiştim? Yanıtladım, adam başını onaylarcasına salladı, Vasari masadaki kağıtları topladı.

Diğer iki profesör çıkınca Vasari bana doğru yürüdü. Elimi samimiyetle sıktı ve tebrik etti. Çantasından bir şişe Brunello di Montalcino ve iki kadeh çıkardı. Doldurdu. Kadehi bana uzattı.

“Şimdi ne yapmayı düşünüyorsunuz?”

“Sanırım Türkiye’ye döneceğim.”

“Güzel.”

Tek söylediği buydu. Güzel.

O akşam Da Nino’ya gittik. Vasari ve iki jüri üyesiyle yemek yedik.

Türkiye’de iki üniversiteye yazılı olarak başvurdum. Birinden hiç yanıt gelmedi. Diğeri olumsuzdu ve altında bir tanıdığımın imzası vardı.

Roma’da kaldım. Kalmayı seçmedim. Türkiye’ye dönmek için para lazımdı ve yorucuydu. Roma’da kalmak bedavaydı ve zahmetsizdi.

Ve 1972 yılının mayıs ayında, Trastevere’deki bir müzayede evinde parçalara katalog metinleri yazarak para kazanırken, bir gün bir Belçikalı geldi ve bana bir evrakın fiyatını sordu.

3 Beğeni

Konu klonlanan siyasetçilere gelmeyecek değil mi? Allahınız varsa getirtmezsiniz hocam. Ama gelirse vallahi çok iyi güleriz.

Nedense aklıma Second Apocalypse serisinde öldürülen düşmanların kafalarının yol kenarına hangi aralıklarla dikilmesi gerektiği konusunda kavga eden kartograflarla matematikçileri getirdi bu kısım. :sweat_smile:

Devamını heyecanla bekliyoruz hocam yine :saluting_face:

2 Beğeni

Seni çok özledim yine. Dün bir ekranda Bodrumspor-Bursaspor, diğer ekranda Vanspor-Kayserispor maçlarını seyrederken dedim ki, ben ne yapıyorum, ben niçin yazmıyorum, ben yayıncılık sektörüne sırtımı dönmüş olsam dahi dostlarım var hala… Gece uyumadım, olan bu. :grinning_face:

1 Beğeni

Müzayede evinin ismi Casa d’Aste Marucchi’ydi. Kurucusu 1917 yılında ölmüştü. Dört defa el değiştirmişti. Ancak adı hala aynıydı.

Vazifem şuydu: Müzayede evine yeni gelen eserleri, eşyaları, kitapları, efemerayı tek tek inceler, her biri için bir katalog metni yazardım. Metinde tarih, malzeme, kondisyon bilgilerine ek olarak bir de tahmini fiyat aralığı bulunurdu. Metin başına 400 liret kazanıyordum. Şayet günümdeysem 30 metin yazabilirdim.

Malların çoğu ölümle gelirdi. Bir profesör ölürdü ve çocukları terekesini kiloyla satardı. Bir manastır kapatılırdı ve piskoposluk kütüphaneyi üç kuruşa elden çıkarırdı. Gelen elli kutudan kırk beşi ıvır zıvırla dolu olurdu. Benim asıl işim o beş kutuyu saptamaktı.

O sabah Napoli’den bir parti gelmişti. Kutunun üstüne keçeli kalemle Avv. Sannino, Vomero yazılmıştı. İçinde geçen asırdan kalma dava dosyaları, yüzlerce sayfalık sigorta yazışmaları vardı. Daha dipte daha da eski şeyler.

Belçikalı içeri saat öğleden sonra ikiyi geçerken girdi.

Uzun boyluydu. Altmışlarında görünüyordu. Yürürken sol ayağını hafifçe sürüyordu. Bastonu vardı ama bastona yaslanıp destek almak yerine sadece süs niyetine taşıyor gibiydi. Mayıs ayı olmasına rağmen sırtında palto vardı. Roma’da mayıs ayında palto giyen adam ya hastaydı ya acemi bir yabancıydı ya da düpedüz deliydi.

Doğruca vitrine yöneldi. Akşamki müzayedede müdürün en fazla güvendiği kalemdi. 1348 tarihli bir Anjou fermanı. Mührü de, üç sırmalı kordonu da yerli yerindeydi.

On dakika boyunca camekanın önünde durup öylece seyretti. Yaklaştı, eğildi, doğruldu, sonra tekrar eğildi. Kimseye seslenmedi.

Sonra birden bana döndü.

“Bu kaça?”

“1.5 milyondan başlıyor beyefendi.”

Bastonunu içgüdüsel bir hareketle ağır ağır zemine vurdu.

“En fazla kaçı hak eder sizce?”

“Birkaç ay evvel bir benzerini 2 milyon 400 bine sattık.”

Yüzünü buruşturdu ve vitrine sırtını döndü.

“Çok pahalı.”

“Mühürlü ve kordonlu olanlar epey nadirdir beyefendi.”

“Nadir olmadığını söylemedim. Pahalı olduğunu söyledim.”

Bana doğru yürüdü, masamın kenarında durdu ve kutuya şöyle bir göz attı. Ben o sırada Sannino’nun kutusunun en dibinden çıkanları bir tarafa ayırmıştım. Orta Çağ’dan sekiz parça. Ama sıradan şeyler.

“Bunlar nedir?”

“Napoli’den bir avukatın terekesi. Henüz tasnif etmeyi bitirmedim.”

“İncelememe müsaade eder misiniz?”

Başımı salladım.

İlk başta 1287 tarihli bir arazi kavgasının belgesine baktı gözlerini kısarak. Aversa yakınlarında iki komşu bir zeytinlik yüzünden birbirine girmiş, noter gelmiş, ölçümler yapmış, hükmünü kaleme almıştı. Başka hiçbir şey yoktu.

Bastonunu masama dayadı. Haddinden fazla dikkatli bir tavırla kağıdı iki eline aldı ve ışığa tuttu. Bunu bir koleksiyonerden çok bir aşığın titizliğiyle yapmıştı.

“Buna ne dersiniz, Bay…”

“Karun. Musa Karun.”

Kaşları bir şüpheyle çatıldı. “Mağripli misiniz?”

“Türk’üm.”

“Peki, Bay Karun, bu evrakı kaça bırakırsınız?”

“Bunun için henüz fiyat değerlemesi yapmadım.”

“Bir tahminde bulunun lütfen.”

Bir süre düşündüm.

“Yirmi bin. Belki yirmi beş.”

“Niçin bu kadar az?”

O zamanlar henüz yalan söylemekten bihaberdim.

“Çünkü bu evraktan sayısız var beyefendi. İtalya’nın en ücra köylerine dek bu tür binlerce belge bulabilirsiniz.”

Bastonunun sapını sıkıca kavradı.

“Ludo Wouters,” dedi. Elini uzatmadı. “Orta Çağ’dan hukuki evrakların koleksiyonuyla ilgileniyorum.”

“Sadece hukuki evraklar mı?”

“Sadece hukuki evraklar.”

“Neden, Bay Wouters?”

“Çünkü, beyefendi,” dedi, bastonunu iki eliyle kavrayıp önünde yere yaslarken. “Yasalar mutlak ve ölümsüzdür.”

1 Beğeni

Wouters masadakini de beğenmediğini söyledi. Salonda şöyle bir dolandı. Duvardaki çerçevelere, sehpalardaki vazolara baktı. Antika bir sandalyenin arkalığına parmaklarıyla nazikçe dokundu ve tekrar yanıma geldi.

“Nerede kahve içebiliriz?”

“Karşıda bir yer var.”

“Buyurun, gidelim.”

Yirmi dokuz yaşındaydım. Cebimde 1000 liret bile yoktu. O hafta üç gün boyunca kuru ekmekle peynir yemiştim sadece. Wouters’i tanımıyordum ama bana kahve ısmarlayacağından emindim. Bu nedenle itiraz etmedim.

Kafe küçüktü, sandalyelerin sıralandığı tezgah çinkodandı, arka tarafta iki masa da vardı. Masalardan birine oturduk. Wouters tezgahta kahve içmek istememişti.

Bana ne Belçika’dan bahsetti ne kendinden. Ben onun bir tekstil zengini olduğunu tesadüfen iki yıl sonra bir başkasından öğrendim.

“Az önceki kağıt, Bay Karun… Aversa’ya ilişkin olan… Onu nereden buldunuz?”

“Napolili bir avukatın terekesinden çıktı.”

“Peki o nereden bulmuş?”

Omuz silktim. Bilmiyordum.

“Bakın beyefendi,” dedi Wouters. “Ben otuz yıldan bu yana bu evrakları topluyorum. Öğrendiğim bir şey varsa o da şu: Kağıdın pahasını yaşı değil, seyahati belirler. Aynı dönemden kalma iki dokümandan biri 20 bin ederken bir diğeri 5 milyona satılabilir. Aradaki fark sizce ne?”

Bir kez daha omuz silktim ve kahvemden bir yudum aldım.

“Birinin öyküsü etkileyicidir. Öbürününki insanın uykusunu getirir. O yüzden size bu kadar soru sordum. Çünkü sizin işiniz bütün bu tarihi harikaların öyküsünü kaleme almak. Eğer o kağıt parçasının nereden geldiğini biliyor olsaydınız, metin başına 10 bin liret kazanabilirdiniz.”

Bunu duyar duymaz cevaben o kağıdın nereden gelmiş olabileceğini düşündüm.

Neden bu fikre kapıldığımı bilmiyorum. Belki Wouters’e kahveye karşılık bir şey sunmak istemiştim. Belki Vasari’nin enstitüsünden beri sıramın gelmesini beklemiştim ve nihayet beni dinleyecek birini bulmuştum. Büyük ihtimalle ikisi de geçerliydi.

Söylediklerimi kelimesi kelimesine hala hatırlıyorum çünkü sonraki on dört yılda defalarca kez tekrar edeceğim şeyin ilk doğaçlamasıydı:

“Aversa çevresi, 13’üncü yüzyılın sonu…” diye söze başladım. “O devirde zeytinliklerin büyük kısmı manastırlara aitti. Manastır arazilerinin kayıtları noterlerde değil manastırlarda saklanırdı. Yani bu kağıt yüksek ihtimalle bir manastırın arşivinden çıkma.”

“Peki o arşivden nasıl çıktı?”

“1773, Bay Wouters,” diye yanıtladım hemen. “Cizvitler Papa XIV. Clement’ın fermanıyla lağvedildiğinde, bir gecede yüz binlerce belge korunaklı köşelerde tutulamaz oldu. Manastırlar kapatıldı. Arşivlerin bir kısmı Vatikan’a aktarıldı. Memurlar gelip envanter kayıtlarını çıkarmaya başladılar. Bazı yerlerde envanter listeleri hiç tutulmadı. Napoli’de bu tasfiyeyi yürüten komisyonun kayıtları 1799 yangınında kül oldu.”

“Yani?”

“Yani bu belge 1773 ile 1800 arasında bir tarihte şahsi arşivlere geçmiş. O dönemde Napoli’de bu evrakları toplayan hukukçular vardı. Davalarda emsal olarak kullanırlardı. Çünkü Bourbon mahkemeleri Orta Çağ evrakını emsal sayardı. Sannino’nun büyükbabasının büyükbabası bu belgeyi bir davada kullanmıştır muhakkak.”

Wouters’ın kahvesi soğumuştu. Beni dinlerken kahveye elini bile sürmemişti. En sonunda konuştu.

“Bunu kataloğa yazacak mısınız?”

“Kataloğa böyle şeyler yazılmaz beyefendi. Kataloğa belgenin tarihi ve kondisyonu yazılır sadece.”

“Niçin?”

“Çünkü bunları kanıtlayamam.”

Wouters bastonunu aldı ve ağır ağır ayağa kalktı.

“20 bin mi demiştiniz?”

“20, en fazla 25.”

“80 bin teklif ediyorum. Lütfen benim için ayırın.”

1 Beğeni

Ertesi gün Wouters parayla geldi.

Müzayede evinin müdürü Donato (elli yaşında, bir yıldır aynı takım elbiseyi giyen bir adam) o gün beni odasına çağırdı. Masaya 80 bin lireti koydu, saydı, 40 binini bana verdi.

“Bu nedir?” diye sordum.

“Satıştan payınız.”

“Ama ben satış yapmadım. Ben sadece hikaye anlattım.”

Donato’nun bana o anki bakışını ömrüm boyunca unutamadım. İçinde ne kızgınlık vardı ne takdir ne de hayret. Bezgin bir tezgahtarın tezgahta belki yüzüncü defa paketlediği bir ürüne bakışı vardı. “Aynı şey,” dedi sonunda kuru bir sesle.

Trastevere’den Monteverde’ye yol yayan elli dakika sürerdi ve ben o yolu her akşam yürürdüm. Otobüs bileti 100 liretti. Ama ben o akşam da yürüdüm, cebimde 40 bin liret olsa da.

Yol boyunca aklımda hiçbir şey yoktu. Böyle gecelerde insanın kendi kendine sorular sorması, soluklanıp düşünmesi beklenir genelde. Ancak ben bunların hiçbirini yapmadım. Hesaplama hariç.

40 bin liret, kiramı da düşünürsek, üç ayıma denkti.

Eve girdim. Işığı yaktım. Ceketimi astım. Mutfağa geçip ayakta ağzıma bir şeyler tıktım. Sonra masaya oturdum ve düşündüm.

Yaptığımı yeni yeni algılıyordum.

Ben Wouters’e bir kağıt satmamıştım. Kağıt kutudan çıkardığım kağıttı. 1287’den kalma, Aversa’dan gelme, iki komşunun zeytinlik kavgası üzerine bir belge… Hiçbir şey eklememiştim. Tek bir harfini bile değiştirmemiştim. Sadece Wouters’e bir olasılıktan bahsetmiştim ve fiyatı dörde katlanmıştı. Yani evrakın değeri evrakla alakalı değildi. Evraka ilişkin söylenenler onun değerini belirliyordu. Bu sözleri kimse kanıtlayamaz, kimse yanlışlayamazdı. Tamamen makul. Tamamen doğru. Tamamen gerçekçi.

Kendimi kötü hissetmekten ziyade rahatlamıştım. Tarif edemediğim bir yükten kurtulup hafiflemiş gibiydim.

İlk sahte belgeyi altı ay sonra yazdım, 1972 Kasım’ında. O gece de eve yürüyerek döndüm. Sekiz saat sürmüştü. Kağıt hazırdı. 18’inci yüzyıldan kalma bir hesap defterinin arkasındaki iki boş yaprağı ayırmıştım. Büyük olasılıkla 1740’lar. Ketenden imal edilmiş. Filigranı tertemiz. Mürekkebi bir restoratörün tarifine göre yaptım. O tarifin daha iyisini Karin bana bir yıl sonra, hiçbir şeyden şüphelenmeden, makarna yiyip şarap içerken öğretecekti. Yazdığım şey dört satırlık bir aksesyon kaydıydı. Bir kitabın 1740’ta Oxford’a girdiğini ve 1863’te arşivden çıkarıldığını belirten dört satır.

Ellerim titrememişti bile.

1 Beğeni