Dukkha a.ş

Aeterna Farmasötik’in on dördüncü katında, Stratejik Analiz Birimi’nde çalışan herkes, işinin ne olduğunu bilmeden çalışıyordu. Bu da üzerine düşünüldüğü zaman, Türkiye’de bir işin en dürüstçe yerine getirilme biçimiydi.

Altı analist, her sabah saat dokuzda masalarına oturup TİTCK veri setlerini, doktorların reçete yazma alışkanlıklarını, SGK geri ödeme baremlerini ve rakip ilaç şirketlerinin ürün gamlarının pazar paylarını Excel’de derleyip topluyor, bu veriler üzerinden sapma analizleri yapıyor ve bulgularını #insights başlıklı bir Slack kanalına yüklüyordu. Bu analizleri direktörler nadiren okuyordu. Ama her gün en az yirmi saptama kanalda birikiyordu ve bu analizlerin birikimi, birimin varlık nedenini meşru hale getiriyordu. Bu durum tıpkı şuna benziyordu: Nehir akar ve nehir yatağının varlık nedeni meşru bir hal alır. Su kurusa bile nehrin yatağı kalır. Aeterna Farmasötik’in Stratejik Analiz Birimi de bir nehir yatağı gibi işliyordu.

Bu altı analistten birinin adı Alp Erksever’di. Alp’in diğer beş analistten iki farkı vardı: Birincisi, “senior analyst” title’ına sahip olmasıydı. Daha kritik olmasına karşın göze batmayan ikinci fark ise verilere arada bir göz gezdirme alışkanlığının bulunmasıydı.

Alp’i tanımak için sabah rutinine bakmak yeterliydi aslında çünkü bir insan en temelde sabah rutinlerinde tam olarak kendisi olur. Toplum içine karışmadan önce surata geçirilen maskeler sabahları henüz takılmamıştır, geceleri insanın ruhunu çırılçıplak hale getiren rüyaların tesiri henüz sona ermemiştir ve maskenin yüze geçirileceği o yaklaşık bir saatlik zaman diliminde, küvetle daire kapısı arasındaki o süreçte, insan özüne tamamıyla döner. Alp’in sabah rutini tüyler ürpertici derecede kusursuzdu.

Saat sabah beş kırk beşte alarm melodisiyle değil, telefonunun titreşimiyle değil, Apple Watch’un bileğine hafifçe temas eden dokunsal alarmıyla Alp uyanırdı. Sessizce uyanırdı. Alp sessizce uyanmayı tercih ederdi çünkü ses onu müdahale ederek uyandırırdı, dokunuş ise uyanması gerektiğini anımsatarak. Müdahale gerçekleşseydi Alp reaktif olurdu, anımsamada ise anımsaması gerektiğini programlayan zaten kendisiydi. Alp, maruz kaldığı bir şeye tepki vermektense programlamayı tercih eden türden bir insandı.

Yatağından doğruldu, IKEA MALM karyola, üstünde WellMatt’ın at yelesi, pamuk, lateks ve yün gibi tamamen doğal malzemelerden imal edilmiş orta-sert ortopedik bir yatağı ve nefes alabilir kumaşa sahip, 300 ilmekli saf pamuklu mikrofiber kumaştan üretilmiş hafızalı köpükten Marks and Spencer yastıkları. Yatak seçimini saatler süren bir gece araştırmasının sonucunda yapmıştı. Reddit’in r/sleep subreddit’inde tam üç saat boyunca paylaşımları okumuş, omurga sağlığı, yatak sertliği, uyku konforu ve iyilik hali arasındaki korelasyonları irdelemiş, sonucunda bu tercihte karar kılmıştı. Alp yaşamının hemen hemen her boyutunda bu şekilde davranırdı. Herhangi bir konuda karar kılmadan önce saatler boyunca araştırırdı. Araştırmasının sonucunda en verimli opsiyonu belirlerdi ve tercihini yaptıktan sonra o konu üzerine bir daha hiç düşünmezdi. Karyola, yatak ve yastıklar alınmıştı. Konu kapanmıştı. Sıradakine geçilebilirdi.

Yatak odasından çıktı. Işığı açmadan önce sabah protokolünün ilk kuralı olarak mutfakta bir bardak su doldurdu. Bunu bir podcast’ten öğrenmişti. “Sabah uyandığınızda vücudunuz saatlerdir su tüketmemiştir. Dolayısıyla yapmanız gereken ilk iş hidrasyon olmalıdır.” Podcaster’ın ismini unutmuştu ama bu bilgiyi tamamıyla özümsemişti. Bilgiyi bildiğine göre kaynağı önemli değildi. Suyu içti. Banyoya doğru yürüdü. Işığı açtı.

Aynaya dengeli, düzgün bir yüz yansıdı. Alp yakışıklı sayılırdı. Keskin ve köşeli bir çene, düz, orantılı bir burun, biçimli kaşlar, kısa kesilmiş, itinayla yana doğru taranmış saçlar, sağlıklı ve bakımlı bir cilt. Bakımlı kelimesi Alp’in yaşamındaki en önemli anahtar sözcüklerden biriydi. Alp cildine çok özen gösterirdi. CeraVe yüz temizleyici, The Ordinary niasinamid serum, nemlendiriciler, aydınlatmaya yardımcı solüsyonlar. Her sabah ve her akşam. Haftada iki kez Sothys’in ışıltı sağlayan yüz peeling’i. Fakat tüm bunlar metroseksüellik olarak düşünülmemeliydi. En azından Alp bunu metroseksüellik olarak tanımlamıyordu. Bu, ona göre, düpedüz bakımdı, tıpkı otomobillerin yağ değişimi gibi. Estetik bir kaygı değil, mekanik bir yükümlülük. Alp’in bedeni bir makineydi ve makineye bakması gerekiyordu. Bunu da bir podcast’ten duymuştu, ya da bir YouTube kanalından, ya da bir kitapta veya bir Instagram gönderisinde okumuştu. Hatırlayamıyordu. 2026 yılında insanın bilgiyi nereden edindiğini hatırlaması imkansızdı. Bilgi havada uçuşuyordu, tıpkı Wi-Fi sinyalleri gibi, nereden geldiği belirsiz ama her yerde.

Tıraş oldu. Yüzünü yıkadı. Havluyu suratına presledi. Sırada modern insanın o ıslak ve buharlı arınma kabini vardı. Duş. Alp küvete adımını attı ve suyun ısısını her sabah yaptığı gibi tam olarak 38 derecede sabitledi. Ne bir derece eksik, ne bir derece fazla. Su başından aşağı akarken Alp, gözlerini kapattı. Kiehl’s marka aminoasit bazlı duş jelini bambu banyo lifine döktü ve vücudunu robotik hareketlerle ovalamaya koyuldu. Yıkandı.

Küvetten çıktı. Kurulandı ve bornozuna sarınarak mutfağa yürüdü. Evin en pahalı ve en kutsal bölümüne. Alp mutfak ekipmanlarına dairesinin yarım yıllık kirasına yakın bir para harcamıştı. Granit mutfak tezgahının üstünde Baratza Encore kahve değirmeni, Hario V60 dripper, Fellow Stagg kettle, cerrahi bir hassasiyete sahip olan Timemore Black Mirror hassas tartı ve bir NutriBullet blender vardı.

Kettle’ı çalıştırdı. Dijital termometre kettle’ın oluğunda duruyordu ve 93 dereceye geldiğinde Alp suyu alacaktı. Bu sırada kahve çekirdeklerini tartmaya koyuldu. Bir ekledi, bir çıkardı, ta ki on altı gramı tartının ekranında görene dek. Çekirdekleri değirmende medium-fine düzeyinde öğüttü. Filtreyi sıcak suyla ıslatarak o yapay tadı aldı. Kahveyi koymaya başladı. İlk seferde biraz su. Otuz saniye blooming süresi. Sonra dairesel hareketler çizerek kalan suyu döktü. İki dakika yirmi saniye ila iki dakika kırk saniye arasında bir süre beklemesi gerekiyordu şimdi. Alp’in meditasyonu buydu. Telefonuna bir ara bir mindfulness aplikasyonu indirmiş olsa da açmaya hiç ihtiyaç duymamıştı çünkü V60’ın kendisi bir meditasyondu. Dikkat, sabır, özen, tekrar ve sonunda somut bir armağan. Hiçbir meditasyon metodu kahveyle suyun girdiği eşsiz kimyasal reaksiyonun ödülünü sunamazdı ona. Belirsizliklerle dolu modern dünyada 93 derece sıcaklığa sahip suyun 16 gram kahve çekirdeğinden çıkaracağı sonuç netti. Alp kahve demlerken aslında bu kaotik hayatın ortasında matematiksel bir tanrılaşma oyunu oynuyordu.

Kahvenin demlenmesini beklerken blender’da kahvaltısını hazırlamaya başladı. Bir ölçek çikolata aromalı protein tozu, bir avuç yulaf, bir muz, bir avuç organik yabanmersini, iki yüz mililitre badem sütü. Blender’ı otuz saniye çalıştırdı. Mutfakta yankılanan o yırtıcı mekanik çığlık, Alp’in kulaklarına bir güne başlangıç şarkısı gibi geldi. Ortaya çıkan koyu mor renkli, yoğun, tatlımsı sıvı, Alp’in sabah kahvaltısıydı. Haftanın yedi günü her sabah bununla beslenirdi. Shake yeterliydi. Çünkü shake ona somut değerler sunuyordu. Vaatleri kesindi. Otuz gram protein, kırk gram karbonhidrat, on gram yağ. Kahvaltısını saniyeler içinde yaptı. Mutfak tezgahına dökülen yulaf tozlarını ve su damlacıklarını bezle, tek bir iz kalmayıncaya kadar sildi. Tezgahta leke bırakmak Alp’in yaşamıyla taban tabana zıttı. Bulaşıkları durulayıp bulaşık makinesine dizdi. Makineyi çalıştırmadı. Dolmadan makineyi çalıştırmazdı. Verimlilik her şeyden önce gelirdi.

Kahvaltısını yaptıktan ve ortalığı temizledikten sonra yatak odasına geçti. Alp’in gardırobu tam anlamıyla bir “kapsül gardırop”tu. İzlediği bir YouTube videosundan sonra kıyafetlerinin hemen hemen tamamını çöpe atmıştı. İsveçli bir YouTuber’ın uyku getiren bir İngilizceyle konuştuğu bu video onu çok etkilemişti. Geriye kalanlar zamansız ve iddiasız bir moda diktatörlüğünün yansımasıydı. Ütülenmesi gerekmeyen üç açık mavi, üç beyaz, üç koyu mavi, üç taba rengi Oxford gömlek. Lacivert, gri ve siyah kumaş pantolonlar. Serin havalar için siyah renkli kaşmir kazaklar. Bu plaza kamuflajını barındıran dolabın altındaki çekmece ise, Alp’in kişiliğinin en tekinsiz yönünü saklıyordu.

Çoraplarını sakladığı çekmece.

Happy Socks, Stance, Burlington… Düzinelerce çift çorap, farklı farklı desenler. Geometrik şekiller, çizgi dizi karakterlerinin portreleri, minik meyve illüstrasyonları, piksel halde uzay gemisi grafikleri. Çoraplar, Alp’in kendini ifade edebildiği tek şeydi. Kıyafetleri daima aynı ve minimaldi. Fakat ayak bileklerinde çılgın bir karnaval gizliyordu. Bu çelişki üzerine Alp hiç düşünmezdi. Alp’in çorapları bilinçli bir başkaldırı niteliği taşımıyordu. Bu çoraplar sadece hoşuna gidiyordu ve Alp’in duygu paletinde bir şeyin hoşuna gitmesi, en güçlü histi. Alp aşkın ne olduğunu, tutkunun ne olduğunu, hırsın ne olduğunu, öfkenin ne olduğunu bilmiyordu. Ama hoşlanmanın ne olduğunu biliyordu. O sabah için seçtiği Homer Simpson’ın yüzünün olduğu yeşil çoraplarını giyerken hissettiği o tuhaf, uçucu, anlamsız tatmin duygusu, Alp’e iyi geldi. Zamanını ve yaşamını kontrol etme özgürlüğüne sahip olmayan Alp, kahvesini hazırlama ritüelini, yastığının üretildiği malzemeyi ve çoraplarının desenlerini seçme özgürlüğüne sahip olduğu için hoşnutluk duyuyordu. Bileklerinden şapşal bir gülümsemeyle etrafı seyreden Homer Simpson’a bakarak kendisinin ötekilerden ne kadar farklı olduğunu düşündü. İçi bir rahatlama ve özgüvenle dolmuştu yine.

Giyindikten sonra tekrar mutfağa dönüp demlenmiş kahvesini çift cidarlı cam bardağına doldurdu ve salona geçerek antrasit rengi L koltuğuna oturdu. AirPods’unu kulaklarına takıp aktif gürültü engelleme modunu aktifleştirdi. Dünyanın geri kalanıyla olan bağı göz açıp kapayıncaya dek soğurularak kesildi. Spotify’a girdi ve Huberman Lab’in yeni bölümünü oynattı. Nörobilim profesörü Andrew Huberman, o temiz, tavizsiz ve ikna edici aksanıyla dopamin detoksu, sirkadiyen ritim ve nöroplastisite gibi konular üzerine bilimsel bir tonda vaazlar vermeye başladı. “Bugün otonom sinir sistemimizi nasıl hack’leyebileceğimiz hakkında konuşacağız,” diyordu Huberman. Alp aslında bu sözleri duymuyordu. Podcast’ler onun için arka planda daima var olması gereken bir ihtiyaçtı. Kendi hiçliğini hissetmemek için bir başkasının başarı, iyilik hali ve biyohack hezeyanlarının beynine pompalanmasına mecburdu. Alp, çağın en steril uyuşturucularına müptelaydı.

Huberman’ı dinlerken kahvesinden bir yudum aldı. Etiyopya çekirdeklerinin çiçeksi notaları damağını kaplarken içgüdüsel olarak telefonundaki bir diğer dijital uyuşturucuya başvurdu: Bumble’a. Bumble, bu çağın en rafine et kürasyon platformlarındandı. Karbon bazlı varlıkların kendilerini birkaç megapiksel boyutunda iyonize gazdan müteşekkil yansımalara, birkaç kelimelik biyografilere indirgeyerek sunduğu devasa bir insan kataloğu. Alp profilleri kaydırırken gördüğü şey insanlar değildi. “Beğendim” ya da “beğenmedim” diye bir karar bile vermiyordu. Yalnızca vücuduna hükmeden baş parmağına itaat ediyor, aplikasyonun kodlarında saklı o karanlık algoritmayı ruhunun hasat edilmesine izin vererek besliyordu.

Gelen kutusundaki bir sohbete kaydı gözleri. Üç ay önce buluştuğu Pelin’le olan sohbeti hala orada duruyordu. Caddebostan’da üçüncü nesil bir kahvecide buluşmuşlardı. Kız tatlıydı. Alp’in zihinsel vokabülerinde kadınları tanımlayabilmek adına pek fazla sözcük yoktu ve aklındaki tatlı sıfatıyla hemen hemen bütünüyle örtüşüyordu. Dişleri ve gülüşü kusursuz ve tatlıydı. Saçlarından sarkan bir parçayı adeta bir tikle kulağının arkasına sürekli usanmadan atması da tatlıydı. Ses tonunda muhatabına yıllardır tanışıyormuş huzurunu veren o tehlikeli rahatlık vardı.

Alp sade bir filtre kahve, Pelin ise buzlu, bol şuruplu bir white chocolate mocha içiyordu. Alp kıza bakarken gözleri istemsizce bardağına kayıyor, o içeceğin barındırdığı rafine şekerin Pelin’in damarlarındaki kanda bulunan glukoz düzeyini nasıl fırlatacağını, pankreasından boşanan insülinin Pelin’in hücrelerinde nasıl bir enflamasyon yaratacağını düşünmeden edemiyordu. Fakat bu konuda sessiz kalmayı tercih etmişti.

Pelin pipetiyle bardaktaki buzları karıştırırken sohbetin bir noktasında o şablon soruyu yöneltmişti: “Boş zamanlarında neler yaparsın Alp?”

Alp’in zihni bir anlığına duraksamıştı. Hızla beynindeki veritabanını taramaya başlamıştı. Boş zamanlarım, aktivitelerim, ilgi alanlarım… Uygun veriyi seçip iletmek zorundaydı.

“Haftada dört gün spor salonuna giderim,” demişti sonunda. “Bölgesel ağırlık çalışırım.”

Pelin gülümsemişti ama gözbebeklerinde milimetrik bir küçülme olmuştu. Alp, yaklaşık yüzde 10’luk bir ilgi kaybını sezmişti. “Güzel, omuzlarından belli oluyor zaten,” demişti Pelin nezaketen. “Başka neler yaparsın?”

“Kahve demlemeyi çok severim,” diye devam etmişti Alp, kendinden emin bir ses tonuyla. “V60 tekniği beni bu dünyada en çok rahatlatan şeylerden biri. Su sıcaklığı ve çekirdeklerin çekildiği kalınlıkla çözünme oranı arasındaki korelasyonlar üzerine kafa yoruyorum. 93 derece sıcaklıktaki su ve 16 gram kahve çekirdeğinin en iyi oran olduğunu keşfettim.”

Pelin kahvesinden bir yudum aldıktan sonra pipetini ısırmıştı. Bir an için gözlerini kaçırıp kafede oturan diğer insanlara bakmıştı.

“Cumartesi günleri ter atmak ve sosyalleşmek için sabahları Maslak’ta padel oynarım. Öğleden sonraları sevdiğim kafelerde kahve içip The Wall Street Journal ve The Economist okurum. Akşamları yemek yemek ve kokteyl içmek için farklı yerler keşfetmeyi severim. Pazar günleri Caddebostan sahilinde koşuya çıkarım. Evde hazırladığım yemekleri sahilde denizi seyrederek yerim,” diye eklemişti Alp. Pelin’in ilgi kaybının vahim seviyelere düştüğünün artık farkına varamıyordu. “Yazları Akyaka’da kitesurfing’e giderim. Kışın fırsat buldukça birkaç günlüğüne Bansko’ya, Dolomitler’e ya da Fransız Alpleri’ne kayak yapmaya.”

“İlgi çekiciymiş,” diyebilmişti Pelin zorlukla.

“Evde genelde Netflix izlerim,” diye konuşmasını sürdürmüştü Alp. Artık hiç oralı değildi. Pelin’le ilgilenmiyordu bile. Sadece zihnindeki verileri işlemekle meşguldü. “True crime belgesellerinden hoşlanırım. Veri analizleriyle adli soruşturmaların haddinden fazla benzeştiğini düşünüyorum.”

Masaya ağır, buz gibi bir sessizlik çökmüştü. Pelin’in yüzündeki samimi, içten gülümseme eriyerek plastik bir maske gülümsemeye dönüşmüştü.

“Anladım,” demişti Pelin, telefonunun ekranına kayan bakışlarla saati kontrol ederken. “Benim yarın sabah erkenden bir toplantım var da, yavaştan kalksak senin için sorun olur mu?” Alp için sorun olmamıştı elbette.

İkinci buluşma gerçekleşmedi. WhatsApp mesajlaşmaları önce seyrek bir hal aldı, ardından tamamen sona erdi. Kimse her şeyi kökünden sonlandırmak için hiçbir adım atmamıştı, sadece iletişim kendi kendine, doğal seyrinde bitmişti. Alp bu duruma üzülmemişti. Üzülmemesi onu şaşırtmamıştı. Şaşırmaması da onu şaşırtmamıştı.

Kahvesinden son yudumu aldı. Bardağı durulayarak makineye yerleştirdi. Telefonunu cebine koydu. Saat yediye geliyordu. Artık evden çıkıp işe doğru yola koyulma ve Aeterna Farmasötik’e ait plazanın bodrum katındaki spor salonunda mesai öncesi kaslarını çalıştırma vaktiydi.

4 Beğeni

Alp’ler gerçek; aramızda yaşıyorlar.

Daha fazla Lex Fridman, Peter Attia, Jordan Peterson gerekiyor bence bu Alp’e. Ayrıca VO2’si ve testesteronu yeterince yüksek değilmiş galiba, Pelin’in hipergami içgüdüsünü bu tetiklemiş olsa gerek. :roll_eyes:

2 Beğeni

Alplere Fridman, Peterson bile hiper-entelektüel kaçar bence. Alpler tamamen boş, felce uğratılmış entiteler. Üniversite yıllarımda en yakın arkadaşım tam olarak bir Alp’ti, uzun süre saha çalışması yapma imkanım oldu o nedenle. İlerledikçe göreceksin abi zaten, fark ettiysen bu aralar epey bereketliyim de, maymun iştahım sürüyor ama hınç dolu bir dönemimdeyim sanırım, sürekli yazıyorum haha. :smiley: Bu egzersizi de bir novella olarak tasarladım, bari bunu bırakmayayım diyorum, Nihil hergelesi beni çok zorlamaya başladı çünkü, Great Turkish Novel’ı yazacağım diye kör kalamam şimdilik.

2 Beğeni

Bittabi hocam, Nihil supernum. Kolay gelsin :hugs:

Tabi sanatçının işine karışılmaz lakin gönlümüzün bir efendisi de Centesimum Nomenoğlu idi, onu da özledik belirtmeden geçemedim​:roll_eyes:.

2 Beğeni

Çok teşekkür ederim. Sanatçının işine karışılır, karışılmalı, sanatçı, kendini bir nebze de olsa ifşa etmiş, bir itirafname olarak Nihil Nihiloğlu’nu yaratmış durumda, tıpkı onun gibi oradan oraya saldırıyor, ne yapacağını, neyi yazması gerektiğini bilemiyor, otururken birdenbire, dur ulan şuna da saldırayım diyerek hezeyanlar geçiriyor, sanatçıya yön gösterilmesi lazım. :smiley:

4 Beğeni

Sürekli kendini gerçekleştirmeye çalışırken, yitiren o insan… Çok başarılı bir gözlem olmuş.

1 Beğeni

Alp’le benzer yanlarımız varmış. Ben de onun gibi saatlerce araştırma yapıyorum ama iş bitince konuyu kapatıp bir sonraki konuya her zaman geçemiyorum. :slight_smile:

Alp’le en büyük farkımız da onun fazla disiplinli oluşu. Ben asla onun yarısı kadar bile olamadım. :frowning:

Devamı gelecek mi?

2 Beğeni

Hocam Alp’le meslektaş sayılırız, bence benzeyen bir sürü yanlarımızın olması normal. Ama bana kalırsa bir Alp’i bizim mesleğin mıknatıs gibi çektiği “çokça analitik, detaycı, kendini geliştirmeye önem veren, belki hafif takıntılı bir birey” olmaktan çıkarıp “Alp” yapan şey biraz da kibirdir diye düşünüyorum. Ve de kendinin hayatı çözdüğüne, geri kalan herkesin sanki bir tık saf olduğuna olan sarsılmaz bir inanç.

Ya da sosyal medya :thinking: . Tanıdığım “çokça analitik, detaycı, kendini geliştirmeye önem veren, belki hafif takıntılı” bir kaç insan (işsizlik, boşanma gibi sebeplerle) birden boş zaman bulup sosyal medyaya düşünce Alp oldular. Bu bir tesadüf olamaz bence :thinking:

ek: ayrıca belirtmeliyim ki ben de bir yere gelene kadar ‘lan Esterabadi beni tanıyor mu‘ diye merak edip gerilerek okumuştum yalan yok. Bir tık isim benzerliğimiz de var, insan şeyapıyor. :sweat_smile:

2 Beğeni

Alper, Alparslan, Alphan, Alptuğ, Alperen, Alpay? :sweat_smile:

Benim düşüncem Alp’in fazla veri merkezli olması. Bu da onun sosyal yanını yok denecek kadar aza indirgiyor. Tamamen sıfırlayamıyor genetik faktörler sebebiyle, o yüzden hala anlam veremediği şeyler oluyor. Böyle tanıdığım birisi de var gerçek hayatta, eminim sayıları azımsanacak kadar az değildir.

Kibir konusunda ise kararsızım. Muhtemelen kibri vardır ama bilinç altındadır, gizlidir. Alp’e sorsan kibir de ne diyecektir muhtemelen. :slight_smile:

3 Beğeni

Kesinlikle hocam. Analitik ve veri merkezli düşünme çok güçlü bir çekiç. Çok kullananlar için herşeyi salt çivi olarak görme riski yüksek gibi, belki de buymuştur mevzu :thinking:.

3 Beğeni

Bahsettiğim arkadaş sürekli olarak “elinde çekiç olan her soruna çivi gibi yaklaşır” derdi. Lan yoksa!?

Not: Terzi kendi söküğünü dikemez’e de örnek gösterilebilir bu belki.

2 Beğeni

Keske kendini gerceklestirme cabasi olsa… Ileride daha net goreceksiniz sanirim. Cok tesekkur ederim.

1 Beğeni

Cunku insansin hocam. Alp senin tirnagin etmez. Nefret ettigim karakterleri yazmayi daha cok sevdigimi fark ettim, desarj oluyorum, bir bakima bu yuzden de asla bestseller olamayacagim cunku berbat herifler yaratiyorum.

Bu defa devami gelecek, bu defa soz vereyim artik, ayip ediyorum. Kafami bu asagilik herifle doldurdum, sadece o klinik, donuk, yavan, mekanik dille yazmak icin kendimi cok zorluyorum. :grinning_face:

1 Beğeni

Adam corabina bakip ben ne kadar farkliyim diyen bir dallama, senden hic boyle bir sey beklemem ya. :grinning_face:

2 Beğeni

Aeterna Farmasötik’in plazasını Levent’teki diğer plazalardan farklı kılan hiçbir şey yoktu. Binlerce tonluk çelik iskelet, on binlerce metrekarelik silikat cam cephe, masif beton kütle, yirmi iki kat, zemini Carrara mermeriyle kaplanmış lobi, lobinin tam merkezinde şirketin logosu, logonun hemen yanında güvenlik görevlileri, X-ray cihazları ve turnikeler, güvenlik görevlilerinin suratlarında doğa dışı bir ifade. Alp turnikeye kartını okuttu, geçti ve merdivenlere yöneldi. Yukarıya değil, aşağıya. Eksi birinci kata. Spor salonuna.

Plazanın derinliklerindeki bu salon, İnsan Kaynakları Birimi tarafından personel adaylarına “çalışanların bütüncül iyilik halini destekleyen yaşam alanı” olarak pazarlanırdı. Gerçekte ise spor salonu, şirket bilançosunda en maliyetli kalem olan insanların amortisman ömrünü uzatmak, kardiyovasküler sistemlerini bir sonraki çeyreğe kadar kullanılabilir halde tutmak ve yaratmaları muhtemel özel sağlık sigortası yükünü dengelemek için kullanıma açılmış bir yerdi. Spor salonunun duvarları penceresizdi. Büyükdere Caddesi’nin kirli havası, endüstriyel filtrelerden süzülerek karbonmonoksitten arındırılır, içine ozon ile parfümlü okaliptüs ve narenciye aromaları enjekte edildikten sonra spor salonuna pompalanırdı. Zemin, aletlerin kinetik enerjisini yutmak için tasarlanmış geri dönüştürülmüş kauçukla kaplıydı. İklimler, mevsimler, Güneş fırtınaları ya da evrendeki kontrol edilemez herhangi bir değişken, spor salonunun kapısından içeri giremezdi.

Soyunma odasına girdi. Dolabını açtı. Spor ayakkabılarını çıkardı. Ultra güçlü Hyperlift plakasıyla ağırlık kaldırırken optimum destek sunan, antrenman potansiyelini arttıran, ReactX köpüğüyle hareket kabiliyetini yükselten bir çift Nike Metcon 10. Reebok Nano X5 ve Adidas Dropset 3 de seçenekler arasındaydı. Alp, Nike Metcon 10’u seçmişti. Islanmayan, terle ağırlaşmayan, koku tutmayan Tracksmith tişörtünü, çift dokumalı, ekstra nefes alabilen Outlier şortunu ve bir çift spor çorabını da dolaptan aldı. Homer Simpson’lar çıkarıldı, şapşal gülümsemesi dolabın karanlığında kayboldu. Giyindi. Alp artık kapsül gardırop adamı bile değildi. Modanın sıfır noktasındaydı.

AirPods’unu taktı. Aktif gürültü engelleme modunu açtı. Spotify’a girdi. Alp playlist hazırlamazdı. Zamanı playlist hazırlamaya ayrılacak kadar değersiz değildi. Zaten kendi hazırladığı bir playlist’e layık göreceği kadar sevdiği bir şarkı da yoktu. Beast Mode adlı platform editörlerince hazırlanmış playlist’i oynattı. Alp esasında bir canavar değildi. Vergisini ödeyen, toplumsal yükümlülüklerini yerine getiren, ayda bir özenle PowerPoint sunumları hazırlayan, Zoom toplantılarına yarım saat önceden katılan evcil bir biyoorganizmaydı. Fakat bu playlist’e günün bu saatlerinde ihtiyaç duyuyordu. Playlist’teki parçaların temposu dakikada 130-150 beat arasında değişiyordu. Çoğu trap janrındaydı. Bas frekansları yoğundu. 808’ler beynini titretiyordu. Vokaller insan sesinden uzak, doğal aralığı ezilerek yok edilmiş, efekte boğulmuş sonik dokulardan ibaretti. İnsan sesi duygu taşırdı ve spor yaparken duygu, kas liflerini durmaksızın parçalamaya odaklanmış Alp’i sabote eden bir parazit haline gelirdi. Beast Mode, ayda yalnızca 99 lira karşılığında haftada dört gün Alp’in egzersizinin metronomu oluyordu. Alp abonelikleri üzerine düşünmezdi. Abonelikler üzerine düşünmek için değil, otomatik ödeme talimatı vermek için vardı.

Antrenman programını bir yıl önce YouTube’da içerik üreten bir fitness influencer’ının videolarından ilhamla oluşturmuştu. Influencer’ın dişleri zirkonyumla kaplıydı. Cildi laboratuvarda üretilmiş gibi kusursuzdu. Kas kütlesi anabolik steroitler ile peptit hormonların bir bileşimiydi. Ve programı matematiksel bir harikaydı. Pazartesi göğüs ve triceps, çarşamba sırt ve biceps, perşembe bacak, cuma omuz günü. Bir yıldan bu yana programda hiçbir şeyi değiştirmemişti. Reddit’te r/strength_training’de kasları şaşırtmak gerektiğini söyleyen bir gönderi okumuştu geçenlerde ama buna aldırmamıştı. Dünya yeterince şaşırtıcı bir yerdi. TİTCK veri setleri, SGK baremleri, Borsa İstanbul ve Bumble date’leri dünyada ne yapacağını bilemeyen parametrelerdi. Alp’in kas lifleri ne yapacaklarından emin olmalıydı. Spor salonunda değişen tek şey, barlara eklediği demir plakaların ağırlığıydı. Mutlak mükemmelliğe doğru her hafta 2’şer kilogramlık artışlar. Çünkü yerçekimi sabitti. Demir plakalar dürüsttü. 60 kiloluk bir ağırlık, New York’ta da, Tokyo’da da, Levent’te yerin altındaki bu spor salonunda da 60 kilo gelirdi.

Ağırlıklara doğru yürürken etrafa göz ucuyla bakındı. Spor salonunda bu saatte hep aynı yüzler olurdu. Birbirleriyle asla selamlaşmayan, birbirleriyle asla konuşmayan, birbirleriyle yalnızca optik iletişim kuran üç dört kişi. Aralarındaki bağ, aynalardaki yansımalarının bir anlığına retinalarına foton transferi olarak düşmesinden ibaretti. Bench press sehpasında 40’lı yaşlarında, muhtemelen Finans Birimi’nden üst düzey bir yönetici vardı. 80 kilogramlık barı göğsüne indirdiği o ölümcül anlarda, kas lifleri titrerken, demir göğüs kafesini kırmak üzereyken bile, gözleri sehpanın demirine mıknatısla tutturduğu telefonundaydı. Her sette aynı şeyi tekrarlardı: Bar aşağıya, göz ekrana, bar yukarıya, göz tavana, bar aşağıya, göz ekrana. Bedeni ağırlığı kaldırıp indirirken ruhu fiberoptik kabloların içinde süzülüyordu. Gerçek benliği telefon ve internet bağlantısı arasında akarken sehpada terleyen et yığını telefona bakmaya yarıyordu sadece. Alp bu adamı altı aydır bu şekilde görüyordu. Adamın aklı nabzını saymak yerine ekrandaki sayılarla meşguldü. Bloomberg Terminal’daki veriler, şirketin finansal tabloları ya da C-level’lardan aldığı e-postalar fark etmeksizin, adam ağırlığın altında kalmayı umursamıyordu. Kaburga kırığı 4 ila 12 hafta arasında iyileşirdi. Asya borsalarının kapanış verilerini iki dakika gecikmeyle görmek çeyrek sonuçlarını etkilerdi. Çeyrek sonuçlarının etkilenmesi yıllık primini düşürürdü. Primi düşerse statüsünü kaybederdi. Statüsü sıfırlanmış bir adamın o barın altından sağ çıkıp çıkmaması da kurumsal açıdan önemsiz bir detaydı.

4 Beğeni

Haha, valla hocam Levent plazalarında hayatı ince görüyorsun, saygılar.

Yalnız Starcraft oynadığım zamanlarda APM’i yüksek tutmak maksatlı metronom olarak kullandığım bol trapli Celldweller’lı Blue Stahli’li youtube playlistini hatırlattı bu bana. Sporla pek alakam yok, ama işe yarayacağını hayal edebildim :sweat_smile:

2 Beğeni

Yazdıklarını okurken modern ve “light” İhsan Oktay Anar hissi oluşuyor bende hocam. Bazı yazdıkların zorlasa da genel olarak su gibi akıyor. Hatta dur, Bülent Hoca’yı summon’layalım, o da seviyor yazdıklarını. Bakalım o da benim gibi mi düşünüyor. @periyodiknesriyat. :slight_smile:

Ayrıca şuna da kıllandım:

Bu şu mu demek: Seller’ım ama bestseller olamayacağım :thinking: Bir ihtimal de çok meşhur bir yazarın ÇKB’sisin. Son ihtimal de ATP’m bittiği için saçmalıyorum. :sweat_smile:

3 Beğeni

Ben Levent’in villa tarafındayım ama gözlerimi kısıp kulelere bakınca görebiliyorum bu hayatı. Zaten bir bakıma maaşım da böyle tipler sayesinde ödeniyor denilebilir. :grinning_face:

Beast Mode, trap vesaire de üniversitedeki Alp sağ olsun, ondan mülhem.

1 Beğeni

Çok teşekkür ederim. Anar’la şahsen benzeştiğimi pek düşünmüyorum ama, belki ikimizde de var olan o Bakhtin’ci, karnavalesk ortam (bu metinde olmasa da), vokabüler tercihleri (yine burada olmasa da) sayılabilir. Çok etkilendiğim bir yazar olduğunu söyleyemem Anar’ın, zaten geri çekilip baktığımda kendimde homurdanma ve klinik depresyona kayan bir tandans, Anar’da ise eğlence ve alay görüyorum. Türk edebiyatında fazla esin olan yazar var mıdır bana, bilmiyorum. Roman yazmaya 19 yaşındayken Kara Kitap’ı okuduktan sonra itilmiştim ama Pamuk’un da üzerimde pek tesiri olduğunu sanmıyorum. Sen böyle söyleyince şimdi düşündüm, Pynchon, DFW, Nabokov, DeLillo, Pelevin olsa gerek bende en çok etkiye sahip yazarlar.

Yok yahu, çok meşhur bir yazar olsam ekmeğime bakardım, hayalimden bahsediyordum, kitap yazıp para kazanmak; diğer geçim metotları bana çok zıt düşüyor. :grinning_face:

4 Beğeni

Ben bunların kitaplarını okumayı bırak, adlarını bile duymadım. :sweat_smile:

Bunun bir örneğini Hakan Günday’da yaşamıştım. Etkilendiğim yazarlar şunlar demişti, bunlar kim yav demiştim. :slight_smile:

2 Beğeni