Düşmüş Krallığın Kralı

                                    **Giriş**

İnişi kusursuzdu.

Bir kedi misali dengeli basmıştı ayaklarını.

Aldarnas etrafına bakındı; ormanlık alanda, bir nehrin kenarındaydı. Kimsecikler yoktu. Başını yukarı kaldırıp vadinin tepesine baktı.

Bu kadar yüksek görünmüyordu.

Aldarnas akarsuyun üzerinde hafif adımlarla sekerek karşıya geçti. Ormanın içinde süratle hareket etti: Bir insanın yahut herhangi bir hayvanın erişemeyeceği hızla.

Aldarnas kendini açıklıkta bulduğunda duraksadı.

Açıklığın ortasında gri bir kaya, üzerinde ise yaşlı bir adam oturuyordu: Uzun sakalları bakımsız, çıplak ayakları kirliydi; tepe kısmındaki saçları dökülüp cascavlak kalmıştı.

Aldarnas sakin adımlarla yürüdü, gri kayaya yaklaşınca durdu.

Yaşlı Adam, Aldarnas’a bakıyordu.

Aldarnas sol elini kaldırıp işaret parmağıyla havada çember çizdi.

Yaşlı Adam gülümsedi. Kayanın üzerinden atlayıp yere bastı. Aldarnas’ın çizdiği hayali çemberin ortasına baş parmağını bastı.

Çizilen hayali çember, parıltılı bir görünüm aldı. Ortasında ise kara bir parmak izi vardı.

‘‘Yaşamını mühürledim,’’ dedi Yaşlı Adam. ‘‘Altı hafta içerisinde arzularımı yerine getirmiş olacaksın.’’

Işıldayan çember usulca yitti.

Aldarnas tek kaşını kaldırdı. ‘‘Bi’ güzellik yapacaksın yani?’’

Yaşlı Adam ihtiyatla bakan gözlerini önce gökyüzüne, ardından Aldarnas’a doğrulttu. ‘‘Kimseye iyilik yapmam.’’ Ses tonu muteberdi. ‘‘Karşılığını istiyorum. Karşılık bekliyorsam, bu iyilik değildir.’’

Aldarnas omuz silkti. ‘‘Her neyse işte. Halledecek misin?’’

Yüzey sarsılmaya başladı.

Deprem değildi.

Hayır.

Kesinlikle değildi.

Ormandan gümbür gümbür bir ses yaklaşıyordu. Bir ordu… Fakat görünürde ordu yoktu.

Işığa bürünmüş biri belirdi. Gölgesi yoktu. Üzerine ışığı giyiyordu sanki: Işıktan bir zırh. Göz alıcı bir kılıç tutuyordu elinde. Çehresi ışığa gizlenmişti. Göz kısmını çevrelemiş parlaklık daha da belirgindi. O gözler pek de ılımlı görünmüyordu.

Aldarnas’ın göğsü daraldı. Midesi düğümlendi. Avucunu sıcaklık sarmaladı. Kaçması gerektiğini düşündü. Öyle de yaptı: Yaşlı Adam’ı oracıkta bırakıp koşmaya başladı.

Aldarnas açıklıkta ardına bakmadan can havliyle koşuyordu.

O sıra zihninde kalender bir ses dalgalandı.

‘‘Altı nhade, evlat.’’

3 Beğeni

İlgimi çekti, kaleminize sağlık. Aldernas ismi çok sık geçiyor, bir de biraz daha fazla betimleme gerekiyor. Ana metnin uzunluğunu bilemiyorum ama bir tık da hızlı ilerliyor.

1 Beğeni

Yorum için teşekkürler.

Yine yazarken fark etmediğim bir durum olmuş.

Aslında dozunda yazdım diye düşünüyorum da biraz kuru kalmış olabilir. Biraz da benim stilimden kaynaklı.

Ana metin bu kadar dan dun ilerlemiyor hocam. İlk bölümü atacaktım yorumunuzu gördüm. Belki o metin daha net bir fikir verebilir.

1 Beğeni

1.Bölüm - Doğum günü Çocuğu

Toorahudli’de işten kaytarmak için fevkalade bir yaz sıcağı vardı.

Gökyüzü çıplak, pürüzsüzdü.

Nivt hanın arka kapısında duran at arabasından bir bir fıçıları indiriyordu. Sonuncu fıçının ardından önüne düşen saçlarını kulağının arkasına sürükledi; kumral saçları yaz boyunca güneş gördüğünden dolayı açılmış, ona farklı bir hava katmıştı.

Gynuim hanın arka kapısında belirdi. ‘‘İşin bitti mi?’’

Nivt fıçılardan birine dayanmıştı. ‘‘Evet, baba.’’

Gynuim babacan ifadesini bozmadan, ‘‘Sıra içerideki işlerde,’’ diye buyurup kapıyı kapattı.

Nivt bitap bir iç geçirdi. Bitkin adımlarla hanın arka kapısından içeri girdi.

Nivt miskin miskin koridorda ilerledi. Sessiz, diye düşündü.

Ortak salona adım attığında etraf aniden aydınlandı.

Salonda, ‘‘İyi ki doğdun Nivt!’’ diye hep bir ağızdan büyük bir gümbürtü koptu.

Nivt gerisingeri adımlarken nefesi kesilir gibi oldu. Ardından şaşkınca salona göz gezdirdi. Köy ahalisinin birçoğu buradaydı: Hürmet ettiği büyükleri, arkadaşları, Aelien… O da buradaydı.

Nivt kaşlarını çattı, ağzında ufak bir tebessüm oluştu. Tabii ki. Bugün 17. yaş günüydü. Hayatı o kadar yoğun geçiyordu ki günleri saymayı bırakmıştı. Aslında han yoğun değildi. Babası için hiçin azıcık üstüydü; fakat oğluna her gün ağır işler veriyor, onu yük eşeği gibi çalıştırıyordu.

Mniem kalabalığın arasından öne çıktı. Kollarını iki yana açtı. Sevgi köpüren bir neşeyle oğluna sarıldı. Sonra Nivt’in alnına koca bir öpücük kondurdu. ‘‘Günler sanki bir ışık,’’ dedi duygu dolu bir gururla.

‘‘Kızlarımızla konuşmasına izin veremeyeceğimiz yaşa geldi,’’ deyince kalabalıktan biri, ahali geniş geniş kahkahalar attı.

Mniem, Nivt’in önünden çekilip kalabalığı görmesi için yer açtı.

Gynuim ahalinin hilal şeklinde sıralandığı boşluğun önüne adım attı. Yaşını almış olmasına rağmen yağız bir delikanlının heybetini taşıyordu. Yüzünde her zamanki müşkülpesent ifade vardı.

‘‘Nivt.’’ Gynuim’in gür sesi hanı sarmaladı. ‘‘Eğer birbirimize sarılırsak, ikimiz de garip hissedeceğiz. Bazı alaycı sözlere de maruz kalacağız.’’

Nivt aşağı yukarı kafa sallarken gülümsedi.

Gynuim birkaç adım atıp oğluyla göz göze geldi. Güçlü kollarını kaldırdı, sıkı sıkıya sarıldı. ‘‘Bu seferlik eğlenmelerine izin verelim.’’ Ahalinin duyması için yüksek sesle söyledi.

Nivt babasının göğsünün bir hancıya göre fazlasıyla sıkı olduğunu fark etti. Birazcık imrendiği söylenebilirdi.

Dazlak başlı demirci Bidin, ‘‘Hancımız pek yufka yürekliymiş,’’ diye muzip bir tonlamayla atıfta bulundu.

Huysuz Nene Yvelin bastonunu bir kez yere vurduktan sonra Gynuim’e doğrulttu. ‘‘Büyüklük taslamana hiçbir zaman inanmamıştım, küçük billurlu hancı.’’

Ahali Nene Yvelin’in sözlerine hep bir ağızdan gülüştü. Sonra boş masalara dağıldılar.

Gynuim oğlunu omuzlarından kavradı. ‘‘Bir sürprizim var, evlat.’’

Nivt yutkundu. Bugün özel bir gündü kendisi için. Hanı Nivt’e mi bırakacaktı? Ya da şehre yakın, belki şehrin içinden bir han satın almış olabilirdi. Münferit bir yaşam sürebilirdi.

Belki… Kılıçsözü olmak… Kılıçsözü olmaktan ziyade, her zaman kahraman olarak görülmek istiyordu. Kılıç kullanmayı öğrenip, birileri için kahraman olabilirdi.

Nivt’in gözleri büyüdü. ‘‘Evet?’’

Gynuim önlüğünün cebindeki el bezini çıkardı. Usul adımlarla barın arkasına geçti. ‘‘Bugün bütün biralar bizden.’’

Nivt başını arkaya düşürüp iç geçirdi.

Mniem geçerken oğlunu dirseğiyle dürttü. ‘‘Surat asma, baban evvelki gece yüzünden bugün normalinden daha huysuz.’’ Bar tezgahının üzerindeki bira dolu tepsiyi aldı, müstehzice sırıtırken masalardan birine yollandı.

Gynuim eşinin imalı sözlerini duymazdan geldi. ‘‘Bugün senin günün.’’ Elini ortak salondan taraf savurdu. ‘‘Bunlar da doğum gününü kutlamaya gelen ailen. Onlara içki ikram etmek senin sorumluluğun.’’


Günün ışıltısı solmuş, karanlık çökmüştü.

Nivt bar tezgahının önündeki taburelerden birine çöktü. Nihayet soluklanabilecek fırsat buldu. Fakat mutluydu. Köy ahalisi işini gücünü bırakmış, onun için toplanmıştı. Şehirden biraz uzak, geçimini sağlayabilmek için tüm gününü işine ayıran taşralılar için büyük bir fedakarlıktı.

Aelien…

Nivt selamlaşma fırsatı bulabilmişti sadece.

Bir portakal kabuğunun içi misali yoğun beyazlığa sahipti teni. Üzerindeki tek parça giysi maviydi, teniyle de müthiş bir uyum yaratıyordu. Yeşil gözleri el değmemiş sazlıklar kadar yoğundu. Elmacık kemikleri belirgindi. Sağ omzunun üzerinden sarkıttığı koyu-kumral saçları parlaktı. Aelien…

Nivt için böyle özetlenebilirdi.

Nivt ortak salona göz gezdirdi. Kalabalık epey azalmıştı. Kalanların ise keyfi yerindeydi; gülüyor, eğleniyor, birbirlerine yaşadıkları gündelik olayları anlatıp, havadan sudan konuşuyorlardı.

Bir de yabancı vardı handa. Karanlık çöktüğünde gelmişti. Kimseyi selamlamadan bar tezgahının uç noktasındaki tabureye oturmuştu. İkinci birasını yudumluyordu. Üzerinde kara bir palto vardı. Boyu uzundu. Saçı, sakalı dağınıktı.

Nivt taburesinde doğruldu.

Aelien munis bir gülümsemeyle Nivt’in hemen yanına oturdu.

Aelien saçlarının bir tutamını omzunun ardına sürükledi. ‘‘Bugün doğum günün, ama ne dinlenecek ne de sohbet edecek fırsat bulabildin.’’

Nivt bitkin bir tebessüm etti. Kafa salladı. ‘‘Öyle. Şu an vaktim var. Senin için de iyi oldu. Sohbet edebilmek için fırsat kolluyordun.’’

‘‘Hiç de bile!’’ diye çıkıştı Aelien. ‘‘Hem, bana nasıl baktığını gördüm. Sen de fırsat kolluyordun.’’

Nivt keyifle gülümsedi. ‘‘Bunu inkar edemem.’’

Aelien bir Nivt’e bakıyor, bir gözlerini kaçırıyordu. Ağzı bir şey söylemek üzere açıldı, fakat sonra tekrardan düz çizgi oldu. Ortak salona doğru döndü. Saçının bir tutamını işaret parmağında yuvarlamaya başladı.

‘‘Benimleyken bu kadar heyecanlı olduğunu diğerlerine belli etme,’’ dedi Nivt şaka yollu. ‘‘Yoksa benden hoşlandığını anlayabilirler.’’

Aelien iddialı gözlerle bakarken kaşlarını kaldırdı. ‘‘Kırlarda ne söylediğini haykırmamı ister misin?’’

Nivt’in sesi içine kaçıverdiyse de belli etmedi. Genzini temizledi. Düz bir ifadeyle omuz silkti. ‘‘İnkar ederim.’’

‘‘Ne olmuş? Sonuçta bu olay bir şekilde yayılacak.’’

‘‘Benim için sorun değil.’’ Nivt kendinden emin görünüyordu. ‘‘Sen kaybedersin. O söylentiden sonra benimle yan yana gelmeyi göze alırsan, senin için de bir sorun yok demektir.’’

Aelien kafasını öteki tarafa çevirdi. Somurttu. ‘‘Kirli oynuyorsun.’’

Sen başlattın.

Aelien bir süre ortak salonu süzdükten sonra Nivt’e sokuldu. ‘‘Dışarı çıkabilir miyiz?’’ diye fısıldadı. ‘‘Hanına arka kısmına.’’

Birbirlerine fazlasıyla yakınlardı. Aelien’in teninin kokusu, Nivt’in burnuna çaldı. Burnundan derin bir nefes çekti, sonra hepsini geri bıraktı.

Aelien daha da sokuldu.

Nivt, Aelien’in nefesini boynunda hissedebiliyordu.

‘‘Nivt,’’ diye fısıldadı Aelien, haz çağrıştıran bir tınıyla. ‘‘Çıkalım mı?’’

Çıkmak?

Nivt başının arkasını kaşıdı. ‘‘Ah…’’ Genzini temizledi. ‘‘Olur.’’

Aelien handan çıktı.

Nivt ortak salonu süzdü; annesi sinsice gülümsüyordu. Konuşma boyunca annesinin izlediğini hayal etti. Yanakları kızardı. Sonra hızlı adımlarla barın arkasından mum alıp handan çıktı.

Nene Yvelin’in torunu Roi, yolun karşı tarafında ahıra büyük baş hayvanlarını sürüyordu; Nivt’i görünce duraksayıp el salladı. ‘‘Doğum günün kutlu olsun.’’ Sürüyü işaret etti. ‘‘Gelemedim.’’

Nivt gülümseyerek el salladı. ‘‘Sorun değil.’’

‘‘Bunak ne alemde?’’ diye seslendi Roi.

‘‘Dinleyicilerini topluyor.’’

Roi kafasını iki yana salladı. ‘‘Bugünkü hikayeyi kaçıracağım.’’

‘‘Yani masalı,’’ diye karşılık verdi Nivt.

Roi güldü. ‘‘Doğru.’’ El salladı, sürüden kopan hayvanları hizaya sokmak üzere işbaşına koyuldu.

Nivt çitin kapısını açtı.

Hanın arka bahçesi geceden bile koyuydu. Karanlıktan koparılmış bir parçaydı sanki.

Nivt pabuçlarının ucunu göremiyordu. Mum tutan elini göğüs hizasında uzattı.

At arabası halen oradaydı ama fıçılar gitmişti.

Babam boş durmamış belli ki.

Nivt mumu önünde gezdirdi. ‘‘Aelien.’’

Karanlığın içinde aniden biri belirdi.

Hancının oğlu korku dolu nidasını yutarak olduğu yere mıhlandı.

Siluet elinde bir kılıç tutuyordu; gecenin koyuluğunda dahi çıplak bir kadının zarif hatları gibi göz alıcıydı. Ancak kılıca da benzemiyordu. Bir kılıçtan daha kısa, bir hançerden daha uzundu. Daha zarif. Kesinlikle zarif bir kılıçtı.

Siluet karanlığın içinde üç adım daha attı, mum ateşinin yüzünü aydınlatmasına izin verdi.

Nivt derin bir nefes verdi. Göğsündeki çarpıntı hala geçmiş değildi. ‘‘Beni gerçekten korkuttun.’’

‘‘Biliyorum.’’ Aelien muzipçe gülümsedi. ‘‘Ayrıca, kendimi bayağı havalı hissettim.’’

‘‘Öyleydi.’’ Nivt kılıca baktı. ‘‘Onunla ne yapacaksın? Ya da bana ne yapacaksın?’’

Aelien birkaç adım daha attı, kılıcı iki avcunun üzerine koydu. ‘‘Ben değil, sen ne yapacaksın.’’ Ellerini uzattı. ‘‘Doğum günün kutlu olsun.’’

Nivt’in ağzı kıpırdandı ama ne söyleyeceği hakkında en ufak bir fikri yoktu. Yutkunamadı. Uygun sözcüğü bulamadı. ‘‘Bu…’’ başını iki yana sallıyordu, ‘‘bana mı? Bunu kabul edemem, Aelien. Babamın ne düşündüğünü biliyorsun. Çok da pahalı görünüyor.’’

‘‘Fiyatından bizi ilgilendirmez.’’ Omuz silkti. ‘‘Babandan saklamanın yolunu bulmak sana kalmış.’’ Kılıç ile kını Nivt’in eline tutuşturdu.

Nivt inanmaz gözlerle gümüşi kılıcı süzdü. Kabzası da gümüşiydi lakin daha parlaktı. Kılıcın tam ortasına denk gelen iki yüzünde yalağa benzer bir zanaat işçiliği gözüne çarptı.

Bir kılıca sahip olmak… diye coşkulu bir iç geçirdi Nivt.

Şüphesiz heyecan vericiydi. Böylesi dilber bir kılıç… hayır. Kılıç değildi. Kılıçlar, zırhlar, iyi bir Kılıçsözü’nün sahip olması gerekenlerle ilgili ekipmanları bilirdi.

‘‘Kısa kılıçların çok, çok eski zamanlarda yitip gittiğini sanıyordum.’’ Aelien’e söylemekten ziyade kendi kendine söyledi. ‘‘Bunu nereden buldun?’’

Aelien ellerini arkada birleştirdi. Omuzlarını yukarı kaldırıp başını yana düşürdü. ‘‘Bu bir sır.’’ Gecenin koyuluğunda albenili bakıyordu gözleri. ‘‘Bir sürprizim daha var.’’

Nivt kılıcı süzerken hafif bir tebessüm etti. ‘‘Artık hiçbir sürpriz beni bu kadar şaşırtam-’’

Aelien adım attı. Nivt başını kaldırdı. Aelien parmaklarının ucunda yükselip Nivt’in dudağına buse kondurdu. Sonra bir adım geri çekildi, sözcüklerin o anki duyguları ifade edemeyeceği azıcık duraksamanın ardından hızlıca sıyrıldı. ‘‘İçeri geçelim, hava soğuk.’’

Nivt öylece kalakalmıştı. Yanılmıştı. Tuttuğu kısa kılıcı unutuverdi. Neredeyse elinden kayıp gidecekti. İçi pırpır ediyordu. Dudaklarına kiraz yaprağı değmişti sanki. O ince, yumuşak dudaklar. Bıraktığı etki. Afallamıştı. Göğsünde bir fırtına kopuyordu ama o fırtına bir dudağın eşsiz dokunuşundan ibaretti.

2.Bölüm -Yabancı

Nivt kısa kılıcı şimdilik bir fıçının arkasına gizledi. Yüzündeki koca tebessümü hana dek taşıdı. İçeri girdiğinde kapının önünde öylece dikildi. Kendine gelmesi biraz süre aldı.

Nene Yvelin’in oturduğu masa köyün gençleri tarafından kuşatılmıştı. Aelien de kümelenmiş kalabalığın arasındaydı.

‘‘Nene,’’ dedi Gynuim. ‘‘Bir başkasının yaşanmışlığı, hikayeleri yok. Sadece masallar. Böyle anlaştık.’’

Nene Yvelin’in burnu eğridi. ‘‘Bilmiş herif. Batıl inançlı pezevenk. Masallar bir hikayenin, yaşanmışlığın çarpıltılmış halidir.’’

Gynuim depoya inen basamakların önüne duraksadı. ‘‘Doğru. Çarpıltılır. Gerçeği yansıtmaz.’’

‘‘Çarpıltılması senin sandığının aksine hiçbir şeyi değiştirmez. Bildiğin şeyi tam bildiğinden emin ol,’’ dedi Nene Yvelin. ‘‘Şimdi işinin başına dön.’’

Gynuim depoya inip gözden kayboldu.

Nivt kümelenmiş çocukların arasında kendine yer buldu. Bir gözü sürekli Aelien’in üzerindeydi. Hikayeleri, daha doğrusu masalları kılıçlardan bile daha çok sevdiği söylenebilirdi. Ancak hanın arka kısmında yaşananların ardından şimdiye odaklanmak güçtü.

Nene Yvelin hastalıklı bir şekilde öksürük krizine tutuldu. Pür dikkat bekleyen çocuklar bir an önce öksürüğünün durulmasını bekledi. Yaşlı kadın genzini temizledi. Elindeki peçeteye tükürdü. Sonra dinleyicilerini şöyle bir süzdü. ‘‘Bir şehir varmış vaktin birinde,’’ diye anlatısına başladı. ‘‘Haritalar tarif edemezmiş yerini. Bilge alimler, ‘belki ışık rilesi kadar uzak, belki kendi gölgenden bile yakın’ dermiş. Öylesine bir şehirmiş ki her şeyi yapabilirmişsin orada. Ne arıyorsan, ne düşleyebiliyorsan bulabilirmişsin. Lakin bir şey hariç. Susuzluğunu dindirecek herhangi bir şeyi isteyerek elde edemezmişsin. Fakat o şehirde ikiz kuyu bulunurmuş. Biri bakmaya cüret edemeyeceğin kadar parlakmış. Ötekisi ise bakmaya cesaret edemeyeceğin kadar karanlık. Yalnızca bir kuyudan su içebilirmişsin. Hangisinden içeceğini sen bilemezmişsin. Kuyu seni arzularmış. Şehirde ikiz kuyuyu bulabilirsen, büyük bir kaderin olduğuna delalet edermiş.’’

Anlatı bittikten sonra düşünceli bir sessizlik oluştu. Hikayeyi tartıyorlardı. Bazısı sırf ayak uydurmak için düşünüyormuş gibi davranıyordu.

‘‘Ya kuyuyu bulamazsak?’’ dedi çocuklardan biri. ‘‘Kuyuyu bulamazsak ne olur, Nene?’’

Nene Yvelin’in gözleri kısıldı; yüzündeki kırışıklıklar araziye benzer bir hal aldı. ‘‘Eğer uzunca bir süre su içmezsen ne olur, tatlım?’’

‘‘Ölürüz!’’ diye şakıdı Lvenda. Kalabalığın kendisine odaklandığını fark edince başını aşağı eğdi. ‘‘Yani… su içmezsek ölürüz, öyle değil mi?’’ Utangaç bir ifadeyle etrafını süzdü.

Nene Yvelin kafa salladı. ‘‘Doğru, kızım. Ölürüz-’’ O sıra yaşlı kadına şiddetli bir öksürük sökün etti. Çocukların içinden Nene Yvelin’in sırtını ovalayanlar oldu ama Yvelin’in ciğerlerini yakan öksürük durulmadı. Nivt koşarak barın ardına geçti, bir teneke bardağa su doldurup Nene Yvelin’e getirdi. Nene Yvelin bir yudum aldı. Bir kez daha öksürdü. Sonra genzini temizledi. Bardağı masanın üzerine bıraktı. ‘‘Eh, bu kadar.’’ Bastonuyla Aelien’in kıçına vurdu. ‘‘Hadi bakayım, beni evime götür!’’

Çocuklar yaşlı kadının başına üşüşüp başka bir anlatı için çığırdı. Kalkmaması için direttiler. Yvelin bir ağız dolusu söylenerek hepsini başından savdı.

Nivt yaşıtlarıyla tokalaştı, küçüklerin başını okşayarak uğurladı.

Aelien ile Nene Yvelin kalmıştı. Aelien, Nene Yvelin’in koluna girdi.

Nene Yvelin bastonundan destek alarak kamburunu doğrulttu. ‘‘Siz ikiniz pek yakınsınız,’’ dedi gözlerini kısarak.

Aelien’in beyaz yanakları al al kızardı.

Nivt bakışlarını kaçırdı.

‘‘Aelien,’’ dedi Nene Yvelin sertçe. ‘‘Seninle konuşacağız, oynak kız. Eve götür beni.’’

Aelien ile Nene Yvelin kol kola, yavaş adımlarla hanı terk etti.

Nivt aptalca bir sırıtışla bakakaldı.

‘‘Güzel bir geceydi, doğum günü çocuğu.’’

Nivt ardına döndü; yabancının tam ardında, ahşap zemine düşmüş gölgesinin içinde dikiliyordu. Yabancı arkasına dönmeksizin kadehini yukarıda tuttu.

‘‘Doğum günün kutlu olsun,’’ diye devam etti yabancı.

‘‘Teşekkürler.’’ Nivt bar tarafına geçti. Fıçılarla ilgilenirmiş gibi yaparken yabancıyı süzdü: Yirmisinin sonlarında… Belki otuzlarının ortasındaydı. Yabancının karizmatik olduğunu düşündü. Kara saçları ile kara sakalları özensizdi. Kül rengi gözleri vardı. Kara, salaş bir palto vardı üzerinde. Pantolonu, uzun botları, gömleği: Simsiyah bir aygırı andırıyordu.

Çocuk şakağını kaşıdı. Sohbet konusu aradı. ‘‘Bu gece burada mı konaklayacaksınız?’’

‘‘Altı nhade, doğum günü çocuğu.’’ Birasından yudum aldı. ‘‘Moruğun hikayesi güzeldi. Gerçeğe oldukça yakın olduğu söylenebilir.’’

Nivt icaben kafa salladıysa da ‘nhade’ sözcüğünün anlamını bilmiyordu. ‘‘Size hitap etmem için isminizi öğrenebilir miyim?’’

Yabancı bir kaşını kaldırdı. Çocuğa dik dik baktı.

Nivt yabancının sert bakışları karşısında bir anlık gerildi.

Yabancı sırıttı. ‘‘Bilmesen daha iyi. Şimdilik.’’

Nivt’in yüzü ekşidi. Burada konaklayan yabancılar neden gizemli davranmak zorunda?

Yabancı kollarını bar tezgahına dayadı. ‘‘Aldığın hediyelerden bahset.’’

Nivt başının tepesini kaşıdı. Düşündü. Hediyeler… İstemsizce gülümsedi. ‘‘Açıkçası, pek hediye almadım.’’

Kara giyimli adamın dudaklarında tebessüm seğirdi. ‘‘O zaman şöyle sorayım: Kızdan aldığın hediyeden bahset.’’

Nivt elini bar tezgahına koydu, sonra karnına götürdü, nihayetinde eline bir şarap şişesi alıp tekrardan yerine bıraktı. Elinin nerede durması gerektiğine karar veremedi. Yanaklarındaki sıcaklık dalgası her saniye nüksetti. ‘‘Kusura bakmayın ama sizi ilgilendirmez.’’

‘‘Bir… İtiraf? Hayır. Fazlasıyla basit. Bir… Öpücük?’’

Kara giyimli adam duraksadı. Çocuk kaçamak bir bakış attı. Sonra adam güldü.

‘‘Fazlası da var, değil mi?’’ Birasından bir yudum alıp omuz silkti. ‘‘Ama o hediye bu kadar değerli olamaz tabii.’’

Delikanlı keyifle kafa salladı. Birkaç adım gerileyip depoya baktı. Şangır şungur sesler geliyordu. Muhtemelen fıçıları istiflemekle meşguldüler.

Nivt yabancıya yaklaştı, ardından tekrardan bodrumdan taraf baktı. Biraz daha sokuldu. ‘‘Bana bir kılıç hediye etti,’’ diye fısıldadı.

Yabancı iki elini havaya kaldırdı. ‘‘Tehdit etmene gerek yok. Konaklama ücretimi peşin verdim.’’

Nivt sırıttı. Fena biri olmadığını düşündü. Garip biriydi belki ama bunun iyi bir gariplik olduğuna kanaat getirdi. ‘‘Aslında kılıç da değil,’’ diye sessizce devam etti. ‘‘Kısa kılıç. Kökeni çok çok eski kültüre dayanıyor.’’

Kara giyimli adam birasından koca bir yudum aldı. ‘‘Kültür demek ne kadar doğru, tartışılır. Fakat kılıcın eski, çok çok eski olduğu doğru.’’

‘‘Sence pahalı bir hediye mi?’’ Yanağını kaşıdı. ‘‘Kendimi mahcup hissettim.’’

Yabancı gözlerini kıstı. Sonra gözlerini kapattı. Burnundan nefes soludu. ‘‘Kısa kılıç…’’ omuz silkti, ‘‘fiyat biçmek zor.’’ Çocuğa baktı. ‘‘Nerede saklayacaksın?’’

Nivt yanaklarını şişirip nefes verdi. ‘‘Bilmiyorum. Ailem asla izin vermez. O hediye benim için çok özel. Onu kaybetmeyi göze alamam.’’

‘‘Altın hafta boyunca buradayım.’’ Yabancı dibi görmüş birasından son bir yudum aldı. ‘‘Odama koyabilirsin. Vakit uzun, sonrasında nereye saklayacağını düşünmek için iyi bir fırsat.’’

Nivt’in gözleri irileşti. Yüzünde koca bir tebessüm belirdi. ‘‘Gerçekten yapabilir miyim?’’

‘‘Sende o cevheri görüyorum.’’ Yabancı alaycı bir homurtu çıkardı. ‘‘Basamakları tırmanırken dikkatli ol, tehlikeli olabilir.’’

Nivt konuğunun takılgan sözlerini duymazdan geldi, hızla arka kapıya seğirtti. Gizlediği fıçının arkasından kılıcı aldı. Hana dönüp bodrumu süzdü; annesi ile babası halen aşağıdaydı. Hemen basamakları tırmanıp yabancının odasına girdi. Yatağın üzerinde bir kılıç duruyordu. Kınsızdı. Ayın solgun ışığının altında şeklini seçmek müşküldü. Nivt kılıcını ahşap duvara yaslayıp ortak salona indi. Vazifeşinas bir edayla birayı tazelemek istediyse de yabancı müsaade etmedi.

‘‘Ne arzuladığını söyle.’’

Soruyu garipsediyse de nasıl cevap vereceğini bilemedi. Dalga geçeceğini düşündü. Çocukça bir hayaldi. ‘‘Neden soruyorsun?’’

‘‘Sohbet, doğum günü çocuğu.’’ Yabancı gözlerini devirdi. ‘‘Sohbet için de ayrıca bir ücret ödemem mi gerekiyor?’’

Nivt birazcık düşündü. ‘‘Kılıçsözü olmak istiyorum.’’ Önüne düşen saçlarını arkaya attı. ‘‘Kahraman olmak istiyorum.’’

Kara saçlı, aysız bir gece kadar kara giyimli yabancı baktı; öylece çocuğu süzdü.

Nivt kaşlarını çattı. Dudaklarını yaladı. ‘‘Ailemden uzak yaşamak istiyorum.’’ Dudak büzdü. ‘‘Ayaklarımın üzerinde durmak…’’

Kara giyimli adam bir kaşını kaldırdı.

‘‘Benim ne istediğimi benden iyi biliyormuşsun gibi bir halin var.’’

‘‘Bilmiyorum,’’ dedi yabancı. ‘‘Sen de bilmiyorsun.’’

‘‘O niyeymiş?’’

‘‘Çünkü kahraman olmak istediğini söyledin, sonra emin olamayıp ailenden uzak bir hayat sürmek istediğini ekledin.’’ Yabancı ayaklandı. ‘‘Sohbetime doyum olmaz, biliyorum. Şimdilik taşıdığın hüviyetle yetinmelisin, yamak. Keyifli bir geceydi adına. Lakin sabahın keyifsiz olacak. Kurduğun pıtırcık hayallere kapılacaksın, dikkatli ol.’’

‘‘Bir şey sorabilir miyim?’’ diye seslendi Nivt.

Yabancı duraksadı; ardına dönerken uzun paltosunun uçları savruldu.

Nivt bodruma göz attı. ‘‘Nene Yvelin’in hikayesinin gerçeğe yakın olduğunu söyledin. Gerçek hikayeyi biliyor musun?’’

‘‘Ben sadece gerçek hikayeleri bilirim.’’ Yabancının kül rengi gözleri tutkuluydu. Hafif bir gülümseme belirmişti çehresinde. İşaret parmağını doğrulttu. ‘‘Onları dinlemek tehlikelidir.’’

Bir hikaye nasıl tehlikeli olabilir ki? diye düşündü Nivt.

‘‘Hikaye nasıl bir tehlike arz edebilir?’’ dedi siyahlara bürünmüş adam. ‘‘Muhtemelen böyle düşünüyorsun. Sırlar her zaman tehlikelidir. En basit sır bile.’’

Çocuk kaşlarını çattı. Bu esrarengiz adam kimdi? Söylediklerinde ciddi miydi? Yoksa sadece kafası mı güzeldi? Bir hikaye nasıl olur da tehlike arz edebilirdi? Bunu ilk kez babası haricinde bir kişi daha dillendirmişti. Oldukça cezbediciydi; haylaz bir çocuğa ağaca tırmanmamasını tembihlemek gibi bir şeydi.

‘‘Bana birkaç tanesini anlatabilir misin?’’ dedi Nivt sessizce. ‘‘Babam handa hikaye anlatılmasına müsaade etmiyor. Gerçek bir hikaye dinlemek istiyorum.’’

‘‘Sana gerçek bir hikaye anlatabilirim. Sana öylesine bir hikaye anlatabilirim ki, onu benimseyebilirsin.’’ Sonra sesi usul usul, bebek adımları misali ufalıp merak uyandırıcı, kayıtsız bir hal aldı. ‘‘Yani, evet, sana gerçek bir hikaye anlatabilirim.’’

3.Bölüm - Boş Oda

Günün yoğun ışığı pencereden sızarken, Nivt’i dibi görünmeyen bir kuyu kadar derin uykusundan çekip aldı. Gece boyunca Aelien’i düşlemiş, adına hikaye yazılacak türden hayaller kurmuştu; onu kötü adamdan kurtarıyor; onu öpüyor; onunla aynı yatağı paylaşıyordu. Güzel düşlerin arasında göz kapakları kayıvermişti ansızın. Biraz geç kapanıvermişti. Haliyle bitkindi. Biraz da sersem hissediyordu.

Nivt istemeye istemeye yorganı üzerinden atıp doğruldu. Göz kapaklarının yarısı kapalıydı. Gece komodinin üzerine bıraktığı su dolu teneke bardağı yudumlarken yarısında duraksadı, sonra dibini görene kadar içti. Ayağa kalktı. Kollarını yukarı kaldırıp gerindi. Esnedi. Sıcak yatağına dönüp, o nefis uykusuna tekrardan dalmak istiyordu fakat yapamazdı. Babası kesinlikle müsaade etmezdi.

Nivt bir köşeye koyduğu ibrikteki suyu leğene boşaltıp yüzünü yıkadı. Ardından saçlarına su çalıp boy aynanın karşısına geçti. Saçlarını geriye yatırdı. Elini yanağında gezdirdi; yanağında, çenesinde tüy tüy sakallar bitmişti. Yakışıklı göründüğünü düşünüyordu. En azından annesi ile kendisi dışında biri daha aynı fikirdeydi: Aelien. Eğer öyle düşünmüyor olsaydı, onun teninin sıcaklığını hissetmemiş olurdu. Eğer öyle düşünmüyor olsaydı, narin dudaklarını tatmamış olurdu. Eğer öyle düşünmüyor olsaydı, gözlerinin yakından o denli lirik olduğunu görmemiş olurdu.

Nivt önceki gece Aelien ile buluşmasını düşünerek sırıttı. Yüreği bir kutunun içine hapsolmuş ışıktı, o ışık tüm benliğiyle şavkımak istiyordu. Kapıyı açtı, adım atacaktı ki ayağı havada asılı kaldı. Ahşap zeminde bir zarf vardı. Eğilip zarfı yerden aldı.

Zarfın üzerinde, ‘‘Bunu açmalısın,’’ yazıyordu.

Nivt zarfı yırtıp içindeki katlanmış mektubu açtı. ‘‘Bunu okumalısın.’’ Devamı da şöyleydi: ‘‘Annen odamı temizlemeye geleceği için kısa kılıcını güvenliğinden emin olduğum bir yere gizledim. Kendimi tanıtmayı unuttum: Dünkü yabancı. Kara paltolu olan. Hayır. Ne yazık ki umduğun kişi değilim. Eğer bu mektubun güzel bir bayan tarafından bırakıldığına dair bir izlenim uyandırdıysam, üzgünüm.’’

Nivt gülümseyerek kafasını iki yana salladı. Yabancının çok temiz bir el yazısına sahip olduğunu fark etmişti ancak bazı harfler Toorahudli el yazısına göre değişikti. Önceki gece yabancının konuşmasında en ufak bir aksan işitmemişti.

Nivt okumaya devam etti: ‘‘Bir süre gölgelerde gizleneceğim. Benden bir hikaye istedin, işte görevin: Bugün handa belli bir süre görünüp, gün boyunca mesnetsiz, bitap izlenim vereceksin. Baban istirahat etmen için izin verir diye umuyorum. Olmazsa annenin merhametini devreye sok. Ardından odama gir. İstediğin şey orada olacak. Unutmadan: Her şeyi imha et.’’

Tüm yazı bundan ibaretti.

Nivt notu zarfın içine koydu, odanın kapısını açıp içeri fırlattı. Sonra yabancının dediklerine harfiyen uydu; birkaç saat boyunca sersem sersem handa gezindi, köy sakinlerine içeceklerini, yiyeceklerini uyuşuk bir şekilde servis edip bir köşede somurttu. İnandırıcı olabilmek için belli aralıklarla esnedi, boş bulunduğu her fırsatta başını ellerine yaslayıp uyukluyormuş numarası yaptı. Delikanlının bitkin halini fark edenler ona iyi olup olmadığını soruyor, Nivt ise baygın gözlerle kısa cevaplar vererek kendisini hasta hissettiğini söylüyordu. Nihayetinde durumu fark eden annesi, babasına anlattı. Gynuim homurdansa da istirahate çekilmesine müsaade etti.

Nivt basamakları tırmanırken oldukça ağır hareket etti, ama kata vardığında yabancının odasına şevkle yöneldi. Kapının ses çıkarmaması için yavaşça kapı kulpunu çevirdi. Odaya geçip kapıyı kapatırken de aynı titizlikle davrandı. Dönüp odaya göz gezdirdi. Aelien’in hediye ettiği kısa kılıç yoktu. O gece yatağın üzerinde gördüğü kılıç da etrafta değildi. Perde çekilmişti. Askılıkta giysi yoktu. Bir kapağı açık duran kıyafet dolabı boştu. Oda sanki hiç kiralanmamış gibiydi; bir çıkın, fazladan kıyafet, şapka, aksesuar: Yabancı olduğu gibi gelmişti. Yastık ile yorgan pürüzsüzdü lakin yatağın üzerinde üst üste dizilmiş bir yığın kağıt vardı.

Nivt meraklı adımlarla yaklaştı. Dağılmaması için özenli bir şekilde sayfalarca yığıntıyı kucağına aldı; sayfaların hepsi el yazmasıyla doluydu. Bir kitaptan koparıldığını gösteren izler mevcuttu. Güzel bir el yazmasına sahipti. Nottaki eğimli, bozuk harflerin aynısı, ilk sayfadaki el yazmasında da mevcuttu.

Nivt en üstteki sayfayı eline alıp başlığı okudu: ‘‘Aldarnas’ın Anlatısı.’’

4.Bölüm - Yanan Şehir

Geçmişime, çocukluğuma dair hatırladığım ilk anım, bir sarayın alevler içerisinde yanıyor oluşu. Sarayın yekpare gümüşten kapısı içeri devrilmişti. Etraf üniformalı asker cesetleriyle kaynıyordu. Aniden hatıralarımda canlanan avludaki bahçeye bakındım; gök mavisi tonundaki çiçeklerle bezeli huzur verici görüntüsü yitmiş, altın alevlerle sarmalanmıştı.

Beni dehşet içinde bırakan ne ölüler, ne de sarayı sarmalamış olan altın rengi çılgın alevlerdi. Çığlıklar. Sonra onların bir bir, aniden kesilişi.

O sıra bir adım sesi işittim.

Biri, alevlerin ardında belirdi: Elinde kılıç ile kalkan, altın rengi zırhıyla alevlerin içinde yürüyordu.

Altın Kılıçsözü alevleri ardında bıraktığında birkaç metre uzağımdaydı. Altın rengi saçları vardı. Şahini andıran altınımsı gözlere sahipti. ‘‘Ne de fevkalade bir görüntü…’’ diye huzurla kendi kendine söylendi.

Çocuktum. Ne yapmalıydım en ufak bir fikrim yoktu. Sadece bakakalmıştım. Onun hakkındaki hikayeleri henüz bilmiyordum. Bilemezdim çünkü bir çocuğa anlatılacak türden hikayeler değildi.

Altın Kılıçsözü başını çevirip gözlerini üzerime dikti. ‘‘Seni atlamışım.’’ Gülümsedi.

Sesinde tüyler ürpertici bir nezaket vardı. Gülümsemesine rağmen gözleri baygın bakıyordu. Öylesine habislik doluydu ki bakışları, şimdi bile vücudumu uyuşturan korkuyu hissedebiliyorum.

‘‘Bunları sen mi yaptın?’’ diye sorduğumu hatırlıyorum.

Altın Kılıçsözü usulca kafa salladı.

Gömleğimin uçlarını çekiştiriyor, idrak etmeye çalışıyordum. ‘‘Tek başına mı?’’

Altın Kılıçsözü, ‘‘Evet,’’ diye hırıldadı, müsterih bir tavırla. ‘‘Hepsi benim eserim.’’ Elini şehirden taraf savurdu.

Gözlerimi şehre doğrulttum. İs çalınmış gibi görünen gökyüzüne kara dumanlar yükseliyordu. Alevler şehri sarmalamıştı.

Başımı tekrardan çevirdiğimde Altın Kılıçsözü dibimde bitmişti.

Bir adım geri attım, daha fazlasına cesaret edemedim. Doğrusu, bedenim hareket etmedi.

Altın Kılıçsözü oval, kara kalkanını alnıma değdirdi. ‘‘Tekrar görüşeceğiz, Aldarnas.’’ Sesi bir kayık gibi zihnimde sallandı. ‘‘İsmin. Senin adın bu. Aldarnas.’’

5.Bölüm - Kulübe

Gözlerimi açtığımda kendimi çimenlere uzanmış vaziyette buldum.

Belimin üzerine doğruldum.

Bir nehir kenarındaydım; nehrin karşısı kalın gövdeli, sık ağaçlarla çevriliydi.

Etrafıma bakındığımda bir canlıya rastlamadım.

Nehir huzur verici bir melodiyle şarıldıyordu. Ormanın içinde cıvıl cıvıl öten kuşları duyuyordum.

Açtım. Üşüyordum. Korkuyordum. Çocuktum.

Akıntının yönünde ilerlemeye koyuldum.

Bir süre yürüdüm. Gökyüzü koyu mavilikteydi, göğü kuşatmış solgun bulutlar öbek öbekti. Gökyüzünün kasvetli görüntüsünün yağmurun habercisi olacağının bilincinde değildim.

Bir süre sonra gökyüzü daha da koyulaştı. Güneş göğün buyruğuna boyun eğmiş, kara bulutların ardına saklanmıştı. Her şey aniden gelişti; yeğin bir yağmur bastırdı: Şu yaşımda bile hiç böylesine şahit olduğumu hatırlamıyorum. Rüzgar esiyor, gök gürüldüyordu.

Bir kolumu suratımın önünde tutarak siper ettim, rüzgara karşı ilerlemeye çalıştım. Gömleğim ıslaklıktan sebep ağırlaştı. Soğuktan titriyordum. Midem açlıktan kurumuştu. Bir de çelimsiz bedenimle rüzgara direnmeye çalışıyordum.

Bir süre sonra gözlerime perde indi, görüşüm bulanıklaştı. Titremeler başladı. Sonra vücudumu sıcaklık sarmaladı. Ardından her şey daha da şiddetli bir hal aldı: Dizlerimin üzerine düştüm, yana devrildim. Bedenimdeki kuvvet bir düğüm gibi çözülmüş, bilincim bir buhar misali dağılıvermişti.

                                                               ***

Boş midemi kokusuyla bile doldurabilen nefis, baharatlı bir aroma burnuma çaldı. Gözlerimi açtım. Bir kulübede, sıcak bir yatağın içindeydim. Üzerim battaniyeyle örtünmüştü. Yatağımın yanı başındaki pencereden günün altın ışıkları üzerime düşüyordu. Göğsümde bir ağırlık olduğunu hissettim: Kucağıma bir sansar kurulmuştu; tortop kıvrılmış, uyukluyordu. Gövdesi duman grisi, pençeleri karaydı. Uzun, tüylü kuyruğu kurşuniydi. Yüzündeki tüyler beyaza çalan bir sarılıktaydı.

Etrafıma bakındım. Şöminenin kancasına asılı duman pöfüren kazanı gördüm. Kulübe tek odaydı: işgal ettiğim bir yatak, şömine, şöminenin biraz önünde ise yemek masası, dört sandalye, bir de kavaktan yapılma mutfak tezgahı.

Sansarı uyandırmamak adına olabildiğince usulca kıpraşıp, sıvışmaya çalışırken kulübenin kapısı açıldı.

‘‘O hayvana bir can borçlusun,’’ dedi genç bir ses.

Sesin sahibi ahşap zeminde takırdayan adımlarla şömineye doğru ilerledi. Masanın üzerinde duran tahta kaşığı aldı, çömeldi, tahta kaşığı kazana daldırıp, içindeki şey her neyse tadına baktı. ‘‘Mmm.’’ Tatminkar bir mırıldanış. ‘‘Gerçekten bu işte iyiyim.’’ Açık kahverengi gömleğinin yenlerini ellerini kapatacak şekilde çıkardı, kaynayan koca kazanı şöminenin üzerinden alıp hızla tezgahın üzerine bıraktı.

Sonra bana döndü. Gözlerinde ılımlı bir ışık vardı. Dudakları hafif bir tebessümle kıvrılmıştı ama onu sert gösteren geniş bir buruna sahipti. Gözleri çakırdı.

Bana doğru yaklaştı. ‘‘Nerede olduğunu biliyor musun?’’

Kafamı iki yana salladım.

Burnundan nefes verdi. Dudak büzdü. ‘‘Senin adına iyiye işaret.’’ Beni süzdü. ‘‘Ancak seninle ne yapmamız gerektiğine dair hala karar verebilmiş değiliz.’’ Kucağımdaki sansarı uzanıp almak istedi, lakin sansar ağzını aralayıp caydırıcı hırıltılarla göğsümle çenemin arasına sokuldu.

Uzun kurşuni kuyruğu yüzümün önünde sallandığı için burnumu gıdıklıyordu.

Yabani bir hayvanı rahatsız etmekten çekindiğimden için kuyruğuna dokunmaya cesaret edemedim.

‘‘İki sahipsiz birbirini sahiplendi,’’ dedi genç adam, sansarın beni koruyucu tavrından neşe bularak. ‘‘Bana adını söyle, sahipsiz.’’

Bu, bir şey hakkında bildiğim tek şeydi. Bildiğimden emin olduğum tek şey. ‘‘Aldarnas,’’ diye çekingen bir sesle mırıldandım.

Mimik göstermeksizin uzun uzun baktı. ‘‘Helket,’’ dedi sonunda.

Adım adım yaklaşan gürültüye kulak kesildim.

Kulübenin kapısı sertçe açılıp ahşap duvara çarptı. İki genç adam kapının eşiğinde boğuşuyordu. Bir başkası ise arkalarında, külfetli bir çehreyle kargaşanın son bulmasını bekliyordu.

‘‘Salak herif, o kız benden hoşlanıyor!’’ dedi seyrek, kızıl sakallı olan, diğerinin boynuna kolunu dolamışken.

Kumral ise, ‘‘Kız bana iki kez göz kırptı, dangalak!’’ diye çığırdı.

Arkalarında dikilenin suratında eski, solgun bir yara izi vardı. Bir bıçak yahut kılıç kesiğine benziyordu. Sağ kaşının son bulduğu noktadan, çenesinin bitimine dek yol alıyordu.

Helket tezgaha ilerledi. ''Unutun artık şu taverna yosmasını. ‘’

Boğuşma son bulacak gibi değildi.

Helket tezgahın üzerindeki dört kaseye sırasıyla yemeği doldurdu. Ardından masaya, sandalyelerin karşısına birer birer servis etti. Kaşıkları kaselerin yanına bıraktı. Ardından ekmek sepetini masanın ortasına koydu.

Göğsüme kurulmuş sansar yaşananları takip ederken huzursuzca kıpırdanıyordu.

Yara izli ikisini yanlarından sıyrılıp sandalyelerden birine oturdu.

Helket avuçlarını masaya vurdu; masa sallandı, kaselerden taşan bir miktar yemek suyu masanın üzerine döküldü. ‘‘KESİN ARTIK!’’

Helket öylesine otoriter, heybetli gözüküyordu.

Yorganın içine usulca gömüldüm.

İkili boğuşmayı bırakıp birbirlerini itelediler. Kırışmış kıyafetlerini özensizce düzelttiler. Abi ile kardeşin kavga edip, babalarına yakalanmasına benzer edayla başlarını aşağı düşürdüler.

‘‘Sebzeli et var.’’ Helket’in sesi yumuşadı. ‘‘Yemeğinizi yiyin.’’ Bana keskin bir bakış attı. ‘‘Tartışılması gereken daha önemli mesele var.’’

Dörtlü sessizce yemeğini yedi.

Karınlarını doyurmalarını izledim. Mesanem biraz dolmuştu ama yataktan çıkamadım. Çırılçıplaktım. Helket’ten çekiniyordum. Yara izli ürkütücüydü. Diğer ikisi ise şimdiden ne olduğunu göstermişti.

Kulübede bir hayvana en uzak kişinin kucağıma kurulmuş sansarın olduğunu söylersem, yanlış bir teşhiste bulunmuş olmam sanırım.

Nihayetinde yemeklerini bitirdiler.

Helket kendi kasesine haşlanmış sebzeli etten koydu, bir parça ekmek ile bana uzattı.

Hiç de kibar olmayan bir biçimde tıkındım. Kasenin dibini de ekmekle sıyırdım. Doymadığımı anlayan Helket bir kase daha getirdi.

Kucağımdaki sansar kaseyi kokladı ama burun kıvırıp kucağıma tekrardan kuruldu. Gönül rahatlığıyla ikinci kaseyi de bitirip karnımı doyurdum.

Helket kaseyi elimden alıp masanın üzerine bıraktı.

Çılgınlar gibi midemi doldururken fark edememiştim: Hepsi başımda dikiliyordu.

‘‘Adı ne?’’ dedi kızıl, gözlerini benden ayırmadan.

Helket ellerini göğsünde bağladı. ‘‘Aldarnas.’’

Kumral yüzünü ekşitti. ‘‘Daha önce hiç böyle sikindirik bir isim duymadım. Hangi lisana ait?’’

Helket omuz silkti. ‘‘Bilmiyorum. Ben de bu isme rastlamadım.’’

Sonra Helket üçünü de sırasıyla tanıttı.

Yara izli adamın adı Vungar’dı. Bakışları daima sert, dudakları birbirlerine kenetlenmişçesine daima sıkıydı. Koyu, kısacık saçları vardı. Kolları iriydi. Şekilli vücudu, tenine yapışmış tuniğinden apaçık belli oluyordu.

Kızılın adı Vuinar’dı. Beyaz tenli, ela gözlüydü. Sakalları seyrekti. Beyaz gömleğinin iki düğmesi açıktı, üzerine biraz bol geliyordu. Koyu kumaş pantolonu da aynı şekilde salaştı. Sanırım tarzı buydu. İtiraf etmeliyim ki yakışıyordu.

Nalfin kumral, en kısa olanlarıydı. Sakalı gürdü. Helket ile Vungar’ın sakalları tıraşlıydı, fakat Nalfin’in genç yaşına rağmen saçları kadar gür siyah sakalları vardı. Gözleri kahverengiydi. Onunla göz göze gelmekten çekiniyordum çünkü hiç de onaylar gözlerle bakmıyordu. Vuinar’ın umurunda değildim, bunu açıkça görebiliyordum. Benim hakkımda verilecek herhangi bir kararı pek de umursayacakmış gibi durmuyordu. Fakat Nalfin’in suratında ekşi bir ifade, istenmeyen misafire karşı soğuk bir tavır vardı.

Helket başını hafifçe aşağı düşürüp gözlerini ovuşturdu. İç geçirdi. Başını kaldırmadan çakır gözleri, gözlerimle buluştu. ‘‘Ya bizimle kalacak, ya da boğazını kesip ormana gömeceğiz. Çocuğun ölmesini isteyenler el kaldırsın.’’

Yayınevlerine gönderim süreci yaşadın mı? Ben de 2022 ye kadar paylaşıyordum başka nedenlerden dolayı durdum. Hiç gönderdin mi yoksa göndermeden mi paylaşıyorsun şu an. Yayınevleri ayrı bir dünya tanımıyorsa cevap vermez o yüzden soruyorum.

Daha önce gönderdim de okuduklarını düşünmüyorum. Yazdıklarımı yürütmesinler diye mailime gönderiyorum. Gerçi çalınsa da ne kadar umurumda olur bilmiyorum artık. Kendime saklamaktan sıkıldım. Bir de yazmayı seviyorum. Eskisi gibi yazma şevkim belki geri gelir diye iyi gördüğüm dosyaları paylaşıyorum.

1 Beğeni

6.Bölüm - Aldarnas’ın Oyunları

Nivt kucağındaki bir yığın kağıdı yatağın üzerine bıraktı. Pencereden sızan gün ışığı sırtını huylandırmıştı. Bu sebeple ayağa kalktı. Başının arkasını düşünceli bir ifadeyle kaşıdı. Aldarnas, diye düşündü, bu ismin nereden tanıdık geldiğini anımsamaya çalışırken. ‘‘Aldarnas…’’

‘‘Evet?’’

Nivt sesten taraf baktı.

Kara giyimli adam odanın ahşap duvarına sırtını dayamış, Nivt’i seyrediyordu.

‘‘İçeri ne zaman girdin?’’

Yabancı kollarını iki yana açtı. ‘‘Beni görmemiş olman, burada olmadığım anlamına gelmez. Değil mi?’’ Gözleriyle sayfaları işaret etti. ‘‘Nasıl buldun?’’

Nivt dudaklarını büzdü. ‘‘Sen yalancının tekisin.’’

Aldarnas başını arkaya devirip kahkaha attı. ‘‘Biliyorum.’’

‘‘Altın Kılıçsözü diye bir şey yok. Nene Yvelin’den öyle bir masal duymadım. Başından beri kendi uydurduğun masalı anlattın.’’

‘‘Altın Kılıçsözü’nü bilmiyor olman, o şeyin gerçek olmadığı anlamına gelmez. Ayrıca, masalın kelime anlamını bildiğini sanmıyorum.’’

Nivt kendisiyle alay edildiğini düşündü. İçindeki öfkeyi püskürtmek istedi ama o bir müşteriydi. Yapamazdı. ‘‘Büyü diye bir şey yok!’’ diye haykırdı. ‘‘Anlattığın şey büyüyle ilgili!’’ Genzini temizledi. ‘‘Büyü, masallarda olur. Gerçekte büyü diye bir şey olmaz.’’

Yabancı usul adımlarla yürüdü. Çocuğun hemen önünde durdu. Bir elini çocuğun omzuna attı. Yüzünü olabildiğince çocuğun suratına yaklaştırdı.

Nivt, kül rengi gözlere baktı; görmesi gerekenden fazlasına şahitlik etti.

Çocuğun gözleri irileşti, geriye doğru kaçındı, yabancının elini omzundan silkip kapıya doğru koşar adım yürüdü.

Yabancı doğruldu. Ardına döndü. ‘‘Orada her ne yazıyorsa, hepsi benim gerçeklerim. Benim doğrularım. Masal anlatmıyorum. Ve biliyorum, yamak, okumak için geri döneceğini biliyorum.’’

Nivt kapıyı çarptı. Öylece dikildi. Sonra hızla odasına daldı, kendini yatağa bırakıp kollarını iki yana saldı. Az önce gördüğünü düşündü. Yabancının gözlerinde. Kül gözlerinde tüten alevler. Parlak, yoğun alevler.

Nivt’in kalbi bir tavşanınkine benzer atıyordu. Büyü diye bir şey yok, hayır. Biraz olsun düşüncelerini huzura kavuşturacak bir düşünce belirmişti aklında. O bir sihirbazdı: şehir şehir, kasaba kasaba gezen, gösteriler yapan bir sihirbazdı. Altı haftası vardı, o süre zarfında sadece birazcık muziplik yapıp eğlenmek istemişti. Öyle olmalıydı. Öyle olduğunu umuyordu. Tek mantıklı açıklaması buydu.

Nivt aniden yatakta dikelip mektuba bakındı. Yoktu. Huzursuz bir şekilde kendini yatağa bıraktı. Aklına bir başka şüphe düştü. Aldarnas… İsmi nereden anımsadığını hatırladı: Aldarnas’ın Oyunları.

                                                                    ***

Güneş portakal kabuğunu andıran bir tonda ufukta gömülüyor, gecenin karanlığı usulca yayılıyordu.

Nivt Nene Yvelin’in ağılında, koyunların başında dikiliyordu: Önce hayvanlara yalaktan su içirmiş, sonra da ağıla geri kapatmıştı.

‘‘Nivt,’’ diye seslendi biri.

Nivt arkasına döndü. Seslenen Roi’ydi. Tokalaştılar.

‘‘Yardım ettiğin için teşekkür ederim,’’ dedi Roi. ‘‘Yvelin huysuzu çekilmez bir hal aldı. Her sene daha da huysuzlaşıyor.’’

Nivt gülümsedi, elini Roi’nin omzuna attı. ‘‘Sorun değil. Ben de kafa dağıtmış oldum.’’

Roi başını iki yana salladı. Gülümsedi. Nivt’in koluna takılır mahiyetle vurdu. ‘‘Kafa dağıtmak. Aeilen ile aranızdakileri herkes biliyor. Birbirinize açılmanızın vakti geldi, geçiyor.’’

‘‘Açılmak…’’ Nivt o geceyi düşlerken dudaklarında ince bir tebessüm belirdi. ‘‘Doğum günümün olduğu gece birbirimize açıldık… Sanırım. En azından ilk hamleyi o yaptı.’’

‘‘Ne oldu?’’

‘‘Beni öptü.’’

Roi neşeyle kıkırdadı. Nivt’i omuzlarından sarstı. ‘‘Kuzenimin düzgün bir erkekle birlikte olmasını isterim. Seni de gözüm tutar, bilirsin. Fakat onu üzecek olursan…’’ deyince Roi müstehzi bir tavırla, ikisi de birbirlerine sarıldı.

‘‘Gerçekten ikinizin adına sevindim. Sonrasında görüştünüz mü?’’

Nivt başını iki yana salladı. Aklının bir köşesinde, çoğunlukla baş köşesinde her zaman Aelien vardı. Kendini bildi bileli böyleydi. Lakin bugün değildi. Bugün, burada, Roi’ye zaman geçirme bahanesiyle uğramamış, Aelien’i görmeye çalışmıyordu. ‘‘Sana bir soru sorabilir miyim? Hikayeler, masallar hakkında. Bir de isim.’’

‘‘Tabii.’’

‘‘Muzırlık yaptığımızda, kapsamlı yalanlar söyleyip işten kaytardığımızda Nene Yvelin bize hep ne söylerdi?’’

Roi kaşlarını çattı. Gözleri kısıldı. Alnında tek çizgi bir kırışıklı belirdi. ‘’‘Bu hergeleler bizi yine Aldarnas’ın oyunlarına getirdi,’ derdi.‘’

‘‘Aldarnas ne?’’

‘‘Deyim.’’

‘‘Sana onun hakkında bir şey anlattı mı?’’

‘‘Hayır.’’ Roi iç geçirdi. ‘‘Kuzenimle öpüşebilecek yaşa, olgunluğa eriştin, ama halen masalların peşinde koşuyorsun.’’

Nivt omuz silkti. ‘‘Esrarengiz şeyleri sevdiğimi biliyorsun. Peki. Altın Kılıçsözü ismini hiç duydun mu?’’

Roi bu kez uzunca bir süre duraksadı. ‘‘Altın ne? Lakap mı?’’

Nivt dudaklarını içe doğru büzdü. Kafasını iki yana salladı. ‘‘Bilmiyorum. Sadece Altın Kılıçsözü’nün adı geçen bir hikaye duydum.’’

‘‘Nenem dışında kimden hikaye dinlemiş olabilirsin? Bir de hikayeden söz ediyoruz. Baban asla müsaade etmez.’’

Nivt gerçeği söyleyemezdi. Köyde bir yabancının barınıyor olması her zaman huzursuz edici bir durum olmuştu. Üzerinde herhangi bir şüphe uyandırmak hoş olmazdı.

‘‘Birkaç büyükşehir askeri karınlarını doyurmak için bizim hana uğradılar. Babam handa değildi, ben de sohbetlerine kulak misafiri oldum.’’ Çabucak bir yalan uydurmasına Nivt’in kendisi bile şaşırmıştı çünkü yalan söylemeyi pek beceremez, sevmezdi.

Roi sarı saçlarının tepesini kaşıdı. ‘‘İstiyorsan neneme sorabilirim.’’

‘‘Önemli değil, sadece bir hikaye.’’

Nivt aceleci bir şekilde esenlikler dileyerek ayrıldı. Babasının yakın dostu Hminelen’le karşılaştı. Ayak üstü sohbette bulundu. Ardından at arabasıyla geçen Bineler’in gıcık oğlu Tem’i hiç selamlamadan hana geri döndü.

Hana durgun bir hava hakimdi. Duvarlara asılmış ateş fenerleri yanmıyordu. Şöminedeki odun parçaları küle dönmüş, sönmüştü. Ortak salonda düğüm misali çözülmeyi bekleyen bir sessizlik vardı.

Yabancı aynı köşede, aynı taburede oturuyordu. Birasını yudumluyordu.

Gynuim Yeman ile eşine, köşelerine dek dolu tepsiyle servis yapıyordu. Tepsidekileri bir bir masaya bıraktı: elma şarabı, peynir, bal, ekmek, iki adet haşlanmış yumurta.

Gynuim ellerini önlüğünde temizledi. ‘‘Burayla ilgilen. Arkada işlerim var.’’ Hanın arka kısmına uzanan koridora doğru adımladı. Sonra durdu. ‘‘Bir dahakine söylediğin vakitte burada olmaya özen göster.’’ Gözden kayboldu.

Nivt bar kısmına geçti. Bir bez parçasıyla tozlanmış şarap şişelerini temizlemeye koyuldu. Bir süre sonra Yeman’dan ödemeyi aldı, masayı toparladı, yapılması gereken tüm işleri tamamladı.

Yabancı dalgın gözlerle bardağın kulpundan tutuyordu.

Nivt göz ucuyla kara giyimli adamı süzdü. ‘‘Hikayenin geri kalanını okumak istiyorum.’’

Kara giyimli adam tepki vermedi.

‘‘Yazılanlar gerçekten sana mı ait? Yani, sahiden, hikayesini anlatan kişi sen misin?’’

Yabancı usulca kafa salladı.

‘‘Adın…’’ Nivt duraksadı. İsmi deyimde geçecek kadar büyüktü. Ancak bu durum korkutucuydu. Bilinmezlik. Ne yapmıştı? Adı deyimlerde geçecek denli ne yapmış olabilirdi?

Yabancı çektiği tüm havayı burnundan verdi. Genç çocuğa baktı. ‘‘Aldarnas. Benim adım, Aldarnas.’’

Harika bir bölüm olmuş! Nivt’in duyguları çok iyi aktarılmış, özellikle Aelien ile olan sahneler oldukça yoğun ve etkileyici. Doğum günü sürprizi ve kılıç sahnesi, karakterlerin ilişkisini ve kişiliklerini derinleştiriyor. Bu kadar detaylı betimlemeler okumayı gerçekten keyifli kılıyor. Sabırsızlıkla bir sonraki bölümü bekliyorum. Nivt’in doğum günü kutlaması, sürprizler ve Aelien’in kılıç ile dudak sürprizi, kalp atışlarını adeta bir kronometre gibi hızlandırdı.

1 Beğeni

Yorum için teşekkürler.

Aslında bahsettiğiniz bölümün üstüne bayağı bölüm geldi ama yorumu atacaktınız önceden göndermeyi mi unuttunuz anlamadım.

Yapay zekaya cevap yazdırıyor gibi duruyor yeni kullanıcımız.

1 . ve 2. bölümü okudum. Beğendiğim ve beğenmediğim yerler var ama daha fazlasını okuyup da biraz daha detaylı eleştirmek istiyorum. Kaleminize sağlık.

1 Beğeni

Teşekkürler. İyi ve kötü tüm eleştirilerinizi duymak isterim.

1 Beğeni

7.Bölüm - İzin

Nivt hanın arka kısmına açılan kapının önünde duraksamış, düşünüyordu. Babasından orman evine gitmek için izin isteyecekti. Makul bir bahanesi vardı aslında. Bu yaz tatil yapmamıştı. Kendine vakit ayırmamıştı. Fakat Gynuim zor bir adamdı. Dediği dedik. Az konuşur, çok iş isterdi.

Nivt nefesini tuttu, cesaretini toplayıp kapıyı açtı.

Gynuim, Gri Yele’yle ilgileniyordu; asil aygırının başını okşuyor, avucundaki arpayla besliyordu.

Nivt babasına doğru emin adımlarla ilerledi, göz göze geldi; şimdi tüm cesareti uçmuş, bir sabun baloncuğu misali patlamıştı.

‘‘Evet?’’

Nivt kafasını aşağı düşürdü. ‘‘Şey…’’ diye mırıldandı. ‘‘Orman evine gitmek için izin isteyecektim. Uzun süredi-’’

‘‘Gidebilirsin.’’

Nivt kafasını kaldırıp garipser gözlerle babasına baktı. Çok kolay oldu, diye düşündü inanamayarak.

‘‘Gidebilirsin, dedim.’’

‘‘Handaki işlerle kim ilgilenecek?’’

‘‘Annenle üstesinden geliriz,’’ dedi Gynuim. ‘‘Gidebilirsin.’’ Oğlunun yanından geçti. ‘‘Oğluma dikkat et,’’ deyip hana girdi.

Neden bu kadar basit oldu?

Babasının kararından dönmemesi adına hazırlıklara koyulmak üzere odasına yollandı.

8.Bölüm - Orman Evi

Nivt, Gri Yele’nin üzerinden indi. Onu karaağaca bağladı. Kara aygırının gri yelesini okşarken orman evine baktı. Tekinsiz görünüyordu. Uzun süredir ne annesi ile babası ne de kendisi uğramıştı. Evin ahşapları solmuş, koyulaşmıştı. Sundurmadaki eski sandalye yerindeydi.

Nivt eğere bağladığı üç bohçadan birini alıp yere bıraktı. İçinden çıkardığı kaba su koydu, burnundan dumanlar soluyan Gri Yele’nin önüne bıraktı.

Nivt üç bohçayı alıp orman eve girdi. Uzun süredir havalandırılmadığından dolayı ağır bir koku vardı. Kapıyı, sonra da pencereleri açtı. Sol köşedeki karyolasına baktı: Katlanmış bir beyaz yorgan, üzerinde yastık. Başını öteki tarafa çevirdi; masanın üzerindeki toz tabakası açıkça görünüyordu. Şöminenin duvarla kesişen köşesinde birkaç gün idare edecek odun parçaları diziliydi.

Nivt bohçalardan birini alıp kilere geçti. Paketlediği yiyecekleri, içecekleri bir köşeye istiflemesinin ardından salona geri döndü.

Nivt bir bohçayı özellikle seçerek yatağın üzerine koydu; içinden bir yığın sayfa çıkardı: Yüzer sayfaya bölmüştü. Nerede kaldığını bulmak zor olmayacaktı. Uzun bir hikaye. Nihayet kendisini alıkoyacak kimse yoktu. Aldarnas’ın hikayesini rahatça okuyabilirdi.

9.Bölüm - Büyümek, Büyütülmek

Ölmediğimi söylersem sizin için pek de şaşırtıcı olmaz sanırım. Benim orada bulunmam, Helket ile ekibi adına tehlike teşkil etmesinin sebebi, uyuşturucu üretiyor olmalarıydı. Ormanda kilolarca ürettikleri ot tarlaları vardı. Hayır, kesinlikle tapulu malları değildi. İşte tehlike arz ediyor olmamın sebebi buydu: Ben, krallığın gönderdiği ajan mıydım? Küçük bir çocuktum, bu olasılığı elemeleri zor olmamıştı. Fakat beni oldukça korkuttuklarını söyleyebilirim.

Onlara gerçeği anlattım. Kulübede uyanmadan önce tanık olduğum gerçek.

Tabii ki de küçük bir çocuğa inanmadılar. Ufaklığın rüyası, hayali, uydurması dediler. Fakat gülüp geçmediler. Çünkü Altın Kılıçsözü’nün hikayesini herkes bilirdi. Yüzyıllardır süregelen hikaye olduğu için Altın Kılıçsözü hakkında farklı varyasyonlar vardı. O, adı unutulmuş bir krallığın çok büyük, hünerli komutanıydı. Başka anlatıda kraldı, ancak o kadar maharetli cenkleşirdi ki öteki askerler onun çeyreği etmiyor diye kendisine Kılıçsözü dedirtiyordu. Bazı hikayelerde adalet sağlamak amacıyla yozlaşmış krallıkları yıkan, tek kişilik bir orduydu. Bazı hikayelerde ise ordusu vardı, onlarla birlikte adaleti sağlıyordu. Pek az hikayede ise o doğaüstü bir varlıktı: bu hikayelerin geneli korku temalı olurdu. Lakin pek çoklarınca kabul edilen ortak fikir, onun uydurma bir kişilik olduğuna yönelikti.

Altın Kılıçsözü hakkında bildiklerim bu kadardı. Hatta uzunca bir süre, o Şey hakkındaki hakikatı kurcalamadım. Geçmişim hakkında hiçbir şey hatırlamıyordum. Ailemi tanımıyordum. Nereliydim, nereden gelmiştim, bilmiyordum. Kim olduğumu bile bilmiyordum. Aldarnas. Kendim hakkında bildiğimi düşündüğüm tek şey, bir başkasının, Altın Kılıçsözü’nün bana ismimin Aldarnas olduğunu söylemesiydi. Bu sebeple geçmişim hakkında hiçbir şey hissetmiyordum. Hissetmediğim bir şeye empati duyamazdım.

Yüreğimde, derinlerde, uzunca bir süre koca bir boşlukla yaşadım. İçinin doldurulması gereken bir huzursuzluk yatıyordu içimde. Uzun sayılabilecek zaman boyunca gerçek anlamıyla motivasyonum olmadı. Nasıl umursayabilirdim? Hatırlamadığım, hiçbir şey hissetmediğim bir geçmişi nasıl önemseyebilirdim? Fakat istemesem de geçmişim bana yük oldu. Hatta öyle ki geçmişim peşime düştü, ben de geçmişimin peşine düşmek durumunda kaldım.

Nasıl büyütüldüm? Sanıyorum benim ben olmama, Aldarnas olmama sebebiyet veren başlangıç hikayesi.

Onlarla ilk tanıştığımda sekiz yaşımda olduğumu biliyordum. Yaşımı Vungar’dan öğrenmiştik.

Bir gün, Vungar başımın tepesini koca avucuyla kavradı. ‘‘Çocuk, ağzını aç.’’

İtaat edip ağzımı açtım.

Sert bir şekilde dişlerimin her birini teker teker tutup, yerinden sökecekmişçesine sarstığını hatırlıyorum.

‘‘Şimdi elime tükür.’’

Yine itaat edip eline tükürdüm.

‘‘Sekiz.’’

Sekiz yaşımda olduğumu öğrenmemin hikayesi böyleydi.

Vungar bana nasıl dövüşüleceğini öğretti. Daha doğrusu, öğretmeyi denedi. Bıçak, kılıç kullanmak konusunda iyi değildim. Yumruklar konusunda fena değildim, bir serseri gibi dövüşmeye yatkındım. Zaten Vungar haricinde hiçbirimiz dövüş konusunda iyi olmadık. Hayatta kalacak kadar bilmek bizim için yeterliydi.

Helket öldürmek konusunda katıydı. Asla tereddüt etmememizi söylerdi. Fırsatımız varsa dövüşten kaçmamızı tembihlerdi. Çaremiz yok ise düşmanı öldürmemiz gerektiğini net bir dille vurgulardı.

Vungar çok konuşmazdı. Konuşması gerektiğinde bile konuşmaktan yana değildi. Helket onun için bir keresinde, ‘‘Dört azgın fahişe onun dilini dışarı çıkaramadı,’’ demişti.

Vungar’ın yüz ifadesi her zaman sertti. Daima öfkeli miydi, yoksa ciddi miydi, ayırması güçtü. Yetmiyormuş gibi yüzündeki yara izi onu daha da uzak durulması gereken biri olarak gösteriyordu. Ayrıca, görüntüsünü de destekleyen eşsiz dövüş yeteneklerine sahipti; antreman yaparken Helket, Vuinar ve Nalfin’e karşı dövüşebiliyordu.

Vereceği eğitimden minnet duyacağınız kişilikti. Fakat yine de öğrenim konusunda onun istediği seviyeye çıkamadım. Kılıcı hayatta kalabilecek kadar kullanabiliyordum. Bıçak, hançer kullanmayı sevmedim. Oldum olası sevmiyordum sanki.

Helket beni ekibine dahil etmek istiyordu. Vungar’ı kullandığı işlerde beni de yanına dahil edip, eşlik edebilmemi umuyordu. Bu yüzden onun için büyük bir fırsattım. Şans ayağına gelmişti. Ama hedeflediği gibi olmadı. Vungar’ın iyi savaşçı olup kötü hoca olmasından mı kaynaklıydı yahut dövüşmeye yatkın değil miydim, Helket bunun üzerine varmadı.

Vuinar ile Nalfin, tarlalara kenevir ekiyor, tüm işle ilgileniyorlardı. Haliyle ormandan pek ayrılmazlardı. Helket, Vungar ile birlikte Kzilen’den her dönüşümüzde kadınlarla gelirdi. Tabii sürüsüne içkiyi de peşinde sürüklerdi.

Vuinar ile Nalfin’le uyuşamadım. Elimin yatkın olmamasından kaynaklanmıyordu. Yaptıkları iş sıkıcıydı. Sansarım Gölge’yle beraber uğraş bulmak için durmadan kaçardık. Döndüğümde Nalfin ile Vuinar fiske vurur, kızarana kadar kulağıma asılır, nehre fırlatır, beni bir ağaca bağlayıp giderlerdi. Ağaca bağlandığım günlerde en iyi ihtimal bir saat içinde dönmeleriydi. Daha türlü zorbalığa maruz kalmışlığım da oldu.

Kısa sürede Nalfin ile Vuinar benden bezip kıçıma tekmeyi koydular.

Beni yetiştiren kişinin Helket olduğunu söyleyebilirim. Çapkındı. Gençken bağlanmak nedir bilmezdi. O zamanlar bağlı olduğu tek şey paraydı. Ekibe de bir bağlılık duyuyordu ama gönülden miydi hiçbir zaman emin olamadım. Fakat fazlasıyla samimiydik. Öyle ki birbirlerinin kıçını avuçlayacak denli sıkı dostlukları vardı.

Helket bir öğrenci için müthiş, bir çocuk için berbat bir öğretmendi. Aslında, bir çocuğun nasıl yetiştirilmesi gerektiğine göre de öğretmenliği tartışılabilir.

Helket bana ticareti öğretti. Bir kadını elde etmeyi öğretti. Kadınlara bağlanmanın aptallık olduğunu, kadınların felaket getirdiğini öğretti. İşleri berbat edecek kadar ürkek olmamayı, dikkatsiz olacak kadar rahat olmamayı öğretti. Hayatta kalmak için yapacağım her şeyin mübah olduğunu öğretti. Özgürlüğü öğretti: gücüm yettiğince dilediğim her şeyi yapabileceğimi, paramı dilediğimce harcayabileceğimi, hatta istiyorsam çalabileceğimi söyledi. Helket hiçbir zaman iyi bir insan olmayı öğretmedi. Hayattan nasıl keyif alınacağını, nasıl hayatta kalınacağını öğretti. Kzilen’deki adalet sisteminin esnekliğini tüzüğü tüzüğüne ezberletti.

Kzilen, casetalin hiçbir tarafında göremeyeceğiniz adalet anlayışına sahipti. Medeniyetin zirve safhasıydı. Mahkemeler Kralı yargılarken bile tarafsızdı. Haliyle Kzilen, kuralsızlar için sevgi dolu bir kucaktı. Ne yaptığımızı bilmelerine rağmen bir kanıt olmadığı müddetçe Kral dahi bizi sallandıramazdı. Bir nevi adaletin sıkı denetimi sayesinde daha rahattık.

10.Bölüm - Taverna Gecesi

Tavernaya neşe dolu bir gürültü hakimdi; şarkılar söyleniyor, hep bir ağızdan eşlik ediliyordu.

Helket boynumu koltukaltına sıkıştırmıştı; işaret parmağının boğumuyla başımın üzerini yukarı aşağı eşelerken, tavernanın gürültüsünde bile ayırt edilebilecek yüksek bir kahkaha atıyordu. ‘‘Sahipsiz’in on yedisine girmesi şerefine, sıradaki biralar bizden!’’ diye haykırdı.

Taverna ahalisinden ıslıklar, tezahüratlar yükseldi.

Boynumu Helket’ten kurtarmaya çalıştım. ‘‘Kafamda saç bırakmayacaksın.’’

Helket boynumu bıraktığında masaya varmıştık.

‘‘Kadınlar seni beğenmez diye mi korkuyorsun, ‘kara aygır,’’’ deyip sandalyeye oturdu.

Önümdeki boş sandalyeye oturdum. Kara ceketimin iç cebini yoklayıp Gölge’nin orada olduğundan emin oldum. Ceketlerimin iç cebine Gölge için her zaman derin cepler diktirirdim.

Vuinar hafif bir tokat attı bana. ‘‘Kadınların gözünden düşmüyorsun, sahipsiz piçko.’’

Yanakları pembeleşmiş Nalfin gülümseyerek kafa salladı.

Vungar her zamanki ilgisiz gözlerle etrafa bakınıyordu.

Tavernadan taraf bakındım. Hinne ile Ciniem davetkar gözlerle beni süzüyordu; bakarlarken biralarını kaldırıp tokuşturdular.

Masadaki boş bira bardağını aldım, onlardan taraf kaldırdım.

Helket sandalyesini Vungar’a yanaştırmış, her zamanki gibi fısır fısır iş konuşuyordu.

Nalfin mürver şarabından bir yudum aldı, Helket ile Vungar’a bakış atarak kadehini sertçe masaya çaptı. ‘‘Helket. Bugün yapma.’’

Helket kulak vermeden elini geçiştirir mahiyetle salladı.

Vuinar yeni yeni baş göstermiş kızıl sakallarını kaşırken iç geçirdi. ‘‘Gidelim.’’ Bakışları Nalfin ile benim aramda gidip geldi. ‘‘Bugün özel bir gün. Bugünü kutlamalıyız.’’

‘‘Biz zaten her gün içiyoruz,’’ dedim. ‘‘Ve her gün kadınlarla vakit geçiriyoruz.’’

‘‘Hinne ile Ciniem’le en son ne zaman takıldın?’’ diye sordu Nalfin.

Bar tezgahının önündeki uzun bacakları taburede oturan iki genç kadına baktım. ‘‘İki gün önce… Hayır. Dün müydü?’’ Kafamı iki yana salladım. ‘‘Emin değilim.’’

‘‘İşte bu,’’ diyen Vuinar, sözü Nalfin’den devraldı. ‘‘Özel günleri düşündüğünde, kimle takıldığını, ne içtiğini, hatta kaç tane içtiğini bile hatırlayabilirsin. Özel günlerin zihnimizde her zaman ayrı yeri olur.’’

Nalfin kafa sallarken gülmeye başladı; Vuinar’ın meme ucunu yakalayıp çevirdi.

Vuinar, Nalfin’in eline vurdu.

‘‘Siktir lan!’’ diye şakıdı Nalfin alaycılıkla. ‘‘Yine karı gibi edebiyat yapmaya başladın, çakma şair.’’

Vuinar, Nalfin’in gür sakallarına asıldı, ‘‘Ben söylemeseydim sen buna benzer bir şeyler geveleyecektin,’’ deyip Nalfin’in sakallarını bıraktı.

Nalfin sakallarını ovuşturdu. ‘‘Seninki kadar yumuşak olmayacaktı en azından.’’

Vuinar, Nalfin’in beyaz gömleğinin yakasından kavradı. ‘‘Sen kendin yumuşaksın.’’

Nalfin de Vuinar’ın yakasından kavradı.

Kafa kafaya, burun buruna geldiler.

‘‘Tek hamlede boynunu bükerim,’’ diye tısladı Nalfin, öfkeyle solurken.

Vuinar sırıttı. ‘‘Sen o boyla kiraz dalına yetişemezsin.’’

Aralarına girmek için uzandığım sırada Helket ayağa kalktı.

Hepimiz bakışlarımızı Helket’e çevirdik.

Helket kollarını yukarı kaldırdı, vücudunu yay gibi kıvırıp esnedi. ‘‘Gidin. Kadınlarla vakit geçirin. Tukalar, tumkalar saçın.’’

‘‘Sahneye geri mi dönüyorsun?’’ diye sordum hınzırca. ‘‘Kadınlar sana hasret.’’

‘‘Maalesef eve dönüyorum,’’ dedi Helket. ‘‘Sirver’den azar işitmek istemiyorum. İlişkiler böyledir.’’

Nalfin ile Vuinar keyifsizce homurdandı.

‘‘Daha üç gün öncesinde Solgun Işıltılar’da takılmadın mı?’’ diye sordu Nalfin.

Helket yorgunluğunu belli eden bir iç geçirdi. Gözaltlarında torbalar vardı. Bakışlarından yorgunluk akıyordu. ‘‘Bir yerde durulmak lazım.’’ Sözcükler ağzında yuvarlandı.

Helket’in kalabalığa karışmasını, tavernadan çıkışını izledik.

Vuinar elini ağzına götürdü, ‘‘Vungar,’’ diye seslendi. ‘‘Dönmelik versene.’’

Vungar, Vuinar’a baktı. Sonra ceket cebinden esrarı çıkardı, masanın altından Vuinar’a uzattı.

Ben ise olası inzibat tehlikesine karşı etrafı kolaçan ettim. Tavernada sivilin, sivillerin bulunma olasılığı da vardı; inzibatla o kadar haşır neşirdik ki onları kolayca ayırt edebilirdim.

Nalfin paltosunun cebinden sigara çıkarıp avcuna boşalttı. Ardından sigarayı küllüğe basıp ezdi. Sonra cebinden esrar kağıdı çıkardı.

Vuinar bir tumka, bir tunkalık malın tohumlarını ayıklayıp Nalfin’e uzattı.

Nalfin esrarı sardı; içimizde bu işi en nizami yapan kişi oydu.

Nalfin bir duman aldı, yukarı doğru üfledi, sandalyesinde gevşeyerek yayıldı.

Esrarın baş döndürücü yoğun kokusu kısa sürede masayı sardı.

Nalfin cigarayı Vuinar’a uzattı. Vuinar esrardan bir duman alıp Vungar’a takdim etti. Vungar beklendiği üzere kafasını iki yana sallayarak teklifi geri çevirdi.

Vuinar bana takdim etti. ‘‘Özel gün.’’ Başını hafifçe aşağı eğdi, ela gözlerini üzerime dikti.

Esrar kullanmayı sevmiyordum. Helket günü tamamlamadan asla içmezdi. İçmeme sebebim Helket gibi işkolik olduğumdan sebep değildi. İçki kadar keyifli hissettirmiyordu.

‘‘Bir kadın sana bedenini sunduğunda bu kadar çok düşünüyor musun?’’ dedi Nalfin. ‘‘Al artık şunu. Biri görüp eşya isteyecek. Doğum gününde sana iş yaptırırım.’’

Esrarı Vuinar’ın elinden aldım; dumanı içime çektim, sonra bıraktım süzülüversin. Alışkın olmadığım için gözlerimi yaşartan bir öksürük sökün etti; masanın üzerinde içecek herhangi bir şey arandım, nihayetinde Nalfin’in şarabına sarılıp bir yudum aldım: Şarabın tadı ağzımı ekşitse de gıcığımı bastırmıştı.

O sıra Nalfin ile Vuinar keyifli keyifli kahkaha attı. İçlerinden biri cigarayı elimden kaptı.

İkisi birkaç duman daha alıp esrarı söndürdü.

Birkaç dakika sonrasında vücudumun gevşediğini hissettim. Nedensizce neşelenmiştim. Gülmek istiyor, gülüyordum. Gözlerime o kadar tatlı bir ağırlık çökmüştü ki bayılmak istiyordum.

Nalfin sandalyesinde yayıldı; kendi kendine, aptal aptal sırıtıyordu.

Sahnedeki müzisyen beş telli çalgısıyla Parlasın Karanlık, Sönsüz Işık, adlı şarkıyı haykırıyordu.

Vuinar alımlı bir kadınla dans ediyordu.

O sıra omuzlarıma iki el dokundu. İki ayrı el. Hinne ile Ciniem. İkisi de omuzlarımın üzerinden sarktı; sağ yanımda Hinne’in kıvırcık sarı saçları omuzlarıma dökülmüşken, sol yanımda Ciniem’in nefesini hissediyor, küt saçları başımın yanını huylandırıyordu. İki ayrı ağızdan iki ayrı baştan çıkarıcı sözcükler fısıldandı.

Bir kaşımı kaldırıp Hinne’e baktım: Koca göğüsleri uçuk mavisi korsesinden taşıyordu. Ciniem ise uzun bacaklarıyla bir soyluyu çağrıştırıyordu.

Ellerimden tutup beni ayağa kaldırdılar. Tavernanın üst katına çıkmak üzere basamaklara doğru peşlerinde sürüklediler.

Vuinar ile Nalfin haklıydı.

O gece halen hatıralarımda.