Düşmüş Krallığın Kralı

12.Bölüm - Yolundan Sapmak

Fukaralar Sokağı’na vardığımda iki evin çıkmazına girdim.

Çıkmaz güneş ışığı almıyordu; göğün parıltısına maruz kalmış, solgunluktan ibaretti.

Vungar öylece dikiliyordu. Helket ileri geri arşınlıyordu.

Helket beni görünce durdu. Kaşlarını çattı.

Vungar korkutucuydu, yadsınamaz bir gerçekti, fakat Vungar’dan daha korkunç biri varsa o da Helket’ti.

‘‘Geç kalmadığıma eminim.’’ Sesimdeki çekinceyi seçmesi pek zor olmamıştır.

Helket arkada birleştirdiği ellerini saldı. ‘‘Sen kalmadın,’’ diye tısladı. ‘‘Takip edildin mi?’’

Kafamı iki yana salladım.

Helket mavi gözlerini benden ayırmadı. ‘‘Emin misin?’’

Kafa sallayarak onayladım.

Beş yahut on dakika sonrasında Nalfin ile Vuinar geldi.

Helket onları fark ettiyse de kafasını kaldırmadan arşınlamaya devam etti.

Nalfin ile Vuinar birbirlerine baktı.

‘‘Ormandakiler işlerini layıkıyla yapıyor mu diye kontrol ediyorduk.’’

Helket başını kaldırdı, Nalfin ile Vuinar’a doğru ilerledi. Karşılarında dikildi. Bakışlarını Nalfin’e yoğunlaştırdı. Nalfin bakışlarını kaçırdı. Helket, Nalfin’in çenesinden tutup kendisine çevirdi.

‘‘Size…’’ Helket, Nalfin’in göğsüne elinin tersiyle vurdu, ‘‘iş yapacağımız günlerde dumanlamayacağınızı söylemedim mi?’’

‘‘Bir duman aldık,’’ diye mırıldandı Nalfin, sahibinin öfkesinden kaçınan bir köpek edasıyla. ‘‘Üstesin-’’

‘‘Halinize bak!’’ diye haykırdı Helket, bakışları Vuinar ile Nalfin üzerinde savrulurken.

Helket arkasına döndü, başını arkaya düşürdü. Bezgin bir iç geçirdi. Toplanmamızı isteyen bir el hareketi yaptı.

Helket’in etrafına kümelendik.

‘‘Şimdi,’’ diyen Helket, gözlerini üzerimizde gezdirdi. ‘‘Karşı yakalı Dailen. Beş kiloluk alışveriş. Anladınız mı? Önümüzdeki dört ay yer, içer, takılırız. Elinizi yüzünüze bulaştırmayın. Şu salak pelerinliyi görürseniz kaçın. Askerlere yakalanın daha iyi.’’

Helket’in bahsettiği kişi kırmızı bir maske ile pelerin takıp, kanunsuzları avlayan bir kahraman bozuntusuydu. Halkın gönlünü kısa sürede kazanmıştı. Çocuklar onun kılığına bürünüp birbirleriyle dövüşüyordu. Tabii bu durum krallık tarafından hoş karşılanmıyordu. Askerleri kötü gösterdiğini, işlerini iyi yapmadığını açıkça gözler önüne seriyordu. Bazı askerler ise minnettardı çünkü böyle işlerin üstesinden gelmek zordu, canlarından olabilirlerdi, maskeli herif onların yükünü hafifletiyordu.

‘‘Büyük bir kargaşa istiyorum.’’ Helket kollarını havada genişletti. ‘‘Ana caddede tüm sokakları yankılatacak bir karışıklık. Bizim yakayı sorunsuz geçmeliyim. Ayrı çantalarla her birimizin malı taşımasının gerektiğini düşünüyordum fakat mimliyiz. Risk almadım. Mal eksik gitmemeli. Ortada büyük bir para var. Paradan olmak hoşumuza gitmez…’’ birazcık duraksadı, ‘‘yanılıyor muyum?’’

Helket’in sözlerini sessizce onayladık.

Helket, Nalfin ile Vuinar’ı karşısına aldı. ‘‘Ana caddeyi karıştırın. Ve zahmet olmazsa kaçın. Takip edilmediğinizden emin olana dek kaçın.’’

‘‘Bize bırak,’’ dedi Vuinar kendinden emin bir sesle.

Helket arkasına dönecekken durdu. ‘‘Maskeler.’’

Nalfin iç cebine koyduğu maskeyi çıkarıp taktı; bordo maskesindeki demir örgü desen, maskesinin yüz kısmını çevreliyordu.

Vuinar’ın beyaz maskesinin göz kısımlarının hemen altında gözyaşı deseni vardı.

Helket, Vungar’a döndü. ‘‘İkisine yakın dur. Nalfin’in dosyası kabarık. İçeri girerse ellisinden önce çıkamaz. Hayatının bedelini yeterince ödedi.’’

Vungar kafa salladı.

‘‘Vuinar’ı kefaletle çıkarabiliriz,’’ diye devam etti Helket. ‘‘Nalfin’e göz kulak ol. Vakti geldiğinde tavernaya dönün.’’

Vungar’ın beyaz maskesinin önyüzü açık renkteki dört sözcükle çevriliydi.

Vungar hariç hiçbirimiz sözlerin ne anlama geldiğini bilmiyorduk.

Helket arkasına döndü, bir köşeye dayadığı çantayı sırtına geçirdi. ‘‘Yakalanırsam gün yüzü göremem amına koyayım.’’

Helket’in solgun pembe rengi maskesinin şakak kısımlarında kiraz ağacı yaprağı oyması vardı. Takacağını düşündüm ama belinde asılı duran maskesine yeltenmedi.

Nalfin omzuma dokundu. ‘‘Ana caddede para saçmanın cezası yoktur herhalde?’’

Helket’in bana kanunları tüzüğü tüzüğüne öğrettiğinin bilincinde olarak sormuştu.

Zihnimin köşesindeki Adalet Kitabı’nın sayfalarını taradım. ‘‘Kanunlar içerisinde istediğini yapabilirsin, kimse senin parana karışamaz,’’ dedim. ‘‘Fakat halkı birbirine karşı galeyana getirmek üzerinden bir dosya açılabilir. Ama boş bir dosya olur.’’

Vuinar kızıl saçlarını arkadan bağladı. ‘‘Parmaklıkları boylamazsın.’’

‘‘Senin için öyle,’’ diyerek karşılık verdim. ‘‘Nalfin için verilecek en ufak bir ceza bile onun başını yakar.’’

Vungar üçümüzün arasından geçip sokağa çıktı. Arkasından Nalfin ile Vuinar takip etti.

Helket’e döndüm. ‘‘Maskemi unuttum.’’

‘‘İkimizin de ihtiyacı yok,’’ dedi Helket. ‘‘Alenen iş yapmayacağız. Yürüdüğüm yollardan gelme. Beni gölgelerin ardından takip et. Bir tehlike sezersen sansarı yolla. Kendini alıcılara dahi gösterme.’’

                                                                     ***

Helket ile ana caddeden geçerken duraksadık. Nalfin kesesindeki tüm paraları saçtı: Paralar kargaşaya yol açtı, kargaşa arbedeye evrildi.

Askerler üşüşmeden oradan ayrıldık.

Kalabalığın arasına karışarak Helket’i takip ettim.

Batı kısmı ile doğu kısmı arasında kalan Taş Nehir caddesinde Helket’i takip etmeyi bıraktım. Batı yakasına geri yöneldim. Bir caddenin ağzındaki kalabalığın arasına karışıp tiyatro oyununa göz attım: Hikaye Tüccarı, adlı oyun oynanıyordu. İkinci perde açılıyorken ayrıldım. Terlemiştim. Paltomu çıkarmakla çıkarmamak arasındaydım. Fakat gün ışığı bulutların arkasında kaybolmuşken, gölgeler şehri sarmalarken vazgeçtim.

Yolun iki kısmında etrafı çitle çevrili bahçeli evlerin yer aldığı muhite girdim. Yolun sonundaki eve vardım. Çit kapısının önünde dikildim.

İçim kıpır kıpır olmuştu. Gri arduvazlı, gri boyalı, tahtadan bir kapısı olan basit bir evdi sadece. İçerideki… O kadın, tek gecelik ilişkilerimi basit bir kaçamaktan ibaret kılan, bedenimi tüm kadınlarla paylaşsam bile gönlümü sadece onunla paylaşabileceğim bir varlıktı.

Perde aralandı. Yüzü seçemesem de Maariblilere özgü gümüş saçın sahibini iki kilometre öteden tanıyabilirdim.

Kapı önce aralandı, sonra gıcırdayarak ardına kadar açıldı.

Heyecanlanmadım. Onun yanındayken diğer herkesin yanında olduğumdan daha rahattım. Onun için kendimi değiştirmeme, ben olmaktan çıkmama gerek yoktu. Aksine, beni özgürleştiriyordu.

Gölge’yi paltomun iç cebinden çıkarıp avuçlarımda tuttum. Uyuyordu. Başının tepesini huylandırdım; Gölge huysuz mırıltılar çıkararak çapaklanmış gözlerini kısık bir şekilde açtı. Gölge’yi yere bıraktım. Gölge çiti geçip sundurmanın köşesinde kıvrıldı.

Çit kapısını kapattım. Sundurmayı tırmandım. Kapıya vardığımda Sirver kollarını boynuma doladı.

Gözleri şehvetle parıldıyordu.

Dudaklarıma uzun bir öpücük kondurdu.

Ayağımla iteleyerek evin kapısını kapattım.

Sirver’in ince belini kavrayıp biraz daha kendime çektim. Yuvarlak göğüsleri göğsümle birdi. Parfümünün kokusu burnuma çaldı: Çilek aroması.

‘‘Seni çok özledim.’’ Elinin tersini nahif bir hareketle sakallarımda gezdirdi. Gülümsedi. ‘‘Felekten mi geldin,’’ baş parmaklarıyla kaşlarımı düzeltti, ardından elleri yanaklarıma düştü, ‘‘niçin bu kadar geciktin?’’

Ellerini yakaladım. Avuçlarının içini öptüm. ‘‘Felek de sensin, mehtap da.’’ Boynuna bir öpücük kondurdum.

‘‘Kül gözlüm.’’ Dudağıma buse kondurdu. ‘‘Kara aygırım.’’ Ardından bir buse. Sonra bir buse daha. ‘‘Sen de gecemsin benim… Saçların kadar koyu bir gece.’’ Gözlerinin içi ışıldarken saçlarımı okşadı. ‘‘Benim, feleğin de, mehtabın da.’’

Tebessüm ettim. ‘‘Şiirsel zırvalıklardan sıkılmadın mı?’’ Çenesinin kenarına öpücük kondurdum. ‘’ ‘Erkekler’ şiirin kendisine nitelik kattığını düşünür ama bizim gibiler bilir ki seni adam yapan, sana nitelik katan tek şey paradır.‘’

Sirver’i kavrayıp çuval misali omzuma attım. Sirver bacaklarını çırparak neşeli çığlıklar attı. O sıra yatak odasının yolunu tuttum.

13.Bölüm - Paçayı Yarım Kurtarmak

Sirver kapıyı açıp etrafı kolaçan etti. Görülmeyeceğimden emin olduktan yanağıma bir öpücük kondurdu.

Çıkacakken duraksadım, Sirver’e arkasından sarıldım; göğüslerini avuçlayıp boynuna öpücükler kondurdum.

Sirver haz çağrıştıran mırıltılar çıkararak yanağını yanağıma sürttürdü.

Çıktım.

Gölge’yi uyukladığı yerden kapıp hızla oradan ayrıldım.

Gün ışığının son demleri çekiliyordu.

Nileb’in Tavernası’na yol almışken dönemeçte Onbaşı Milren beni aniden yakalayıp duvara yasladı. Milren’in çömezleri etrafımı sarmaladı. Meraklı gözleri üzerimizden bertaraf etti.

Onbaşı Milren devasa bir askerdi ancak dışarıdan bakıldığında iyi huylu, güleç görünüyordu. Tabii bize karşı aynı tutumu sergilediğini söyleyemem.

‘‘Bugünlük sıyrılmayı başardınız…’’ Onbaşı Milren omzumu iyice kavradı, ‘‘artık şansınız yaver gitmeyecek, emin olabilirsiniz.’’

Ne diyeceğimi bilemeden donakaldım. Yüzümün rengi atmışsa da bozuntuya vermemeye çabaladım. Sanırım bir şeyler ters gitmişti, ben sebep olmuşsam hiç iyi olmazdı.

‘‘Kimseden kaçtığım yok.’’ Olabildiğince rahat bir tavır sergilemeye çalıştım. ‘‘Biraz içmek için tavernaya uğrayacaktım. İçki içmek suç mu?’’

Milren elini omzumdan çekti. Eldivenini usulca çıkardı. Zırhında yansıyan yüz ifademe baktım: Olacaklardan korkan birinin suratı.

Sağ elinin tersiyle vurdu. Başım yana savruldu; elimi dudağıma götürdüm: Kan.

O ağır, tuğla eli, bir tokatla dudağımı patlatmaya yetmişti.

Onbaşı Milren elini paltomun cebine attı. Cebimden çıkardığı para kesesini elinde iki kez sektirdi. ‘‘On yedinci yaşın kutlu olsun, Aldarnas. Genç bir çocuğa göre, şımartılmaması için üç kese yerine iki para kesesi harçlık alan soylu çocuklarının bolluğuna sahipsin.’’

Onbaşı Milren’e nefretle baktım.

‘‘Açıkla bakalım,’’ dedi, ‘‘bu kadar parayı nasıl kazandın?’’

‘‘Kumar oynayarak.’’ Dudağımdan akan kanı sildim. ‘‘Kumar oynamak ne zamandan beri suç oldu?’’

‘‘Kumar oynayacak parayı nereden buldun?’’

‘‘Bir başkasından borç alarak. Borcumu da ödedim, eğer merak ediyorsan.’’ Neler olup bittiğini öğrenmek için bir an önce tavernaya gitmek istiyordum.

Onbaşı Milren para kesemi üzerime attı, kucağımdan seken keseyi yakalamak için uzandım. Hafifçe öne doğru bükülmüşken, Milren başımın tepesinden kavrayarak doğrulmama müsaade etmedi.

‘‘Adaletin karşısına çıkardığımda seni en ön sırada izliyor olacağım.’’ Kafamın tepesini sıktı.

‘‘Pek de keyifli bir yer olmaz.’’ Acı içinde çıkmıştı sesim. ‘‘Salınışımı da en ön sıradan izlemiş olacaksın.’’

Milren elini çekti. ‘‘İçeri girdiğiniz vakit, arkanızı genişlettireceğim. Bokunuzu tutamaz hale geleceksiniz.’’

Doğrulup duvara yaslandım. Acıdan zonklayan kafamın tepesine elimi kavuşturdum.

Onbaşı Milren işaret parmağını yüzüme doğrulttu, ağzı kıpırdandı, fakat bir şey söylemeden çömezleriyle beraber çekip gitti.

Daha kötüsü olabilirdi. Karnıma yumruk atmamıştı en azından. Öylesi tüm günümü berbat ediyordu.

Tüm acılarımı unutup koşmaya başladım. Kalabalığı ite kaka geçtim. Tavernaya girmeden önce bir köşede epey soluklandım. Nileb’in Tavernası’na girdiğimde, tavernanın kuytu tarafına baktım. Kafamı hiç kaldırmadan gittim. Boş sandalyeye oturdum.

Bana bakan gözler öfkeliydi, ama korktuğum başıma gelmemişti ki ekibin tamamı tavernadaydı.

‘‘Hangi sikimdeydin?’’ diye hırladı Helket.

Kaşlarımı çattım. Kızgın görünmeliydim. Buraya kadar gelirken aklımda bir yalan uydurmamıştım ama tutarlı bir hikaye bulmalıydım.

Nalfin havayı kokladı, sonra koynuma sokulup beni kokladı. ‘‘Amcık gibi kokuyorsun.’’

‘‘Anlatacağım,’’ deyip Helket’e döndüm. ‘‘Her şeyi anlatacağım. İşi halledebildin mi?’’

Helket’in burnu aşağı doğru bükülürken ağzının kenarları gerildi. ‘‘İşini düzgün yapsaydın biliyor olurdun.’’

‘‘Bir sorun çıktı,’’ diye serzenişte bulundum. ‘‘Halimi görmüyor musun?’’ Kan akan dudağımı işaret ettim.

Sesimin yükseldiği sırada tavernaya sessizlik çöktü. Üzerimizdeki dikkatin dağılmasını bekledik.

‘‘Dailen ile buluşmam sorunsuzdu. Çantayı verdim, parayı aldım.’’ Helket elini yumruk yapıp bir tokmak misali masaya vurdu. ‘‘Değiş-tokuş yaptığımız sırada doğu askerleri tarafından kuşatıldık. Dailen’in ekibi askerlerle çarpıştı. Boşluktan faydalanıp kaçtım.’’ Elini tekrardan masaya indirdi. ‘‘Sana güvendim, evlat. Şu basit görevi kotarabileceğini düşündüm. Bir sikimi de layıkıyla yapabileceğine inandım.’’

Elimi kaldırdım. ‘‘Müsaade edersen her şeyi anlatacağım-’’ Helket’in mavi gözleri sönmüş bir kor kadar koyulaşmıştı. Yutkunurken korkumu mideme indirip, sindireceğimi umdum. ‘‘Doğu kanadına geçtiğimizde Onbaşı Milren, erleriyle beraber aniden karşıma çıktı.’’ Çaresiz bir ifade takındım. ‘‘Ne yapabilirdim, Helket?’’ Bakışlarımı masadakilerin üzerinde gezdirdim. ‘‘Söyleyin, ne yapabilirdim? Gölge’yi sana haber etmesi için bıraksaydım onu bir et misali şişlerlerdi. Kılıcım yanımda değildi, yapabileceğim tek şeyi yapıp kaçtım.’’

‘‘Hâlâ neden amcık gibi koktuğunu açıklamadın,’’ dedi Nalfin.

‘‘Saklanmam gerekiyordu, geneleve sığındım. Oldu mu?’’

Daha fazla soru sorulursa yalanımda açık verebilirdim fakat korktuğum olmadı. Kırılmayı bekleyen bir sükunet masayı sarmaladı. Hikayeme inanmalarını bekledim.

Vuinar iki elini yüzüne kavuşturmuş, yukarı aşağı ovuşturuyordu.

Nalfin parmaklarını bir at toynağı misali masanın üzerinde takırdatıyordu.

Vungar tepkisizdi; çehresine yerleşmiş her zamanki donuk ifadesiyle bana bakıyordu.

Helket öfkeli bir nida patlattı; tavernadaki konuşmaların uğultusu tökezlese de kimse dönüp ikinci kez bakmaya cesaret etmedi. Neler yapabileceklerimizi, nasıl insanlar olduklarımızı iyi bilirlerdi.

‘‘Sikeyim.’’ Helket dişlerini sıktı. ‘‘Yüzümü gördüler.’’ Maşrapasını dikledi. Bira ağzının kenarlarından dökülürken dibini görene kadar içti. Sonra maşrapayı masaya çarptı. Elinin tersiyle ağzını sildi. ‘‘Sorunsuz geçmesi gerekiyordu… Son bir iş, sonra tüm bu pisliği bırakacaktım.’’

Bu bilgiden hiçbirimizin haberi yoktu.

Vuinar herkesin merak ettiği soruyu sordu: ‘‘Şimdi ne yapacaksın?’’

Helket ellerini saçlarında gezdirdi. ‘‘Amına koduğum ormanına kaçacağım. Bir süre ortalıkta görünmemem gerek.’’

Nalfin ellerini masanın üzerinde kavuşturdu. ‘‘Dailen’e ne oldu?’’

Helket suratını ekşiterek Nalfin’e döndü. ‘‘Kimin umurunda?’’ diye gürledi. ‘‘Parayı aldım. Ticareti noktaladım. Göte bağlanmış hangi tava delindiyse umurumda değil artık.’’

Helket arkasına yaslandı. Kollarını göğsünde bağladı. Ardından ellerini başına götürüp saçının yanlarını çekiştirdi; suratı kızgın bir boğayı andırıyordu. ‘‘Şimdi,’’ derken derin bir nefes verdi, elini cebine atıp dört ayrı para kesesini masaya koydu. ‘‘Bunlar payınız.’’

Uzanıp keseleri aldık.

Para kesesi şaşırtıcı derecede ağırdı.

‘‘Siz üçünüz, ormana dek bana eşlik edeceksiniz.’’ Helket bakışlarını üzerime dikti; hüsranı, öfkeyi gözlerinde seçebiliyordum. ‘‘Sen, işe yaramaz, Sirver’e göz kulak olacaksın.’’

Kafamı yukarı aşağı salladım.

Helket kalktı, bir gök gürültüsü misali geçip gitti. Peşine ötekiler takip etti.

14.Bölüm - Gönül Yarası

Tavernada bir başıma, aynı köşede oturuyordum.

Dördüncü biramın dibini görmüştüm. Çakırkeyiftim.

Kafam dağınıktı. Helket’in başına gelenlere sebep olan kişi bendim. Bu durum beni üzüyor muydu? İtiraf etmeliyim ki üzülmüyordum. Helket beni kendisi gibi yetiştirmişti. Asla, ama asla çıkarları dışında bir başka olguyla ilgilenmezdi. Ağzından çıkan tüm sözcükler para kazanmak üzerineydi. Belki bize de değer veriyordu. Bilmiyorum. Belki de kendisinden daha bencil bir insan olarak yetiştirmişti beni.

Sirver’i görmeliydim, Helket’in başına gelenlerden haberi yoktu.

Sirver’e aşıktım. Beni yetiştiren, bana abilik yapan adamın eşine aşıktım.

Erkeklerin ağzından eksik olmayan, asla bir kadına bağlı kalamayacağıyla ilgili birtakım klişe sözler olurdu. Erkekler bir kadını gönülden sevebilirdi, ama bedenen bir kadına bağlı kalabilen erkekle karşılaşmamıştım. O zamanlar erkekliğimin hakkını veriyordum. Ruhum Sirver’e aitti. Gönlüm sadece ona aitti. Onu farklı bedenlerde aldatsam bile, Sirver’i farklı gönüllerde eğleyemiyordum.

Masama Hinne geldi. Gözleri, süt beyazı yanakları kızarmıştı. Olduğu yerde dikilirken sallanıyordu. Kıvırcık sarı saçları bukle bukle başının etrafına dökülmüştü.

Hinne, yattığım en güzel kadınlardan biriydi. Hatta onu Sirver’dan güzel buluyordum. Ama yine de, Sirver değildi.

Hinne bir elini yanağıma koydu, öteki elini kasıklarımın arasına soktu. ‘‘Can sıkıntını giderebilirim.’’

Bakışlarındaki cüretkârlık beni her zaman baştan çıkarmıştır.

Gülümsedim. Kafamı iki yana salladım. ‘‘Gerçekten hiç keyfim yok.’’

Hinne elini kasıklarımın arasında yukarı aşağı sürttürdü, pantolonumdaki kabarmayı hissedince sırıttı.

Hinne’in bileğinden tuttum, nazikçe teklifini geri çevirdim.

Hinne dudağıma uzun bir öpücük kondurdu. Sonra elini çekip doğruldu. ‘‘Sana değer verdiğimi bilmeni isterim.’’ Tavernanın kalabalığına karıştı.

Hesabı öderken fazladan bahşiş bırakıp Nileb’in Tavernası’ndan ayrıldım.

Gece bir güzel yayılmıştı. Rüzgarın soğuk esintisi yüzümü, ellerimi ısırıyordu.

Sirver’in evinin yolunu tuttum. İnzibatla uğraşmak istemiyordum, bu sebeple tenha sokakları kullandım.

Sirver’in kapısını çalacakken yumruğum havada asılı kaldı. Gölge sıkılmış olacak ki paltomun iç cebinde huzursuzca debeleniyordu. Gölge’yi cebimden çıkarıp saldım.

Sirver, ben daha vurmadan kapıyı açtı.

Karşımda dikiliyordu; çatık kaşları, gümüşi rengi gözlerindeki endişe apaçık ortadaydı.

‘‘Helket…’’ Sesi güçlükle çıktı. ‘‘Öldü m-’’ cümleyi tamamlamaya dili varmadan yutkundu.

‘‘Hayır.’’

Eve girdim. Bir nebze olsun endişesini gidermek için uygun sözcükleri aradım. ‘‘Kapıyı kapat.’’

Sirver kapıyı kapattı. Omzundan aşağı dökülen gümüş saçlarının bir tutamını parmaklarında kıvırmaya başladı. Bana yanaştı. Başını kaldırdı. ‘‘Yakalandı mı?’’ derken nefesi yutuluverdi.

‘‘Uzunca bir süre şehirden uzak durması gerekiyor.’’

‘‘Buraya geldiğin için mi oldu?’’

Ben sebep olmuştum.

Gerçeği elbet bir gün Helket’ten öğrenecekti ama söylemeye cesaret edemedim.

‘‘Hayır,’’ dedim. ‘‘Açgözlülüğü yüzünden oldu. Gizli kapaklı iş yapmak istedi. Kendi parasıyla büyük bir işe kalkıştı; bu sebeple hiçbirimizden yardım teklif etmedi.’’

‘‘Paramızı kullanmak isteseydi, bundan elbet haberim olurdu.’’

‘‘Bahsi geçen kişinin adı Helket,’’ dedim çabucak. ‘‘Helket gibilerinin daima sırları olur.’’

Kesinlikle uygun bir an değildi fakat Sirver’e sokuldum, yanağına öpücük kondurmak istedim. Sirver kendini sakındı. Bir kez daha yeltendim. Sirver ellerini göğsüme koyup geri çekildi. Sonra dönüp pencerenin önüne gitti. Ellerini göğsünde bağladı.

‘‘Yalnız kalmak istiyorum,’’ diye mırıldandı Sirver.

‘‘Artık Helket bize engel olamaz.’’ Tavrı beni öfkelendirdi. ‘‘Sen de bunu istemiyor muydun?’’

‘‘O kadar basit değil,’’ dedi Sirver.

‘‘Onu benimle defalarca aldattın!’’ diye haykırdım. ‘‘Nasıl o kadar basit değil? Kalbin kimin için atıyor?’’

‘‘Bilmiyorum!’’ Sirver yumruklarını savurdu. ‘‘Bilmiyorum… Konuşabilecek durumda değilim.’’

Göğsümün üzerine bir taş parçası oturdu sanki. Lakin ona sarılmak, belinden kavramak, boynundan öpmek istiyordum. Bunu yaptığım takdirde gururumu ayaklar altına almış olacaktım.

Çekip gittim.

Gölge peşime takıldı.

Kendimi Nileb’in Tavernası’nın önünde dikilirken buldum. Nasıl geldiğime dair hiçbir fikrim yoktu. Taverna penceresinden canlı ışıltılar saçılıyor, içeriden neşeli gürültüler sızıyordu.

Tavernaya girdim; Hinne’i yahut Ciniem’i bulmayı umarak tavernayı yokladım.

Güzel giyimli bir adam Hinne’in belinden kavramış, onunla burun buruna dans ediyordu.

Hızlı adımlarla Hinne’in yanına gittim, adamı iteledim, Hinne’in belinden kavrayıp kendime çektim.

Hinne şaşkınca bana baktı.

Etkilenmişti de.

Dudaklarım pervasızca Hinne’in dudaklarıyla buluştu.

Hinne’in flörtü küfürler saydırarak kalabalığın arasına karıştı.

Kötü şöhretli olmamızın bize kazandırdığı pervasız güçlerden biri.

Üst kata uzanan basamakları tırmandık.

Yamak boş odalardan birine doğru bizi sürüklüyordu.

Hinne’i tutup yatağa fırlattım. Bir an önce soyunup, Hinne’e sahip olmak istiyordum.

Hinne tek parça gül kırmızısı elbisesini hızla çıkardı.

Siyah gömleğimin düğmelerini yarılamışken, Hinne bacaklarını bir kıskaç misali belime dolayıp kendisine çekti.

Gülümsemesindeki arzu, şehvet, beni daha da vahşileştirmişti.

Hinne gömleğimin yakalarını iki yana sertçe çekti, gömleğimin düğmeleri yerinden fırladı.

Dudaklarımız, nefeslerimiz buluştu.

Yatakta kendimizi sakınmadık.

Hüsranının acısını erlerinden çıkaran komutan gibi, alfalık dövüşünü kaybetmiş bir kurt gibi sikiştik.

                                     ***

Hinne başını göğsüme yaslamıştı. Zevk dolu mırıltılar çıkarırken uykuya dalmıştı.

Bir elimi başımın altına koydum, öteki elimi Hinne’in kalçasına kondurdum.

Kolumu kaldıracak, adım atacak halim yoktu, fakat sabaha dek gözüme uyku girmedi.

15.Bölüm - Düşünmek ve Soluklanmak

Karanlık çökmek üzereydi.

Nivt sayfaları yatağın üzerine bıraktı. Sundurmaya çıktı.

Karaağaca bağlı Gri Yele otlanıyordu.

Nivt köşedeki sandalyeye oturup hikayeyi, Aldarnas’ı, yabancıyı düşündü.

O sıra yabancı yokuşu adım adım tırmanıyordu.

Gri Yele yabancının gelişini seyrederken huzursuzca kıpırdanmış, gözlerini yabancının üzerine dikmişti.

Nivt kayıtsızca kara giyimli yabancıyı gözlüyordu.

Yabancı sundurmanın önüne kadar geldi. ‘‘Ne düşünüyorsun?’’

Nivt önüne düşen kumral saçını eliyle arkaya attı. Gözlerini uzaklara dikti. ‘‘Kötü bir insan olduğunu düşünüyorum,’’ bakışları yabancıyla buluştu, ‘‘oldukça kötü.’’

Yabancı başını hafifçe yana yatırıp sakallarını kaşıdı. Sonra gülümseyerek kafa salladı. ‘‘Öyleyim.’’

Nivt ayağa kalktı. ‘‘Kılıcımı istiyorum.’’

Yabancı elini uzun kara paltosunun içine soktu, çıkardığı gümüş kısa kılıcı sağ yanına attı. ‘‘Okumaya devam edecek misin?’’

Nivt usulca kafa salladı. ‘‘Evet.’’

‘‘Güzel.’’ Yabancı arkasını döndü. ‘‘Bu kılıç seni geceden, karanlıktan… belki de bir soyludan koruyabilir.’’ Geldiği taraftan aşağı yol aldı.

‘‘Uçkuruna düşkün berduşun tekisin sen,’’ diye seslendi Nivt.

‘‘Benim gibilerin bir şekilde sinirini, stresini boşaltması gerekir,’’ diye karşılık verdi kara giyimli adam.

Sonra gözden kayboldu.

Nivt sundurmanın basamaklarından inip kılıcının kabzasından iki eliyle kavradı. Kılıcın yüzeyinde kendi yansımasına baktı; yansımadaki görüntüsü kendisine yabancı gelmişti. Kulübeye girip kılıcını bir köşeye koydu. Şöminedeki odunları tutuşturdu. Yatağın üzerindeki bir yığın kağıdı alıp yemek masasının üzerine bıraktı. Son olarak yatağına uzandı, yorganı üzerine çekip gözlerini kapattı.

Nivt sabahlara dek okumak istiyordu. Gözlerine bir dirhem uyku ilişmiyordu. Nihayetinde dayanamadı, kalkıp komodinin üzerindeki feneri yaktı. Hangi kısımda kaldığını bulmak üzere çengele tutturduğu kağıtlara bakındı.

Nivt sayfalara bakarken heyecanla, bir çocuğun ufacık ergisine ulaşmasına benzer şekilde sırıttı.

Nivt sayfayı çevirdi.