EHVENİŞER
— Önsöz —
İnsanlık tarihi, her zaman en doğrunun peşinden koştuğunu iddia eden ama günün sonunda sadece “daha az can yakanı” seçmek zorunda kalanların tarihidir. Saf iyinin ve mutlak kötünün sınırları ardına kadar açık saray kapıları gibi uzaktan seçilebilirken; hayat, bizi o görkemli kapıların uzağında, gri koridorların kuytusunda ağırlar. O koridorlarda yankılanan tek bir fısıltı vardır: Ehvenişer. Kötünün iyisi. Kaçınılmaz olan iki yıkımdan, ayakta kalma ihtimali en yüksek olanı.
Burası kahramanların kusursuz zırhlarla kuşanıp dünyayı kurtardığı o aydınlık masalların çok uzağıdır. Burası, kendi içindeki karanlıkla yüzleşmeye cesaret edememiş, mecburiyetlerin kıskacında ruhunu parça parça teslim etmişlerin dünyasıdır. Doğru ellerde açılmayan her yelkenin fırtınaya, yanlış zamanda verilen her kararın bir felakete dönüştüğü bu topraklarda; atılan her adımda şu sorunun soğuk gölgesi hissedilir: Bir insan, daha büyük bir yıkımı önlemek için ne kadar kirlenmeyi göze alabilir?
Masumiyet, henüz iki uçurumun kenarına gelmemiş olanların sığındığı bir lükstür. Oysa fırtına koptuğunda ve sular yükseldiğinde, elleri temiz tutmak bir erdem değil, düpedüz bir intihardır. Çünkü bazen hayatta kalmak, sadece doğru olanı yapmakla değil; seni yok edecek iki canavardan daha zayıf olanının gözlerinin içine bakıp, onunla yürümeyi kabul etmekle mümkündür.
“Şehir yavaş yavaş kendini karanlığa teslim ediyordu; ışık, bugün için son kez direniyor gibiydi. Bazı şeyler ise çoktan direnmeyi bırakmıştı. Manavdaki çürük meyve ve sebzeler gibi… Ya da çamaşır ipine tutunan, rüzgara karşı kayıplar vermiş elbiseler; varoluş amacı insanlara eşlik etmek olan yalnız sokaklar ya da insanların umut, sıcaklık ve neşe gibi ihtiyaçlarını karşılayan boş evler gibi. Her şey direnmeyi bırakmıştı… Tıpkı Serkan gibi.”
“Bu şehirde az da olsa hareket eden şeyler vardı elbet; ama hiçbirinin varacağı bir durak, peşinden koşacağı bir amaç yoktu. Serkan da farksızdı, sadece hareket ediyordu. Bir an gözü mağaza vitrinine kaydığında iki yansımayla yüzleşti. Biri kendisiydi; yorgun, harap ve amaçsız bir siluet… Diğeri ise küçük bir kız çocuğunun yansımasıydı. Çevreye tamamen kör olan kızın bakışları doğrudan Serkan’a kilitlenmişti. Gözlerinde ne korku vardı ne de çocuksu bir merak; sanki dünyadaki tek vazifesi o an orada durup sadece ona bakmakmış gibi öylece bekliyordu. Serkan gözlerini kapadı. Birkaç saniye öylece bekledikten sonra gözlerini açtığında vitrinde artık yalnızdı. Yüzündeki ifadeyi hiç değiştirmeden yürümeye devam etti.”
Bir otelin önünden geçerken tok bir yuvarlanma ve hemen ardından bir inilti duydu. Kapıya yaklaşıp içeriye doğru baktı. Merdivenlerin hemen dibinde yere çökmüş, nefes nefese kalmış genç bir kadın vardı. Acıyla yüzünü buruşturarak bileğini ovuşturuyordu. Serkan olduğu yerde çakılı kaldı. Birkaç saniye boyunca, sanki bedeniyle zihni arasındaki bağ kopmuş gibi ne yapacağına karar veremeden öylece durdu.
Sonra da geri çekildi. Yola geri koyulmaya başlıyordu ki yine küçük kızla karşı karşıya kaldı. Konuşmadılar, sadece birbirlerine baktılar. Serkan gözlerini devirdi ve otel kapısından içeri girdi. Şimdi de merdivenlerin dibindeki kadınla göz gözeydi. Genç kadının gözlerinde köşeye sıkışmış bir hayvanın o savunmasız ama kaçmaya hazır dehşeti vardı. Kaçmak istiyordu ama yerinden kımıldayacak hâli yoktu.
Serkan, ellerinin boş olduğunu, niyetinin bir tehdit barındırmadığını kanıtlamak istercesine iki avcunu da açtı.
— Korkma, dedi fısıltıya yakın bir sesle. Zararsızım. Sanırım yardıma ihtiyacın var, durumun iyi görünmüyor.
Kadın, tereddüt dolu bir sessizliğin ardından başını hafifçe salladı. Serkan kadının yanına yaklaşıp diz çöktü. Bileği hızla şişiyordu; kırık olmayabilirdi ama durumu kötüydü. Üstelik derin bir kesik vardı ve kan, deri üzerinde kendine yollar açıyordu. Tam o sırada genç kadın fısıldadı:
— Isırılmadım…
Serkan çantasını omzundan indirip yere bıraktı. Çantasından çıkardığı malzemelerle yaraya müdahale etmeye başladı. En sonunda, ince bir bez parçasıyla yarayı sarıp kapattı.
Ayağa kalktı.
— Daha güvenli bir yere gidelim, yürüyebilir misin? diye sordu.
Genç kadın, aniden karşılaştığı bu yabancıya güvenmiyordu ama başka seçeneği de yoktu. Bu dünyada seçenekler genelde iki tane olurdu: kötü ve daha az kötü.
— Evet, diye kısa bir cevap verdi.
Serkan kolunu uzattı. Kadın onun desteğine tutunarak ayağa kalktı. Attığı ilk adımda sendeledi ama acıya direnip yürümeye devam etti.
Otelden çıkıp, sessizliğin hüküm sürdüğü tekinsiz sokaklarda birkaç dakika boyunca yan yana yürüdüler. Sonunda eski bir apartmanın önüne vardılar. Dış kapı kilitli değildi; sadece hafifçe itilmeyi bekliyordu. İçeri girip ikinci kata çıktılar. Serkan, bir kapının önünde durdu; önce iki kez, kısa bir duraksamanın ardından bir kez daha vurdu. İçeriden hiçbir ses gelmedi. Kapıyı açıp içeri girdiler.
Kadın salonun en köşe tarafına, adeta görünmez olmak ister gibi çöktü. Adrenalin yavaş yavaş çekildikçe, bastırdığı acı katlanarak büyüyordu. Serkan odadaki eski sandalyelerden birini sürükleyerek gıcırtıyla kadının yanına götürdü ve oturmasını işaret etti. Kadın sandalyeye yerleştiğinde, ortam artık daha korunaklı olduğu için Serkan yarayla bu sefer daha özenli bir şekilde ilgilenme fırsatı buldu.
Ortam sessizdi. Ağır kokan bu odayı kaplayan sessizliği ilk bozan kadın oldu:
— Teşekkür ederim… Yardımın için sağ ol.
Serkan cevap vermedi, işine odaklanmaya devam etti.
— Bu arada adım Deniz.
— Serkan.
İsimler, o soğuk odanın içinde bir süre asılı kaldı. Deniz, bakışlarını odanın loş köşelerinde gezdirdikten sonra sordu:
— Başka kimse var mı?
— Yok, dedi Serkan.
Bunu söylerken, odanın diğer köşesinde dikilmiş kendisini izleyen küçük kızla göz gözeydi.
Artık ışık tamamen çekilmişti. Serkan, loş odayı aydınlatacak tek bir mum yaktı. Deniz’in uyumaya hiç niyeti yoktu; tetikte kalmak istiyordu ama bedeni zihnine ihanet etti ve en sonunda yorgunluğu galip geldi.
Serkan ise uyumadı. Gözlerini, eriyen mumun yavaşça aşağı süzülen damlalarına dikti; zamanın akışını sadece bu tükenen ışıkla ölçebiliyordu. Birkaç saat sonra, mumla birlikte o da karanlığa teslim oldu. Zaman biraz daha ilerledi. Güneş ışığı, pencerelerin kirli camlarından yavaşça içeri sızarken yeni bir gün başladı. Ancak bu uyanış, yeni bir başlangıç gibi hissettirmiyordu artık; daha çok bitmek bilmeyen, eski bir kabusun kaldığı yerden devam etmesi gibiydi.
Deniz gözlerini açtığında, ilk birkaç saniye nerede olduğunu, bu yabancı tavanın kime ait olduğunu kavrayamadı. Sonra Serkan’ı gördü. Pencerenin önünde dikilmiş, boş ve donuk bakışlarla şehri izliyordu.
— Günaydın, dedi Deniz.
Bu dünyada bu sözün pek bir anlamı kalmamıştı belki ama eski hayata ait kırılması zor bir alışkanlıktı işte. Serkan sesin geldiği yöne döndü ve kelimelere dökülmeyen bir selamla sadece başını salladı.
Deniz yavaşça doğruldu. Hareket etmesiyle birlikte, dün gece bastırılan o keskin acı kendini yeniden hatırlattı. Tam o sırada hemen yanına bırakılmış temiz kıyafetleri ve birkaç parça konserveyi fark etti.
— Sen yemek yedin mi? dedi Deniz, mahcup bir sesle. — Senin erzağını bitirmek istemem.
— Yeterince erzak var, dedi Serkan. Sesi her zamanki gibi düz ve mesafeliydi.
Deniz’in üzerini değiştirebilmesi için odadan kısa süreliğine ayrıldı. Genç kadın hızla kıyafetlerini değiştirdi ve konserveyi açtı. Açlığın getirdiği aceleyle ilk lokmasını henüz yutmuştu ki Serkan sessizce içeri geri girdi.
Deniz, elindeki konserve kutusunu tutarak ona baktı:
— Teşekkür ederim. Her şey için… Sen iyi birisin.
Serkan cevap vermek için kelime kullanmak yerine yine başını sallamayı tercih etmişti aklında sorulması gereken bir soru vardı.
— Peki… Neden bu şehre geldin?
Deniz şaşırmıştı:
— Geldiğimi… Nereden biliyorsun?
— Bu şehirdeki insanlar çoktan tahliye edildi, dedi Serkan, pencereden dışarıya kısa bir bakış atarak. — Benden başka kimse kalmadı. Buraya dışarıdan geldiğini anlamak zor değil.
Deniz yutkundu:
— Bu yüzden geldim zaten. Annem buradaydı… Doktordu, seminer için bu şehre gelmişti. Olaylar patlak verdiğinde ona telefonla ulaşmayı başardım, iyi olduğunu söyledi. İnsanları tahliye ediyorlarmış. Güvenli bir yere ulaştığında beni de yanına aldıracağını söyledi. Ama… Bir daha birbirimize ulaşamadık.
Deniz’in aklına bir soru takıldı. Bakışlarını elindeki konserve kutusundan kaldırıp Serkan’a çevirdi:
— Anlamıyorum… Bu şehir ana karaya tek bir köprüyle bağlı zaten, neredeyse tamamen güvenli sayılır. Buradan daha güvenli neresi olabilir ki? Sen biliyor musun, insanlar şimdi nerede?
Serkan’ın yüzündeki o donuk ifade hiç değişmedi. Sesi, sanki ezberlenmiş bir cümleyi fısıldar gibi pürüzsüz ve düzdü:
— Hayır. Ben tahliye sırasında hastaydım. Hareket edecek hâlim pek yoktu… Yetişemedim.
— Kötü olmuş, dedi Deniz üzüntüyle. — Tahliye tam olarak nerede yapıldı peki?
— Şehrin ortasında büyük bir park var. Orada.
Deniz’in gözlerinde ani bir umut ışığı belirdi:
— Beni oraya götürür müsün peki?
— Hayır, dedi Serkan, hiç duraksamadan. — Ama tarif ederim, sen kendin gider bakarsın.
Deniz, Serkan’ın bu kesin ve soğuk reddedişinde, sesinin altından sızan o tekinsiz tonda bir tuhaflık sezdi; ama daha fazla üsteleyip bu kırılgan dengeyi bozmak istemedi.
— Tamam… Bu da olur, teşekkür ederim. Önce bileğimi toparlamam lazım tabii.
Zaman, o küçük dairenin içinde ağır bir ritimle akmaya başladı. Eskiden günler gürültüyle, şehrin karmaşasıyla geçerdi; ama artık sadece derin bir sessizlik vardı. Güneş kirli camlardan her yeniden doğduğunda, günün ilk saatlerinde Deniz köşesine çekiliyor, sessizce yarasıyla ilgileniyor ayağa kalkıp olduğu yerde adımlar atıyordu. Serkan ise gün ağarırken çıkıyor, akşam karanlığı çökerken çantasında birkaç parça erzakla geri dönüyordu.
Neredeyse hiç konuşmuyorlardı. Deniz’in aslında içini dökmeye, bu boğucu sessizliği bozmaya niyeti vardı; ama ne zaman Serkan’a baksa, omuzlarında kelimelerle tarif edilemeyecek kadar büyük, ağır bir hüzün görüyordu. Deniz’in ayak bileğindeki o derin kesik yavaş da olsa kabuk bağlıyor, iyileşiyordu; ama Serkan’ın içindeki o görünmez yara, sanki her saniye gizlice kanamaya devam ediyordu. Ve Deniz, o yarayı deşmeye hiç mi hiç cesaret edemiyordu. Günler sonra Deniz, bu kez daha kararlı bir şekilde ayağa kalktı ve adımlar atmaya başladı. İlk adımı temkinliydi, ikincisi ise daha kararlı. Üçüncü adımında yüzüne hafif bir acı gölgesi yerleşti ama durmadı. Serkan’a döndü:
— Yürüyebilirim.
Serkan, Deniz’in bacağına kısa ve hissiz bir bakış fırlattı:
— Koşamazsın ama yürürsün.
Deniz pencereye doğru ilerledi, gözleri dışarıdaki gri ve sessiz sokaklardaydı.
— Park çok uzak mı? diye sordu.
— Normal bir yürüyüşle yirmi dakika, dedi Serkan. — Senin hızınla kırk.
— Eğer hâlâ benimle gelmek istemiyorsan bana yolu tarif et. Gidip bakmam lazım. Nereye gittiklerini öğrenebilirsem, annemi de bulabilirim.
Serkan derin bir sessizliğe gömüldü.
— Pekala, dedi en sonunda.
Kısa, neredeyse ruhsuz bir şekilde anlattı. Sokak. Köşe. Kırık camlı otobüs. Parkın demir parmaklıkları… Mesafe basitti. Ama o sokaklar artık sadece bir “yol” değildi.
Deniz anladığını belirtircesine başını salladı. Elini kapı koluna götürdü ama bir süre kapıyı açmadı. Omzunun üzerinden Serkan’a baktı.
— Gelmek istemiyorsun, dedi.
Serkan cevap vermedi.
Deniz kapıyı açtı. Apartmanın soğuk ve karanlık merdiven boşluğuna adım attı. Durmadı, arkasına bakmadı. Kapı arkasından yavaşça kapandı.
Serkan yerinden kımıldamadı; hiçbir şey yapmadan, öylece oturmaya devam etti. Sessizlik, odanın duvarlarına çarparak yeniden uzadı. Serkan uzun süre salonun zeminine bakakalmıştı. Boynu ağrıdığı için başını kaldırınca, o küçük kızla yeniden göz göze geldi. Korkmadı; bu duruma alışıktı artık. Birbirlerini donuk, hissiz bakışlarla izlediler. Serkan’ın bakışları küçük kızı harekete geçiremiyordu ama küçük kızın o donuk gözleri Serkan’ı harekete geçirdi. Aslında gitmeye hiç niyeti yoktu ama bu bir karar değildi; orada öylece duramamaktı, kendine engel olamamaktı. Sokağa çıktığında adımlarını hızlandırdı.
Deniz yarı yolda, arkasından gelen hızlı adım seslerini fark etti. Arkasını döndüğünde Serkan’ı gördü. Yüzünde hafif, minnettar bir gülümseme belirdi ama hiçbir şey söylemedi. Serkan da konuşmadı. Kalan yolu birlikte, sessizce yürümeye başladılar.
Rüzgâr yön değiştirince koku geldi… Keskin değil ama çok yoğundu. Beklemiş, bayat bir et kokusu… Deniz yürürken durmadı ama yüzü kasıldı, gerildi.
— Bir şey çürümüş… dedi fısıldayarak.
Serkan cevap vermedi.
Parkın demir parmaklıkları göründüğünde aralarındaki sessizlik daha da büyüdü. Kapı açıktı, içeri doğru itilmişti. Aceleyle girilen ya da kaçılan yerler böyle olurdu. Deniz içeri ilk adımı attı, sonra birden çakılmış gibi durdu. Çimenlerin üzerinde insanlar vardı. Hepsi yerdeydi. Düzenli sayılabilecek bir dağınıklıkla, sanki sırada beklerken aynı anda yere yığılmışlar gibi…
Deniz birkaç adım daha attı. Yaklaştı ve o an dehşeti gördü. Başlar… Her birinin tam arkasında ya da şakağında aynı nokta vardı. Yakın mesafe. Temiz birer atış. Deniz nefes almayı unuttu.
— İnsanlara ateş etmişler… Burada ne oldu? diye sordu, sesi titrerken.
Serkan parkın girişinde durdu. Bu mesafeyi çok iyi biliyordu. Bir insanın geçmişine, kendi hatırasına en fazla yaklaşabileceği sınırı aşmıştı hatta.
— Benim dışımda herkes bu parktaydı, toplanmışlardı. İnsanları kontrol ettiler; bir sorun, bir hastalık çıkma ihtimaline karşı… Sonra korktukları şey başlarına geldi. Sorun, hiç istenmeyen bir şekilde, aniden ortaya çıktı.
Deniz, Serkan’ın ağzından çıkan her kelimeyle daha da sarsılıyor, titriyordu.
— Sonra? diye sordu ince, kırılgan bir sesle.
— Sonra… Tahliye hızlı bir şekilde bitti.
Deniz’in gözleri yerdeki cesetlerdeydi; hepsinin yüzüne tek tek bakıyordu. Tanıdık birini bulmayı değil, tam aksine kimseyi tanımamayı umarak… Baktığı her bedende aklı ve kalbi daha da sızlıyordu. Deniz’in yerde, cansız gördüklerini Serkan ayakta görüyordu. Yerlerde de olsalar, ayakta da olsalar aynıydılar aslında. Tek fark, ayaktakilerin doğrudan Serkan’ı izlemesiydi. Çoğu tanıdıktı; okul arkadaşları, köşedeki bakkal, berber, komşu, manav, öğretmen… Hepsinin amacı, o küçük kızla aynıydı: Serkan’ı donuk bakışlarla, tamamen hareketsiz bir şekilde izlemek.
Bir süre sonra Deniz fısıldadı:
— Annem… O bir doktordu, onu burada bulamadım. Doktorlar tahliyede öncelikli olur, değil mi?
— Genelde, diye cevap verdi Serkan.
Bu tek kelime yeterliydi. Kesin bir güvence vermiyordu ama ihtimali de tamamen öldürmüyordu.
Deniz parkın etrafına son kez baktı. Bu bakış artık aramak için değil, burayı hafızasına kazımak, kaydetmek içindi. Sonra arkasını dönüp Serkan’a doğru yürüdü. Bir süre ikisi de konuşmadı, öylece kalakaldılar. Orada hareket eden tek şey, rüzgâr estiğinde sallanan parkın çimleriydi. Park, artık birilerini bekleyen bir yer olmaktan çıkmıştı.
Bir süre sonra ikisi de parkın çıkışına doğru yürümeye başladı. Arkalarında bıraktıkları şey artık sadece boş bir sessizlik değildi; acı bir hatıraydı. Hava ağır, sessizlik yoğun bir örtü gibi üzerlerine çökmüştü. Yeniden apartmanın yolunu tuttular; çünkü bu ölü şehirde başka yapacak hiçbir şeyleri yoktu.
Biraz ilerlediklerinde, yolun ortasında iki engel belirdi: Dönüşenler.Park infazından ağır yaralı kurtulmuş ama parktakilerle aynı kaderi paylaşmışlardı. Donuk, boş gözleriyle onları süzüyor, etrafa yaydıkları o çürümüş et kokusu havayı dolduruyordu. Serkan durdu, belindeki bıçağını çıkardı. Elleri tamamen soğukkanlı, hareketleri keskin ve kontrollüydü.
İlk dönüşen üzerine doğru atıldı. Serkan çevik bir yan adımla sıyrıldı, bıçağını kaldırdı ve tek bir keskin darbeyle çenesinin altından sapladı. Dönüşen sessizce yere yığıldı. İkinci dönüşen daha yavaş ama daha inatçıydı. Serkan geri çekilmedi; bıçağı tam göğüs hizasından sapladı. Dönüşen bir an çırpındı,kafasına gelen ikinci darbeden sonra o da hareketsiz kaldı.
Deniz gözlerini kırpmadan bu ani vahşeti izlemişti; gözlerinde dönüşenlere karşı tiksintiden ziyade, onlara acır gibi bir bakış vardı ama hiç ses çıkarmadı.
Apartmana doğru yürümeye devam ettiler. Kapıyı sessizce açıp içeri girdiler.İçerisi çoktan karanlığa gömülmüştü. Sessizlik, gece iyice çökene kadar devam etti; odada sadece kendi nefeslerinin hafif yankısı vardı. Ne yemek yediler ne su içtiler; sadece, o günün ve o parkın ağırlığından kaçmak istercesine kendilerini uykunun kollarına bıraktılar.
Serkan gözlerini yeni bir güne açtı önce dışarı baktı, sonra Deniz’in uyuduğu yere. Deniz orada değildi. Deniz dairede değildi, apartmanda değildi, sokağın başında da… Deniz burada değildi.
Serkan onu aramadı, üzerinde düşünmedi de. Ekipmanını aldı ve akşama erzak aramak için dışarı çıktı. Pes etmiş biriydi zaten, bazı şeyleri çok kurcalamıyordu. Pes edenlerin çoğu bu dünyayı terk ederdi ama o etmiyordu. Tanrı’nın ona emanet ettiği cana ihanet etmek, onun için ölüm sonrası cennetin kapısının kapanması demekti. Bu yüzden elinden geldiği kadar bu dünyadaki süreci atlatmaya çalışıyordu.
Kafası pek yerinde değildi. Kendince bulduğu çözüm de asla erzak biriktirmemekti. Her gün arayışa çıkıp kendini meşgul etmek, onun mantıklı bulduğu az fikirden biriydi.
Saatlerce etrafta dolaşıp durdu, sonrasında daireye geri döndü. İçeri girdiğinde derin bir nefes alıp verdi. Küçük kız oradaydı. İkisi de birbirine öylece bakıyordu. Tam o sırada Serkan bir çift göz daha fark etti; Deniz buradaydı.
— Selam, dedi Deniz dudaklarını bükerek. Sanki haber vermeden gittiği için özür diler gibiydi.
— Selam.
— Son günler pek iyi geçmedi benim için. Biraz kafa dağıtmaya çıktım ben de.
— Anlıyorum.
Deniz eveleyip gevelemeden doğrudan mevzuya girdi:
— Parktaki infazı gerçekleştirenlerden biri değildin, değil mi?
— Hayır. Neden öyle düşündün?
— Mükemmel bir asker gibisin. Soğuk, buz gibi… Dönüşenleri kolaylıkla indirdin filan.
— Antrenman yapacak çok fırsatım oldu. Henüz yaşayan kimseyi öldürmedim. O gün kafam pek yerinde değildi, hastaydım gibi bir şey. Sağlıklı olsaydım, ben de orada, çimlerin üstünde olabilirdim.
Bunu söylerken yüzünde hafif bir gülümseme belirdi Serkan’ın. Deniz biraz rahatlayarak iç çekti:
— Peki, sana inanıyorum. Bir sorum daha var: Annemi aramama yardımcı olur musun? Onu en kısa sürede bulmam lazım ve bileğimin tamamen iyileşmesine daha var, biliyorum. Sana çok borçlandım ama muhakkak bir şekilde öderim. Hem insanları ve güvenli yeri bulursak bu senin için de iyi olur, değil mi?
— İnsanlar ve güvenli yer… Birbirlerine pek yakışmıyorlar hayır.
— Bu kadar karamsar olma. Evet, dünya eskisinden daha kötü ama hâlâ yaşamaya değer şeyler olabilir.
Serkan kaşlarını kaldırıp Deniz’e baktı:
— Bir bardak zehrin içine birkaç küp şeker atsalar, yine de içer miydin?
Deniz’in gözleri uzaklara daldı.
— Ben içerdim… Neyse. Ben… Gerçekten yardımına ihtiyacım var. Eğer eşlik edersen mutlu olurum.
tam o anda sırada Deniz’in aklına Serkan’ı ikna edebileceğini düşündüğü bir fikir geldi:
— Hastasın, bunu görebiliyorum. Eğer doktorlar tahliye olduysa ve onları bulursak seni iyileştirebilirler. En kötü ihtimalle zararı azaltabilirler.
Bu söz Serkan’ı düşündürdü. Daha önce eczanelere, hastanelere gitmiş ama o ilaçları ve nasıl kullanacağını bir türlü bulamamıştı. Bir öğretmen olmadan tıp öğrenmek zor geldiğinden pes etmişti. Kafasını yavaşça yana döndürdü, küçük kız yine oradaydı. Hep orada… İçinden, “Belki,” diye geçirdi. “Belki mümkündür.”
Bakışlarını tekrar Deniz’e çevirdi:
— Güzel bir teklif. Ama şehirden fazla uzaklaşmam. Kısa sürede bir şey bulamazsak, sen yalnız devam edersin.
Deniz gülümsedi:
— Tamam, sağ ol. Yarın yola çıkar mıyız?
— Yarına hazır oluruz, dedi Serkan.
Deniz için bu konuşma, tıpkı öncekiler gibi düşündüğünden çok daha kısa sürmüştü. Serkan, kelimeleri pek kullanmayan biriydi; sanki kelimelerle değil de bir hayvan gibi sadece içgüdüleriyle hareket ediyordu. Tabi bir de “hastalık” dediği o durum vardı… Sık sık gözleri boşluğa dalıp gidiyordu. Deniz, içinden “Sanırım bu hayat şartlarında normal,” diye düşündü.
Uzun süren hazırlığın ardından iki çay yaptılar ve Salondaki eski koltuklara uzandılar. Deniz, beraber yola çıkacağı adamı daha yakından tanımak istiyordu. Bakışlarını çay bardağından kaldırıp sordu:
— Bütün bunlardan önce ne yapıyordun?
Serkan mırıltıyla cevap verdi:
— Üniversiteye gidiyordum, birinci sınıftaydım. Onun dışında genelde evde otururdum, pek sosyal biri değildim. Sen?
— Ben de üniversite ikinci sınıftaydım. Ama ben sosyal biriydim; sürekli arkadaşlarımla eğlenmek için çeşitli şeyler yapardık.
Deniz kurduğu cümlenin ardından biraz duraksadı, eski günlerin neşesi gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçip gitmişti. Yutkunup devam etti:
— Arkadaşların… Ya da ailen? Onlar…
Gerisini getiremedi, sustu. Serkan’ın ne demek istediğini anlayıp boşluğu doldurmasını bekledi. Serkan’ın ses tonu her zamanki gibi düz ve hissizdi:
— Arkadaşlarım ölü. Ailem ise beni küçükken terk etmiş… Neredeler, ne durumdalar bilmem. Pek umurumda da değil açıkçası.
Deniz, duyduğu bu yalnızlık karşısında buruk bir tebessümle:
— Onlar kaybetmiş.
Serkan, gözlerini yine o loş odanın görünmez bir köşesine dikerek cevap verdi:
— Belki de kazanmışlardır. Peki ya senin ailen? diye sordu Serkan, çayından bir yudum alırken.
Deniz bakışlarını bardağına indirdi, parmaklarıyla sıcak porseleni kavradı:
— Pek bir bilgim yok… Nerededirler, ne durumdadırlar az çok fikrim var aslında ama şu an tek önceliğim anneme ulaşmak.
Deniz bir süre suskun kaldı sonra:
— Dönüşenleri öldürürken ne hissediyorsun?
Serkan derin bir nefes aldı. Bakışları pencerenin kirli camından dışarıdaki karanlığa kaydı:
— Yani… Onlar zaten ölü. Hareket etmelerini ve bizimle beslenmelerini sağlayan tek şey içlerindeki virüs. Aslında aramızda değiller… Yani, umarım aramızda değillerdir. Ben sadece… Hani bazı insanların beyin ölümü gerçekleşir de hastanede makinaya bağlanırlar ya; ben sadece beyin ve ruh ölümü gerçekleşmiş o kişilerin fişini çekiyorum. Hepsi bu.
— Ya hissediyorlarsa? Ya o çürüyen bedenlerin içinde, bir yerlerde hâlâ kapana kısılmışlarsa?
Serkan, elindeki sıcak çay bardağına bakarken omuzlarını hafifçe silkti:
— Onların ne hissettiğini, neyi tercih edeceklerini bilemem… Ama ben bir dönüşen olsaydım, birinin gelip benim fişimi çekmesini isterdim.
Bakışlarını bardağından kaldırıp doğrudan Deniz’in gözlerinin içine dikti. Gözlerinde bir merak vardı:
— Sen dönüşenlerden sadece kaçtın mı? Hiçbirine zarar vermedin mi?
Deniz yutkundu. Eski anıların, o kaçış anlarındaki panik ve dehşetin ağırlığı yüzüne vurdu. Başını öne eğerek:
— Kaçmak… Kaçmak her zaman yetmiyor. Mecburen zarar verdiğim anlar oldu. Ve inan bana, her defasında onlara daha çok acıdım. Her defasında arkamda bıraktığım o şeyler için daha çok üzüldüm.
— Onlara zarar vermeden ilerlemek zor ve yarın zarar vermeye başlıyacağız.
— Sorun değil, anlıyorum… Dilerim buna çok gerek kalmaz. Parkta onca şeyin arasında bir ipucu, nereye gittiklerine dair bir iz bulmak istemiştim aslında ama cesetler dışında hiçbir şey yoktu. Olanları görmek senin için çok zor olmuştur… Umarım artık daha fazla kötü şey yaşanmadan güvenli yere, anneme ulaşırız.
— Umarım.
Çayları bitti ve erkenden uykuya çekildiler. Çünkü biliyorlardı ki; yarın başlayacakları o belirsiz yolculukta hayatta kalabilmek için her şeyden çok dinç bir zihne ve uyanık hislere ihtiyaçları vardı.Güneş saatler sonra kendini gösterdi. Deniz gözlerini açtığında Serkan’ın giyinip kuşandığını gördü. Bir anda ayaklanıp yolculuk için o da giyinip kuşanmaya başladı.
Apartmandan çıktılar; sokakları, caddeleri geçip köprüye vardılar. Barikatların arasından geçerek köprüde ilerlemeye başladılar. Serkan bir an arkasına baktı; parktaki sessiz seyirciler oradaydı. Hemen yakınında, o küçük kız da her zamanki yerinde, her zamanki bakışlarıyla duruyordu.
Bu bakışların daha önce hiçbir anlamı yoktu ama köprüde anlam kazandı. Bakışlar, “Sen nereye, ben oraya” diyordu.
Bu yolculuk, sanıldığından daha kalabalık olacaktı.
Köprüyü tamamen geçtiler. Şehirliler Serkan ile birlikteydi ama şehir artık arkada kalmıştı. Günlerce yürüdüler; farklı farklı yerlerde uyudular. Bir benzin istasyonunun arka odası, yolda kalmış bir otobüs enkazı, eski bir harabe… Hiçbiri gerçek bir barınak değildi, sadece rüzgârı kesmeye yarıyorlardı. Uyumak ve dönüşenlerden kaçmak dışında, durmadan bir ekmek kırıntısı arayarak yola devam ettiler.
Deniz su şişesini eline aldı, başını kaldırıp içerken gözüne bir şey takıldı. İleride birkaç büyük araç vardı ve sanki yanlarında insanlar görünüyordu. Heyecanla adımlarını hızlandırdı. Serkan’a dönüp, “Bir şey gördüm!” diye seslendi.
Serkan da adımlarını hızlandırdı, eli belindeki bıçağına gitti. Deniz ilerledikçe bunun askeri bir konvoy olduğunu fark etti; doğru görmüştü, konvoyun etrafında birileri vardı. Yaklaşarak, “Hey, merhaba!” diye seslendi.
Gelen cevap soğuk ve hırıltılıydı. Askeri kıyafetli dönüşenler, sesin geldiği yöne doğru döndüler. Deniz korkuyla geriye doğru adım atarken, Serkan yanından hızla geçip gitti. İlk dönüşenin çenesinin altından vurduğu keskin darbeyle anında etkisiz hale getirdi. Ardından gelen üç tanesini daha aynı kolaylıkla indirdi.
Geriye son bir tane kalmıştı; yapılıydı ve yeni dönüşmüştü, vücudu henüz çürümemişti. Serkan aceleyle hamle yapmak yerine, dönüşeni sesler çıkararak büyük bir taşın arkasına doğru çekti. Taşın üzerinden geçmeye çalışan zombi takılıp yere düşünce, Serkan kolaylıkla onu da etkisiz hale getirdi.
Dönüp Deniz’e baktı. Genç kadının yüzü eskisi gibi değildi, iyice asılmıştı; çok kısa sürede umutlanmış ve aynı hızla umudunu kaybetmişti. Serkan yerdeki askerlere baktı. Vücutlarında kurşun delikleri vardı ama silahları yoktu. Kamyonların kasaları da boşaltılmıştı. Belli ki burada iyi şeyler olmamıştı.
Serkan diz çöktü ve dönüşenlerin ceplerini kontrol etmeye başladı. Eski bir çakmak, yanında ezilmiş bir paket sigara, kurumuş kan lekeleriyle kaplı bir kağıt parçası ve en sonunda bir günlük buldu. Serkan günlüğü açtı; sayfaların arasından birkaç askerin yan yana gelip birbirine omuz verdiği bir fotoğraf çıktı. Bir fotoğrafa baktı, bir de yerdeki askerin üniformasındaki isim etiketine: Mustafa. Günlüğün ve fotoğrafın sahibi oydu.
Deniz, “Bir şey buldun mu?” diye sordu.
Serkan, “Henüz bir şey yok,” diye cevap verdi. “Hava yakında kararacak. Bu akşam kamyonun kasasında kalalım.”
Deniz, bitkin bir şekilde başını sallayarak onayladı.
MERHABA BEN BU ACEMİ ESERİN YAZARIYIM HER TÜRLÜ BİTİRİP GÜZEL BİR ANIYA SAHİP OLACAĞIM MERAK ETTİĞİM ÜSTÜNE DÜŞSEM GELİŞTİRSEM BAŞKASI İÇİN GÜZEL BİR İŞ ÇIKABİLİRMİ OKUDUĞUNUZ İÇİN TEŞEKKÜRLER.