EHVEN-İ ŞER
ÖNSÖZ
Bize hep doğru ile yanlış arasında bir seçim yapacağımız öğretildi. Kimse iki yanlışın ortasında, nefessiz kalacağımız o anlardan bahsetmedi.
Karşınıza iki yol çıkar. İkisi de uçurum, ikisi de ateş, ikisi de yıkımdır. Kurtuluş ihtimalinin sadece masallarda kaldığı o anda, geriye tek bir kural kalır: Daha az kanatanı seçmek. Buna ehvenişer derler. Kötünün iyisi. Ancak kimse o “iyi” kelimesinin ardında saklanan çaresizliği, iki felaket arasında sıkışıp kalmanın ruhu nasıl yavaş yavaş çürüttüğünü konuşmaz. Doğruyu seçme lüksünüz elinizden alındığında, geriye sadece hayatta kalma içgüdüsü kalır.
Elinizde tuttuğunuz bu hikâye, kusursuz kahramanların ve mutlak doğruların hikâyesi değil. Bu, iki yangın arasında kalıp yönünü bulmaya çalışanların, en karanlık anlarda o zor adımı atmak zorunda bırakılanların hikâyesi.
Şehir kendini yavaş yavaş karanlığa teslim ediyordu. Güneş direniyordu ama nafile; bazı şeyler çoktan direnmeyi bırakmıştı. Manavdaki çürük meyve ve sebzeler gibi… Ya da çamaşır ipine tutunmaya çalışan, rüzgâra karşı kayıplar vermiş elbiseler… Varoluş amacı insanlara eşlik etmek olan yalnız sokaklar, umut ve neşe barındırması gereken bomboş evler gibi her şey direnmeyi bırakmıştı. Tıpkı Serkan gibi.
Direnmeyi bırakanların çoğu çekip giderdi ama Serkan öyle biri değildi. Tanrı’nın ona verdiği cana ihanet etmek, ölümden önce çekilen acıların ölüm sonrasına taşınması demekti onun için. O yüzden sadece günleri öldürüyordu; onu öldürecek o güne kadar, günleri tek tek öldürüyordu.
Bir günün daha işi bitmek üzereydi. Yeni bir gün için dinlenme vakti yaklaşırken sığınacağı yerin yolunu tutmuştu Serkan. İlerlerken bir mağazanın vitrinine takıldı gözü; iki silüet gördü. Biri kendinindi, yorgun ve harap; diğeri ise küçük bir kız çocuğuna aitti. Çevreye tamamen kör bakan gözleri sadece Serkan’ın üzerindeydi. Ne korku ne merak… Sadece orada durup Serkan’a bakıyordu; tek görevi buymuş gibi. Serkan alışıktı bu duruma. Gözlerini kapadı, bir süre sonra açtığında kız orada değildi. Yüzündeki ifadeyi hiç değiştirmeden tekrar yola koyuldu.
Bir otelin önünden geçerken önce bir yuvarlanma sesi, ardından bir inilti duydu. Tuhaf… Buradan böyle sesler çıkmaması lazımdı. Serkan otelin kapısından sessizce içeri girdi; merdivenlerin başında genç bir kadın vardı, bileğini ovuluyordu ve kan da vardı. Birkaç saniye sonra Serkan otelden çıktı, tekrar yola koyuluyordu ki küçük kızla göz göze geldi. Sadece birbirlerine baktılar. Bir süre sonra Serkan gözlerini devirdi ve tekrar içeri girdi.
Şimdi de merdivenlerin başındaki genç kadınla göz gözeydi. Genç kadının gözlerinde korku ve çaresizlik vardı, çok belliydi. Serkan ellerinin boş olduğunu, niyetinde hiçbir tehdit barındırmadığını belirtircesine iki avucunu açtı ve fısıltıya yakın bir sesle:
— Korkmana gerek yok, zararsızım. Yardıma ihtiyacın varmış gibi görünüyor," dedi.
Kadın, tereddüt dolu bir sessizliğin ardından başını hafifçe salladı. Serkan kadının yanına yaklaşıp diz çöktü. Bileği hızla şişiyordu; kırık olmayabilirdi ama durumu kötüydü. Üstelik derin bir kesik vardı ve kan, deri üzerinde kendine yollar açıyordu. Tam o sırada genç kadın fısıldadı:
— Isırılmadım…
Serkan çantasını omzundan indirip yere bıraktı. Çantasından çıkardığı malzemelerle yaraya müdahale etmeye başladı. En sonunda, ince bir bez parçasıyla yarayı sarıp kapattı ve ayağa kalktı.
— Daha güvenli bir yere gidelim, yürüyebilir misin? diye sordu.
Genç kadın, aniden karşılaştığı bu yabancıya güvenmiyordu ama başka seçeneği de yoktu. Bu dünyada seçenekler genelde iki tane olurdu: kötü ve daha az kötü.
— Evet, diye kısa bir cevap verdi.
Serkan kolunu uzattı. Kadın onun desteğine tutunarak ayağa kalktı. Attığı ilk adımda sendeledi ama acıya direnip yürümeye devam etti.
Otelden çıkıp, sessizliğin hüküm sürdüğü tekinsiz sokaklarda birkaç dakika boyunca yan yana yürüdüler. Sonunda eski bir apartmanın önüne vardılar. Dış kapı kilitli değildi; sadece hafifçe itilmeyi bekliyordu. İçeri girip ikinci kata çıktılar. Serkan bir kapının önünde durdu; önce iki kez, kısa bir duraksamanın ardından bir kez daha vurdu. İçeriden hiçbir ses gelmedi. Kapıyı açıp içeri girdiler.
Kadın salonun en köşe tarafına, adeta görünmez olmak ister gibi çöktü. Adrenalin yavaş yavaş çekildikçe, bastırdığı acı katlanarak büyüyordu. Serkan odadaki eski sandalyelerden birini sürükleyerek gıcırtıyla kadının yanına götürdü ve oturmasını işaret etti. Kadın sandalyeye yerleştiğinde, ortam artık daha korunaklı olduğu için Serkan yarayla bu sefer daha özenli bir şekilde ilgilenme fırsatı buldu.
Ortam sessizdi. Ağır kokan bu odayı kaplayan sessizliği ilk bozan kadın oldu:
— Teşekkür ederim… Yardımın için sağ ol.
Serkan cevap vermedi, işine odaklanmaya devam etti.
— Bu arada adım Deniz.
— Serkan.
İsimler, o soğuk odanın içinde bir süre asılı kaldı. Deniz, bakışlarını odanın loş köşelerinde gezdirdikten sonra sordu:
— Başka kimse var mı?
— Yok, dedi Serkan.
Bunu söylerken, odanın diğer köşesinde dikilmiş küçük kız çocuğu onu izliyordu.
Bütün bu sürede güneş direnmeyi bırakmış, karanlığa tamamen teslim olmuştu. Serkan’la Deniz’in bulunduğu odayı tek bir mum aydınlatıyordu. Deniz’in uyumaya niyeti yoktu; tetikte kalmak istiyordu ama bedeni zihnine ihanet etti ve ağır ağır uykuya daldı. Serkan bir süre daha uyanık kaldı. Sonunda o da, sönen mumla birlikte karanlığa teslim oldu…
Ta ki güneş yeniden ortaya çıkana kadar.
Deniz gözlerini açtığında ilk birkaç saniye nerede olduğunu, tepesindeki bu yabancı tavanın kime ait olduğunu kavrayamadı. Sonra başını çevirip etrafa bakarken Serkan’ı gördü; pencerenin önünde durmuş, sessizce şehri izliyordu.
— Günaydın, dedi Deniz.
Bu dünyada bu sözün pek bir anlamı kalmamıştı belki ama eski hayata ait, kırılması zor bir alışkanlıktı işte. Serkan sesin geldiği yöne döndü ve kelimelere dökülmeyen bir selamla sadece başını salladı.
Deniz yavaşça doğruldu. Hareket etmesiyle birlikte, dün gece bastırılan o keskin acı kendini yeniden hatırlattı. Tam o sırada hemen yanına bırakılmış temiz kıyafetleri ve birkaç parça konserveyi fark etti.
— Sen yemek yedin mi? diye sordu Deniz, mahcup bir sesle. — Senin erzağını bitirmek istemem.
— Yeterince erzak var, dedi Serkan. Sesi her zamanki gibi düz ve mesafeliydi.
Serkan, Deniz’in üzerini değiştirebilmesi için odadan kısa süreliğine ayrıldı. Genç kadın hızla kıyafetlerini değiştirdi ve konserveyi açtı. Açlığın getirdiği aceleyle ilk lokmasını henüz yutmuştu ki Serkan sessizce içeri geri girdi.
Deniz, elindeki konserve kutusunu tutarak ona baktı:
— Teşekkür ederim. Her şey için… Sen iyi birisin.
Serkan cevap vermek için kelime kullanmak yerine yine başını sallamayı tercih etmişti; aklında sorulması gereken bir soru vardı.
— Peki… Neden bu şehre geldin?
Deniz şaşırmıştı:
— Dışarıdan geldiğimi… Nereden biliyorsun?
— Bu şehirdeki insanlar çoktan tahliye edildi, dedi Serkan, pencereden dışarıya kısa bir bakış atarak. — Benden başka kimse kalmadı. Buraya dışarıdan geldiğini anlamak zor değil.
Deniz yutkundu:
— Bu yüzden geldim zaten. Annem buradaydı… Doktordu, seminer için bu şehre gelmişti. Olaylar patlak verdiğinde ona telefonla ulaşmayı başardım, iyi olduğunu söyledi. İnsanları tahliye ediyorlarmış. Güvenli bir yere ulaştığında beni de yanına aldıracağını söyledi. Ama… Bir daha birbirimize ulaşamadık.
Deniz’in aklına bir soru takıldı:
— Anlamıyorum… Bu şehir anakaraya tek bir köprüyle bağlı zaten, neredeyse tamamen güvenli sayılır. Buradan daha güvenli neresi olabilir ki? Sen biliyor musun, insanlar şimdi nerede?
Serkan yüzündeki donuk ifadeyi hiç değiştirmeden, “Ben… tahliyeyi kaçırdım,” dedi. “Kafam pek yerinde değildi. İnsanların çoğunun buradan götürüldüğünü biliyorum ama nereye gittiklerini bilmiyorum.”
— Kötü olmuş, dedi Deniz üzüntüyle. — Tahliye tam olarak nerede yapıldı peki?
— Şehrin ortasında büyük bir park var. Orada.
Deniz’in gözlerinde ani bir umut ışığı belirdi:
— Beni oraya götürür müsün peki?
— Hayır, dedi Serkan, hiç duraksamadan. — Ama tarif ederim, sen kendin gider bakarsın.
Deniz, Serkan’ın bu kesin ve soğuk reddedişinde, sesinin altından sızan o tekinsiz tonda bir tuhaflık sezdi; ama daha fazla üsteleyip bu kırılgan dengeyi bozmak istemedi.
— Tamam… Bu da olur, teşekkür ederim. Önce bileğimi toparlamam lazım tabii.
Zaman, o küçük dairenin içinde ağır bir ritimle akmaya başladı. Eskiden günler gürültüyle, şehrin karmaşasıyla geçerdi; ama artık sadece derin bir sessizlik vardı. Güneş kirli camlardan her yeniden doğduğunda, günün ilk saatlerinde Deniz köşesine çekiliyor, sessizce yarasıyla ilgileniyor, ayağa kalkıp olduğu yerde adımlar atıyordu. Serkan ise gün ağarırken çıkıyor, akşam karanlığı çökerken çantasında birkaç parça erzakla geri dönüyordu.
Neredeyse hiç konuşmuyorlardı. Deniz’in aslında içini dökmeye, bu boğucu sessizliği bozmaya niyeti vardı; ama ne zaman Serkan’a baksa, omuzlarında kelimelerle tarif edilemeyecek kadar büyük, ağır bir hüzün görüyordu. Deniz’in ayak bileğindeki o derin kesik yavaş da olsa kabuk bağlıyor, iyileşiyordu; ama Serkan’ın içindeki o görünmez yara, sanki her saniye gizlice kanamaya devam ediyordu. Ve Deniz, o yarayı deşmeye hiç mi hiç cesaret edemiyordu.
Günler sonra Deniz, bu kez daha kararlı bir şekilde ayağa kalktı ve adımlar atmaya başladı. İlk adımı temkinliydi, ikincisi ise daha kararlı. Üçüncü adımında yüzüne hafif bir acı gölgesi yerleşti ama durmadı. Serkan’a döndü:
— Yürüyebilirim.
Serkan, Deniz’in bacağına kısa ve hissiz bir bakış fırlattı:
— Koşamazsın ama yürürsün.
Deniz pencereye doğru ilerledi, gözleri dışarıdaki gri ve sessiz sokaklardaydı.
— Park çok uzak mı? diye sordu.
— Normal bir yürüyüşle yirmi dakika, dedi Serkan. — Senin hızınla kırk.
— Eğer hâlâ benimle gelmek istemiyorsan bana yolu tarif et. Gidip bakmam lazım. Nereye gittiklerini öğrenebilirsem, annemi de bulabilirim.
Serkan derin bir sessizliğe gömüldü.
— Pekâlâ, dedi en sonunda.
Kısa, neredeyse ruhsuz bir şekilde anlattı. Sokak. Köşe. Kırık camlı otobüs. Parkın demir parmaklıkları… Mesafe basitti. Ama o sokaklar artık sadece bir “yol” değildi.
Deniz anladığını belirtircesine başını salladı. Elini kapı koluna götürdü ama bir süre kapıyı açmadı. Omzunun üzerinden Serkan’a baktı.
— Gelmek istemiyorsun, dedi.
Serkan cevap vermedi.
Deniz kapıyı açtı. Apartmanın soğuk ve karanlık merdiven boşluğuna adım attı. Durmadı, arkasına bakmadı. Kapı arkasından yavaşça kapandı.
Serkan yerinden kımıldamadı; hiçbir şey yapmadan, öylece oturmaya devam etti. Sessizlik, odanın duvarlarına çarparak yeniden uzadı. Serkan uzun süre salonun zeminine bakakalmıştı. Boynu ağrıdığı için başını kaldırınca, o küçük kızla yeniden göz göze geldi. Korkmadı; bu duruma alışıktı artık. Birbirlerini donuk, hissiz bakışlarla izlediler. Serkan’ın bakışları küçük kızı harekete geçiremiyordu ama küçük kızın o donuk gözleri Serkan’ı harekete geçirdi. Aslında gitmeye hiç niyeti yoktu ama bu bir karar değildi; orada öylece duramamaktı, kendine engel olamamaktı. Sokağa çıktığında adımlarını hızlandırdı.
Deniz yarı yolda, arkasından gelen hızlı adım seslerini fark etti. Arkasını döndüğünde Serkan’ı gördü. Yüzünde hafif, minnettar bir gülümseme belirdi ama hiçbir şey söylemedi. Serkan da konuşmadı. Kalan yolu birlikte, sessizce yürümeye başladılar.
Rüzgâr yön değiştirince koku geldi… Keskin değil ama çok yoğundu. Beklemiş, bayat bir et kokusu… Deniz yürürken durmadı ama yüzü kasıldı, gerildi.
— Bir şey çürümüş… dedi fısıldayarak.
Serkan cevap vermedi.
Parkın demir parmaklıkları göründüğünde aralarındaki sessizlik daha da büyüdü. Kapı açıktı, içeri doğru itilmişti. Aceleyle girilen ya da kaçılan yerler böyle olurdu. Deniz içeri ilk adımı attı, sonra birden çakılmış gibi durdu. Çimenlerin üzerinde insanlar vardı. Hepsi yerdeydi. Düzenli sayılabilecek bir dağınıklıkla, sanki sırada beklerken aynı anda yere yığılmışlar gibi…
Deniz yaklaştıkça dehşeti gördü: İnsanları ölüme iten yine insanlardı. Vücutlarında ve başlarında, hep aynı noktada kurşun izleri vardı. Deniz nefes almayı unuttu. “İnsanlara ateş etmişler… Neden? Burada ne oldu?”
Serkan olduğu yerde donup kalmıştı ama sebebi bu korkunç manzara değildi; buraya ilk kez gelmiyordu. Deniz’in yerde gördüklerini, o ayakta dikilirken görüyordu. Köşedeki bakkal, berber, komşuları, okul arkadaşları, öğretmenleri… Hepsi buradaydı. Hepsi tıpkı o küçük kız gibi Serkan’ı izliyordu.
Deniz cesetlerin yüzlerine bakmaya başladı. Tanıdık birini bulmayı değil, bulmamayı umarak… Bulamadı da. Serkan’a döndü.
— Tahliyede doktorlar öncelikli olur, değil mi? diye sordu.
Yavaş yavaş kendine gelen Serkan, “Genellikle…” diye cevapladı. Kesinlik vermiyordu ama ihtimali de öldürmüyordu.
Deniz etrafa biraz daha göz gezdirdikten sonra Serkan’ın yanına yürüdü:
— İyi misin? diye sordu.
Serkan başını bir aşağı bir yukarı salladı.
— Neden? dedi Deniz, titreyen bir sesle. — Neden?
— Dönüşenler… diye cevap verdi Serkan. — Her şey yolunda gibiydi. Tahliye için buradaydım ama şehri terk etmeye hazır değildim. Hazır olsaydım belki de ben de şu an o çimlerde yatıyordum, kim bilir… Risk gördüler ve riski en aza indirmenin yolunun bu olduğunu düşündüler.
— Bu korkunç… dedi Deniz.
Kısa bir süre sonra, hiç konuşmadan apartmana doğru ilerlemeye başladılar.
Biraz ilerlediklerinde, yolun ortasında iki engel belirdi: Dönüşenler. Park infazından ağır yaralı kurtulmuş ama parktakilerle aynı kaderi paylaşmışlardı. Donuk, boş gözleriyle onları süzüyor, etrafa yaydıkları o çürümüş et kokusu havayı dolduruyordu. Serkan durdu, belindeki bıçağını çıkardı. Elleri tamamen soğukkanlı, hareketleri keskin ve kontrollüydü.
İlk dönüşen üzerine doğru atıldı. Serkan çevik bir yan adımla sıyrıldı, bıçağını kaldırdı ve tek bir keskin darbeyle çenesinin altından sapladı. Dönüşen sessizce yere yığıldı. İkinci dönüşen daha yavaş ama daha inatçıydı. Serkan geri çekilmedi; bıçağı tam göğüs hizasından sapladı. Dönüşen bir an çırpındı, kafasına gelen ikinci darbeden sonra o da hareketsiz kaldı.
Deniz gözlerini kırpmadan bu ani vahşeti izlemişti; gözlerinde dönüşenlere karşı tiksintiden ziyade, onlara acır gibi bir bakış vardı ama hiç ses çıkarmadı.
Apartmana doğru yürümeye devam ettiler. Kapıyı sessizce açıp içeri girdiler. İçerisi çoktan karanlığa gömülmüştü. Sessizlik, gece iyice çökene kadar devam etti; odada sadece kendi nefeslerinin hafif yankısı vardı. Ne yemek yediler ne su içtiler; sadece, o günün ve o parkın ağırlığından kaçmak istercesine kendilerini uykunun kollarına bıraktılar.
Serkan gözlerini yeni bir güne açtı; önce dışarı baktı, sonra Deniz’in uyuduğu yere. Deniz orada değildi. Deniz dairede değildi, apartmanda değildi, sokağın başında da… Deniz burada değildi.
Serkan onu aramadı, üzerinde düşünmedi de. Ekipmanını aldı ve akşama erzak aramak için dışarı çıktı. Kafası pek yerinde değildi. Kendince bulduğu çözüm de asla erzak biriktirmemekti. Her gün arayışa çıkıp kendini meşgul etmek, onun mantıklı bulduğu az sayıdaki fikirden biriydi.
Saatlerce etrafta dolaşıp durdu, sonrasında daireye geri döndü. İçeri girdiğinde derin bir nefes alıp verdi. Küçük kız oradaydı. İkisi de birbirine öylece bakıyordu. Tam o sırada Serkan bir çift göz daha fark etti; Deniz buradaydı.
— Selam, dedi Deniz dudaklarını bükerek. Sanki haber vermeden gittiği için özür diler gibiydi.
— Selam.
— Son günler pek iyi geçmedi benim için. Biraz kafa dağıtmaya çıktım ben de.
— Anlıyorum.
Deniz, önemli bir konuşmaya hazırlanıyor gibiydi. Bir süre sonra konuşmaya başladı:
— Öncelikle seni parka sürüklediğim için özür dilerim ve her şeye rağmen beni orada yalnız bırakmadığın için teşekkür ederim.
Biraz durup nefes aldıktan sonra devam etti:
— Annemi parkta göremedim, ki bu iyi haber. Tahliye edilen insanların yanında olmalı ama nerede? Gidip onu aramak niyetindeyim. Acaba bana eşlik eder misin? Biliyorum, zaten benim için çok şey yaptın ama bu sefer kendin için de bir şeyler yapabilirsin.
— Ne demek istiyorsun? Nasıl kendim için?
— Güvenli yeri bulursak annemi buluruz. Annem oradaysa doktorlar da oradadır. Doktorlar oradaysa seni iyileştirebilirler.
Deniz cümlenin sonunu zoraki bir şekilde söyledi ve ekledi:
— Pek iyi durumda değilsin. Donup kalıyorsun, bazen boş yerlere bakıyorsun. Yanlış zamanda bu ölümcül bir duruma sebep olabilir ama benimle gelirsen bir çözüm bulabiliriz.
Serkan bir an ağzını açtı, sonra kapadı. Sağ tarafına baktığında küçük kız oradaydı. Belki, dedi Serkan içinden, belki mümkündür. Zamanında kendisine iyi gelecek bir şeyler bulmak için kitaplara göz gezdirmiş, hastaneleri ve eczaneleri araştırmış ama iyi bir sonuç elde edememişti. Deniz’in bu teklifi oldukça cezbediciydi.
— Pekala, evet, kafam pek yerinde değil, bu doğru. Bununla yaşadım ve yaşamaya devam da edebilirim ama yine de şansımı denemek isterim. Tek bir sorun var: Şehirden uzaklaşmak istemiyorum. Yol bizi fazla uzağa sürüklerse ben geri dönerim.
— Peki, sen nasıl dersen… Fazla vakit yok, yarın sabah aramaya başlayabiliriz, değil mi?
— Başlarız… Başlarız.
Deniz gülümsedi ve koltuğa yayıldı. Serkan da başka bir koltuğa uzandı. Bir müddet konuşmadılar. Serkan ayağa kalktı, mutfağa gitti ve bir süre sonra iki büyük bardak sıcak çikolatayla geri döndü. Birini Deniz’e uzattı. Deniz gülümseyip ikramı kabul etti.
— Sıcak çikolata içmeyeli çok zaman oldu. Yani düşününce, kıyametten sonra çok fazla vakit geçmedi ama dünyanın işleyişi durunca sanki… Sanki günler uzadı ve zaman fazla fazla aktı gibi geliyor bana.
— Zaman benim takip ettiğim bir şey değil artık, o konuda rahatım diyebilirim.
Deniz biraz çekinse de cevabını merak ettiği o soruyu sordu:
— Ailen… Arkadaşların?
— Ailem beni küçükken terk etmiş. Arkadaşlarımsa… Parktalar.
— Arkadaşların için üzgünüm. Ailene gelince, onlar kendileri kaybetmiş.
— Belki de kazanmışlardır, bilemezsin. Senin ailen, diğerleri nerede?
— Yani… Yerleri ve durumları hakkında tahminlerim var ama önceliğim annemi bulmak.
— Dönüşenleri öldürürken ne hissediyorsun?
Serkan derin bir nefes aldı. Bakışları pencerenin kirli camından dışarıdaki karanlığa kaydı:
— Yani… Onlar zaten ölü. Hareket etmelerini ve bizimle beslenmelerini sağlayan tek şey içlerindeki virüs. Aslında aramızda değiller… Yani, umarım aramızda değillerdir. Ben sadece… Hani bazı insanların beyin ölümü gerçekleşir de hastanede makineye bağlanırlar ya; ben sadece beyin ve ruh ölümü gerçekleşmiş o kişilerin fişini çekiyorum. Hepsi bu.
— Ya hissediyorlarsa? Ya o çürüyen bedenlerin içinde, bir yerlerde hâlâ kapana kısılmışlarsa?
Serkan, elindeki bardağa bakarken omuzlarını hafifçe silkti:
— Onların ne hissettiğini, neyi tercih edeceklerini bilemem… Ama ben bir dönüşen olsaydım, birinin gelip benim fişimi çekmesini isterdim.
Bakışlarını bardağından kaldırıp doğrudan Deniz’in gözlerinin içine dikti. Gözlerinde merak vardı:
— Sen dönüşenlerden sadece kaçtın mı? Hiçbirine zarar vermedin mi?
Deniz yutkundu. Eski anıların, o kaçış anlarındaki panik ve dehşetin ağırlığı yüzüne vurdu. Başını öne eğerek konuştu:
— Kaçmak… Kaçmak her zaman yetmiyor. Mecburen zarar verdiğim anlar oldu. Ve inan bana, her defasında onlara daha çok acıdım. Her defasında arkamda bıraktığım o şeyler için daha çok üzüldüm.
— Ya onlar ya sen, başka yolu yok. Durum bu.
— Neyse, ben uykuya çekiliyorum. Sana da aynısını tavsiye ederim. Çikolata için sağ ol, sabah görüşürüz.
— Önemli değil, sana iyi uykular.
Deniz daha fazla konuşmak istemedi köşesine çekildi, üstünü örttü. Serkan koltukta bir müddet öylece kaldı. Genelde uykuya kendi isteğiyle dalmazdı; uyku hep zorla galip gelirdi. Ama Serkan bu kez galibiyetin kolay olmasını sağladı… Gözlerini kapattı ve teslim oldu.
Saatler sonra güneş, Serkan ve Deniz için bu şehirde bir kez daha belirdi. Kıyafetler giyildi, çantalar dolduruldu, ekipmanlar alındı; her şey tamamdı. Derin bir nefesle kapıya doğru ilerleyip yola koyuldular.
Sokaklar, caddeler sırayla arkalarında kaldı. Sonunda köprü tam karşılarındaydı. Barikatların arasından geçerek köprünün ucuna kadar ulaştılar. Şehre elveda deme vaktiydi ama şehirdekilere değil…
Serkan etrafına baktığında tanıdık yüzler gördü. Bu tanıdık isimlerin bakışları çoğu zaman anlamsızdı; ama ilk defa burada, bu köprüde bir anlam kazandılar. O bakışlar Serkan’a “Sen nereye, biz oraya” diyordu. Bu yolculuk sanıldığından çok daha kalabalık olacaktı.
Köprüyü tamamen geçip günlerce yürüdüler. Geceyi farklı farklı yerlerde geçirdiler: Bir benzin istasyonunun arka odası, yolda kalmış bir otobüs enkazı, eski bir harabe… Hiçbiri gerçek bir barınak değildi; sadece rüzgârı kesmeye yarıyorlardı. Uyumak ve dönüşenlerden kaçmak dışında, durmadan bir ekmek kırıntısı arayarak yola devam ettiler.
— Bileğin nasıl?
— İyi.
— İstersen çantanı bir süre ben taşıyabilirim?
— Gerek yok. Eeee, bütün bunlar olmadan önce ne yapıyordun? Üniversiteye gidiyor muydun?
— Evet, gidiyordum.
— Ne olmak istiyordun?
— Bilmiyorum.
— Onca zaman kendine uygun bir şey bulamadın mı?
— Hayır. Peki sen? Annen gibi doktor olmak mıydı niyetin?
— Hayır, ressam olmak istiyordum. Bir isim yapmak, bir iz bırakmak istiyordum… Fazla yüksekten uçuyormuşum, değil mi?
— Yeteneğine şahit olamadım, o yüzden yorum yapamam.
— Belki bir ara şah…
Deniz yolda bir şey gördü. İleride birkaç araç vardı. Adımlarını hızlandırdı; araçların yanında insanlar vardı. Serkan da Deniz’i takip ediyordu, eli bıçağının hemen yanındaydı. İlerledikçe detaylar ortaya çıktı; bu, küçük bir askeri konvoydu.
Deniz sesini duyurabileceği bir mesafeye geldiğinde:
— Hey, merhaba! diye seslendi.
Gelen cevap soğuk ve hırıltılıydı. Askeri kıyafetli dönüşenler, sesin geldiği yöne doğru başlarını döndüler. Deniz korkuyla geriye doğru bir adım atarken, Serkan onun yanından hızla geçip gitti. İlk dönüşeni, çenesinin altından vurduğu keskin bir darbeyle anında etkisiz hale getirdi. Ardından gelen üç tanesini daha aynı soğukkanlılıkla indirdi.
Geriye son bir tane kalmıştı. Yapılıydı ve yeni dönüşmüştü; vücudu henüz çürümemişti. Serkan aceleyle hamle yapmak yerine, dönüşeni garip sesler çıkararak büyük bir taşın arkasına doğru çekti. Taşın üzerinden geçmeye çalışan dönüşen takılıp yere düşünce, Serkan hiç zorlanmadan onu da etkisiz hale getirdi.
Serkan dönüp Deniz’e baktı. Deniz’in yüzü bir hayli düşmüştü; tek bir saniyede umutlanmış, hemen ardından tüm umudunu yitirmişti.
Serkan bakışlarını yerdeki dönüşenlere çevirdi. Vücutlarında kurşun delikleri vardı ama silahları etrafta görünmüyordu. Araçların içi de boştu; belli ki burada iyi şeyler olmamıştı.
Diz çöküp askerlerin ceplerini karıştırmaya başladı. Bir çakmak, sigara, birkaç fotoğraf ve bir de günlük çıktı… Günlüğün ilk sayfasında, birkaç askerin omuz omuza vermiş olduğu bir fotoğraf duruyordu. Fotoğraftaki askerlerden biri tam burada, Serkan’ın önünde yerde yatıyordu; günlük onun cebinden çıkmıştı ve ona aitti. Ama fotoğraftaki diğer askerler kayıptı, burada değillerdi.
Serkan doğrulup Deniz’e döndü:
— Hava yakında kararır. Geceyi kamyon kasasında geçirelim mi?
Deniz’den ses gelmedi. Dalıp gitmişti.
— Heyyy, Deniz?
— Ne? Ne sordun?
— Geceyi burada geçirelim diyorum, tamam mı?
— Olur.
Kamyon kasasına yerleştiler. Deniz kendi köşesine çekilip üzerini kapattı. Serkan cebinden çıkardığı günlüğü eline aldı ve ilk sayfayı açtı:
“Sevgili günlük, sana yazmaya yeni başladım ve şu an çok fena gülesim geliyor. Kardeşim Cemre’yle bir iddiaya girdim ve kaybettim, o da bana askerlik boyunca günlük tutmamı söyledi. O yüzden buradayım… Evet, Masal çıkma teklifimi kabul etseydi çok iyi olurdu, iddiayı ben kazanırdım ama neyse. İlk günüm, ilk saatlerim… Odamı özledim. Evet, şimdiden… Bu arada unuttum, henüz tanışmadık, çok özür dilerim sayın günlük. Benim adım Mustafa, memnun oldum. Veeee sanırım ilk gün için yeteri kadar yazdım. Eee, yarın görüşürüz o halde!”
Serkan çantasını açıp el fenerini yakınına koydu; nitekim ay ışığı okumak için yeterli olmayabilirdi. Birkaç sayfa atlayarak okumaya devam etti:
“Merhaba günlük. Nasılsın? Benimle beraber oradan oraya sürüklenmek sana da iyi gelmiyordur… Eskiden sana yazmak eğlenceliydi, şimdi sadece kafamı toparlamak için yazıyorum. Bir etkisi oluyor mu, ondan da emin değilim ya, neyse.
Askeri düzen zayıfladı. İnsani düzen zayıfladı… İnsanların birbirine sırt vermesi gerekiyordu, birbirini sırtından vurması değil. Bizlerin bir avuç toprak parçasında yeniden filizlenmesi gerekiyordu; bir avuç toprak için savaşması değil.
Dışarıdakilere ‘canavar’ diyorlar… Ayna karşısında gördükleri şeylerin sanki farklı bir yanı var mı?”
Serkan birkaç sayfa daha atladı:
“Bugün de bir aradayız günlük. Birkaç arkadaş ve sen delirmemi engelliyorsunuz… Gerçi çoktan delirmiş de olabilirim, o ayrı.
Kokuyu alabiliyor musun? Yaktık… Yaşlı, genç, çocuk… Cesetleri yaktık. Sadece iki kişi kurtarabildik, sadece iki… Korkuyorum. Korkuyorum ama canavarlardan değil; silahımın içindeki merminin, beni kendisinin ‘iyi bir çıkış’ olduğuna ikna etme çabasından… Ve ben ikna olurum diye korkuyorum.
Dayanmam lazım. Dayanmam lazım. Dayanmam lazım. Dayanmam lazım. Dayanmam lazım. Dayanmam lazım. Dayanmam lazım. Dayanmamam lazım…”
Serkan günlüğü kapattı, kenara koydu. Bir süre karanlığa bakarak durdu; ardından dayanamayıp defteri yeniden eline aldı ve son sayfayı açtı:
“İlk kez… Uzun zaman sonra ilk kez umutlu bir günden merhaba sana günlük! Sürgünümüz sona eriyor. ‘Bahir’ adında güvenli bir yerle temas kurduk, telsizden koordinatları verdiler.Tam yerini belirleyemedik ama yakında olduğu kesin. Önce arkadaşlarımla oraya sağ salim varalım, kısa süre sonra da ailemin olduğu yere gideceğim. Oradadırlar, eminim… Orada beni bekliyorlardır. Sabredin, size kavuşacağım, beraber güvenli yere gideceğiz. Söz… Söz veriyorum.”
MERHABA BEN BU ACEMİ ESERİN YAZARIYIM HER TÜRLÜ BİTİRİP GÜZEL BİR ANIYA SAHİP OLACAĞIM MERAK ETTİĞİM ÜSTÜNE DÜŞSEM GELİŞTİRSEM BAŞKASI İÇİN GÜZEL BİR İŞ ÇIKABİLİRMİ OKUDUĞUNUZ İÇİN TEŞEKKÜRLER.