Emel Hanım'ın Takımı

Emel Hanım’ın Takımı

“Yok vallahi. Hiçbir yerde yok. Çıldırmak işten değil.”

Emel Hanım oflaya puflaya yeniden etrafa bakınmaya başladı. Tüm dolaplara üçüncü kez baktıktan ve tabakları Allah bilir kaçıncı kez saydıktan sonra bezgin bir şekilde kanepeye yığıldı. Kırlenti orta sehpanın üzerine, ayaklarını da kırlentin üzerine koydu. Başını geriye atıp gözlerini kapadı.

Suphi Bey, elinde havluyla salonun kapısında belirdi.

“Bulamadın mı daha? Yahu boş ver, ucunda ölüm yok ya. Eksik olsun biri de. Hadi bir şeyler hazırla da yiyelim. Öğlen olacak neredeyse.”

“Allah aşkına sus bey, bak kalbini kırarım.”

“Lafa bak. Bir tane tabak için kalbimi mi kıracaksın? Dün akşam da bir şey yemedim zaten, hadi gözünü seveyim.”

Emel Hanım gözlerini açıp ters ters baktı eşine.

“Yatsıdan sonra gelirim demedin mi? Yemek yapmadım ben de. Hem ben ne diyorum, sen ne diyorsun. Biraz olsun şu miden dışında da bir şeyleri dert et be adam!”

“Allah Allaah, ben ne dedim şimdi? Senin gibi eşyaya mı tapınayım, onu mu istiyorsun?”

“Haşa. Tapınma değil, hürmet bu hürmet. Ama ben kime diyorum, siz ne bilirsiniz hürmeti?”

“Hürmet böyle mi olur? Altı yıldır vitrinde duruyor. Oğlan ta oralardan vitrinde sergilensin diye mi getirdi bu takımı?”

“Ezberlemişsiniz bir laf, hepiniz aynı şeyi söylüyorsunuz. Al, indirdik de ne oldu? İlk kullanmada bozuldu takım.”

Mutfağa geçen Suphi Bey oradan bağırmaya başladı.

“Kırılmıştır dün, sen de süpürüp atmışsındır.”

“Bunamadım daha çok şükür. Gün biter bitmez yıkadım dizdim bulaşıklığa. Kırılmadı bir şey.”

“Ne biliyorsun, saydın mı yıkarken? Sevgi Hanım kırmıştır, elini ayağını nereye koyacağını bilmiyor o kadın bazen.”

“Aklına ne geliyorsa tartmadan söylüyorsun vallahi. Senin gibi olmak var. Sevgi güne bile gelmedi bey. Kızı hastaydı. Günden sonra sen gelmeden bir çıkıp baktım. Fena üşütmüş yavrucağız.”

Suphi Bey bir şeyler daha söyledi ama bunlar pek anlaşılmadı. Elinde bir tabakla salona döndü. Masadan ahşap sandalyeyi çekip oturdu. Getirdiği dolmaları eliyle yemeye başladı.

“Kırılmadıysa nerede o zaman? Biri çaldı besbelli.”

“Hah, iyice saçmaladın şimdi. Kim çalacak benim tatlı tabağımı. Hem niye çalsın? Bir tane tabağı neresine ne yapacak?”

Suphi Bey son dolmayı da ağzına attı, parmakları havadaydı.

“E senin için ne kadar kıymetli olduğunu biliyor herkes. Biri seni üzmek için almıştır. Canın sıkılsın istemiştir. Olamaz mı? Senin de bazen ayarın kaçıyor, lafın nereye varacağını bilmeden konuşuyorsun. Misal Melike’ye geçen neler söyledin, ben onun yerinde olsam…”

“Allah aşkına git başımdan, git kahvene mi gidiyorsun, arkadaşının dükkanına mı gidiyorsun, nereye gidiyorsan…!”

Suphi Bey’i kovduysa da aklına üşüşenleri öyle kolay kovamadı Emel Hanım. Ya haklıysa. Sahiden arkadaşlarından biri çaldıysa tabağı. Başka bir izah gelmiyordu aklına. Ama sırf biraz boşboğazlık yaptı diye Melike onu üzmek ister miydi? İki gün surat asmıştı, sonra Emel Hanım “Kızım, ben onu içimden gelerek söylemedim ki, ağzımdan kaçtı, yoksa banane kocanla senin arandaki mevzuudan.” deyip özür dilemişti de sarılıp barışmışlardı.

Yine de içine bir kurt düşmüş, karnının orta yerinde kımıl kımıl kımıldanmaya başlamıştı. Kalktı, baş örtüsünü taktı, kapıyı açtı, terliklerini giyip merdivenlerden inmeye başladı. Dün olanlar aklına geldikçe kendine kızıyor, pişmanlığı artıyordu.

Dün öğlen günde hazırlıklarını tamamlamış, eski takımlardan birini çıkarıyordu. Ses olsun diye açtığı televizyondaki bir sahne dikkatini çekmişti. Turuncu kıyafetli kel kafalı bir adam mavi işlemeli büyükçe bir vazonun önünde secde etmiş bir şeyler mırıldanıyordu. Emel Hanım uzunca bir süre ekrana bakakalmış, sonra biri dürtmüş gibi irkilmişti. “Tövbe, tövbe” diyerek televizyonu kapatmış, bir hışımla eski takımı kaldırmış, yerine Kerim’in getirdiği tabakları yerleştirmişti.

Gün her zamanki gibi çok neşeli geçmiş, yemiş, içmiş eğlenmişlerdi. Emel Hanım her zamankinden daha ihtimamlı davranmıştı. Hiç kimsenin yardımını kabul etmemiş servisi sadece o yapmış, tabakları da sadece o toplamıştı. Arkadaşları tabakları görünce çok şaşırmıştı. Emel Hanım’ı kızdırmak için birkaç şaka yapmışlar, yardım isteklerini geri çevirmesini biraz yadırgamışlar ama sonra her zamanki hallerine geri dönmüşlerdi.

Ne olacaktı şimdi? Huzur diye bir şey kalmamıştı Emel Hanım’ın içinde. Güzelim takım mahvolmuştu. Başkaları anlamayacaktı belki ama Emel Hanım vitrine her baktığında o takımın eksik olduğunu bilecekti. El emeği işlemeleri, çiğ durmayan beyazı ile asalet timsali bir takımdı. Onca yıl vitrinde güneş değmişti de zerre solmamıştı o çivit mavisi. Her tabağın kenar işlemesinde ancak dikkatli bakanların görebileceği bir çıpa deseni vardı. O çıpa her seferinde Emel Hanım’ı uzaklara götürür, oğlunun gemisine bindirirdi. Emel Hanım geminin güvertesinde bembeyaz üniforması ile dolaşan oğlunu görür, koşarak yanına gider ona sımsıkı sarılırdı. Bu hayal ona hem mutluluk hem elem veriyordu. Burnunun direği sızım sızım sızlardı. Oğlu uzakta da olsa sağdı, sağlıklıydı çok şükür; ama Emel Hanım oğlunun hatırasına sahip çıkamadığını düşünüyordu. İçinde buz gibi bir taş vardı.

Apartman kapısından çıkıp karşı binaya geçti. Asansöre binip 6’ya bastı. Melike Hanım iki yıldır yalnız yaşıyordu. Bir kızı vardı, onu da okutmuş evlendirmişti. Kocasıyla bir edi bir büdü yaşarlarken bir gün adam tüm eşyalarını toplamış, çekip gitmişti. İki gün sonra telefon açıp aşık olduğunu, o kadınla başka bir hayat kuracağını söylemişti.

Tam zile basacakken Emel Hanım’ın gözü ayakkabılığın yanındaki çöp kutusuna takıldı. Elini indirdi. Kapının üzerindeki isme baktı. Parmağını yeniden zile yönlendirdi. Yine vazgeçti. Baş örtüsünü düzeltti. Sonra yavaşça çöp kutusunun kapağını kaldırdı. Düğüm yapılmış çöp poşetinin ağzını açtı. Şöyle bir göz gezdirdi. Sonra elini uzattı, uzunca bir kemik parçasını kullanarak çöpü incelemeye başladı. Başörtüsünün ucuyla burnunu kapadı. Ne kadar eşelese de çöpün alt taraflarını göremiyordu. Başını sağa sola salladı. Çöp poşetinin ağzını büzüp tek eliyle çöp kutusundan çıkardı. Havaya kaldırdı. Yüzünü buruşturdu. Çöpün tabanında tanıdık bir şeyler aradı ama adı gibi bildiği o desenleri göremedi. Üzerine bir şeyler damladı. Midesi bulandı. Poşeti yerine koyarken kapıdan bir ses geldi. Emel Hanım’ın gözleri büyüdü, nefesi hızlandı. Durmalı mıydı, koşmalı mıydı? Bahaneler uydurdu, hiçbirini beğenmedi. Koştu. Nefes nefese alt katın merdiven boşluğuna ulaştı. Kapı açıldı. Emel Hanım yutkundu. Nefesini düzenlemeye çalıştı. Çöpün kapağı açıldı. “Allah Allah” dedi Melike. Poşet hışırtıları duyuldu. Kapak kapandı, kapı çarpıldı. Emel Hanım bir süre daha bekledi. Kendini kınayarak merdivenlere yöneldi. Doğruca evine gitti.

Dördüncü çalışta açıldı kapı. Suphi Bey bıyığında ve gömleğinde kurabiye kırıntılarıyla şaşkın şaşkın bakıyordu. Emel Hanım elindeki kemiği Suphi Bey’in eline tutuşturdu ve hışımla içeri girip mutfağa yönlendi. Eline biraz bulaşık deterjanı döküp ellerini köpükleye köpükleye yıkamaya başladı. Suphi Bey kapıyı kapatıp elindeki kemiğe hayretle bakarak mutfağa geçti.

“Ne oldu yahu? Bu kemik ne?”

“Elinin körü oldu. Kılavuzu karga olanın… Sana uydum Melike’ye gittim.”

“Eee?”

“Kapının önünde çöp kutusunu görünce, kırıp attıysa diye çöpü karıştırmaya başladım. Kapıdan ses gelince kaçtım. Az daha yakalanıyordum. Senin yüzünden rezil olacaktım.”

“Bence en doğrusunu yapmışsın. Kim çaldıysa çöpe atmıştır hemen.”

“Adam sen deli misin divane misin? Onca yıllık arkadaşlarım niye çalsın benim tabağımı?”

“Emel sen gerçekten çok safsın. Figen Hanım misal, zaten mimli değil mi? Her girdiği dükkandan ufak da olsa bir şey yürütmüyor muydu?”

“La havle. Suphi kadın hastaydı, hasta. Tedavi oldu, geçti. Kaç yıl oldu…”

“Nüksetmiştir.”

Kocasının bu abuk nazariyeleri Emel Hanım’ın kanını beynine sıçratsa da söylediklerine bir türlü kati bir şekilde itiraz edemiyordu. Tabak buhar olup uçmadıysa illa ki biri almıştı.

Bu sefer çöp karıştırmasına lüzum olmadığını biliyordu. Figen tabağı aldıysa da kırmayacağı aşikardı. Hastalığı duyulduğunda dedikodulardan biri de çaldığı her şeyi üzerine bir etiket yapıştırarak sakladığı üzerineydi. Zile bastı. Uzunca bir süre bekledi, kapı açılmayınca bir nevi içi rahatladı. Eve dönmek için merdivenlere yöneldiği sırada bir çıt sesi geldi.

“Emel Abla?”

“Figencim, evde miydin, ben de değilsin diye…”

“Evdeyim evdeyim, kusura bakma balkondaydım, duymamışım. Gel buyur içeri.”

Emel Hanım, her zaman hissettiği aşinalığı hissedemedi kapıdan girerken. Sanki bir yabancının evine giriyordu. Duvarlara, mobilyalara, tavana baktı. Uzunca bir süre hareket etmediğini fark etti. Çoktan salona varan Figen’e yetişmek için hızlandı.

“Buyur abla otur, ne ikram edeyim sana?”

“Sağol Figen, hiçbir şey almayayım, öyle beş dakka uğradım.”

Figen “Olur mu öyle, hibiskus şerbeti yaptım buz gibi, getiriyorum.” deyip cevabı dinlemeden mutfağa geçti. Emel Hanım da fırsattan istifade, lavaboya gideceğini söyledi. Eğer rahatsızlığı “nüksettiyse” belki çaldıklarını yine aynı yere, küçük balkondaki eski vitrine koymuştur. Tuvaletle balkon arası yakın olsa da Figen’in görme ihtimali vardı. Önce mutfağa uğrayıp Figen’e baktı. Tahmin ettiği üzere hibiskusun yanına koymak için kek çıkarıyordu.

Küçük balkonun kapısını yavaşça araladı. Kapının önünde birkaç eski eşya olduğu için kapı tam açılmıyordu. İtebildiği kadar itip o aralıktan zar zor geçti. Kendi kendine söylenerek vitrinin kapağını açtı. Bir çay bardağı kutusu, yarısı dolu bir salamura asma yaprağı bidonu, iç içe konmuş plastik saksılar, büyük kahverengi bir karton kutu. Emel Hanım karton kutuyu dışarı çıkarıp açtı. İçinde boya kutuları, küçük fırçalar ve kısmen boyanmış ahşap bir tepsi vardı. Son bir umutla ya da bezginlikle bardak kutusuna da baktı ve altı adet cam bardak gördü. Bardakları teker teker yere fırlatıp kırsa bir nebze rahatlayacağını düşündü.

Balkondan çıkıp salona doğru yürürken aklına son bir yer geldi. Mutfağı dinledi, tabak çatal sesleri gelmeye devam ediyordu. Yatak odasına girdi, gardrobun sürgülü kapağını çekti. Raflara baktı, hurçları yokladı, yorgan ve yastıkların arasına elini soktu. Tekrar dinledi, ses gelmiyordu artık. Şifonyere doğru gitti. Vazgeçti. Yatak odasından çıkıyordu ki Figen’le burun buruna geldi.

“Abla?”

“Figencim seccade yok mu bu evde? Her yere baktım göremedim.”

“Var abla, gel vereyim.”

“Ver, vakit çıkmadan kılayım.”

Emel Hanım’ı ateş basmıştı, yüzünün ısındığını hissediyordu. Şükür ki Figen hiç tuhaf karşılamamıştı. Namazını abdestsiz kıldı. Seccadeyi topladı. Koltuğa geçti. Sehpanın üzerindeki bardağa ve keke baktı. Buz gibi şerbetten iki yudum aldı.

“Ee nasılsın Figen? Dün memnun kaldınız mı?”

“O ne demek abla? Sen bizi her zaman güzel ağırlarsın. Hele dün, hiçbir şey yaptırmadın bize. Yedik, içtik, eğlendik ne güzel.”

“Çok şükür.”

“Ama dün trileçemin tadına bakmadınız, ona alındım biraz.”

Emel Hanım sağ elinin tersini sol avucuna vurdu.

“Ah Figeen! Doğru söylüyorsun. Kızım, vallahi, ben onu ikram etmeyi unuttum telaşeden. Üzerindeki streç filmle duruyor. Dolaba kaldırdım olduğu gibi.”

“Ben de ayıp olmasın diye söylemedim. Neyse abla, siz yersiniz artık.”

“Kusura bakma ne olur.”

“Estağfurullah, ne kusuru.”

Emel Hanım şerbetini bitirdi, üç beş laf daha etti, anlatılanları dinledi, keki yedi, bir bardak daha şerbet içti ve müsaade istedi.

Apartmandan çıktı, adımlarını yere vura vura eve doğru yürüdü. Yolu yarılamıştı ki eve gitme fikri bir an bunaltıcı geldi. Nuran Abla’ya gidip olanları mı anlatsaydı, akıl mı isteseydi? O yine en doğru şeyi söyler, yol gösterir, insanı rahatlatırdı.

Nuran Abla’nın eşi Mevlüt Abi açtı kapıyı.

“Emel Hanım?”

“Abi hayırlı akşamlar. Nuran Abla evde mi?”

“Evde evde, gel buyur içeri?”

“Müsait miydiniz?”

“Müsaitiz tabi. Ne demek.”

Emel Hanım çekinerek girdi içeri. Nuran Abla onun sesini duyunca kapıya doğru gelmişti. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Misafirine bir koltuk gösterip buyur etti. Emel Hanım, belli etmese de huzursuzlanmıştı. Rahat rahat konuşamayacaktı. Oradan buradan konuşmaya başladılar. Emel Hanım tabak meselesini hiç açmadı. Mevlüt Abi Emel Hanım’a halini hatrını sordu.

“İyi çok şükür abi. Bir sıkıntımız yok, hamd olsun.”

“Suphi ne yapıyor?”

“O da iyi işte. Siz benden daha sık görüyorsunuz?”

“Severim Suphi’yi. Sohbeti, muhabbeti güzel adam. Namazdan önce iki lafın belini kırıyoruz, vakit geçiyor. Yalnız dün, akşam namazına gelmedi. Evde kıldı herhalde.”

Emel Hanım, dondu kaldı. Nuran Abla’nın yüzü düştü.

“Ne oldu Emel? Hayırdır inşallah?”

“Yok bir şey abla. Kusura bakmazsan ben müsaade isteyeyim. Acil bir işim vardı. Şimdi aklıma düştü.”

Hışımla merdivenlerden indi, binadan çıkar çıkmaz eve doğru koşmaya başladı. Hava soğuk olsa burnundan soluduğu çok uzaktan bile görülebilirdi. Hem zile basıp hem kapıyı yumrukladı. Suphi Bey kapıyı korku ve şaşkınlıkla açtı.

“Ne oldu! Ne diye yumrukluyorsun kapıyı? Ödümü kopardın.”

“Sen geç içeri geç.”

“Ne oldu yahu? Ne bu hiddet?”

“Gel sen gel, otur şuraya. Tabak nerede söyle bakayım?”

“Ne tabağı? Ne diyorsun sen? Hangi tabak?”

“Suphi, benim asabımı bozma. Getir şu tabağı.”

Suphi Bey, Emel Hanım’ın yanan göz bebeklerinde hakikati gördü. Yine de pes etmek istemedi ama o da bu yalandan yorulmuştu, ne olacaksa olsun, diye geçirdi içinden. Hiçbir şey demeden içeri gitti ve elinde üç parçaya bölünmüş tabakla geri döndü. Emel Hanım hem kızgın hem yorgundu.

“Önce dedim ki kocam beni düşünüyor, derdimi dert ediniyor, çözüm arıyor. Belki haklıdır dedim, gittim onca yıllık arkadaşımın çöpünü karıştırdım. Konduramadım kimseye ama senin o bet sesin kafamın içinde yankılandı durdu. Gittim milletin evini, barkını araştırdım. Amma yılan koynumdaymış. Anlamalıydım. O pis poğazın durmadı, de mi? Ben Sevgi’deyken eve geldin, dolabı açtın, trileçeyi gördün, hemen oradan bir tabak aldın, tıkındın, o sırada ne olduysa kırdın caanım tabağı. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi çıktın gittin.”

Suphi Bey kaşlarını indirdi, ağzını büktü.

“Vallahi isteyerek olmadı Emel. Allah şahit.”

“Ah Suphi ah. Şu yaşta yaptıklarına bak. Beni koyduğun hallere bak. Bir de yapıştırmaya çalışmış, bulaşık bulaşık.”

Suphi Bey mahcubiyetini yavaşça aralayıp o aradan gülümseyerek baktı Emel Hanım’a. Emel Hanım da kaşlarını yumuşatıp, tövbe tövbeler içinde hafifçe vurdu kocasının omzuna. Kocası elindeki parçaları son bir kez birbirlerine iliştirmeye çalıştı, beceremedi.

Bülent Özgün, Ağustos 2024

1 Beğeni