Malum masalın farklı, yeteri kadar tedirgin edici; güzel müziklere sahip, eh işte diyebileceğiniz bir görselliğe sahip ama sıkıcı bir yorumu. Daha korkutucu ve vahşi bir şeyler bekledim ama olmadı. Dolayısıyla sıkıldım. Yine de izlenir.
Sucker Punch, bundan 15 sene önce trailer’ını izleyip gaza gelip vizyona girmesini dört gözle beklediğim bir filmdi. Sinemada showgirl kıyafetleri içindeki Abbie Cornish’in, “sexy school girl” üniformalı Emily Browning’in katana ile dev samurayları, nazi zombileri, ejdarhaları, androidleri vs. keserken görünce filmin ne anlatmak istediği, alt metni falan “ne felsefesinden bahsediyosun a… ya” diye gram umurumda olmamıştı.
Çoktandır bir yerde bulsam da tekrar izlesem derken dün Netflix kütüphanesine eklendiğini görünce tekrar izledim. 15 sene sonra tekrar izlediğimde tam anlamıyla underrated yapımlardan biri olduğunu söyleyebilirim. Film tek cümle ile metaforik bir yeşil perde filmi olarak tanımlanabilir. Sadece filmin giriş ve bitiş monologları aslında verilmek istenen mesajı özetliyor. Geri kalan izlediğimiz olayların %99’u aslında başka duyguların, arzuların, tepkilerin, fantastik bir tema ile soyutlaştırılarak sembolize edilmiş halleri.
Filmin tek sıkıntısı karakterlerin soyut duygularını akıl hastanesi, bordello ve fantastik evrenden oluşan 3 katmanlı yapıda çok yoğun bir şekilde somutlaştırırken tempo hiç düşmediği için izleyiciye düşünme fırsatı bırakmamasıydı. Metaforları kavramak, neyin neyi temsil ettiğini kafanızda oturtmak için filme kısa aralar vermek gerekebiliyor.
Diğer Zack Snyder filmleri gibi filmin nerdeyse tamamı yeşil perde önünde çekilmiş. CGI teknolojisi de 15 senede öyle aman aman bir gelişim gösterememiş.
Uçaklar, Trenler ve Otomobiller filmini izledim. Öyle sizi gülmekten ağlatacak ya da kahkaha attıracak bir komedisi yok. Kendi hızında filmin sonundaki mesajıyla biten iyi bir film. Ama çoğu kişi sıkılabilir.
Konusu ilgi çekici ve potansiyeli olan bir konuydu ama bir şekilde gerektiği kadar sevemedim(sevmek gerekiyor mu ondan da emin değilim). Söz konusu Şalaman olunca acaba 6. His gibi bir ters köşe yaşanır mı dedim ama sonu hiç etkileyici olmadı.
Ünlü yazar Stephen King’in “The Body” isimli hikayesinden uyarlanan, amerikan yapımı Macera/Dram. Filme ismini veren Ben E. King in “Stand by Me” şarkısını ilk bu filmde duymuştum. O zamandan beri hem filmi hem de şarkıyı ziyadesiyle severim. Konu, ölen bir çocuğun cesedini aramak için dört arkadaş bir maceraya atılır. Konu iyi, senaryo iyi, oyunculuklar iyi, çekim kalitesi yeterli. Çocukluk arkadaşlıkları ve şahsi dramlar King in yazmayı sevdiği konulardan. Benim için hala seyredilebilir filmlerden. Beğenmiştim, Beğendim, Beğenirim.
“Urban legend” tarzı bir amerikan yapımı Korku/Gerilim filmi. Konusu, yeni karavancı çift yolda bir kaza görür ve durur. Şimdi al başına belayı. Konusu eh, senaryo eh, çekim kalitesi fena değil, korku seviyesi bize biraz vız gelir. Şöyle söyleyeyim, filmden sonra balkon camlarını kapatmak için balkona çıktığımda, karanlıkta görmeden, çıplak ayakla sümüklü böceğe bastım. O daha korkunçtu. On beş dakika temizlemeye çalıştım. Kuryelere sırnaşan pepsi gibi bir türlü yakamı, pardon ayağımı bırakmadı sümüğü.
Daha önce “Trolljegeren-2010” , “The Autopsy of Jane Doe-2016” , “Scary Stories to Tell in the Dark-2019” filmlerini seyrettiğim yönetmen André Øvredal’ın filmiymiş. Diğer filmleri gibi ortalama bir film. Benim açımdan “Seyretsen de olur, seyretmesende” kıvamında.
Eğer film Urban Legend tarzında ise her türlü seyredilir. Unutanlar, ilk filmin açılışındaki petrol istasyonu sahnesini hatırlasın. Urban Legend üçlemesinin hastasıyız!
Aslında “Urban Legend” tarzını (“Yaratan” demeyeyim muhtemelen daha öncesi vardır) popüler yapan bu film değildi. “Arı adam” dı neydi onun adı ya…akide adam, şeker adam gibi bir şey di. Ben öyle hatırlıyorum.
İzlediğim ilk ve tek (Herhalde, başkasını hatırlamıyorum şimdilik) FPS (First-Person Shooter) film. Bir rus yapımı. Konusu çok önemli değil, senaryo fena değil, çekim kalitesi iyi, oyunculuklar normal. Tam kafa boşaltmalık bir film. Bir şey düşünmeden seyredip maceranın dibine vurmak için birebir. Atlıyoruz, zıplıyoruz, önümüze geleni pataklıyoruz. Daha önce seyretmiştim, bir daha seyrettim. Benim açımdan “Seyredilir”.
Madem rus filmlerine başladık oradan devam edelim. Bu film de yıllar önce seyrettiğim bir filmdi, bu gece tekrar seyrettim. Konu, Karanlık “Ötekiler” ile aydınlık “Ötekiler” arasındaki savaş bitsin diye bir antlaşma yapılır, gündüzleri karanlık taraf insanları denetlemek için “Gündüz Nöbeti” tutacaktır, geceleri ise aydınlık taraf kötülüğü denetlemek için “Gece Nöbeti”. Konu iyi, senaryo iyi, oyunculuklar normal, çekim kalitesi normal. Filmi izlediğinizde bir altyapısı olduğunu, yazılmış olduğunu hissediyorsunuz. Nitekim rus yazar Sergey Lukyanenko nun romanından uyarlanmış. Farklı mitolojilerden hikayeler dinlemeyi seviyorum. Slav ve doğu avrupa mitolojilerinden etkilenen bu filmi de seviyorum o yüzden. Yarın da kısmetse diğer filmi, “Gündüz Nöbeti” ni seyretmeyi düşünüyorum. Bu arada iki filmi de Kazak yönetmen Timur Bekmambetov un çektiğini belirteyim.
Madem Rus yazarlarından ve onlardan uyarlanan filmlerden yola çıktık, o zaman ben de ünlü Rus yazar Nikolay Gogol’un VİY adlı eserinden uyarlanan 1967 yılı yapımı Sovyet korku sinemasından mükemmel bir filmle devam edeyim.
Uygulanan teknik ve efektlerle, kullanılan kostümlerle oldukça başarılı olan bu film bugün bile izlenebilen hatta eskimeyen bir film özelliği taşımakta.
Koma, Ukrayna’da Kiev civarlarında bir manastırda öğrenim gören öksüz bir Kazak öğrencidir. Manastır tatil olunca iki arkadaşıyla beraber okuldan ayrılır. Bütün okul öğrencileri gibi onlar da sürekli haylazlık peşinde koşan öğrencilerdir. Yolculukları sırasında konaklayacak bir ev ararlarken yaşlı bir kadının evine rastlarlar ve orada konaklamak için izin isterler. Yaşlı kadın öğrencilere yatmaları için ayrı ayrı yerler gösterir. Diğerlerini yerleştirdekten sonra Koma’nın yanına gelir ve onu kontrolü altına alır. Koma kadının cadı olduğunu anlasa da elinden artık bir şey gelmez. Koma ve cadı bir müddet havada uçarlar. Yere inince Koma cadıya vurmaya başlar. Cadı ağır bir biçimde yararlanır ve güzel, genç bir kıza dönüşür.
İki aydır her yerde görüyordum bu filmi. Inde Navarrette’in canlandırdığı Nikki karakterinin, restoranda birden “No, no, no, no!” diye delirdiği kesiti görünce sağlam bir psikolojik gerilim beklentisiyle izlemeye başladım.
Nikki’den hoşlanan ama konuşmaya çekinen Bear’ın dileğinin ardından, her şey normal görünürken yavaşça takıntının pençesine düşen bir kadının hikayesini beklerken deyim yerindeyse cin musallatına uğramış bir karakter izlemeye başlıyoruz. Sahneler ilerlerken Nikki’nin korkunç davranış ve mimikleri, tüyler ürpertmek şöyle dursun, gerek Türk gerek dünya korku sinemasında defalarca işlenerek klişeleşmiş cin ve şeytan çıkarma filmlerinin basit bir parodisine dönüşüyor. Bir tek papaz ya da hoca eksik.
İki saatimi kaybetmiş hissiyle filmi bitirdim. 10 üzerinden 3 puan veriyorum, o da Inde Navarrette’in oyunculuğu hatrına.
Ben filmi çok beğendim özellikle büyük stüdyoların kural kitabına göre korku yada gelirim filmi çekmesinden bezmiştim Film kültürünü ve film okumalarını çok sevdiğim Bobin Kafa’nın derin incelemesini alta bıraktım kendisini filminin otopsisini çekmiş.
Ana karakter, eşinin tüm itirazlarına rağmen bir cam sehpa satın alır. Eve getirilen sehpa, trajik bir olaya neden olur.
İspanyol gerilim filminden uyarlanan Cam Sehpa, suçluluk psikolojisini iyi bir şekilde yansıtan, sinir bozan, utanç ve pişmanlık duygularını gözümüze batıran, Kara mizah unsuru da barındıran bir psikolojik gerilim.
Dün 23.10 seansında lazer imax de izledik arkadaşlarla. Aslında gitmeyecektik filme ama ani bir kararla izlemeye karar verdik. Ben böyle kalabalık bir film izleme gününü sanırım zamanında LOTR için yaşamıştım ki aradan neredeyse 25-26 sene olmuş. Salondan çıt çıkmadan pür dikkat bir izleme deneyimimiz oldu. Gönül isterdi ki 70mm imax olsaydı da ona gitseydik ve tam deneyimi yaşayabilseydik ama dünyada şanslı küçük bir azınlık faydalanabildi bundan yapacak bir şey yok bu konuda maalesef.
Hatta gitmeden önce dostlarla inanılmaz şakalaşıyorduk malum miimler üzerinden vs ama bunları film bittikten sonra pek kullanamadık çünkü Nolan güzel bir film yapmış. Ben TENET faciasından sonra kendisine olan güvenimi az biraz yitirmişken bununla tekrar toplarldı. Bilimkurgu yapar bu adam derken şimdi araya Fantazi de sıkıştırdı ve kotardı bu da bence takdir edilesi bir şey. Oscar almak için yaptığı hamleleri hepimiz biliyoruz bu uğurda yaptığı oyuncu seçimleri ve uyguladığı ajanda da ortada fakat film başarılı.
Filme gitmeden önce yapay zekaya bana şu hikayeyi bir özetle demeniz sizin için faydalı olacaktır ama hani hiçbir şey bilmeden izlemek istiyorum diyorsanız da gayet izlersiniz. Ben hem Hades 2’yi platinlemiş birisi olarak hem de hikayeyi bilen ve hali hazırda mitolojiye meraklı birisi olarak hiçbir detay kaybetmeden keyif alarak izledim filmi. Bu söylediğim şey sizin için elzem olmayabilir ama bilirseniz işleyişi keyfiniz artabilir.
Sinematografisi çok başarılı, sesler alıp götürüyor hikaye dediğim gibi neredeyse tamamı kullanılmış durumda. Bazı sahneler çok etkileyici sizi immerse ederken bazı şeylere de yahu bu tasarım da bu filme gitmemiş dedirtiyor ama totalde baktığımızda ağızda ekşi kekremsi bir tat bırakmıyor.
Bundan sonra böyle büyük filmleri gece seanslarında izleme kararı aldık. Çoluk çocuk yok, bıdı bıdı konuşan tipler yok. Telefonu, tableti açıp milletin zevkini baltalayan yok. Mısır ve cips sesine çözüm yok ona da yapacak bir şey yok. Biz de faydalandık bundan ki filmin süresi 3 saate yakın olduğu için dayanmıyor bile.
Oyunculuklar iyi. Özellikle Matt Damon, Anne Hathaway ve Robert Pattinson gayet iyi oynamış. Tom Holland ortalama bir oyuncu olduğu için yine ortalama bir oyunculuk sergilemiş. Zendeya da kötü bir oyuncu olduğu için yine aynı surat aynı jestler ile filmi tamamlamış.
Filme puanı istemediğim contexte uymayan oyuncu seçimlerinden ve bazı tasarımlardan dolayı kırdım. Filmin bir pacing problemi yok akıp gidiyor bu konuda hiçbir problemi yok.
Filmi spoiler olmadan tek bir cümleyle özetlemem gerekirse o da kesinlikle şu olacaktır. Doğru eş seçimi dünyanın en önemli şeyi.
Kitabının okumuş biri olarak bu yıl en merak ettiğim filmdi. Fragmanda siyahi Helen, Zendeya ve Tom Holland çöplerinden dolayı filme karşı büyük bir ön yargım vardı. Helen’i her gördüğüm yerde sinir oldu. Diğer ikisi de beklediğim kadar kötü değillerdi.
Senaryoda bazı olaylar pas geçilmiş ve bazı olaylar birleştirilerek işlendiği için kitaptan sapan çok fazla kısım vardı. Uzun bir film olmasına rağmen bu olaylara yeterince yer verilmemesini normal karşıladım. Verilen süre yetersizdi. Belki daha uzun bir versiyonu ileride çıkarsa o sahneler yer alıyordu. Filmde olmamasının en çok eleştirdiğim kısım Hades’te Akhilleus ile Odysseus’un konuşmasına yer vermemesi oldu. Bu konuşma kitaptaki en önemli konuşmalardan biriydi, filmde yer verilmemesi büyük bir eksiklik olmuş.
Sinon karakterini başta çok anlamsız bulsam da Antinoos’un hainliğini vurgulamak ve Odysseus’un pişmanlığını vermek açısından önemli bir karakter olmuş.
Filmde kostümler zamanın ruhuna uygun olmamış. Yunanlı olması gereken karakterler Romalı gibi giydirilmiş. Bunun dışında filmde görsel bir şölen vardı.
Deniz Kavimlerinden bahsedilmesi ve bunun Akhalı savaşçılara bağlanması büyük bir gelişme olmuş. Kitapta hiç bahsedilmeyen Deniz Kavimleri, Bronz Çağının çökmesinin başlıca nedenleri arasında gösterilmekle birlikte tarihin en büyük gizemlerinden biriydi. Bir de bunların Zeus’un yasasına karşı çıkan Akhalar olması büyük bir plot twist oldu.
Bu arada filmi Matt Damon, Anne Hathaway ve Robert Pattison taşımışlar. Başka oyuncular oynasaydı bu kadar beğenmeyebilirdim.
Filmi eleştirdiğim şeyler dışında çok beğendim. Sinema salonu tıklım tıklımdı. Uzun zamanadır bir filmi bu kadar kalabalık izlememiştim. Filme olan ilgi azalınca bir kere daha izlemeyi planlıyorum.