Haklısınız, öneriniz için teşekkür ederim. İlk mesajda doğrudan uzun metin paylaşmak istemedim; reklam gibi görünmesinden çekindim açıkçası. Ama birkaç sayfalık örnek paylaşmak gerçekten daha sağlıklı olur.
Aşağıya kitabın erken bölümlerinden, spoiler sayılmayacak kısa bir parça bırakıyorum. Özellikle atmosfer, merak unsuru ve dil konusunda görüşlerinizi duymak isterim.
Bölüm 2 — Sessiz Karakol
Veyrath onu ışıkla değil, sessizlikle karşıladı.
Dizlerinin üzerine düştüğünde avuçlarının altında ıslak toprak değil, soğuk taş vardı. Taşın üzerinde ince bir kül tabakası duruyordu. Kül rüzgârla dağılmıyor, sanki yere yapışmış gibi kıpırdamıyordu.
Başını kaldırdı.
Bir avlunun ortasındaydı.
Dört yanı yüksek taş duvarlarla çevrili küçük bir sınır karakolu. Kuzey duvarında iki gözetleme kulesi vardı. Doğu tarafında ahırlar, batı tarafında erzak ambarı, güneyde demirle güçlendirilmiş ana kapı. Kapının iç sürgüsü yerindeydi. Zincirleri takılıydı. Dışarıdan kırılmamıştı.
Kapı kapalıydı.
Karakolda ölüm vardı; duvarlarda savaş izi yoktu.
Hiçbir yerde büyük çatışma izi yoktu. Duvarlar yıkılmamış, kuleler yakılmamış, kapılar parçalanmamıştı. Buna rağmen avluda insanlar yatıyordu. Askerler. Bir nalbant. İki haberci. Sırtında odun taşıyan genç bir çocuk. Sığınağa alınmış olmalıydılar. Çünkü karakol avlusunun kenarında köylü giysileri de vardı.
Bir kadın, su kuyusunun yanında diz çökmüş halde kalmıştı. Başını geriye çevirmiş, sanki arkasından gelen bir sese bakarken ölmüştü.
Koruyucu ayağa kalktı.
Bedenleri saymadı. Saymanın onları geri getirmeyeceğini biliyordu. Yine de gözleri her yüzü gördü. Bazılarının gözleri açıktı. Bazılarının ağzında yarım kalmış dua vardı. Ama çoğunda korku yoktu. Yüzlerinde korku donmamıştı; korku onlara yetişemeden ölüm gelmişti.
Odun taşıyan genç çocuğun yanında durdu. Çocuğun parmakları, sırtındaki bağdan kopmuş ince bir ipe kapanmıştı. Koruyucu ipi avucundan almak istedi; parmaklar gevşeyince ip koptu ve çok küçük bir ses çıktı.
Yanlış bir şey yapmış gibi eli havada kaldı.
Ölülere nasıl dokunulacağını bilmiyordu.
Sonunda kopan ipi çocuğun avucuna geri koydu. Bu, hiçbir şeyi düzeltmedi. Ama elini boş çekmekten daha doğru göründü.
Göğsündeki mühür yavaşça ısındı.
Burada karanlık vardı.
Ama kılıçla gelmemişti.
Avlunun ortasında bir sancak direği duruyordu. Sancak yarıya kadar inmişti. Üzerindeki güneş işareti kararmış, kumaşın ortasında yanmamış bir delik açılmıştı. Delikten gökyüzü görünmüyordu. Delik, kendi içinde başka bir karanlığa bakıyordu.
Koruyucu bir adım attı. Kül ayaklarının altında ses çıkarmadı.
Kuyunun yanına gitti. Suyun yüzeyi donmuş değildi ama kıpırdamıyordu. Yüzeyine eğildiğinde kendi yansımasını görmedi. Onun yerine karakolun avlusunu gördü. Aynı avlu. Aynı ölüler. Ama kuyunun içindeki görüntüde gölgeler yer değiştirmişti. Bazı cesetlerin gölgeleri bedenlerinden uzağa düşmüştü. Bazılarının gölgesi hiç yoktu.
Kuyudan fısıltı geldi.
Çok hafif.
Dil değildi; kelimeye de benzemiyordu. Karanlıkta kendi kendini yiyen bir nefes gibi kuyunun taşlarına sürtünüyordu.
Koruyucu elini suya uzattı.
Göğsündeki mühür sızladı.
Fısıltı kısa süreliğine kesildi. Sonra kuyunun içinden, tek bir cümle taşın soğukluğuyla yükseldi:
“Geç kaldın.”
Koruyucu elini geri çekti.
Bu ses dışarıdan gelmemişti. Kuyunun derininden de gelmemişti. Sanki avlunun kendisi konuşmuştu.
Batı kanadındaki kapı aralıktı. İçeri girdi. Burası erzak odasıydı. Çuvallar üst üste dizilmiş, kuru etler kancalarda asılı kalmıştı. Bir masanın üzerinde yarım kesilmiş ekmek vardı. Bıçak ekmeğin içinde duruyor, fakat bıçağın gölgesi masanın altında değil, tavanda kıpırdıyordu.
Koruyucu bıçağa dokunmadı.
Odanın köşesinde bir çocuk saklanmış olmalıydı. Küçük parmak izleri, un dökülmüş zeminde görünüyordu. İzler bir sandığa kadar gitmişti. Sandığın kapağı açıktı. İçinde kimse yoktu.
Ama iç tahtasına tırnakla kazınmış bir işaret vardı.
Yarım halka.
Üç çizgi.
Merkezde boş bir nokta.
Koruyucu işareti gördüğünde zihninde bir kelime kıpırdadı.
Hatırlayanlar.
Ad, zihninde hafifçe yankılandı. Ama bu yankı, bir çocuk sandığının içine neden kazındığını açıklamıyordu.
Koridordan geçti.
Komutan odasının kapısı içeriden kilitliydi.
Kapının demir kilidi kırılmamıştı. Tahtasında yanık izi yoktu. Buna rağmen içeriden soğuk hava sızıyordu. Koruyucu elini kapıya koydu.
Kapı açılmadı.
Ama taş hatırladı.
Ahşabın içindeki lifler kısa süreliğine kızıl-altın bir çizgiyle parladı. Kilit kendi kendine titredi. Sürgü yerinden oynamadı, fakat kapının altından içerideki son anın kokusu geldi.
Kan.
Mürekkep.
Korku.
Ve korkunun altında başka bir şey.
Boşluk.
Koruyucu omzuyla yüklenmedi. Kapıyı kırmadı. Sadece geri çekilip dar pencereden baktı.
İçeride bir adam masanın üzerine kapanmıştı. Karakol komutanı olmalıydı. Sağ eli masanın kenarından sarkıyor, parmakları zemine değiyordu. Sol eli kanlı bir hançeri tutuyordu; ama hançerin açısı yanlıştı.
Kendini öldürmüş gibi görünüyordu.
Gerçekte eli, ölmeden sonra hançere yerleştirilmişti.
Masanın üstünde kazınmış bir cümle vardı.
Kapı açılmadı. Yine de içeri girdiler.
Koruyucu cümleyi okudu.
İçinde bir şey soğudu.
O anda dışarıdan nal sesleri geldi.
Önce bir at sandı; sonra nal sayısı çoğaldı. Beş, belki altı. Karakoldan haber alınamadığı için gönderilen birlik.
Koruyucu avluya döndü. Ellerine baktı.
Avuçlarında kül vardı.
Parmaklarının arasında kurumuş kan izleri de vardı. Kan kendisine ait değildi. Olay yerine düştüğü anda bulaşmış olmalıydı.
Kapının dışından bir erkek sesi duyuldu:
“İçeride kim var?”
Koruyucu kapıya baktı.
İçerideki sessizlik, onun yerine cevap verdi.
Çünkü henüz kim olduğunu bilmiyordu.
Ve bildiği tek kelimeyi söylememesi gerektiğini hatırlıyordu.