Gizemli Saat 1. Bölüm Eleştiri Verin!

Garip Saat

Sıradan bir gündü, (Ya da öyle değil miydi?) annem beni ekmek almaya göndermişti. Yolda yürürken, bir dükkânın vitrininde indirimli, üstündeki sayılar alışılmıştan farklı olan bir saat gözüme ilişti. Bu saati çok beğenmiştim, dükkâna girdim. Bir sürü saat vardı. Beğendiğim saate yürüdüm ve onu elime aldım. Saati elime aldığımda metal soğuktu ardından tenimde hafif bir titreşim hissettim, saat altın kaplama, değişik rakamları parlayan, üstünde hiçbir çizik olmayan, görebildiğim kadarıyla da pilsiz bir saatti. Fark ettim ki, bu saat diğerlerine göre çok farklıydı. Sonra saati satın aldım. Tam çıkacakken dükkânın sahibi: “Bu saati bir sürü kişi aldı, bir tek bu kaldı. Bu herhâlde antika bir saat, iyi günlerde kullan.” dedi. Dışarı çıktım ve hızla evin yolunu tuttum. Eve vardığımda ekmeği anneme verdim ve onun hazırladığı yemeği yedik. Annemin yaptığı sucuklu yumurtayı aceleyle yedim. Evimizdeki dev kitaplıktan saat hakkında belki bir şey bulabilirim diye aradım ama bulamadım. Sonra yoruldum ve yatağıma uzanıp gizemli saati düşünürken uyuyakalmışım. Gözlerimi açtığımda saat 16.30’u gösteriyordu. Annemden aceleyle izin alıp aşağı indim ve arkadaşlarımla futbol oynarken, yere düştüm saat kırıldı diye ödüm patladı ama neyse ki ne saate ne de bana bir şey olmamıştı. Yorulunca onlara saatten bahsettim. Arda’nın annesi ile babası pilot olduğu için genellikle evde olmuyorlardı. Arda da aynı annesine benziyordu. Arda sarı saçlı, uzun boylu, arkadaş canlısı, cesaretli ama bir yandan da utangaç, zeki bir çocuktu. Arda da benimle yaşıttı. Arda’nın ablası Elif, anne, babası genellikle evde olmadığı için ‘‘ailenin annesi’’ rolünü üstlenmişti, bu rol çok büyük bir roldü. Elif, Arda gibi hafiften sarı saçlı, ortalama boyluydu. Aynı Arda gibi güler yüzlü değil tam tersi sinirliydi. Arda gibi zekiydi. Elif de ablam gibi 16-17 yaşındaydı. Arda ‘‘Bence bu takip cihazı gibi bir şey.’’ dedi. Ben ‘‘Olabilir.’’ dedim ama o sırada ne dediğini duymamıştım çünkü saate dalmıştım. Hava kararmaya başlayınca evlerimize dağıldık.
Annem Ankara ve yol üstündeki şehirleri gezmeye gideceğimizi söyledi. Gece heyecandan bir türlü uyuyamadım, hep gideceğimiz yerleri düşündüm. Böylece uykuya daldım. Rüyamda bile Ankara’ya yapacağımız geziyi gördüm. Sabah olunca Ankara’ya doğru yola çıktık… Ankara’ya vardığımızda Anıtkabir’e gittik. Ankara’nın merkezinde, diğer binalardan fersah fersah yüksekte, geniş bir tepeye oturtulmuştu. Uzaktan bile bakınca insanı etkisi altına alan, beyaz ve sarı tonlarda kesme taşlarla örülü, devasa bir yapıydı. Güneş vurdukça parlayan taşları hem sade hem de muhteşem bir görünüme sahipti. Anıtkabir’in girişinden itibaren her şey, derin bir düzen ve ciddiyet içinde tasarlanmıştı. Yere basılan taşlar bile, insanın başını öne eğmesi gerektiğini fısıldıyor gibiydi. Yüksek kuleler, geniş avlular ve sert çizgiler, yapının “ebedi” bir güç ve kudreti temsil ettiğini hissettiriyordu. Bu anıt mezar, sadece bir mezar değil, arkasında bıraktığı koca bir ulusun minnetini ve saygısını betonlaştıran, zamana meydan okuyan bir eserdi. O an, tarihin ağırlığını omuzlarımda hissettim. Burası sadece Atatürk’ün yattığı yer değil, bir devrin kapandığı ve yeni bir ülkenin doğduğu ruhun bekçisiydi. Bu yüzden, mozolenin o heybetli kapısından içeriye bakarken gözlerimin dolması kaçınılmazdı. Anadolu Medeniyetler Müzesi’ne giderken bile ağlamaya devam ediyordum. Oraya varınca sonunda durabildim. Orada benim saatime benzer bir saat bulamadım. Oradan 9 dakika uzaklıktaki Ankara Kalesi’ne yürüyerek gittik. Arama motorundan aradım ve şu sonuçları buldum:
‘‘Ankara Kalesi, şehrin tam kalbinde, tarihin başladığı noktada yükselir. Kalenin ne zaman yapıldığı tam bilinmese de varlığı çok eski zamanlara, Ankara’nın ilk sakinlerinin buraya yerleştiği döneme kadar dayanır. Bugün gördüğümüz surların çoğu, kenti doğudan gelen saldırılara karşı korumak için uzun bir süre boyunca büyük bir imparatorluk tarafından inşa edilmiş ve sürekli güçlendirilmiştir. Yapımında çevredeki yıkıntılardan, hatta eski mermer anıtlardan toplanan taşlar kullanılmıştır; bu da her bir duvar parçasının farklı bir döneme ait izler taşıdığı anlamına gelir. Daha sonra bölgeye gelen güçlü bir beylik ve onu takip eden farklı yönetimler, Kaleyi stratejik öneminden dolayı sürekli onarmış ve ayakta tutmuştur. Yüksek 42 kulesi ve içinde barındırdığı eski Ankara evleriyle kale, hem bir savunma hem de yaşam alanı olmuştur. Kalenin en yüksek noktasındaki burç (Akkale), Cumhuriyetin kuruluş yıllarında müzeye dönüştürülerek, tarihî birikimi günümüze taşıyan önemli bir merkez haline gelmiştir.’’

 Restorana gidip ay böreği yedik tadı çok güzeldi ama benim aklım hâlâ saatteydi. Aklıma birden arama motorundan aramak geldi, fotoğrafını çekip arattım. Sonuç bulunamadı dedi ama ben bu işin peşini bırakmayacaktım. Buradakilere sormaya karar verdim. Bulabildiğim herkese sordum ama hiç kimse böyle bir saat görmediğini söyledi. Bu saatin ne olduğunu düşünürken bir saatçi gördüm. Ona da sordum. O amcada 50-60 yaşlarında, saçı beyaz ama arada siyah saçları belli belirsiz belli oluyordu, orta boyda hafiften kamburlaşmış gibi görünüyordu, sanki bir ağırlık hep omuzlarındaymış gibi omuzu hafiften ileri gitmiş gibi görünüyordu, sanki kendine özel bir dünyasını korumaya çalışırmış gibi görünüyordu, gözleri ela rengindeydi ama gözlüğü olduğu için pek belli olmuyordu, sakalını yeni kestiği belli oluyordu. O da böyle bir saat olduğunu söyledi. Yanımda o anki servetim olan son param vardı. Heyecandan sesim titreyerek, ‘‘Onu alabilir miyim?’’ diye sordum. O da “Elbette olur ama biraz sakinleş, sonuncuyu sen kaptın.” dedi gülümseyerek.  Ben de saati satın alıp çıktım. İki saat arasında fark bulmaya çalıştım, üstündeki semboller bile aynıydı. Tam aradaki farkı bulmuştum ki diğer saat elimden kaydı ve kırıldı. Ben aradaki farkı bulmuştum ama yine de üzüldüm çünkü o saat diğer saatin gizemini çözmeme yardımcı olabilirdi. İkinci saat, bir saatli bomba gibi, ne zaman biteceği belirsiz tuhaf bir geri sayım yapıyordu. Ama yine de saatin yere düşen parçalarını topladım ve ceketimin cebine koydum. Ailemin yanına gitmeden önce belki tamir edebilir umuduyla saatçiye gittim. ‘‘Bunu tamir edebilir misin?’’ diye sordum. Saatçi ‘‘Ver, bir bakayım.’’ dedi. Ben de saatin parçalanan kısımlarını verdim. Birkaç saniye inceledikten sonra ‘‘İstersen tamir etmeyi deneyebilirim, ama çok heveslenme.’’ dedi. Yapmaya çalışırken ‘‘Çok değişik bir saatmiş.’’ diye mırıldandı… Sonunda ‘‘Çok özür dilerim, yapamadım.’’ dedi. Ben de ‘‘Kolay gelsin, amca!’’ dedim. Amcaya karşı belli etmemeye çalışsam da o anki hayal kırıklığımla hafifçe başımı eğerek dükkândan ayrıldım. Ailemin yanına dönerken biriyle karşılaştım, uzun boylu hemen hemen benimle aynı yaşlarda yani 13-14 yaşındaydı, kahverengi saçlı bir erkek çocuğuydu. Bendeki saatin aynısı onda da vardı ama onunkinin tek farkı yanındaki ufak dışarı çıkmış çark gibi bir yuvarlaktı. Onun yanına yaklaşıp elindeki saati göstererek ‘‘Bu saatle ilgili bir bilginiz var mı?’’ diye sordum. Onun gözünde de aynı soru işareti belli oluyordu ama ‘‘Sormaktan zarar gelmez.’’ diye kendi kendime mırıldandım. O ‘‘Ben de aynı sorunun cevabını arıyorum.’’ dedi. O anda hatırladım o bizim sınıftaki Emre’ydi. ‘‘Nasılsın, Emre?’’ diye sordum. Emre de o anda beni hatırlamış olmalı ki ‘‘İyiyim, sen nasılsın?’’ diye sordu. Ben de ‘‘İyiyim.’’ diye cevap verdim. Havanın kararmaya başladığını fark edince ‘‘Görüşürüz, ben ailemin yanına gidiyorum, biz birlikte bu gizemi çözeceğiz.’’ dedim saati göstererek. Hemen ailemin yanına gittim. Ailem beni arıyordu. Beni görünce babam ‘‘Haydi, kalacağımız otele gidiyoruz.’’ dedi. Gece olunca yola koyulduk, dışarıda yağmur yağıyordu. Otele giderken loş bir ışıkla aydınlatılan karanlık, ışıkları sönüp yanan, kapısındaki kırık pencereden içerisi görünmeyen, tahtaları rüzgâr ile gıcırdayan ve sallanan, kapısı kapalı ürkütücü bir ev vardı. Kapının arkasına bakmaya çalışırken bir şimşek çarptı, içeride bir sanki hareketlilik gördüm, o sırada evin numarasının Ankara’nın plakasıyla aynı yani 06 olduğunu fark ettim. Dışarıdan gelen rüzgâr ile içim ürperdi. İki dükkân sonra bizim kalacağımız otel vardı. Otel aşırı şık veya kötü görünmüyordu, ortalama gibi görünüyordu, ışıkları açık açık seçiliyordu, üzerinde geniş havuzlarının olduğu ve jakuzi olduğu yazılmış ışıklı tabela görünüyordu. Babam arabayı otelin park alanına park etti. Otele girdik içerisi beyaz boyalı güzel bir alandı, resepsiyondan odamızın anahtarını alıp odamıza çıktık. Odaya çıkan merdivenlerdeki altın kaplamanın üstüne beyaz desenler işlenmişti. Duvarlar mavi renge boyanmıştı.  Odamız 3. katta, sağdan 5. yani sondan 3. oluyordu. Bizim odamızın numarası 40’tı, karşımızdaki odanın numarası 33’tü. Babam, bize verilen anahtarla odamızın kapısını açtı. Oda 4 kişilikti, ablam Sena’yla ben içeri girer girmez kendi yataklarımıza atladık. Ablam kahverengi saçlı, ela gözlüydü. Elif’e göre uzundu, gözlük kullanıyordu. Hızlıca uykuya daldım, rüyamda o gizemli evi gördüm.
   Sabah olunca açık büfeye gidip sabah yemeğimizi yedik. Odaya çıkınca annem ‘‘Markete gidip dönüş için bir şeyler alır mısın?’’ diye sordu. Ben ‘‘Elbette olur.’’ dedim. Babam ‘‘Geldiğinde eve çıkma, araba park alanında bizi bekle.’’ dedi. Annemin verdiği parayı ve çantamı alıp aşağı indim. Hızlıca markete gittim, ürkütücü ev marketten bir dükkân sonraydı. Markete girdim ve alacaklarımı satın alıp dışarıya çıktım.  İçimden bir ses ‘‘O eve gir zaten bir şey olursa hemen çıkarsın.’’ derken bir yandan da ‘‘Ya bana bir şey olursa ne olacak?’’ diye düşünüyordum.  En sonunda gizemli eve girme kararı verdim. Çantamdan el fenerini çıkarıp, eve girdim. El fenerini açıp etrafı incelemeye başladım, içerideki hep çürümüş tahtalar dökülmüştü. Oranın sadece terk edilmiş bir ev olduğuna inanmıştım, içeride gördüğüm hareketliliğin tahtaların hareketi olduğuna inanıp çıkacakken bir kedi yavrusu gördüm. Yüksek ihtimalle pencereden girmiş ve geri tırmanamamıştı. Ben de kediyi alıp dışarı çıkardım, annemin verdiği paradan kalanla kediye süt aldım. Sütün paketini çantamdan çıkardığım makasla kesip önüne koydum. Çantamdan çıkardığım eşyaları geri koydum. Koşarak otoparka gittim, orada beni bekliyorlardı. Hızlıca arabaya bindim ve yola koyulduk. Babam ‘‘Nerede kaldın?’’ diye sordu. Ben ‘‘Önümde sıra vardı’’ dedim. İçimden bir ses ‘‘Bence doğruyu söylemelisin, ne demişler; yalancının mumu yatsıya kadar yanar.’’ diğer yandan da ‘‘Eğer dersen iş uzar.’’ diyordu. Ablamla yolda ‘‘aşçı bir fareyi’’ anlatan bir film izledik, yanında cipsi yedik. Filmin anlatmaya çalıştığı şey; herkes çok ister ve çabalarsa istediğini yapabilir. Ben de bu filmdeki çok çabalayan fareyi kendime örnek almaya karar verdim, karşıma çıkan her şeyi çözmek için çabalayacağıma dair kendime söz verdim. İçten içe ‘‘Yüksek ihtimalle sözümü tutmayacağım.’’ dedim. Yolda giderken Emrelerin arabasını gördüm, birkaç dakika sonra tam ufuk çizgisine geldiler ve gözden kayboldular. Emrelerin arabası koyu, parlak bir gece mavisiydi, kavisli çizgileri ve alçak duruşuyla asfaltı yırtarcasına ilerliyordu. Önündeki devasa böbrek ızgarası, adeta karanlıkta dişlerini göstermiş yırtıcı bir hayvanın çenesi gibiydi. Arka koltuğun camında, neredeyse görünmeyecek kadar ince, parlak bir metal parça parladı. Arkasından duyulan boğuk, gürültülü motor sesi, onun sıradan bir araba değil, yoldaki bir güç gösterisi olduğunu fısıldıyordu, yanımızdayken Emrelerinin arabasının BMW M5 olduğunu gördüm. Babam ‘‘Size söylemeyi unuttum, Tuz Gölü’ne gidiyoruz.’’ dedi. Ben söylenerek ‘‘Bir yerimizde duramıyor muyuz?’’ dedim. Babam ‘‘Bir şey mi dedin?’’ dedi. Ben de ‘‘Kendi kendime konuşuyordum.’’ dedim. Babam ‘‘Şurada durup yemek yiyelim mi?’’ diye oyumuza sundu. Bir tek babam ‘‘Durmayalım, daha sonra yeriz.’’ dedi ama ben, annem ve ablam ‘‘Şimdi yiyelim.’’ dedik. Babam arabayı park etti ve arabadan indik. Restorana girdiğimizde Emreleri de gördük. Artık ‘‘Herhâlde biz karşılaşmadan duramıyoruz. Herhâlde annelerimiz anlaştı ve bizi bir araya getirip ‘bizi sosyalleştirmeye’ çalışıyor.’’  diye düşündüm. Emre de beni gördüğünde şaşırdı ve o da eminim ki benim gibi düşünmeye başladı. Birbirimize bakınca aynı şeyi düşündüğümüzü anladık. Annem ‘‘Aaa… Bak arkadaşın Emre de buradaymış.’’ dedi. Ben mırıldanarak ‘‘Ben görmemiştim zaten ya.’’ dedim. Ailecek masaya oturduk. Emrelerin oturduğu masa sekiz kişilikti. Hızlıca hesap yaptım ve bir sandalyenin fazla kaldığını gördüm. Biz ailecek 4 kişiydik, Emreler ise 3 kişiydi. En azından tuvaletten çıkan bir kız çocuğu gelip masaya oturana kadar öyle sanmıştım. Emre’nin kız kardeşi 11-12 arası görünüyordu, kendi yaş grubundan biraz daha uzundu, saçları kumral, üstünde Galata Kulesi olan bir tişört, altında ise Galata Kulesi’nin devamı vardı. Emre’ye sorgulayıcı bir bakış attım çünkü kardeşi olduğundan bahsetmemişti, belli ki kendini hiç kardeşi yokmuş gibi göstermek hoşuna gidiyordu. Annesi ‘‘Defne gel, bunlar Emre’nin arkadaşının ailesi.’’ dedi. Defne masaya oturur oturmaz garson bizden siparişlerimizi istedi. Ben Aksaray’ın meşhur yemeklerinden olan dolma mantısını sipariş ettim. Emre’ye tekrar baktığımda bana kaş göz hareketiyle bir şeyler anlatmaya çalıştığını fark ettim. Anında  aklıma saat geldi. Ben de  ‘‘Tuvalete gidiyorum.’’ dedim. Emre de ‘‘Yemek gelmeden önce ben bir ellerimi yıkayayım.’’ deyip peşime takıldı. Tuvalete girer girmez ‘‘Ne oldu, saate bir şey mi oldu?’’ diye Emre’yi soru yağmuruna tutum. Emre ‘‘Saat artık hareket etmiyor.’’ dedi. Saati cebinde bulamayınca ‘‘Hayır, saati kaybetmişim oysa ki fermuarlı cebime koymuştum!’’ dedi. Ben soğukkanlılıkla ‘‘Bir de dışarı bakalım.’’ dedim. Vakit kaybetmeden tuvaletten fırladık. Saati aramaya başladık. Saati hemen kapının önünde bulduk. Saati bulduğumuzda hareket ediyordu. Emre derin bir nefes aldı ve ‘‘Herhâlde yere düşünce çalışmaya başladı.’’ dedi. O an fark ettim ki ne Emre ne de ben saati takmıştım. Masaya geri döndük, garson yemeklerimizi getirmişti. Aceleyle yemeğimizi yemeye başladık. Az daha yemek boğazıma kaçıyordu. Neyse ki başka hiçbir kaza yaşamadan yemeklerin ücretini ödeyip yola koyulduk. 
  Yaklaşık 20-30 dakika sonra Tuz Gölü’ne vardık. Tuz Gölü’nün suyla dolu olacağını düşünüyordum ama kupkuruydu. Bunun sebebinin insanların tarlalarını sulamak için Tuz Gölü’nden su alması ve suyun buharlaşması olduğunu öğrendim. Bence diğer doğal su kaynaklarının bitmemesi için suları daha dikkatli ve tutarlı harcamalıyız. Tuz Gölü’nün içine girdik. Babam “Tuz, magnezyum ve sodyum açısından zengin, yorgun kasları gevşetir ve eklem ağrılarını hafifletir. Ayak tabanına değen her zerresi, kan dolaşımını hızlandırır.” dedi. Ben “Bu kadar bilgiyi nereden öğrendin?” diye sordum. Babam sırıtarak “Arama motorundan buldum.” dedi. Ben, Emre’ye dönüp fısıldayarak “Şaşırdık mı, elbette hayır.” dedim. Emre hafiften güldü ama babam bakınca sustu. Biz de ayakkabımızı ve çorabımızı çıkarıp, tuzlara çıplak ayakla basmaya başladık. Tuzlar ayağımıza çok fazla batıyordu ama yine de dayandık. Beş dakika sonra ayakkabımızı giyip gittik. Ama önce ayağımızı yıkadık. Babam “Şimdi Sultanhanı Kervansaray’ına gideceğiz.” dedi. Ben içimden “Oooo… daha çok yolumuz var.” dedim. Arabaya binip yola koyulduk. Sultanhanı Kervansaray’ına vardığımız zaman arabadan indik. Orada turistlere Sultanhanı Kervansaray’ının tarihini anlatan bir rehber vardı, ben de kulak misafiri oldum. Rehber 40-50 yaşlarında, saçı yer yer kırlaşmış, saçının üstü kelleşmiş, saatçi amcadan daha az kambur, gözü kahverengiydi. Rehber gözlüklü, turistlerin çoğu gibi beyaz tişört, koyu mavi pantolon giymişti, rehberin yüzündeki kırışıklardan yaşlı olduğu belli oluyordu.  Rehberin “…Anadolu Selçuklu Devleti dönemine ait, mimari ve ticari açıdan büyük öneme sahip bir yapıdır. Yapı, 1229 ile 1232 yılları arasında, dönemin kudretli sultanı Alaeddin Keykubat I. tarafından inşa ettirilmiştir ve adını da bu sultandan almıştır. Kervansaray, tarihî İpek Yolu üzerinde, Aksaray ile Konya arasındaki kritik güzergâhta konumlanmıştır. Selçuklular, ticaretin güvenliğini ve lojistiğini sağlamak amacıyla bu tür devasa yapıları inşa ediyorlardı. Sultanhanı'nın temel işlevi, kervanların ve tüccarların mallarıyla birlikte ücretsiz ve güvenli bir şekilde konaklamasını sağlamaktı. Kaleye benzeyen sağlam mimarisi, onu saldırılara karşı koruyor ve bünyesinde barınma, ticaret ve temel hizmetleri sunuyordu. Sultanhanı, günümüzde de ayakta kalan en büyük Selçuklu yapılarından biri olarak o dönemin ticaret kültürünü ve mimari dehasını yansıtmaktadır.” dediğini duydum. Ben de rehbere “Bu yerin kaç kulesi var.” diye sordum. Rehber bana ters ters bakarak “Senin burada ne işin var, bücür?” dedi. İşte o anda yerin dibine girdim. Sonra biraz daha gezip, arabaya giderken babam bize dondurma ısmarladı. Ama benim suratım hala asıktı. Babam “Ne oldu?” diye sordu. Ben de ‘‘Yok bir şey.” dersem işin uzatacağını biliyordum, bu yüzden “Yere düştüm.” dedim. ‘Ailenin doktoru’ annem “Bir şey oldu mu, bir yerin kanadı mı?” diye beni sorguya çekti sonunda benim iyi olduğuma kanaat getirdi ve beni bıraktı. Ben de kulelerini saymaya başladım. Tamı tamına yirmi dört adet saydım. Hızlıca Ankara Kalesi’ndeki kule sayısının Sultanhanı Kervansaray’ının kule sayısını çıkarttım yani 42-24=18 olduğunu buldum. Ankara Kalesi’ndeki kule sayısı buradakinden fazlaydı. Babam ‘‘Haydi, Saratlı Kırkgöz Yeraltı Şehri’ne gidiyoruz.’’ dedi. Ben de ‘‘Herhâlde yakında Kırklareli’ne de gideriz.’’ dedim ama neyse ki babam bunu duymadı. Yolculuk yaklaşık olarak bir (1) saat iki (2) dakika sürdü. Ben de o sürede uyuyakalmışım. Uyandığımda varmamıza on (10) dakika vardı. Oraya vardığımızda arabadan ilk inen ben oldum. Girişte bilet aldık, ben öğrenci olduğum için bana ücretsizdi. Orada yine aynı rehberi gördüm ve yine kulak misafiri oldum. Rehber " …Aksaray iline bağlı Saratlı beldesinde bulunan Kırkgöz Yeraltı Şehri, Kapadokya bölgesinin en gizemli ve büyük tarihi miraslarından biridir. Yapının tarihi, bölge halkının savaş, istila ve dini baskılardan korunmak amacıyla yeraltına çekildiği Roma ve Bizans İmparatorlukları dönemine uzanır. Volkanik tüf kayaların kolay oyulabilir olması sayesinde, yerin altı titizlikle işlenmiş, çok katlı bir yaşam alanına dönüştürülmüştür. Sadece bir sığınak olmanın ötesinde, Saratlı Kırkgöz, yeraltında uzun süreli yaşamı sürdürmek için gerekli tüm donanıma sahiptir. İçerisinde kiler, ahır ve mutfak gibi günlük yaşam alanları dahi bulunur. Şehrin savunma mühendisliği ise oldukça etkileyicidir; dışarıdan gelebilecek tehlikeyi tamamen mühürleyen, tünel girişlerine yerleştirilmiş devasa sürgü taşları en kritik savunma unsurudur. Bu karanlık ve nemli şehirde yaşamı mümkün kılan en önemli detay ise havalandırma bacalarıdır. Bu dikey şaftlar, yeraltındaki insanlara temiz hava sağlarken, aynı zamanda dış dünyadan gözetlemeye yarayan ince ve gizli 'gözler' işlevi görmekteydi. Saratlı, adeta zamanın durduğu, yüzlerce insanın sırrını ve hayatta kalma azmini duvarlarında saklayan eşsiz bir yeraltı medeniyeti örneğidir."  dedi. Rehber beni görünce ters ters baktı. Rehberin ters bakışlarından kaçınmak için hızla tünellerin derinliklerine doğru, ailemin yanına süzülürken etrafımdaki atmosferi daha dikkatli incelemeye başladım. Burası, yeryüzünün seslerinden tamamen arınmış, derin bir sessizlik içindeydi. Kapadokya'nın tüf kayasından oyulmuş bu dehlizler, hafif bir rutubet ve yoğun bir toprak kokusu yayıyordu. Aldığım her nefeste ciğerlerimi yakan hava, sanki binlerce yıl öncesinin soğuğunu ve yaşanmışlığını taşıyordu. Duvarlarda, buraya sığınan yüzlerce insanın gizlenme çabası kazınmıştı. Korunmak için kullanılan devasa sürgü taşlarının bulunduğu o dar geçitlerden geçerken, dışarıda fırtına kopsa bile içerinin ne kadar güvende ve izole kalabildiğini hayal ettim. Bu, gerçekten de hayatın zamanı durdurduğu bir yerdi. Tam bu sırada, yukarıya doğru uzayan, ince ve dikey havalandırma bacalarına gözüm takıldı. Rehberin dediği gibi, onlar gerçekten de bu zifiri karanlıkta, yeryüzünü gözleyen sessiz kuleler gibiydiler. Yarım saat gezdikten sonra dışarı çıktık, dışarı çıkar çıkmaz gözüm kamaştı. Babam ‘‘Haydi arabaya atlayın, Aziz Mercurius Yeraltı Şehri’ne gidiyoruz.’’ dedi. Arabaya bindik, yaklaşık üç dakika sonra vardık.  Aziz Mercurius Yeraltı Şehri’nde yine Emreleri gördük. Burada da öğrencilere giriş ücretsizdi. Emre, ben, Defne ve ablamla içeri girdik. Ben yine aynı rehberi gördüm. Emre’ye de gel işareti yapıp rehberin yanına gittim. Her zamanki gibi kulak misafiri oldum. Rehber, yüzündeki kırışıklıklar ve hafif kambur duruşuyla, elindeki küçük feneri sallayarak, turist grubuna seslenmeye başladı. Gözlüğü, loş ışıkta parlıyordu ve sesi, taş dehlizlerin girişinde yankılanıyordu. Rehber ‘‘Aziz Mercurius Yeraltı Şehri, Aksaray ilinin Gülağaç ilçesine bağlı Saratlı beldesinde konumlanmış, Kapadokya bölgesinin yüzlerce yıllık tarihini ve kültürel derinliğini yansıtan nadide mimari örneklerinden biridir. Bu yeraltı şehri, adını bölgenin erken Hristiyanlık tarihindeki önemli figürlerden biri olan Aziz Mercurius'tan almaktadır. Tarihsel kayıtlara göre, Aziz Mercurius, 3. yüzyılda, Hristiyanlığı seçtiği için Roma İmparatorluğu tarafından sürgüne gönderilmiş ve Kapadokya bölgesinde şehit edilmiştir. Şehrin inşası, özellikle Hristiyanlara yönelik baskıların yoğunlaştığı dönemlerde, bölge halkının ve cemaatinin can güvenliğini sağlamak amacıyla sığınak ve ibadet merkezi işlevi görmesi hedefiyle gerçekleştirilmiştir. Bu karmaşık yapı, volkanik tüf kayalara oyulmuş olup, uzmanların tahminlerine göre toplamda yedi kat derinliğe ulaşmaktadır; ancak şu an için sadece belirli katmanları temizlenmiş ve ziyarete açılmıştır. Aziz Mercurius, diğer yeraltı şehirleriyle ortak özellikler taşısa da onu emsallerinden ayıran çok önemli bir detaya sahiptir: Tesisin bünyesinde, yeraltı şehirleri standartlarının üzerinde, oldukça geniş ve görkemli bir ana kilise (katedral) yapısı bulunur. Bu durum, şehrin sadece zor zamanlarda kullanılan bir barınak değil, aynı zamanda Kapadokya'daki erken Hristiyan cemaatleri için önemli bir dini merkez ve toplu ayin mekânı olduğunu kanıtlamaktadır. Yapılan arkeolojik çalışmalarda, kilisenin zemininde, şehrin önemli bir defin ve ibadet alanı olarak kullanıldığını gösteren toplu mezarlar ve lahitler ortaya çıkarılmıştır. Yeraltı şehri, geniş galerilere, erzak depolarına, şaraphanelere, havalandırma şaftlarına ve dışarıdan girişi tamamen kapatan devasa sürgü taşlarına sahiptir. Bu detaylar, şehirde aylarca izole bir yaşamın sürdürülebildiğini göstermektedir. Ayrıca coğrafi konumu itibarıyla Aziz Mercurius, bir dönem gizli ticaret güzergahı üzerinde de yer almış, tüccarların ve kervanların mallarını saklayarak güvenle seyahat etmelerini sağlayan stratejik bir lojistik üs görevi görmüştür.’’ dedi. Bize bakıp sinirlenerek ‘‘Sen arkadaşlarını buradan alıp gider misin, çünkü bu paralı bir eğitim, bir daha gözüme görünmeyin!’’ dedi. Resmen turistlerin içinde rezil olmuştuk. Rehberin turistlerin içinde bana bağırması ve beni resmen kapı dışarı etmesi, utanç verici ve öfke verici bir andı. Emre de en az benim kadar kızgındı. Defne ise olanları şaşkınlıkla izledi. Hızlıca ilerideki ailemizin yanına gittik. Güneşli Aksaray öğleden sonrası, yeraltı şehrinin taş kapısından içeri adım attığım anda kesildi. Birdenbire yüzüme vuran nemli ve serin hava, yerin binlerce yıllık rutubetini ve toprağın keskin kokusunu taşıdı. Loş sarı lambaların aydınlattığı tünellerde ilerlerken, seslerimiz duvarlarda alışılmadık bir şekilde yankılandı. Ailemizle birlikte yürüdüğümüz bu dar koridorlar, bir savunma hattının ne kadar çetin olabileceğini gösteriyordu; zaman zaman koridorun önünü tamamen kapatmak için yuvasına yerleştirilmiş, devasa, silindir şeklindeki sürgü taşlarının yanından geçtik. Bu karanlık labirentin dış dünyadan ne kadar izole olduğunu hissettik. Nihayet, Rehberin Aziz Mercurius‘tan bahsettiği Ana Kilise'nin bulunduğu avluya ulaştık. Burası diğer tünellerden çok daha yüksek ve genişti. Başımı kaldırdığımda, volkanik kayadan oyulmuş avlunun duvarlarında rehberin anlattığı yedi katmanın izlerini gördük. Bir saat sonra dışarı çıktık. Önümü bile zar zor görüyordum. Birkaç dakika sonra görmeye başladım. Akşam oluyordu. O sırada rehber ve turistler otobüse biniyorlardı, yüksek ihtimalle onlar da bizim gibi peribacalarını görmeye gideceklerdi. Hızlıca arabaya bindik ve yola koyulduk. Yaklaşık yirmi dakika sonra kalacağımız otele vardık. Otelin dışı yeşildi, altın sarısı kaplamaları vardı. Hızlıca otele girdiğimiz için daha fazla ayrıntı göremedim. Babam resepsiyona ‘‘Boş oda var mı?’’ diye sordu. Resepsiyon ‘‘Maalesef, hiç boş odamız yok.’’ dedi. Biz de oradan daha gerideki girişi kaçırdığımız otele gittik. Otele yaklaşık dokuz dakikada vardık. Otelin dışı beyazdı, yatay ve dikey mavi desenler göze çarpıyordu, giriş kapısı artık klasik olan otomatik açılmalı olanlardandı, otelin sekiz katlı olduğunu fark ettim, çatısı düzdü üstünde beş yıldızlı olduğu yazıyordu. Eşyalarımızı arabadan indirip otele girdik. Babam resepsiyona ‘‘Boş oda var mı?’’ diye sordu. Resepsiyon ‘‘İki tane boş oda var.’’ dedi. Bir odayı babam, ben, Emre’nin kalması için bir gecelik kiraladık. Diğer odayı da annem, Emre’nin annesi, ablam ve Defne’nin kalabilmesi için kiraladık. Biz önceki sefer kaldığımızdaki otelde de oda numaramız aynı yani kırktı. Odamızı aramaya başladık, ararken kütüphane olduğunu gördük.  Sonunda odamıza girdik. Herkes yatağa girip uyumaya başladı. Tam uykuya dalarken kapı gıcırtısı duydum. Defne içeri giriyordu. Defne içeri girerken nefesimi tuttum. Defne abisinin yanına gidip cebinden ‘‘saati’’ aldı. Ben bir anda uyanıp ‘‘Ne, yapıyorsun?’’ diye sordum. Benim uyanık olduğumu görünce telaşlanıp saati yere düşürdü. Ben de atlayıp son anda tuttum. Defne de ‘‘Ben saati çok merak ettim, birazcık inceleyip yerine geri koyacaktım.’’ dedi. Sonra saati geri Emre’nin cebine koydu ve yatmaya gitti. 
Sabah uyandığımızda Emre’yle birlikte kütüphaneye gittik. Harry Potter ve Felsefe Taşı’nı    gördük. Kitap en alt rafta ve tozluydu. Kitabı tozların içinden çıkardım ve tam masanın ortasına koydum. Emre’ye ‘‘Sen bu kitabı okudun mu?’’ diye sordum. Emre de ‘‘Okumadım ama okumayı düşünüyorum.’’ dedi. Sonra kütüphaneden çıkarken ona gece Defne’nin saatini aldığını anlattım. Defne’ye kızacağını düşündüm ama ‘‘Saat yanımda olduğu için sıkıntı yok’’ dedi. Sabah yemeğimizde açık büfenin kalabalığına karıştık. Ben kendime güzel bir tabak hazırladım; sahanda yumurta, taze kaşar ve Aksaray’ın o meşhur köpüklü balından aldım. Yanına da fırından yeni çıkmış, dumanı üstünde tüten çıtır simitlerden koydum. Emre ile karşılıklı otururken simidimden bir parça koparıp balın içine daldırdım tadı çok güzeldi, ama dişimde susam kalmıştı. Kahvaltıyı yaptıktan sonra peribacalarına doğru yola koyulduk. Babam ‘‘Yaklaşık kırk beş dakikamız var.’’ dedi. Kırk üç dakika sonra peribacalarına vardık. Girişten biletlerimizi aldık. Biz öğrenci olduğumuz için bize bedavaydı. İleride park etmiş ‘huysuz’ rehberin minibüsü vardı. Biz de oraya gittik. Rehber yine turistlere buranın nasıl oluştuğunu anlatıyordu. Rehber, güneşten iyice kızarmış alnındaki terleri silip turist kafilesine dönerek anlatmaya başladı; ‘‘Sayın konuklar, şu an önünde durduğunuz bu peribacası yapıları, milyonlarca yıl süren bir doğa olayının sonucudur. Erciyes, Hasandağı ve Güllüdağ gibi aktif yanardağların püskürttüğü lav ve küller bu bölgeyi kalın bir tabaka halinde kapladı. Bu küller zamanla sertleşerek 'tüf' adı verilen yumuşak bir kayaç haline geldi. Ardından şiddetli rüzgârlar ve sel suları bu yumuşak tabakayı aşındırmaya başladı. Üst kısımlarda bulunan sert kayalar birer şapka gibi direnç göstererek altlarındaki gövdeyi korudu ve böylece bu sütun benzeri yapılar oluştu. Tarih boyunca insanlar bu yumuşak kayaları oyarak buraları sadece ev olarak değil; Roma baskısından kaçan ilk Hristiyanlar için gizli ibadethaneler ve sığınaklar haline de getirdiler.’’ dedi rehber. Bir saat sonra arabayla yola koyulduk. Dışarıda yağmur yağıyordu, şimşekler çakıyordu. Kaç saat geçtiğini anlayamadım çünkü uyuyakalmıştım. Ben uyandıktan sonra etrafta tanıdık şeyler görmeye başladım. Ekmek kulübesi, parklar, park alanları, sokaklar, binalar hepsi tanıdıktı. Sonunda bir saat (Beş dakika bile değil.) gibi gelen bir sürenin ardından binamıza vardık. Eve girer girmez arkadaşlarımızla kurduğumuz gruptan hâl hatır sormak için görüntülü aradım. İlk önce Emre sonra da Arda açtı. Emre tam konuşacakken kardeşi Defne geldi. Defne ‘‘Bakın! Bu flütü yeni aldım, nasıl?’’ dedi mavi, yine değişik altın rengi rakamlı, değişik sembollü, yaklaşık 28 santimetrelik flütünü gösterdi. Arda da benim Defne’yi ilk kez gördüğüm kadar şaşkındı. Arda ‘‘Ben de size bu kolyeyi gösterecektim. Sizin saate çok benziyor.’’ dedi elinde tuttuğu yüksek ihtimalle gri aslan dişinden veya fildişinden yapılmış, her bir diş yaklaşık beş santim olan, üstünde değişik altın rengi rakamlar ve semboller olan bir kolye gösterdi. Arda’nın ablası Elif ‘‘Benim de onun gibi bir bilekliğim var ne olmuş?’’ dedi alaycı bir tavırla. Ben de ‘‘Benim ablamın da yüzüğü var.’’ dedim. En sonunda Emre ‘‘Ablanızı çağırın aynı anda takalım, belki senin saatin ile benim saatim iletişime geçer.’’ dedi. Biz de ablamızı çağırdık. Ablam ‘‘Böyle saçma sapan fikirler aklınıza nereden geliyor?’’ dedi alaycı bir tavırla. Ben, Emre saatimizi taktık. Ablam, Arda ve Elif yüzük, kolyeyi ve bilekliği taktılar. Defne ise flütü çaldı. Hepimiz de aynı anda (Birkaç saniye farkla) taktık.

Eleştiri ve motivasyon verin!!! Devamı altta…

Altını okuyamayanlar için:

Restorana gidip ay böreği yedik tadı çok güzeldi ama benim aklım hâlâ saatteydi. Aklıma birden arama motorundan aramak geldi, fotoğrafını çekip arattım. Sonuç bulunamadı dedi ama ben bu işin peşini bırakmayacaktım. Buradakilere sormaya karar verdim. Bulabildiğim herkese sordum ama hiç kimse böyle bir saat görmediğini söyledi. Bu saatin ne olduğunu düşünürken bir saatçi gördüm. Ona da sordum. O amcada 50-60 yaşlarında, saçı beyaz ama arada siyah saçları belli belirsiz belli oluyordu, orta boyda hafiften kamburlaşmış gibi görünüyordu, sanki bir ağırlık hep omuzlarındaymış gibi omuzu hafiften ileri gitmiş gibi görünüyordu, sanki kendine özel bir dünyasını korumaya çalışırmış gibi görünüyordu, gözleri ela rengindeydi ama gözlüğü olduğu için pek belli olmuyordu, sakalını yeni kestiği belli oluyordu. O da böyle bir saat olduğunu söyledi. Yanımda o anki servetim olan son param vardı. Heyecandan sesim titreyerek, ‘‘Onu alabilir miyim?’’ diye sordum. O da “Elbette olur ama biraz sakinleş, sonuncuyu sen kaptın.” dedi gülümseyerek. Ben de saati satın alıp çıktım. İki saat arasında fark bulmaya çalıştım, üstündeki semboller bile aynıydı. Tam aradaki farkı bulmuştum ki diğer saat elimden kaydı ve kırıldı. Ben aradaki farkı bulmuştum ama yine de üzüldüm çünkü o saat diğer saatin gizemini çözmeme yardımcı olabilirdi. İkinci saat, bir saatli bomba gibi, ne zaman biteceği belirsiz tuhaf bir geri sayım yapıyordu. Ama yine de saatin yere düşen parçalarını topladım ve ceketimin cebine koydum. Ailemin yanına gitmeden önce belki tamir edebilir umuduyla saatçiye gittim. ‘‘Bunu tamir edebilir misin?’’ diye sordum. Saatçi ‘‘Ver, bir bakayım.’’ dedi. Ben de saatin parçalanan kısımlarını verdim. Birkaç saniye inceledikten sonra ‘‘İstersen tamir etmeyi deneyebilirim, ama çok heveslenme.’’ dedi. Yapmaya çalışırken ‘‘Çok değişik bir saatmiş.’’ diye mırıldandı… Sonunda ‘‘Çok özür dilerim, yapamadım.’’ dedi. Ben de ‘‘Kolay gelsin, amca!’’ dedim. Amcaya karşı belli etmemeye çalışsam da o anki hayal kırıklığımla hafifçe başımı eğerek dükkândan ayrıldım. Ailemin yanına dönerken biriyle karşılaştım, uzun boylu hemen hemen benimle aynı yaşlarda yani 13-14 yaşındaydı, kahverengi saçlı bir erkek çocuğuydu. Bendeki saatin aynısı onda da vardı ama onunkinin tek farkı yanındaki ufak dışarı çıkmış çark gibi bir yuvarlaktı. Onun yanına yaklaşıp elindeki saati göstererek ‘‘Bu saatle ilgili bir bilginiz var mı?’’ diye sordum. Onun gözünde de aynı soru işareti belli oluyordu ama ‘‘Sormaktan zarar gelmez.’’ diye kendi kendime mırıldandım. O ‘‘Ben de aynı sorunun cevabını arıyorum.’’ dedi. O anda hatırladım o bizim sınıftaki Emre’ydi. ‘‘Nasılsın, Emre?’’ diye sordum. Emre de o anda beni hatırlamış olmalı ki ‘‘İyiyim, sen nasılsın?’’ diye sordu. Ben de ‘‘İyiyim.’’ diye cevap verdim. Havanın kararmaya başladığını fark edince ‘‘Görüşürüz, ben ailemin yanına gidiyorum, biz birlikte bu gizemi çözeceğiz.’’ dedim saati göstererek. Hemen ailemin yanına gittim. Ailem beni arıyordu. Beni görünce babam ‘‘Haydi, kalacağımız otele gidiyoruz.’’ dedi. Gece olunca yola koyulduk, dışarıda yağmur yağıyordu. Otele giderken loş bir ışıkla aydınlatılan karanlık, ışıkları sönüp yanan, kapısındaki kırık pencereden içerisi görünmeyen, tahtaları rüzgâr ile gıcırdayan ve sallanan, kapısı kapalı ürkütücü bir ev vardı. Kapının arkasına bakmaya çalışırken bir şimşek çarptı, içeride bir sanki hareketlilik gördüm, o sırada evin numarasının Ankara’nın plakasıyla aynı yani 06 olduğunu fark ettim. Dışarıdan gelen rüzgâr ile içim ürperdi. İki dükkân sonra bizim kalacağımız otel vardı. Otel aşırı şık veya kötü görünmüyordu, ortalama gibi görünüyordu, ışıkları açık açık seçiliyordu, üzerinde geniş havuzlarının olduğu ve jakuzi olduğu yazılmış ışıklı tabela görünüyordu. Babam arabayı otelin park alanına park etti. Otele girdik içerisi beyaz boyalı güzel bir alandı, resepsiyondan odamızın anahtarını alıp odamıza çıktık. Odaya çıkan merdivenlerdeki altın kaplamanın üstüne beyaz desenler işlenmişti. Duvarlar mavi renge boyanmıştı. Odamız 3. katta, sağdan 5. yani sondan 3. oluyordu. Bizim odamızın numarası 40’tı, karşımızdaki odanın numarası 33’tü. Babam, bize verilen anahtarla odamızın kapısını açtı. Oda 4 kişilikti, ablam Sena’yla ben içeri girer girmez kendi yataklarımıza atladık. Ablam kahverengi saçlı, ela gözlüydü. Elif’e göre uzundu, gözlük kullanıyordu. Hızlıca uykuya daldım, rüyamda o gizemli evi gördüm.
Sabah olunca açık büfeye gidip sabah yemeğimizi yedik. Odaya çıkınca annem ‘‘Markete gidip dönüş için bir şeyler alır mısın?’’ diye sordu. Ben ‘‘Elbette olur.’’ dedim. Babam ‘‘Geldiğinde eve çıkma, araba park alanında bizi bekle.’’ dedi. Annemin verdiği parayı ve çantamı alıp aşağı indim. Hızlıca markete gittim, ürkütücü ev marketten bir dükkân sonraydı. Markete girdim ve alacaklarımı satın alıp dışarıya çıktım. İçimden bir ses ‘‘O eve gir zaten bir şey olursa hemen çıkarsın.’’ derken bir yandan da ‘‘Ya bana bir şey olursa ne olacak?’’ diye düşünüyordum. En sonunda gizemli eve girme kararı verdim. Çantamdan el fenerini çıkarıp, eve girdim. El fenerini açıp etrafı incelemeye başladım, içerideki hep çürümüş tahtalar dökülmüştü. Oranın sadece terk edilmiş bir ev olduğuna inanmıştım, içeride gördüğüm hareketliliğin tahtaların hareketi olduğuna inanıp çıkacakken bir kedi yavrusu gördüm. Yüksek ihtimalle pencereden girmiş ve geri tırmanamamıştı. Ben de kediyi alıp dışarı çıkardım, annemin verdiği paradan kalanla kediye süt aldım. Sütün paketini çantamdan çıkardığım makasla kesip önüne koydum. Çantamdan çıkardığım eşyaları geri koydum. Koşarak otoparka gittim, orada beni bekliyorlardı. Hızlıca arabaya bindim ve yola koyulduk. Babam ‘‘Nerede kaldın?’’ diye sordu. Ben ‘‘Önümde sıra vardı’’ dedim. İçimden bir ses ‘‘Bence doğruyu söylemelisin, ne demişler; yalancının mumu yatsıya kadar yanar.’’ diğer yandan da ‘‘Eğer dersen iş uzar.’’ diyordu. Ablamla yolda ‘‘aşçı bir fareyi’’ anlatan bir film izledik, yanında cipsi yedik. Filmin anlatmaya çalıştığı şey; herkes çok ister ve çabalarsa istediğini yapabilir. Ben de bu filmdeki çok çabalayan fareyi kendime örnek almaya karar verdim, karşıma çıkan her şeyi çözmek için çabalayacağıma dair kendime söz verdim. İçten içe ‘‘Yüksek ihtimalle sözümü tutmayacağım.’’ dedim. Yolda giderken Emrelerin arabasını gördüm, birkaç dakika sonra tam ufuk çizgisine geldiler ve gözden kayboldular. Emrelerin arabası koyu, parlak bir gece mavisiydi, kavisli çizgileri ve alçak duruşuyla asfaltı yırtarcasına ilerliyordu. Önündeki devasa böbrek ızgarası, adeta karanlıkta dişlerini göstermiş yırtıcı bir hayvanın çenesi gibiydi. Arka koltuğun camında, neredeyse görünmeyecek kadar ince, parlak bir metal parça parladı. Arkasından duyulan boğuk, gürültülü motor sesi, onun sıradan bir araba değil, yoldaki bir güç gösterisi olduğunu fısıldıyordu, yanımızdayken Emrelerinin arabasının BMW M5 olduğunu gördüm. Babam ‘‘Size söylemeyi unuttum, Tuz Gölü’ne gidiyoruz.’’ dedi. Ben söylenerek ‘‘Bir yerimizde duramıyor muyuz?’’ dedim. Babam ‘‘Bir şey mi dedin?’’ dedi. Ben de ‘‘Kendi kendime konuşuyordum.’’ dedim. Babam ‘‘Şurada durup yemek yiyelim mi?’’ diye oyumuza sundu. Bir tek babam ‘‘Durmayalım, daha sonra yeriz.’’ dedi ama ben, annem ve ablam ‘‘Şimdi yiyelim.’’ dedik. Babam arabayı park etti ve arabadan indik. Restorana girdiğimizde Emreleri de gördük. Artık ‘‘Herhâlde biz karşılaşmadan duramıyoruz. Herhâlde annelerimiz anlaştı ve bizi bir araya getirip ‘bizi sosyalleştirmeye’ çalışıyor.’’ diye düşündüm. Emre de beni gördüğünde şaşırdı ve o da eminim ki benim gibi düşünmeye başladı. Birbirimize bakınca aynı şeyi düşündüğümüzü anladık. Annem ‘‘Aaa… Bak arkadaşın Emre de buradaymış.’’ dedi. Ben mırıldanarak ‘‘Ben görmemiştim zaten ya.’’ dedim. Ailecek masaya oturduk. Emrelerin oturduğu masa sekiz kişilikti. Hızlıca hesap yaptım ve bir sandalyenin fazla kaldığını gördüm. Biz ailecek 4 kişiydik, Emreler ise 3 kişiydi. En azından tuvaletten çıkan bir kız çocuğu gelip masaya oturana kadar öyle sanmıştım. Emre’nin kız kardeşi 11-12 arası görünüyordu, kendi yaş grubundan biraz daha uzundu, saçları kumral, üstünde Galata Kulesi olan bir tişört, altında ise Galata Kulesi’nin devamı vardı. Emre’ye sorgulayıcı bir bakış attım çünkü kardeşi olduğundan bahsetmemişti, belli ki kendini hiç kardeşi yokmuş gibi göstermek hoşuna gidiyordu. Annesi ‘‘Defne gel, bunlar Emre’nin arkadaşının ailesi.’’ dedi. Defne masaya oturur oturmaz garson bizden siparişlerimizi istedi. Ben Aksaray’ın meşhur yemeklerinden olan dolma mantısını sipariş ettim. Emre’ye tekrar baktığımda bana kaş göz hareketiyle bir şeyler anlatmaya çalıştığını fark ettim. Anında aklıma saat geldi. Ben de ‘‘Tuvalete gidiyorum.’’ dedim. Emre de ‘‘Yemek gelmeden önce ben bir ellerimi yıkayayım.’’ deyip peşime takıldı. Tuvalete girer girmez ‘‘Ne oldu, saate bir şey mi oldu?’’ diye Emre’yi soru yağmuruna tutum. Emre ‘‘Saat artık hareket etmiyor.’’ dedi. Saati cebinde bulamayınca ‘‘Hayır, saati kaybetmişim oysa ki fermuarlı cebime koymuştum!’’ dedi. Ben soğukkanlılıkla ‘‘Bir de dışarı bakalım.’’ dedim. Vakit kaybetmeden tuvaletten fırladık. Saati aramaya başladık. Saati hemen kapının önünde bulduk. Saati bulduğumuzda hareket ediyordu. Emre derin bir nefes aldı ve ‘‘Herhâlde yere düşünce çalışmaya başladı.’’ dedi. O an fark ettim ki ne Emre ne de ben saati takmıştım. Masaya geri döndük, garson yemeklerimizi getirmişti. Aceleyle yemeğimizi yemeye başladık. Az daha yemek boğazıma kaçıyordu. Neyse ki başka hiçbir kaza yaşamadan yemeklerin ücretini ödeyip yola koyulduk.
Yaklaşık 20-30 dakika sonra Tuz Gölü’ne vardık. Tuz Gölü’nün suyla dolu olacağını düşünüyordum ama kupkuruydu. Bunun sebebinin insanların tarlalarını sulamak için Tuz Gölü’nden su alması ve suyun buharlaşması olduğunu öğrendim. Bence diğer doğal su kaynaklarının bitmemesi için suları daha dikkatli ve tutarlı harcamalıyız. Tuz Gölü’nün içine girdik. Babam “Tuz, magnezyum ve sodyum açısından zengin, yorgun kasları gevşetir ve eklem ağrılarını hafifletir. Ayak tabanına değen her zerresi, kan dolaşımını hızlandırır.” dedi. Ben “Bu kadar bilgiyi nereden öğrendin?” diye sordum. Babam sırıtarak “Arama motorundan buldum.” dedi. Ben, Emre’ye dönüp fısıldayarak “Şaşırdık mı, elbette hayır.” dedim. Emre hafiften güldü ama babam bakınca sustu. Biz de ayakkabımızı ve çorabımızı çıkarıp, tuzlara çıplak ayakla basmaya başladık. Tuzlar ayağımıza çok fazla batıyordu ama yine de dayandık. Beş dakika sonra ayakkabımızı giyip gittik. Ama önce ayağımızı yıkadık. Babam “Şimdi Sultanhanı Kervansaray’ına gideceğiz.” dedi. Ben içimden “Oooo… daha çok yolumuz var.” dedim. Arabaya binip yola koyulduk. Sultanhanı Kervansaray’ına vardığımız zaman arabadan indik. Orada turistlere Sultanhanı Kervansaray’ının tarihini anlatan bir rehber vardı, ben de kulak misafiri oldum. Rehber 40-50 yaşlarında, saçı yer yer kırlaşmış, saçının üstü kelleşmiş, saatçi amcadan daha az kambur, gözü kahverengiydi. Rehber gözlüklü, turistlerin çoğu gibi beyaz tişört, koyu mavi pantolon giymişti, rehberin yüzündeki kırışıklardan yaşlı olduğu belli oluyordu. Rehberin “…Anadolu Selçuklu Devleti dönemine ait, mimari ve ticari açıdan büyük öneme sahip bir yapıdır. Yapı, 1229 ile 1232 yılları arasında, dönemin kudretli sultanı Alaeddin Keykubat I. tarafından inşa ettirilmiştir ve adını da bu sultandan almıştır. Kervansaray, tarihî İpek Yolu üzerinde, Aksaray ile Konya arasındaki kritik güzergâhta konumlanmıştır. Selçuklular, ticaretin güvenliğini ve lojistiğini sağlamak amacıyla bu tür devasa yapıları inşa ediyorlardı. Sultanhanı’nın temel işlevi, kervanların ve tüccarların mallarıyla birlikte ücretsiz ve güvenli bir şekilde konaklamasını sağlamaktı. Kaleye benzeyen sağlam mimarisi, onu saldırılara karşı koruyor ve bünyesinde barınma, ticaret ve temel hizmetleri sunuyordu. Sultanhanı, günümüzde de ayakta kalan en büyük Selçuklu yapılarından biri olarak o dönemin ticaret kültürünü ve mimari dehasını yansıtmaktadır.” dediğini duydum. Ben de rehbere “Bu yerin kaç kulesi var.” diye sordum. Rehber bana ters ters bakarak “Senin burada ne işin var, bücür?” dedi. İşte o anda yerin dibine girdim. Sonra biraz daha gezip, arabaya giderken babam bize dondurma ısmarladı. Ama benim suratım hala asıktı. Babam “Ne oldu?” diye sordu. Ben de ‘‘Yok bir şey.” dersem işin uzatacağını biliyordum, bu yüzden “Yere düştüm.” dedim. ‘Ailenin doktoru’ annem “Bir şey oldu mu, bir yerin kanadı mı?” diye beni sorguya çekti sonunda benim iyi olduğuma kanaat getirdi ve beni bıraktı. Ben de kulelerini saymaya başladım. Tamı tamına yirmi dört adet saydım. Hızlıca Ankara Kalesi’ndeki kule sayısının Sultanhanı Kervansaray’ının kule sayısını çıkarttım yani 42-24=18 olduğunu buldum. Ankara Kalesi’ndeki kule sayısı buradakinden fazlaydı. Babam ‘‘Haydi, Saratlı Kırkgöz Yeraltı Şehri’ne gidiyoruz.’’ dedi. Ben de ‘‘Herhâlde yakında Kırklareli’ne de gideriz.’’ dedim ama neyse ki babam bunu duymadı. Yolculuk yaklaşık olarak bir (1) saat iki (2) dakika sürdü. Ben de o sürede uyuyakalmışım. Uyandığımda varmamıza on (10) dakika vardı. Oraya vardığımızda arabadan ilk inen ben oldum. Girişte bilet aldık, ben öğrenci olduğum için bana ücretsizdi. Orada yine aynı rehberi gördüm ve yine kulak misafiri oldum. Rehber " …Aksaray iline bağlı Saratlı beldesinde bulunan Kırkgöz Yeraltı Şehri, Kapadokya bölgesinin en gizemli ve büyük tarihi miraslarından biridir. Yapının tarihi, bölge halkının savaş, istila ve dini baskılardan korunmak amacıyla yeraltına çekildiği Roma ve Bizans İmparatorlukları dönemine uzanır. Volkanik tüf kayaların kolay oyulabilir olması sayesinde, yerin altı titizlikle işlenmiş, çok katlı bir yaşam alanına dönüştürülmüştür. Sadece bir sığınak olmanın ötesinde, Saratlı Kırkgöz, yeraltında uzun süreli yaşamı sürdürmek için gerekli tüm donanıma sahiptir. İçerisinde kiler, ahır ve mutfak gibi günlük yaşam alanları dahi bulunur. Şehrin savunma mühendisliği ise oldukça etkileyicidir; dışarıdan gelebilecek tehlikeyi tamamen mühürleyen, tünel girişlerine yerleştirilmiş devasa sürgü taşları en kritik savunma unsurudur. Bu karanlık ve nemli şehirde yaşamı mümkün kılan en önemli detay ise havalandırma bacalarıdır. Bu dikey şaftlar, yeraltındaki insanlara temiz hava sağlarken, aynı zamanda dış dünyadan gözetlemeye yarayan ince ve gizli ‘gözler’ işlevi görmekteydi. Saratlı, adeta zamanın durduğu, yüzlerce insanın sırrını ve hayatta kalma azmini duvarlarında saklayan eşsiz bir yeraltı medeniyeti örneğidir." dedi. Rehber beni görünce ters ters baktı. Rehberin ters bakışlarından kaçınmak için hızla tünellerin derinliklerine doğru, ailemin yanına süzülürken etrafımdaki atmosferi daha dikkatli incelemeye başladım. Burası, yeryüzünün seslerinden tamamen arınmış, derin bir sessizlik içindeydi. Kapadokya’nın tüf kayasından oyulmuş bu dehlizler, hafif bir rutubet ve yoğun bir toprak kokusu yayıyordu. Aldığım her nefeste ciğerlerimi yakan hava, sanki binlerce yıl öncesinin soğuğunu ve yaşanmışlığını taşıyordu. Duvarlarda, buraya sığınan yüzlerce insanın gizlenme çabası kazınmıştı. Korunmak için kullanılan devasa sürgü taşlarının bulunduğu o dar geçitlerden geçerken, dışarıda fırtına kopsa bile içerinin ne kadar güvende ve izole kalabildiğini hayal ettim. Bu, gerçekten de hayatın zamanı durdurduğu bir yerdi. Tam bu sırada, yukarıya doğru uzayan, ince ve dikey havalandırma bacalarına gözüm takıldı. Rehberin dediği gibi, onlar gerçekten de bu zifiri karanlıkta, yeryüzünü gözleyen sessiz kuleler gibiydiler. Yarım saat gezdikten sonra dışarı çıktık, dışarı çıkar çıkmaz gözüm kamaştı. Babam ‘‘Haydi arabaya atlayın, Aziz Mercurius Yeraltı Şehri’ne gidiyoruz.’’ dedi. Arabaya bindik, yaklaşık üç dakika sonra vardık. Aziz Mercurius Yeraltı Şehri’nde yine Emreleri gördük. Burada da öğrencilere giriş ücretsizdi. Emre, ben, Defne ve ablamla içeri girdik. Ben yine aynı rehberi gördüm. Emre’ye de gel işareti yapıp rehberin yanına gittim. Her zamanki gibi kulak misafiri oldum. Rehber, yüzündeki kırışıklıklar ve hafif kambur duruşuyla, elindeki küçük feneri sallayarak, turist grubuna seslenmeye başladı. Gözlüğü, loş ışıkta parlıyordu ve sesi, taş dehlizlerin girişinde yankılanıyordu. Rehber ‘‘Aziz Mercurius Yeraltı Şehri, Aksaray ilinin Gülağaç ilçesine bağlı Saratlı beldesinde konumlanmış, Kapadokya bölgesinin yüzlerce yıllık tarihini ve kültürel derinliğini yansıtan nadide mimari örneklerinden biridir. Bu yeraltı şehri, adını bölgenin erken Hristiyanlık tarihindeki önemli figürlerden biri olan Aziz Mercurius’tan almaktadır. Tarihsel kayıtlara göre, Aziz Mercurius, 3. yüzyılda, Hristiyanlığı seçtiği için Roma İmparatorluğu tarafından sürgüne gönderilmiş ve Kapadokya bölgesinde şehit edilmiştir. Şehrin inşası, özellikle Hristiyanlara yönelik baskıların yoğunlaştığı dönemlerde, bölge halkının ve cemaatinin can güvenliğini sağlamak amacıyla sığınak ve ibadet merkezi işlevi görmesi hedefiyle gerçekleştirilmiştir. Bu karmaşık yapı, volkanik tüf kayalara oyulmuş olup, uzmanların tahminlerine göre toplamda yedi kat derinliğe ulaşmaktadır; ancak şu an için sadece belirli katmanları temizlenmiş ve ziyarete açılmıştır. Aziz Mercurius, diğer yeraltı şehirleriyle ortak özellikler taşısa da onu emsallerinden ayıran çok önemli bir detaya sahiptir: Tesisin bünyesinde, yeraltı şehirleri standartlarının üzerinde, oldukça geniş ve görkemli bir ana kilise (katedral) yapısı bulunur. Bu durum, şehrin sadece zor zamanlarda kullanılan bir barınak değil, aynı zamanda Kapadokya’daki erken Hristiyan cemaatleri için önemli bir dini merkez ve toplu ayin mekânı olduğunu kanıtlamaktadır. Yapılan arkeolojik çalışmalarda, kilisenin zemininde, şehrin önemli bir defin ve ibadet alanı olarak kullanıldığını gösteren toplu mezarlar ve lahitler ortaya çıkarılmıştır. Yeraltı şehri, geniş galerilere, erzak depolarına, şaraphanelere, havalandırma şaftlarına ve dışarıdan girişi tamamen kapatan devasa sürgü taşlarına sahiptir. Bu detaylar, şehirde aylarca izole bir yaşamın sürdürülebildiğini göstermektedir. Ayrıca coğrafi konumu itibarıyla Aziz Mercurius, bir dönem gizli ticaret güzergahı üzerinde de yer almış, tüccarların ve kervanların mallarını saklayarak güvenle seyahat etmelerini sağlayan stratejik bir lojistik üs görevi görmüştür.’’ dedi. Bize bakıp sinirlenerek ‘‘Sen arkadaşlarını buradan alıp gider misin, çünkü bu paralı bir eğitim, bir daha gözüme görünmeyin!’’ dedi. Resmen turistlerin içinde rezil olmuştuk. Rehberin turistlerin içinde bana bağırması ve beni resmen kapı dışarı etmesi, utanç verici ve öfke verici bir andı. Emre de en az benim kadar kızgındı. Defne ise olanları şaşkınlıkla izledi. Hızlıca ilerideki ailemizin yanına gittik. Güneşli Aksaray öğleden sonrası, yeraltı şehrinin taş kapısından içeri adım attığım anda kesildi. Birdenbire yüzüme vuran nemli ve serin hava, yerin binlerce yıllık rutubetini ve toprağın keskin kokusunu taşıdı. Loş sarı lambaların aydınlattığı tünellerde ilerlerken, seslerimiz duvarlarda alışılmadık bir şekilde yankılandı. Ailemizle birlikte yürüdüğümüz bu dar koridorlar, bir savunma hattının ne kadar çetin olabileceğini gösteriyordu; zaman zaman koridorun önünü tamamen kapatmak için yuvasına yerleştirilmiş, devasa, silindir şeklindeki sürgü taşlarının yanından geçtik. Bu karanlık labirentin dış dünyadan ne kadar izole olduğunu hissettik. Nihayet, Rehberin Aziz Mercurius‘tan bahsettiği Ana Kilise’nin bulunduğu avluya ulaştık. Burası diğer tünellerden çok daha yüksek ve genişti. Başımı kaldırdığımda, volkanik kayadan oyulmuş avlunun duvarlarında rehberin anlattığı yedi katmanın izlerini gördük. Bir saat sonra dışarı çıktık. Önümü bile zar zor görüyordum. Birkaç dakika sonra görmeye başladım. Akşam oluyordu. O sırada rehber ve turistler otobüse biniyorlardı, yüksek ihtimalle onlar da bizim gibi peribacalarını görmeye gideceklerdi. Hızlıca arabaya bindik ve yola koyulduk. Yaklaşık yirmi dakika sonra kalacağımız otele vardık. Otelin dışı yeşildi, altın sarısı kaplamaları vardı. Hızlıca otele girdiğimiz için daha fazla ayrıntı göremedim. Babam resepsiyona ‘‘Boş oda var mı?’’ diye sordu. Resepsiyon ‘‘Maalesef, hiç boş odamız yok.’’ dedi. Biz de oradan daha gerideki girişi kaçırdığımız otele gittik. Otele yaklaşık dokuz dakikada vardık. Otelin dışı beyazdı, yatay ve dikey mavi desenler göze çarpıyordu, giriş kapısı artık klasik olan otomatik açılmalı olanlardandı, otelin sekiz katlı olduğunu fark ettim, çatısı düzdü üstünde beş yıldızlı olduğu yazıyordu. Eşyalarımızı arabadan indirip otele girdik. Babam resepsiyona ‘‘Boş oda var mı?’’ diye sordu. Resepsiyon ‘‘İki tane boş oda var.’’ dedi. Bir odayı babam, ben, Emre’nin kalması için bir gecelik kiraladık. Diğer odayı da annem, Emre’nin annesi, ablam ve Defne’nin kalabilmesi için kiraladık. Biz önceki sefer kaldığımızdaki otelde de oda numaramız aynı yani kırktı. Odamızı aramaya başladık, ararken kütüphane olduğunu gördük. Sonunda odamıza girdik. Herkes yatağa girip uyumaya başladı. Tam uykuya dalarken kapı gıcırtısı duydum. Defne içeri giriyordu. Defne içeri girerken nefesimi tuttum. Defne abisinin yanına gidip cebinden ‘‘saati’’ aldı. Ben bir anda uyanıp ‘‘Ne, yapıyorsun?’’ diye sordum. Benim uyanık olduğumu görünce telaşlanıp saati yere düşürdü. Ben de atlayıp son anda tuttum. Defne de ‘‘Ben saati çok merak ettim, birazcık inceleyip yerine geri koyacaktım.’’ dedi. Sonra saati geri Emre’nin cebine koydu ve yatmaya gitti.
Sabah uyandığımızda Emre’yle birlikte kütüphaneye gittik. Harry Potter ve Felsefe Taşı’nı gördük. Kitap en alt rafta ve tozluydu. Kitabı tozların içinden çıkardım ve tam masanın ortasına koydum. Emre’ye ‘‘Sen bu kitabı okudun mu?’’ diye sordum. Emre de ‘‘Okumadım ama okumayı düşünüyorum.’’ dedi. Sonra kütüphaneden çıkarken ona gece Defne’nin saatini aldığını anlattım. Defne’ye kızacağını düşündüm ama ‘‘Saat yanımda olduğu için sıkıntı yok’’ dedi. Sabah yemeğimizde açık büfenin kalabalığına karıştık. Ben kendime güzel bir tabak hazırladım; sahanda yumurta, taze kaşar ve Aksaray’ın o meşhur köpüklü balından aldım. Yanına da fırından yeni çıkmış, dumanı üstünde tüten çıtır simitlerden koydum. Emre ile karşılıklı otururken simidimden bir parça koparıp balın içine daldırdım tadı çok güzeldi, ama dişimde susam kalmıştı. Kahvaltıyı yaptıktan sonra peribacalarına doğru yola koyulduk. Babam ‘‘Yaklaşık kırk beş dakikamız var.’’ dedi. Kırk üç dakika sonra peribacalarına vardık. Girişten biletlerimizi aldık. Biz öğrenci olduğumuz için bize bedavaydı. İleride park etmiş ‘huysuz’ rehberin minibüsü vardı. Biz de oraya gittik. Rehber yine turistlere buranın nasıl oluştuğunu anlatıyordu. Rehber, güneşten iyice kızarmış alnındaki terleri silip turist kafilesine dönerek anlatmaya başladı; ‘‘Sayın konuklar, şu an önünde durduğunuz bu peribacası yapıları, milyonlarca yıl süren bir doğa olayının sonucudur. Erciyes, Hasandağı ve Güllüdağ gibi aktif yanardağların püskürttüğü lav ve küller bu bölgeyi kalın bir tabaka halinde kapladı. Bu küller zamanla sertleşerek ‘tüf’ adı verilen yumuşak bir kayaç haline geldi. Ardından şiddetli rüzgârlar ve sel suları bu yumuşak tabakayı aşındırmaya başladı. Üst kısımlarda bulunan sert kayalar birer şapka gibi direnç göstererek altlarındaki gövdeyi korudu ve böylece bu sütun benzeri yapılar oluştu. Tarih boyunca insanlar bu yumuşak kayaları oyarak buraları sadece ev olarak değil; Roma baskısından kaçan ilk Hristiyanlar için gizli ibadethaneler ve sığınaklar haline de getirdiler.’’ dedi rehber. Bir saat sonra arabayla yola koyulduk. Dışarıda yağmur yağıyordu, şimşekler çakıyordu. Kaç saat geçtiğini anlayamadım çünkü uyuyakalmıştım. Ben uyandıktan sonra etrafta tanıdık şeyler görmeye başladım. Ekmek kulübesi, parklar, park alanları, sokaklar, binalar hepsi tanıdıktı. Sonunda bir saat (Beş dakika bile değil.) gibi gelen bir sürenin ardından binamıza vardık. Eve girer girmez arkadaşlarımızla kurduğumuz gruptan hâl hatır sormak için görüntülü aradım. İlk önce Emre sonra da Arda açtı. Emre tam konuşacakken kardeşi Defne geldi. Defne ‘‘Bakın! Bu flütü yeni aldım, nasıl?’’ dedi mavi, yine değişik altın rengi rakamlı, değişik sembollü, yaklaşık 28 santimetrelik flütünü gösterdi. Arda da benim Defne’yi ilk kez gördüğüm kadar şaşkındı. Arda ‘‘Ben de size bu kolyeyi gösterecektim. Sizin saate çok benziyor.’’ dedi elinde tuttuğu yüksek ihtimalle gri aslan dişinden veya fildişinden yapılmış, her bir diş yaklaşık beş santim olan, üstünde değişik altın rengi rakamlar ve semboller olan bir kolye gösterdi. Arda’nın ablası Elif ‘‘Benim de onun gibi bir bilekliğim var ne olmuş?’’ dedi alaycı bir tavırla. Ben de ‘‘Benim ablamın da yüzüğü var.’’ dedim. En sonunda Emre ‘‘Ablanızı çağırın aynı anda takalım, belki senin saatin ile benim saatim iletişime geçer.’’ dedi. Biz de ablamızı çağırdık. Ablam ‘‘Böyle saçma sapan fikirler aklınıza nereden geliyor?’’ dedi alaycı bir tavırla. Ben, Emre saatimizi taktık. Ablam, Arda ve Elif yüzük, kolyeyi ve bilekliği taktılar. Defne ise flütü çaldı. Hepimiz de aynı anda (Birkaç saniye farkla) taktık.