Göğsümdeki Saat Kulesi

Zaman, kemik sızlatan bir rutubet gibi sızıyor duvarlardan. Edgar’ın kuzgunları çoktan öldü, biliyorum; onların tüyleri artık mürekkep yalamış parmaklarımızı kirletmiyor. Benim karanlığım kanat sesleriyle değil, durmaksızın işleyen o mekanik fısıltıyla bezeli. Göğsümün tam ortasında, kaburgalarımın ardına gizlenmiş pirinç dişlilerden bir kule var. Her saniye, etimi biraz daha çiğneyen sacdan bir çark dönüyor.

Sokaklar, tütünden ve terk edilmiş dualardan sırılsıklam. Lambaderlerin soluk sarı ışığı altında yürürken, gölgemin benden daha canlı olduğunu fark ediyorum. O önden gidiyor, ben arkasından sürükleniyorum. Şiir dedikleri şey, telleri kopmuş bir piyanonun tuşlarına sertçe basmaktan ibaret artık. Kimse duymuyor, ama herkes parmakların ritmini izliyor.

Sana vaat edilen o gotik saraylar, mermer mezarlar yok burada. Sadece soğuk bir tavan arası ve pencere camına vuran kirli yağmur damlaları var. Her damla, hafızamın bir parçasını silmek için ant içmiş gibi inatçı. Dilimin ucunda biriken kelimeler ise pas tadında. Onları yutuyorum; çünkü tükürürsem, bu odanın tabanını tamamen delip geçecek kadar ağır olduklarını biliyorum.

Biz, bitmemiş cümlelerin yarattığı o boşlukta yaşayanlarız. Saat kulesi vuruyor: Gece yarısı değil, hiçbir zaman. Sadece bitişin ritmi bu. Kulaklarını göğsüme yaslarsan eğer, o karanlık senfoninin seni de yavaşça öğüttüğünü duyacaksın.

-Regarzarves-