Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Yüzeysel İnceleme)


İzlanda Balıkçısı. Hikaye 1880 lerde geçiyor. İzlanda, Bretagne ve İngiltere üçgeninin inanılmaz atmosferi. Deniz, tuz, fırtınalar, balıkçılar… ve bu harika ama zorlu iklimde yaşamaya çalışan insanların içinde, eskiye özgü inceliklere sahip bir aşk hikayesi. Deniz edebiyatını sevenler için birebir.

14 Beğeni

Lanetli Otel - Wilkie Collins (İthaki)

Wilkie Collins övüldüğünü çok okudum. Aklımın bir köşesinde olan bir isimdi.

Döneminin anlatım tarzını yansıtan bir eser bana göre. Günümüzde oldukça sıradanlaşmış entrikalarla süslenmiş cinayet anlatısı. Yine de anlatım dilinde bazı ayırt edici yönler vardı fakat özünde bu tarzı sevmeyen kimseler için sıkıcı gelecektir. Benim için karanlık kitaplık biraz nostalji serisi olduğundan çok sorun olmuyor. Cinayet ve belirsizlik kısmını bir kenara koyarsak ben “kötü niyetli kimselerin gün sonunda hep kendilerini perişan etmeleri” olgusunu sevdim.

Biraz polisiye, biraz paranormal olaylar, biraz entrika, dram, aşk, ihanet vs. sevenler için keyifli bir okuma olabilir. Bazı noktalarda sıkıldığımı söyleyebilirim. Bu da genelde 19. yy eserlerinde anlatımdan kaynaklı gereksiz uzatılan cümleler ve dönemin resmiyet dili ile alakalı bir darlanma.

Kitabın genelinde bazı karakterlerin altının çok boş olduğunu düşünüyorum. Karakter gelişimleri üzerinde durmak yerine yazar daha çok vereceği mesaja ve olayın kendisine odaklanmış gibi hissettim. Beklentilere göre okuma yapan birisiyseniz tavsiyem beklenti oluşturmamanız.

14 Beğeni

İngiliz ve Amerikan Edebiyatında Kısa Öykünün Büyük Ustaları - Kolektif (İş Bankası) / Derleyen: Celâl Üster

Kitabı okuduktan sonra yorumlara baktığımda biraz şaşaladım açıkçası. İlginç yorumlar…

Kitap adı oldukça iddialı ama öyküler ne yazık ki bu vaadi gerçekleştiremiyor.(?) Mutlaka ki seçkide yer alan isimler bugün önemli bir yere sahip yazarlar fakat burada okuyucunun yanılgısı, yer alan öykülerin söz konusu yazarların en popüler öyküleri olacağı yönündeki kişinin kendi yarattığı beklentiden başka bir şey değil. Okuyucu kendi bacağına öncelikle bu beklentisiyle sıkıyor.

Bugün “klasik” adı altında topladığımız yazarlar hayatlarının belli bir döneminde ortaya koydukları bir veya daha fazla eserle; kendisinden önce gelen kimi yazarlar, eleştirmenler ve akademisyenlerce döneminde veya döneminden çok sonraları didik didik edilmiş, eleştirilmiş, haklarında sayfalarca makaleler yazılarak diğer eserlerinden daha öne çıkan “o” eseriyle yıldızı parlamış ve edebiyat dünyasında kendisine köklü bir yer edinmiştir. Tekrar tekrar her cümlesinde, öyküsünde, denemesinde çoktan ölüp gitmiş bir yazardan kendisini ispat etmesini beklemek niye?

Seçki, Celâl Üster’in beğendiği öyküleri içeriyor. Bunu yaparken de İngiliz ve Amerikan edebiyatında kendisini ispat eden yazarlara yer vermiş. Tabii bazı isimlerin ülkemizde hak ettiği değeri görmemesi başka bir konu. Bu yüzden de adı sanı duyulmamış diye yerden yere vurmadan önce hem kendi bilgi birikimimizi hem de ülkenin popüler akımdaki tutumunu biraz düşünmek gerekiyor diye düşünüyorum ben. Binlerce yazarın hepsini duymamız, okumamız, incelememiz imkansız. İlgi alanlarımıza göre okuma yapan bizler pek nadir kendi ilgi alanlarımızın dışına çıkıyoruz. Seçkideki bazı isimler korku, gerilim türünde daha çok eser veren kişiler ve belki de zinhar okumayacağımız bir türde daha çok eser verdikleri için aslında gerilim türünün mihenk taşlarından birisine “adı sanı duyulmamış” muamelesi yapmak gülünç değil de nedir? Kendi cehaletimizin sorumlusunu seçkiye yüklemenin bizim bilgisizliğimize nasıl bir katkısı olabilir?

Seçilen öykülere değinecek olursam ben Celâl Üster’in farklı bir yaklaşımla seçim yaptığını düşünüyorum. Her yerde onlarca kez gözümüze sokulan öyküler yerine daha arka planda kalan öyküleri tercih etmiş. Buna rağmen bazı öykülere çeşitli derlemelerin içinde rastlamıştım. Genel olarak öyküleri çok beğendim diyemem. Birkaç tanesi dışında (Irwing, Hawthorne, Poe, Hearn, Woolf) aman aman beğendiğim bir öykü olmadı. Bazıları çok sıradan bir olayın anlatımıydı. Aşırı sıkıldığım “Ne okuyorum, bu yazar ne anlatıyor?” ve en sonunda da “Ben bunu neden okudum, yazar bunu hangi amaçla anlatmış?” gibi bir türlü elle tutulur bir noktaya varamadığım çok öykü vardı. Bir noktayı çok büyük ıskaladığımı düşünüyorum bu öykülerde. Zamanla belki yazarların daha fazla eserini okudukça bu ıskaladığım noktaları görebilirim. Bazıları da düpedüz sıkıcı geldi. Bana gerçekten hitap etmeyen, yüreğimde veya aklımda hiçbir yere dokunmayan öykülerdi. Kendimi bu noktada hâlâ terazide tutuyorum.

Dönemini yansıtan eserler olduğunu söyleyebilirim. Sevdiğiniz yazarların kenarda köşede kalmış öykülerine de bakmak için yanıp tutuşuyorsanız tavsiye edebilirim. (Bazıları pek kenarda kalmış öyküler olmasa da daha az tercih edilenler diyelim)

Genel olarak ortalama bir seçki bana göre. İsterdim ki öykülerin ilgili yazarın hangi döneminde yazıldığı da belirtilsin. İlk dönem eserleri mi yoksa ustalık eserleri arasında mı yer alıyor bilmek isterdim. Belki o şekilde daha doğru bir değerlendirme yapabilirdim. En azından tarih bilgisi verilebilirdi bana kalırsa.

11 Beğeni

Palto - Nikolay Gogol (Can)

İnsanın kısa bir anlığına dikkatini başka konulara çeken mini kitapları sevdiğim için Kısa Klasikler dizisini toplamaya başlamıştım. İyi de yapmışım. Arada derede, yolda izde hem yük olmuyor hem de bir nefeste okunabiliyorlar.

İnsanlık olarak çok fazla duyarsızlaştığımızı düşünüyorum. Bu yüzden bu uzun öyküyü okuyunca pek bir şey hissetmeyecek bir sürü kişi olabilir. Ben çok etkileyici buldum. Yıllarca ötekileşmiş birisi olarak yaşayan, elde olanla idare etmeye ve bununla mutlu olmaya alışmış bir bünyenin kendi sıradanlığından çıktığı anda yaşadıkları bence çok fazla şey anlatıyor. Hayatının herhangi bir evresinde bu tarz bir yoklukla sınanmayan kimse için dramatize edilmiş, fazla abartı bir eser gibi gelebilir.

Bana kalırsa toplumumuzdaki bazı kitlelerin hayata yaklaşım biçimini çok güzel anlatıyor. Yeni olandan korkmak, sahip olamamak, kuşaklar arasındaki varlık-yokluk bakış açısını anlamak için de güzel bir eser. Biraz tabii geniş yaklaşmak gerekebilir. Zor elde edilen ve yenilik getiren şeylerin bir anda yitirilmesi insanda beklenmedik etkilere sebep olabiliyor.

Diğer açıdan kamu kuruluşlarını ele alması bakımından da dikkat çekici bir öyküydü.

15 Beğeni

Bu dizinin sıralı listesi var mı forumda?

1 Beğeni

Burada tam liste mevcut. :slight_smile:

1 Beğeni

Halid Ziya Uşaklıgil - Mai ve Siyah bitti.

Üç beş aydır kütüphanede bekliyordu. Sırası geldi, okudum.

Kitap batılı tekniklerle yazılmış ilk modern yerli romanımız. Roman ana karakterimiz Ahmet Cemil’ in etrafında şekilleniyor ve bu karakter üzerinden edebiyat ve yayıncılık hayatı ve bu hayatta var olmaya, yükselmeye çalışanlar anlatılıyor. Ahmet Cemil üzerinden hayaller ve gerçekler anlatılıyor.

Bana göre romanın öne çıkan özelliği betimlemeleri. Betimlemeler aslında çok güzel olmalarına rağmen kimi yerlerde insanı sıkabiliyor. Bunun sebebiyse tasvirlerin adeta şiirsel olması sanki. Cümleleri kesip alt alta yazsanız şiir olacakmış gibi fakat güzel tasvirler. :slight_smile:

Bunların dışında Ahmet Cemil’ in hüzünlü hikayesini okuyor ve üzülüyorsunuz, kendinizden bir şeyler buluyorsunuz hayaller ve gerçekler bağlamında.

Sıkılmadan okudum diyebilirim ama daha sade betimlemeler olsaydı daha da akıcı olurdu. :slight_smile:

11 Beğeni

Bunun bir de radyo tiyatrosu vardı, ordan dinlemiştim ben de Akakiy Akakiyeviç’in öyküsünü. Çok üzücüydü gerçekten, sonu daha da üzücüydü. Dinlerken babam gelmişti aklıma. O da devlet memuruydu. 80’lerde bir ara tek bir pantolonu olduğunu, hafta sonu annem onu yıkayıp kurutana kadar dışarı çıkamadığını söylerdi. Hatta hatırlarım 90 lı yıllarda ucuz bir kumaş bulup kendine takım elbise dikmişti. Baya bi sıkıntı çekmişti bizi okutmak için. O yüzden bu eserin radyo tiyotrosu beni de çok üzmüştü.
Rusya ile nedense bazı açılardan benzer yazgılara sahip olmuşuz. Edebiyatlarına da yansımış çileleri doğal olarak. O yüzden artık okuyamıyorum Rus edebiyatını.

6 Beğeni

Hüzünlü bir hikâye gerçekten. Eski günlerin kıt kanaat geçim derdi insanım boğazına diziliyor bir anda. Şimdiki zamanla kıyaslama yapıldığında gerçekten bolluk içinde yaşıyoruz. Yamana yamana epriyen kıyafetleri hâlâ hatırlıyorum. Ne kadar zor zamanlardı ve her sahip olunulan şey çok kıymetliydi. Çok değişik duygular uyandırıyor insanda. Yaşam öyle hızlı genişleyip zenginleşti, teknoloji o kadar çok ilerledi ki bazen geçmiş gerçekten yaşandı mı, öyle bir çağ var mıydı diye insan inanamıyor. Ben geçmişin o hüzünlü izlerini, anılarını seviyorum. Bazen insana ağır da gelse yine de zor zamanları hatırlayarak biraz silkelenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bu hikâye bana bir anımı hatırlattığı için de ayrıca etkiledi. Çocukken hayatımda ilk kez yeni bir ayakkabı alınmıştı. Giymeden önce günlerce ayakkabıyla uyumuştum. Bir türlü kıyamıyordum ama en sonunda annem giydirmişti. Ürkek ürkek yürüyorken bir anda ayağım mazgaldan içeri girdi pıt diye. Aşırı zayıf, çelimsiz bir çocuktum. Ellerim, dizlerim, bileklerim ha kırıldı ha kırılacak gibiydi. Eskiden o mazgallar da kocamandı sanki ya da ben çok ufak olduğumdan kocaman geliyorlardı bilemiyorum. Panikle tabi ayağımı çekmemle ayakkabı pat dedi düştü. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Kalbim çok kırılmıştı. Mazgalın dibinde oturup ağlamaya başlamıştım. Mahalledeki komşular beni görüp de anneme haber vermişti. Ne yaptılarsa ayrılmadım oradan. Herkes seferber oldu. En sonunda belediyeden gelip açmışlardı. Onca saat orada oturup ağlamıştım. İçime oturan anlardan birisiydi. Öykü beni bir anda o güne ve o yürek acısına götürdü. Uzunca bir süre korkmuşumdur o mazgallardan.

7 Beğeni

Palto’nun üzerine İnsancıklar’ı da okumanızı tavsiye ederim. Dostoyevski, İnsancıklar kitabını yazarken Palto’dan çok etkileniyor. Palto’da anlatılan memur ve amir tiplemesine karşılık cevap niteliğinde kendi memur ve amir tiplemelerini yaratıyor.

5 Beğeni

Ayakkabıya tekrar kavuşabilmiş miydiniz?

2 Beğeni

Evet, kavuşmuştum ama çok pislenmişti. Sonra da günlerce kurumasını beklemiştim. :sweat_smile:

@Tobizume sanki okumuşum gibi hatırlıyorum ama ne okuduğumu hatırlamıyorum. Mutlaka bakacağım. :slight_smile:

3 Beğeni

Büyülü Şehir - Edith Nesbit (Maya)

Yabancı dildeki çocuk kitaplarının en büyük sorunu bence din güzellemesi yapması. Neredeyse bütün hikâyeler Hristiyanlık öğretisine dönüşmeden edemiyor. Narnia bunun en popüler örneklerinden fakat çeviride çocukların kafası karışmasın diye Hristiyanlık öğretisi Müslümanlık öğretisine dönüştürülmeye çalışıldığından tuhaf bir durum ortaya çıkıyor. Neyse…

Kitap, ablasının himayesinde olan küçük ve öksüz bir erkek çocuğun ablasının evlenmesiyle yön değiştiriyor. Çocuksu hayaller ve dünyalar içinde yaşayan ikilinin hayatı bir anda varlıklı bir adam ve onun kızıyla birleşiyor.

Aslında söylenecek çok fazla şey var. Nuh ve gemisinin çocuğun eşyalarla yaptığı hayali şatoların, şehirlerin canlanması ve bu dünyaya bir anda dahil olmalarıyla fantastik bir boyut kazanıyor. Tam anlamıyla bir çocuk kitabı. 5-9 yaş arası için yazılmış gibi duruyor.

Neredeyse her karakterin kremalı kek kıvamında olduğu, kadın-erkek savaşının inceden inceye verildiği (kızlar güçsüzdür, kurtarılması gerekir; erkekler savaşçıdır, savaşması gerekir), adabımuaşeret kurallarının sürekli dayatıldığı dümdüz bir çocuk kitabı. Yaratıcı bir yanı var fakat kitap ilerledikçe sıkıcı bir döngüye giriyor. Evdeki eşyaları ve oyuncakları kullanarak hepimiz hayali şehirler kurup çocuklukta bir dönem bu dünyalarda yaşamışızdır. Bu açıdan güzel olsa da alt metinde Hristiyanlığın yedi büyük günahını temel alarak belirlenen yedi tane aşılması gereken görev olması da ayrıca kitabın tek bir amaç için yazıldığını belli ediyor.

Vazodan sütunlar, kitaptan duvarlar, oyuncaklardan yaratıklar vs. çok güzel ama işte… Keşke amaç çocuklara tatlı bir hikâye sunmak olsaydı sadece. Çok beğenemedim.

@Oni

11 Beğeni

Max Frisch - Sorular, Sorular, Sorular bitti.

Sorular, ilginç ve güzel bir kitap. İçinde zihin açacak, düşündürecek pek çok konuda sorular barındırıyor. Bu sorular yazarın SORUŞTURMA adını verdiği ana başlıklar altında sıralanıyor. Evlilik, alkol, umut vb. konular ana başlıklar. Yazar bu ana başlıklara ait onlarca soru yöneltiyor ve düşünmenizi sağlamaya çalışıyor. Tekrar, tekrar dönüp okunabilecek bir kitap.

9 Beğeni

Türkçe yazılmış çocuk kitaplarında da bu durum var bence. Hep bir öğreti peşinde oluyor kitap. Edebiyat öğretim içindir bakış açısı hakim sanki yazarlarda. Çocuk kitabı yazarlarının, en azından bazılarının, bu durumu değiştirebilmesini diliyorum.

2 Beğeni

Doğrudur, hiç Türkçe çocuk kitabı okumadım. Birkaç kere denk geldim ama sanki çocuklar akılsız yaratıklarmış gibi yazılmış olanları gördüm. Sonra da hiç ilgilenmedim açıkçası.

1 Beğeni

İşim gereği sürekli okuyorum, arada farklı yerlere gitmeye çalışan yazarlar oluyor. Ancak tamamen edebiyat kaygısıyla çocuk edebiyatı yapılabildiğini görmedim henüz. Belki de bunun olması için çocukların kendileri için kitap yazması gerekiyordur.:sweat_smile:

2 Beğeni

Gerçekten çocuk ruhlu olanlar, çocukların dünyasında yaşayabilenler yazsa daha verimli olabilirdi. Maddi kaygı ve farkındalık işin içine girince istenmeyen sonuçlar ortaya çıkıyor.

3 Beğeni

d25262bf9feb54859c8a4f07b4c22207526cae60_2_375x500

Tüm Panayırların Heyulası - Kolektif (İthaki)

Antoloji, “Ucube” temasıyla Kayıp Rıhtım Öykü Seçkisi formatında hazırlanmış. En azından ben böyle düşündüm. İçerisinde yirmi adet öykü bulunuyor. Bana nedense çok geldi bu sayı, sonlara doğru biraz yorulur oldum. Bunun sebebinin tema ortak olsa da tür bakımından herkesin farklı yaklaşması, her öyküde kalem değişmesi sanırım bir noktadan sonra beni çok yordu.

Ben bütün öykülere değinmeyeceğim. Sadece beni en çok etkileyen öyküden bahsedeceğim. Mehmet Berk Yaltırık’ın “Umacı” adlı öyküsünü gerçekten çok beğendim. Öykü sanki nefes alıyor gibi hissettim. Karakterlerin kişilikleri, betimlemeler, cümlenin yapısı her yönüyle beni etkiledi. O tekinsizlikte, büyüklerimin sesi geçmişten kulaklarıma ulaşıverdi. Mum ışığında anlatılan o eski dehşetengiz hikayeler gibiydi. Kendisini hep okumaya niyetlenip de hiç okuyamayan biri olarak önceliklerimde bir değişiklik yapmalıymışım gibi hissettim.

Beni rahatsız eden bir diğer nokta birinci tekil şahıs anlatımının öykülerin çoğunluğunda tercih edilen anlatım biçimi olmasıydı. Aslında rahatsızlık demek doğru olmayabilir. Şimdi düşününce beni yoran kısım sanırım buydu. Bir anda polisiye bir öyküde ana karakter ben oluyorum, bir sayfa sonra karanlık dehlizlerde boğuluyorum, bir sayfa sonra bilimin labirentlerinde kayboluyorum. Üstelik kısa öykü olduğu için de kendimi karakterle özdeşleştiremeden, kendimden bir parça bulamadan pat diye öykü bitiveriyor. Başıma bir sürü şey geliyor ama hiçbiri benimle uyuşmuyor. İçimde bir şeye dokunmuyor. Birinci tekil şahıs anlatıcılığının daha çok yere, zamana ihtiyacı varmış gibi hissediyorum.

Antolojinin geneline bakacak olursam ben ortalama buldum diyebilirim. Deneysel yönünü biraz fazla bulmakla birlikte çok güzel öyküler de vardı, yazarın ne anlatmak istediğini anlamadığım öyküler de. Yazar gerçekten bir şey anlatmak istiyor muydu, bu da düşünülebilir. Bazı yazarları anlamak için ona aşina olmak gerekir. Belki de bu ıskaladığım noktalardan birisidir.

e79fd982a211320ec72249b0b674657ef377ada2_2_375x500

Conan I - Robert E. Howard (İthaki)

Ne desem bilemiyorum ama Conan için denilebilecek tek şey “Görkemli” olduğudur. Bu kelimeden başka bir kelime tam olarak anlatamaz bana kalırsa.

Çocukluk yıllarından hayal meyal hatırladığım için adam akıllı okumak istedim ama görkemli anlatımı ve öyküsü karşısında gözlerim kamaştı. Bir an gerçekten Malkoçoğlu izliyormuşum gibi hissettim. Conan bir noktada Conan olmaktan çıktı. Kulağımda, eski Türk filmlerindeki o akıllara durgunluk veren müzik eşliğinde kitabı bitirdim. :sweat_smile:

Howard’ın kelimelerle dans etmesi ne kadar etkileyiciyse içeriğin fazlasıyla erkeksi olması o kadar yorucuydu. İkinci kitabı okumam için sanırım biraz zamana ihtiyacım var. Hâlâ kafamın içinde bir savaş meydanı keşmekeşi mevcut.

13 Beğeni

Conan’ın ilk sayfalarından şöyle tadımlık bir kaç sayfa paylaşabilir misiniz? Bkm’den sipariş verdim, kim bilir ne zaman gelir.