İki bin bir

Babam arabayı restoranın önüne park ettiğinde, Doktorlar Caddesi’ndeki McDonald’s’ın tabelasında parlayan sarı harfler, ıslak asfaltın üstünde cızırdayarak yanıp sönüyor, yanıp sönüyor. Yağmur değil bu, kaldırım daha bu sabah yıkanmış. Taşlar pazar sabahının serin güneşi altında pırıl pırıl. Ağır cam kapıyı itip içeri girdiğimiz an, o sıcak, tatlı ve insanı bayıltacak denli güzel olan kızarmış yağ kokusu yüzüme vurdu. Kokuyu içime çektim. Akşam yatakta yastığa başımı koyduğum zaman bu kokuyu hala duyacağımı biliyorum ve buna seviniyorum.

İçerisi o cıvıl cıvıl hafta sonu kalabalığıyla dolu. Kasaların önündeki sırada benim yaşlarımda bir kız, babasının montunun eteğini çekiştirip duruyor. Ama babası oralı olmuyor. Yukarıdaki o ışıklı menü tabelasına kilitlenmiş gözleri. Tabeladaki siyah plastik harflerden birinin, galiba ‘M’ harfinin kenarı biraz kalkmıştı. O bükülmüş kenar tabelada en sevdiğim görüntüydü. Ne zaman gelsek oraya bakardım ve o küçük kusur hep orada olurdu. Sanki sadece beni karşılamak için sessizce orada beklerdi.

Babam siparişlerimizin olduğu iki plastik tepsiyi aldı. Birini bana uzatırken göz kırptı. Aslında ikisini de taşıyabilirdim ama bunu ona söylemedim. Çünkü söylersem saçlarımı karıştırarak tepsiyi bana bırakırdı ve o zaman gerçekten taşımam gerekirdi. Camekanın hemen yanındaki masalardan birine oturduk. Babam gazetesinin sayfalarını hışırtıyla açtı, kahvesinden bir yudum aldı.

Oyun alanı en dipte, cam bir bölmenin arkasındaydı. Renk renk plastik toplar… Sarı, yeşil, kırmızı, mavi… Hiçbiri diğerinden daha yeni ya da daha eski görünmezdi. Sanki zamanın hiç uğramadığı, hep orada öylece duran sihirli bir krallık gibiydi oyun alanı. Bir çocuk yılan gibi kıvrılan kaydıraktan çığlık atarak aşağı bıraktı kendini. Bir başkası, trambolinin tam ortasında oturmuştu. Zıplamıyor, kımıldamıyor, boş gözlerle etrafına bakarak bekliyordu. Başka bir çocuk ise alnını cama yaslamış, dışarıyı izliyordu. Tam o sırada beni gördü. Göz göze geldik. Birbirimize el sallamadık, çünkü henüz yabancıydık. Ama birazdan tanışacağımızı ikimiz de biliyorduk. Oyun alanındayken tanışmamak mümkün değildi.

Hamburgerimden bir ısırık aldım. Sonra aklıma geldi. Turşuları tek tek çıkarıyorum çünkü turşuyu sevmiyorum. Ama ekmeğin üzerinde bıraktığı o ıslak, mayhoş tadı seviyorum. Tam oradan ısırıyorum. Babam gazetesinin sayfalarını çeviriyor. Patateslerime dokunmadım bile. “Hadi, patateslerini de bitir bakalım,” diyor babam, gözlerini gazeteden ayırmadan, sesindeki o yumuşak ama kesin tonla. “Bitirmeden oyun oynamak yok.” Hepsini hızla ağzıma takıyorum. Elimi peçeteye siliyorum, parmaklarımdaki tuz kristalleri yüzünden yapış yapış bir hal alıyor.

Ayakkabılarımı çıkarıp rafa koyuyorum. Rafta üç çift ayakkabı daha var. Üçü de benim ayakkabılarımdan daha küçük. Çoraplarımla halıya bastığımda ayaklarım kayıyor. McDonald’s’ın halısı serttir, koştururken ayaklarını sürürsen tabanların kavrulur, canın yanar. Yine de umursamıyorum. Oyun alanındaki hiçbir çocuk umursamaz. Çünkü top havuzuna ulaşmak için bu acıya fazlasıyla değer. Koşuyorum.

Havuzun kenarına varınca sırtımı dönüp kendimi geriye doğru bırakıyorum. Çok yumuşak bir ses yükseliyor toplardan. Önce dizlerime, sonra göğsüme tırmanıyor toplar. Sonra, derin bir nefes alıp alta, en dibe dalıyorum.

Bütün dünya bir saniye içinde değişiyor.

Dışarıdaki o neşeli çocuk çığlıkları, tepsilerin takırtısı, kasalardan çıkan mekanik sesler, kahkahalar, konuşmalar… Hepsi kalın ve aşılmaz bir duvarın arkasında. Bütün McDonald’s suyun üstündeydi de ben tek başıma okyanusun en dibine batmıştım sanki. Her yer boğuk, uğultulu bir sessizliğe büründü. Sadece kendi soluğumun sesi. Kalbimin göğsümde hafifçe atışları ve ciğerlerime dolan havanın çıkardığı ses. Bu mutlak yalnızlık hissi hoşuma gidiyor. Var gücümle bağırdım ama sesim yankılanarak geri dönmedi bana. Plastik topların o karanlık kıvrımları altında, o daracık labirentte sesim eriyip gitti. Bir kez daha bağırdım. Plastik topların sesimi yutmasını sevdim.

Aşağıdayken ışık bile başka. Kırmızı topların arasından sızan ışık kan rengindeydi, sarılara vurduğunda ise altın. Başımı bir tarafa çevirdiğimde tüm evren bir anda masmavi kesiliyordu, öbür tarafta yemyeşil… Bunu ilk keşfettiğim gün heyecanla koşarak anneme anlatmıştım. Annem beni sessizce dinlemiş, gülümsemiş, sonra da “Şimdi ellerimizi yıkama zamanı,” demişti.

Gülümseyerek elimi daha da ileriye, havuzun zeminine doğru uzattım. Halıya dokunmak, McDonald’s’ın o sert zeminini hissetmek istiyordum.

Parmaklarım hiçbir şeye değmedi.

Biraz daha uzandım.

Boşluk.

Havuzun tabanı olması gereken yerde hiçbir şey yoktu.

Sonsuz, kapkaranlık bir boşluk uzanıyordu altımda.

Bütün gücümle yüzeye çıkmaya çabalıyorum. Toplar üstümden kayıyor, kollarım onları ittikçe yerine yeni bir top geliyor, çırpına çırpına en sonunda başımı çıkarmayı başarıyorum topların arasından. Babam hala masamızda oturuyor. Bana doğru gülümseyerek kahvesini yudumluyor.

Elimi kaldırıp el sallıyorum. O da bana el sallıyor.

4 Beğeni

Çocuğun paralel evrene geçtiğini düşünüyorum. :melting_face:

Güzel bölümdü emeğinize sağlık. Yeni bölümü bekliyorum.

2 Beğeni

Ben de bir geçiş olduğunu düşünüyorum. Hatta zaman değişimleri de sanırım bu yüzden. :slight_smile:

3 Beğeni