İthaki Bilimkurgu Klasikleri “İşte İnsan” İle Devam Ediyor


(Pilav Ye, Kadınlara İnan) #1

Kayıp Rıhtım’da tamamını okumak için: https://kayiprihtim.com/haberler/edebiyat/ithaki-bilimkurgu-klasikleri-iste-insan-ile-devam-ediyor/



İthaki Bilimkurgu Klasikleri’nin 34. kitabı Michael Moorcock sevenlere geliyor. (DEVAMI…)


(Cemalettin Sipahioğlu) #2

Gün sayıyorum. Satışa sunulsun, sipariş edeyim.

Moorcock’a gelirsem. “Kahramanlar, biz her ne kadar fark edemesekte ya da farkına varmak istemesekte, kaderin hükmettiğini yaşamaya mahkum kurbanlardır.” olarak tanımladığım bakış açısını ilginç buluyorum. Kadere karşı çıkarmış gibi yapan kahramanların yanında Elric’in depresif gelmesini buna bağladım.

Moorcock’ın ünlü kahramanından kendi şahsına dönersem: Önemli işlerinden birinin, yazarı Robert A. Heinlein’a faşist yakıştırmasında bulunduğu Yıldız Gemisi Askerleri’yle aynı seride yer alması, kaderin bir cilvesi olsa gerek. Militarizm övgüsü, diyerek karşı tavır almıştı o kitaba. O konuda kendisine kırgınım. Hikâyelerinde bireysel hakları ve hürriyetleri savunurken, vatandaşın önüne engel çıkartan otoritelere diş bilemiş Heinlein’a haksızlık etmişti. Okurunun bile aklını çelebilen militarist otorite altındaki insanlık betimlemesiylen, militarizm övgüsü değil, otorite kendi varlığını nasıl onaylatır ve varlığını sürdürür anlatılmaktaydı. Kahramanın kadere mahkumiyetini sezimleyen biri olarak Elric’i yaratan Moorcock’un, ona sunulan kadere seve seve razı ettirilen Rico’nun hikâyesini baş tacı etmesi, koruyup kollaması gerekirdi aslında.

Elric, Moorcock, Heinlein, YGA mevzusu olunca, muhakkak peşi sıra aklıma düşüverir bu mevzu.


(Umut Söyler) #3

Heinlein da militarist övgü olduğunu kabul eder aslında. Ama o bunu kendini kabul ettirebilecek otoritenin ve bir ütopyanın parçası olarak görür. Ucuz düşüncelerle değil gerçek bir mantık yürütmenin sonucunda varır buna. O yüzden katılsak da katılmasak da bu bakış açısını küçümsemeyi ben de doğru bulmuyorum sizin gibi.

Elric’in hikayesinde Elric’in durumunun özünde trajik ve kimsenin istemeyeceği bir kader olduğu vurgulandı aslında. Rico ise kaderini sevgi ve övgüyle kabul eder. Bu noktada ayrılıyor iki karakter birbirinden bana kalırsa.


(Cemalettin Sipahioğlu) #4

Ben de o açıklamayı “Hikâyemi anlatabilmek için militarist ütopya tasarladım.” gibi yorumlamıştım. Halk ve otorite arasındaki mutabakat hususunda en sorunsuz Heinlein evreni olmasını da buna bağlıyorum. YGA ve İkiz Yıldız haricinde okuduğum Heinlein hikâyelerinde "rıza"nın reddi ve kabulü bağlamında, birey ve otorite arası çatışma vardı. Bireylerin doğuştan gelen haklarını veya hürriyetlerini rızası dışında kısıtlayan veya yönlendiren otorite ve temsilcileri söz konusuydu. YGA’nde, yıllarca süren propaganda ve yabancı uygarlıklarla girilen savaşların getirdiği dış tehdit, halk ile otorite mercileri arasında rızanın tesisini sağlamış, gibime geliyor. Bu düzen biri bitince bir yenisi açılan savaşlar sayesinde otoritenin ayakta durduğu ve yazarının otoriteye karşı duyduğu dinmek bilmez -ve haklı- şüpheyi dikkate alınca, Heinlein’ın kendisi için bile fazla ütopik zaten.

Değindiğiniz diğer noktada çok doğru. Rico kaderini kucaklıyor. Elric’inkiyle benzeştiği nokta, yaşadığı dünyanın şartları gereği, mevcut kaderlerde birini seçip sahiplenmek durumunda kalması. Başka bildiği ve güveneceği bir sistem olmadığı için, kendini seve seve sunmaktan başka çağresi de yok. Rico’nun çevresinde, mevcut sistemin alternatiflerine dair örnek yok, çünkü. Terran altında yaşayan insanların alternatif politikalar geliştirmesine olanak tanıyacak bir evren bile yok. Tüm insanlıkta Rico’yla aynı durumda: Eski kötü şimdi iyiydi propagandasında yetişmenşn getirisi, sorun çıktı mı, sisteme daha sıkı adapte olmaya çalışılıyor. “Daha iyi seçenek mi var?” kapsamında, tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanı, hesabı tercihlerde bulunuluyor. Sistem Rico’ya, önüne sunulan kaderi sevmesini, yoksa değersiz/başarısız biri olacağı hissettirerek, düzene entegre olmaya rıza gösteriyor. Adı konulmasa da kendini kader gibi sunan ve toplum ihtiyaçlarını karşılarken kendi kendini var eden bir yaşam biçmi var.

Yani sahiplenirken ki duyguları açısından değil de, onları yönlendiren kaderlerin (biri beden bulup doğrudan yöneten, diğeri, kendi kendini var eden doğal sürecin çarkları arasında yönlendirilen) mahkumları olmaları itibariylen Elric ve Rico arasında benzerlik kurmuştum. Elric, şekere kanmasa da mecburiyetten boyun eğiyor. Rico, şekeri istediğini zannederek boyun eğiyor. Netice itibariyle her ikisi de müdahale edilmezse yok olacak dünyaları için mücadele ediyorlar. İkisinin evreninde de belli başlı kurallar çerçevesinde kullanılan “caydırıcı güç” son sözü söylemekte.

Yine uzattım…


#5

Ben klasiklerde daha 7. kitapta falanım 34. kitap mı çıktı? Oooo Jesus o_O


(Cemalettin Sipahioğlu) #6

Bazılarını önceden okumuşluğum olmasa, benim durumda farklı olmazdı.


(Ahmet Boyraz) #7

Bunun da baskısı hemen tükenmez değil mi? :smiley:


(M. Ihsan Tatari) #8

Adana’da satılmayacakmış. Özellikle de Samuray Jack hayranlarına :stuck_out_tongue:


(Ahmet Boyraz) #9

Neyseki Malatyadayım. :joy:


(Umut Söyler) #10

Doğru bir bakış açısı ama benim en çok takıldığım nokta bu sistemi Heinlein’ın yanlış bulup bulmadığı. Çünkü baktığımızda halk ve otorite arasında ciddi bir özgürlük şartı var. Otorite asla halkı zorlayarak bir işe girişmiyor ve ordudaki askerler istedikleri vakit orayı terk edip normal bir yaşama dönmekte özgür ve bu tip bir sistem olmadan da toplumun devam etmesi mümkün değil. Heinlein romanlarında özgürlüğe dair temalar vermesiyle tanıdığım bir yazar. Hem özgür bir ortamın hem de düzenin devam etmesinin ancak böyle bir otorite-toplum ilişkisi ile olabileceğini düşünüyordu muhtemelen. Bu açıdan kendisi de Rico gibi bu kadere sevgiyle sarılabilecek biri gibi geliyor bana. Çünkü romanda neredeyse hiç düzgün bir şekilde bu sisteme karşıt bir söylev veya bariz bir ima yok iken cidden üzerine düşünülmüş savunmalar ve gerekçelendirmelerle dolu.


(Cemalettin Sipahioğlu) #11

Tam da dikkat çektiğiniz hususlara istinaden, ben de aksini düşünüyorum: Rico’nun Terran dünyası, Heinlain’ın kabusu olacak niteliklere sahip kusursuz bir distopya olabilir.

Teorimi açıklamayı, eski forumdaki YGA incelememin elden geçmiş versiyonunu bu yeni foruma taşıdığım zamana bırakıyorum. Mesajınızı alıntılayarak, görüşlerimi orada paylaşacağım.

Güzel konu. Başka bir kitabın haber başlığında kaybolmasın.


(Bülent Özgün) #12

Kitabın ismi yanlış çevrilmiş. Özgün ismi İncil’de geçiyor, o yüzden ona göre çevrilmeliydi, akla ilk gelen karşılıkla değil.

John 19:5 (King James Versiyon)
Then came Jesus forth, wearing the crown of thorns, and the purple robe. And Pilate saith unto them, Behold the man!

Yuhanna 19:5
Böylece İsa, başındaki dikenli taç ve üzerindeki mor kaftanla dışarı çıktı. Pilatus onlara, “İşte o adam!” dedi.

Umarım tek çeviri sorunu kitabın ismiyle ilgilidir.


(Umut Söyler) #13

Yanıtınızı merakla bekliyorum.

Kitabı henüz bitirme fırsatı buldum ve PKD’nin 50’lili yıllarda yazdığı bir öyküye benzese de kitabı çok başarılı kılacak küçük farklılıklara ve oldukça büyük bir farklılığa sahipti. Çok iyi bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Kitabın konusu açıldığında düşüncelerimi oraya yazacağım.


#14

Kitapla ilgili güzel bir yazı. (Spoiler içerir.)


(Cemalettin Sipahioğlu) #15

:thinking: Tatmin olmadım. Kitabın konusu ve temaları özetlenmekle yetinilmiş.


(Emre ) #16

Bu kitap mükemmel. Yazarın Jung’tan etkilendiğinden emindim ve en sonunda sayfa 70’te Jung’a atıfta bulunuyor. Kitapta Jung’un yarattığı arketipleri konuşlandırmış ve zaman makinesini de ortaya koyarak sürekli geçiş yapıyor. Hemen 10 sayfa daha okuyup kapattım tekrar Jung okuyup döneceğim.