Kemeraltında bir cinayet

KEMERALTINDA BİR CİNAYET

Hava tam bir bahar havasıydı. Körfezden esen hafif rüzgâr iyot kokusunu tüm kente dağıtıyordu. Yaşı atmışı geçen iyi giyimli bir adam boş bulduğu banka oturdu. Akşam güneşi körfezin lacivert sularına yaklaşırken çevresine bakınıyordu. Kemeraltı Çarşısında mütevazi bir giyim mağazası vardı; Muhsin. Her ne kadar işi oğluna bıraktıysa da her gün uğramadan edemiyordu. O günde uğramış bir süre dükkânda takıldıktan evine dönmek için yola koyulmuştu. Ve her gelişinde burada oturmadan duramazdı. Bir süre sağa sola baktı. Biraz ötedeki deniz kenarındaki duvara oturan elinde kâğıda sarılı şarabıyla oturan kişiye gözü takıldı. Tanıyordu bir yerlerden. Birkaç saniye sonra kim olduğunu hatırladı. Kemal İzmirli’nin yani merhum ustasının oğlu Adil’di. Adam sırtına karaya verdi ve ayaklarını denize doğru salladıktan sonra hafif bir türkü tutturdu. Bu uzak rastlantı kendisini eskilere seksenli yılların ortasına göndermeye yeterli olmuştu…

“İzmirli Gömlekleri” firmasının sahibi Kemal İzmirli Bey atmış yaşına gelmiş beyefendiydi. Merkezi Kemeraltı’nda olmak üzere Karşıyaka’da ve Bornova’da üç lüks mağazası vardı. ‘İzmirli’ adı altında marka olmuş, çarşıda tanınan, sevilen biriydi. Zamanına göre iyi bir eğitim almış, liseyi bitirmişti. Sıfırdan başlayan ve kendi başına ayakta durmaya çalışan biri için büyük başarı derdi çevresine. Oğluma ismimi ve markamı bırakıyorum diye gizliden gizliye övünürdü. Ve alameti farikası diyebileceğimiz en önemli özelliği iyi giyinmesiydi. Yaşına rağmen her gün sinek kaydı tıraşını olur, saçlarını güzelce tarar, sayısız takım elbiselerinden birini seçer ve erkenden mağazasına giderdi. Bugün en sevdiği lacivert çizgili takımını ve beyaz gömleğini giymişti.

Sabah işine gelen Kemal Bey, ilk iş olarak daha önceden alınmış olan gazetesini okurdu. Uzun satış bankosunun hemen ardında kendisi için hazırlanan koltuğa otururdu. Tam köşede duran koltuk hem tezgâhın arkasını hem de kasayı görüyordu. Kahvesini içerken o ara yapılan temizliği göz ucuyla kontrol ederdi. Bu yüzden çalışanlar kendilerini hep göz hapsinde hissediyordu. O sabah da erken saatte gelmişti Kemal Bey. Kahvesini içtikten sonra gazetesini okurken dışarıdan gelen itici sesi duydu. Cızırtılı bir ses, şarkı veya ilahi söylüyordu. Sağ kolu gibi gördüğü gence seslendi “Muhsin, bak bakalım neler oluyor.”

Muhsin, yirmi beş yaşında en az patronu kadar iyi giyinen bir gençti. Kısa kesilmiş kumral saçı, oval yüzü, maviye çalan yeşil gözleriyle dikkat çeken biriydi. Tavırları ve müşterilere gülümseyerek yaklaşması hoşuna gidiyordu Kemal Bey’in. Sonra aklına hemen hemen aynı yaşlarda olan oğlu Adil geldi. Az öncesine kadar gülümseyen yüzü bir anda buruştu. Muhsin ne kadar sorumluluk sahibi çalışkan biriyse Adil’de o kadar rahatına düşkün baba parasını yemeyi severdi.

Genç adam, kıvrak adımlarla kapıya vardı. Kapıyı açtığında kendisini önce sokağın uğultusu ardından cızırtılı bir ses karşıladı. Sağa sola bakındığında yolun aşağısında kendiliğinden oluşan bir meydanlık vardı. Kalabalığın içinde iki kişi gördü. Orta yaşı geçkindiler. Kadın olanı elinde bir mikrofon şarkı söylüyordu. Diğeri yani erkek olanı bir adım geride duruyor yerdeki küçük bir amfiye dayadığı ayağından destek aldığı bağlamasını çalıyordu. Cızırtının kaynağını görünce “yine mi” diye aklından geçirdi. Koşar adımla ikilinin yanına vardı.

“Arkadaş neden bu insanları rahatsız ediyorsunuz?” dedi elektrikli bağlama çalan adama. Cevap acınası bir ses tonunda geldi.

“Ne yapalım be evlat, ekmek parası” dedi. Muhsin bir adama bir yanında duran kadına baktı. Kadının boşluğa dikili bakışları biraz tuhaftı. Acımalı mıydı yoksa kızmalı mıydı bilemedi. Çatılmaya hazır kaşları bir anda yumuşadı “Lütfen toparlanın ve başka yere gidin” dedi.

“Bizde ekmek parası için uğraşıyoruz” dedi. Eliyle biraz ötedeki güzel vitrinli mağazayı gösterdi. Ama biz başkalarını rahatsız etmiyoruz" dedi. Yine de adamın vaz geçecek gibi bir niyeti yoktu.

“Ne olur şurada bir saat çalsak” dedi. Bakışları yerde ters duran boş kirli şapkadaydı. Aklına birden gelmiş gibi “Hem de insanları eğlendiriyoruz değil mi?” Genç adam bu ısrarı beklemiyor olmalıydı ki elini cebine attı ve bir deste para çıkardı içlerinden büyük olanlardan birini seçip şapkaya attı. “Alın size ekmek parası ve buradan hemen gidin, yoksa zabıtaya haber vereceğim” dedi. Parayı tam şapkanın içine atmak üzereydi ki zayıf bir el bileğine yapıştı.

        "Bizler dilenci değiliz" dedi ve parayı adamın önüne fırlattı. Muhsin o zaman kadının gözlerinin görmediğini anlamıştı. Önce şapkayı ardından diğer ıvır zıvırı toplamaya başladılar. Bir dakika sonra Kemeraltı çarşısının ara sokaklarında kayboldular.  Muhsin'de mağazaya döndü. İçinde bir kere daha başarmanın saadeti vardı.

        Kemeraltı çarşısı sabahları pek hareketli olmazdı. Ancak işsiz güçsüzler, tedarikçiler olurdu. Ama öğleden sonra özellikle de akşama doğru çarşı iyice hareketlenirdi. Cumartesi öğleden sonralarıysa iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık olurdu. İşte müezzinin ikindi ezanını okuduğu bu saatlere çarşı bu durumdaydı. Evlenecekler, çocuklarına veya kendisine giysi almayı düşünenler, ayakkabı arayanlar, sünnet düğünü yapacaklar hep doldurmuştu çarşıyı. Bu kalabalıktan İzmirli Mağazası da nasibini almıştı. İçerisi kalabalık bir düğün gurubu tarafından doldurulmuştu. Damat adayı şaşkın bir şekilde bir o yana bir bu yana bakınıyordu. Kâh ayakkabıları deniyor kâh takım elbise giyip çıkarıyordu.

Çevre köylerinin birinden gelen ve kaynanalar, görümceler, baldızlar teyzeler, halalardan oluşan bu kalabalık pek para hesabı yapmıyordu. Ne de olsa düğün alışverişiydi. İki tarafta karşı tarafa mahcup olmamak için her şeyin en iyisini almaya çalışırlardı. Bir kenara yığdıkları torbalar paketler gelin alışverişini bitirdiklerini gösteriyordu. Bu yüzden biraz daha girgin olan gelin adayı daha hareketliydi ortalıkta. Yılların esnafı Kemal Bey, her ne kadar nişanlısının yanında duran genç kızın sık sık elemanı Muhsin’e baktığının farkındaydı. Bıyık altından gülümsedi. İşte tam o esnada dışarıdan gelen ses heyheylerinin tepesine çıkmasına neden oldu. Sabah duydukları o itici ses tekrar duyulmaya başlamıştı.

İçeride raftan rafa gidip gelen Muhsin, ayakta durup elemanlarını izleyen Kemal beye yaklaştı, “sabahki sokak çalgıcıları geri gelmiş olmalı” dedi. Ardından yine fısıldar gibi “Olmazsa polisi arayın” dedi. Kemal Bey bir camekanın öte yanında duran telefona bir de en sevdiği elemanının yüzüne baktı.

“Polisi böyle basit işlerle meşgul etmek olmaz, bir kere de ben konuşayım” dedi. Sesinde gizli bir gurur vardı sanki. Uzun adımlarla kapıya vardı. Yüksek ve geniş kapıyı açınca karşı kaldırımda duran iki kişiyi fark etti. Elinde mikrofonuyla orta yaşlı bir kadını gördü önce. Baş örtüsü beyaz saçlarını anca kapatıyordu. Kirli bej rengi uzun bir mantosu vardı. Biraz ötesinde duran saz çalan adam gibi bakımsız ve pejmürdeydi. Kirli sesi yapanın sürekli cızırdayan küçük bir amfi olduğunu gördü. Kadının sesi belki mikrofonsuz söylese daha güzel gelecek kulağa ama mikrofonla çok daha bozuk çıkıyor. İyi bir eğitim alsaymış, yaşantısına dikkat etseymiş çok daha güzel olacakmış’ dedi kendi kendine. Ama şu an yaptıkları sadece gürültüydü. Ve bu gürültüyü durdurması gerekiyordu.

“Bu ne gürültü” diye seslendi. Sesi gür çıkmıştı. Ama çarşının uğultusu sesinin çalgıcılara ulaşmasına engel olmuştu. Aradaki kalabalığa çarpmamaya çalışarak aştı. Yanlarına gelince aynı üstenci tonda “burası pavyon mu?” dedi. Önce adamın yüzüne baktı. Zayıf ve kemikli bir yüzü vardı. Kirli beyaz sakalları bütün yüzünü kaplamıştı. Kısa kesilmiş beyaz saçları oldukça büyük görünen kulaklarını ortaya çıkarıyordu.

“Burası yol kimse karışamaz” dedi. Kadın, şarkı söylemeyi bırakmıştı. Gelen iyi giyimli adamın yüzüne bakıyordu. Bakıyordu ama gözlerinin olması gereken yerde bulunan iki cam parçası göz çukurlarını tamamen kapatmıyordu. Kendi kendine konuşur gibi “ben seni tanıyorum” dedi. Kadının gözlerini gören adam irkildi. Yine de söylemesi gerekenler vardı ve yumuşamaya niyeti yoktu.

“Sabah size buradan defolup gitmeniz söylenmedi mi?” Adam hiçbir şey demedi ve karşısında bulunanın yüzüne dikkatli olarak bakmaya başladı.

“Eğer hemen defolup gitmezseniz polis çağıracağım” dedi.

“Ben seni tanıyorum” dedi kadın tekrardan ve bu defa sesi daha yüksek çıkmıştı.

“Hadi oradan” dedi Kemal Bey. “Senin gibi kör bir kadın beni nereden tanıyacak”

“Sen Telli Tepeli Kemal’sin” dedi. Sonra daha yüksek bir sesle “Kocamın ve çocuklarımın katili Kemal’sin.” Adam dondu kaldı. “O zamanlar çok gençtim” dedi kendi kendine. Birkaç saniye durduktan sonra

“Yalan söylüyorsun ben İzmirli Giyim Mağazası sahibi Kemal’im” dedi. “Bütün çarşı beni tanır” dedi. Sesinde diğer dükkanlardan yardım isteği vardı.

“Ne kadar güzel kelimelerle süslemeye çalışsan da ben bu sesi tanıyorum.” O gururlu havası yerle bir olmuştu sanki. Çevrelerinde yürüyüp geçen kalabalıklar durup neler olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Çalgıcı adam, yanında duran kadınının yüzüne baktı. Bir an göz göze geldiler. İkisinin de yanaklarından aşağı yaşlar süzülüyordu.

“Beni birine benzetiyorsunuz” dedi kemal Bey’in sesi titriyordu. Ama iyi biliyordu ki karşısında duran Gülten’di. Yanındaki de Rıfat’ın kardeşi Asaf olmalıydı. Korku içinde bir adım geri attı. Bakışları Asaf’ın elindeki tabancaya kaydı. Yıllardır içinde yer eden korku ile yüzleşme anıydı. Kalbinin üzerindeki acı bu korkunun ve her şeyin bittiğini söylüyordu. Bir yandan da yıllardır içinde var olan vicdan azabının bittiği içinde mutluydu.

Silah sesini duyan Muhsin, dışarı fırladı. Yerde kanlar içinde yatan patronunu gördü. İki çalgıcı her şeyi orada bırakmış çoktan kalabalığın içine karışmışlardı.

Ertesi gün her şey ortaya çıkmıştı. Kemal Bey, herkese söylediği gibi İzmir’li değildi. İzmir’e uzak bir ildendi. Uzak ilin kuytu bir ilçesinde dağ başında Telli Tepe köyünde doğmuştu. Muhtemelen İzmir’e geldikten sonra soyadını değiştirmişti. Hikâye bununla bitmiyordu. Telli Tepe Köyünün gençlerinden biri evini ve tarlasını satmıştı. Karısını ve iki çocuğunu alıp kısmetlerini büyük kentte aramaya karar vermişlerdi. Gece vakti mola verdikleri yerde birisi onları basmıştı. Uykuda olan baba Rıfat’ı, biri üç diğeri beş yaşındaki çocuklarını öldürmüştü. Sonra tamah edip güzel Gülten’e tecavüz etmişti. Bir rivayete göre işini bitirdikten sonra kadın “beni öldür onların kanlı cesetlerini görmeyeyim” diye yalvardığında hain gözlerini kör etmişti. Tabii yanlarındaki o paranın kaybolduğunu söylemeye gerek yok. Bu katliamın kim tarafından yapıldığı yıllarca anlaşılamamıştı.

Kaçan iki kişiden birinin Gülten Kadın olduğu belli olmuştu. Diğerininse ölen Rıfat’ın kardeşi Asaf diyorlardı. Bu iki kişiden bir daha ses seda çıkmadı.

Muhsin, anılarından sıyrıldığında yarım duvarın üzerinde oturan eski patronunun oğlu Adil hala türküsünü söylemeye devam ediyordu. Biraz dikkatli dinleyince o uğursuz günde sokak şarkıcılarının söylediği türküyü söylediğini anlamıştı. Ama o arada güneş geride kızıla boyanmış gökyüzü bırakarak çoktan batmıştı. Yerinden doğruldu, Karataş’a doğru yürümeye başladı.