Kendilik Ormanı


(Furkan) #1

Kendilik Ormanı

Bu uğursuz yerdeki metruk eve taşındığımdan beri sürekli düşünüp duruyorum. Acaba merakımı yenip tekdüze ve pek sıradan hayatıma devam mı etseydim? Pişmanlık duymuyorum tabi ama başka bir tercihte bulunsaydım sonuçları ne olurdu diye düşünmüyor değilim. Tavsiyelerini istediğim o esrarengiz kişilerin anlamsız uyarılarını dinlemeliydim sanırım. Tabii o vakitler bunun idrakında değildim muhtemelen. Nereden bilebilirdim uykularımın kaçacağını, günlerimin bu denli tuhaf geçeceğini. Fakat bir defa merakınızın sizi sürüklemesine izin verdiniz mi ondan kurtulmak mümkün olmayabiliyor. Yine de bu işin peşine düştüğümde olayları fazla irdelemeden, hevesine daha fazla kapılmadan vazgeçme imkanım da varmış gibi geliyor. Lakin dediğim gibi bu öyle bir şey ki bir defa derinlere dalmaya görün; o istek ve arzu sizin, bir çürüğün dişe sirayet etmesi gibi gün geçtikçe köklerinize indikçe iniyor. Düşünmemem lazım artık ama düşünmemeye çalıştıkça da düşünüp duruyorum. Dönüp dolaşıp her şeyin başladığı zamanlara geliyorum.

Yazın tam ortaları, temmuzun kavurucu sıcaklarının en yoğun olduğu ve benim de ziyadesiyle ruhen ve bedenen daraldığım vakitlerdi. Herkes bilir, bu denli sıcak zamanların bunaltıcı havası insanda gereksiz bir umut ve hareket isteği uyandırır. Sürekli kıpırdanma hissi sizi yerinizde duramaz hale getirir. Beni anlayabilenlerin de takdir edebileceği gibi bu mevsimin yarattığı duygu durumunda kendi içine yönelmek kolay bir iş değil. Ben de kendimi neşeli kalabalıklardan tecrit edip kendi zihnime odaklanmayı arzu ediyordum. Tam da o vakitler bu türden bir ruh halindeydim işte. Ve ben; hareketten uzak ve ağırkanlı kişilimin eşlik ettiği, dingin ve hayalperest yaratılışımın da etkisiyle bu durumdan yeterince hoşnutsuzdum. Ne düşüncelerime ne işlerime ne de başka dinginlik gerektiren şeylere odaklanabiliyordum. Bulunduğum yerden kaçmak, mümkünse daha soğuk, daha sessiz, daha ıssız bir yerlere sığınmak istiyordum.

Nihayet buraları geçici bir süre için, en azıdan kış gelene kadar, terk etmeye karar verdim ve gidebileceğim uygun yerleri öğrenmek için civardan tavsiye alma amacıyla kendimi dışarı attım. Pek çok insandan bilgi edindim. Elleri lekeden neredeyse kararmış ölgün yaşlı bir adamla, içki şişelerinin dibinde boğulmuş ümitsiz genç bir sarhoşla, bir köşede görmeyen gözleriyle hayatın beyhudeliğini seyreden bir kimsesizle, falcı ve büyücü olduğunu iddia eden yoksul bir kadınla -anlaşılan kendi sefilliğine bir çare bulamamış ve yeterince iyi yalan söyleyemiyor olmalı-, hatta birkaç mistikle bile konuştum. Pek de memnun edici olmayan cevaplarla geçen birkaç günün ardından en sonunda aradığım şeyi daha önce hiç almadığım bir gazetede sanki sadece benim onu okumam için yazılmış bir köşe yazısına denk geldim. Hala yatak odamdaki o çekmecede duran yazının başlığı doğru hatırlıyorsam, ki çoğunlukla doğru hatırlarım, ‘’Kayıpların Gizemi’’ diye atılmıştı. Metnin muhteviyatı; benim yaşadığım kasabadaki ve çevre kasabalardaki bazı varlıklı insanların belirsiz aralıklarla, geride hiçbir malumat bırakmadan terk-i diyar ettikleriydi. Fakat bu ortadan kaybolmalar halkta neredeyse hiç ilgi uyandırmamıştı. Zaten konu da fazla derinlere dalmadan üstünkörü geçilmişti. Yazar çok da üstüne düşmemiş olsa gerek ya da hala bu işi araştırıyor olabilir. Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim. Ama bu kadarı bile beni içine çekmeyi başardı ve benim bu konuyu araştırmamak için hiçbir sebebim yoktu. En bıkkın zamanımda bu esrar beni uyandırmıştı ve bu da benim için geçer bir bahaneydi.

Araştırma için yaptığım kısa süreli yolculuğun detaylarında kimseyi boğmak istemememden mütevellit hemen elde ettiğim bulgulara getireceğim sözü. Soruşturma boyunca ulaşabildiğim bilgiler kafa karıştırıcı ve bir o kadar da ilgi çekiciydi. Daha önce de köşe yazısında da anlatıldığı gibi söz konusu kayıp kişiler varlıklı olmalarının yanı sıra alışılmışın dışında içlerine kapanık, kendi hallerinde ve gariptir ki ana babaları, kardeşleri ve çocukları bile olmayan insanlardı. Varlıklı kişilerin böyle bir yaşam sürmeleri pek görülmüş şey değildir. Hayatlarını dışarıda bir dünya yokmuş gibi yaşadıklarından dünya da onlar yokmuş gibi kendilerinden bihaber yaşayıp gidiyordu. Elbette olayların az çok bilincinde insanlar vardı ve beklediğim gibi bunlar o yörelerin en yaşlıları ve oralarda en uzun süredir yaşayan insanlardı. Onlarla da istişare ettim elbet. Söylediklerine göre bu vakalar sadece bu günlere has değil, çok eski zamanlardan beri süregelen ve hala devam etmekte olan birtakım esrarı çözülememiş olaylarmış. Tabii her biri farklı şeylerden bahsediyorlar. Onlara kalsa bu kayıpların nedeni; cadılar, hayaletler, cinler ve akla gelebilecek muhtelif yaratıkların yaptıkları kötülükler, o insanların bulaşılmaması gereken şeylere bulaşmaları, bilmemeleri gereken bilgileri öğrenmeleri gibi aklımın yatmadığı şeyler. Bir de gençlerin duyarsızlıklarından ve yaşanan olaylardan bihaber olmalarından yakınıp duruyorlar.

Benim görüşüme göre kendi rızalarıyla yaşadıkları yerleri terk etmiş olan bu insanların kimsesiz olduklarını söylemiştim fakat bunun bir istisnası vardı. Aradığım kişilerden birinin oğlu varmış. Belki başka kimsesiz olmayanlar da vardı ama her birini ayrı ayrı detaylarıyla araştıramayacağım için elimdekiyle yetinmeye karar verdim.

Genç bana adının Tenru Yüksekağaç olduğunu söyledi. Zamanının modasına uygun olarak gotik tarzda inşa edilmiş ve döşenmiş, aslında yeni sayılabilir bir yapı olmasına rağmen oldukça eski bir görüntüsü olan, kasabanın hemen dışına ıssız bir yere dikilmiş kocaman bir konakta yaşıyordu. Yirmilerinin sonunda. Uzun boylu ve geniş gövdeli oldukça sağlıklı bir delikanlıydı. Siyah gözleri ve kapkara saçları keskin çenesiyle uyumluydu. İyi eğitimli ve zeki olduğu ilk andan anlaşılabiliyordu. Babasının adı ise Edap Yüksekağaç’mış. Köklü bir aileden gelen asil bir adammış. Delikanlının anlattığına göre birkaç yıl öncesine kadar normal bir hayatları varmış. Eşinin ölümüyle beraber zavallı adam aniden içine kapanmış. Herkese ve her şeye hatta oğluna bile yabancılaşmış. Tenru babasının odasından neredeyse hiç çıkmadığını, devamlı kara kara düşünüp bir şeyler karaladığını söylüyor. En sonunda da kimseye zararı dokunmayan deliliğinin zirve noktasında ansızın çekip gitmiş. Çocuk o gün evde olmadığı için babasının ne vakit gittiğini bilmiyor. Yalnızca 2 yıl önce hemen hemen bu zamanlar kayıplara karıştığını söyleyebiliyor. Daha fazla üstelemeden zavallı delikanlıyı anılarıyla baş başa bırakıp ayrıldığım için üzülmüyor değilim. Konaktan ayrılırken de fark ettiğim bir diğer önemsiz şey de burasının benim yaşadığım yere çok uzak olmayışı oldu. Sanırım ben de münzevi bir hayat yaşadığımdan dolayı çevremden bihaber yaşamışım ve anladım ki bazen aramaya en yakından başlamak gerekiyormuş.

Az kalsın unutuyordum. Tenru bana ayrılmadan hemen önce babasına ait bir harita ve bir not defteri verdi. Bay Edap giderken yanına pek bir şey almamış ama bunları bilerek bıraktığını düşünüyor Tenru. Bir şeylerin tesadüfen değil bile isteye beni içine sürüklediğini hissediyorum bazen. Tıpkı o gazetedeki yazıyı okumam gibi. Daha önce hiç görmediğim bir gazetede hem de.

Tüm araştırmalarımı sonlandırıp çalışma odama çekildiğimde parçaları bir araya getirmek için her şeyi tekrar gözden geçirmeye başladım. Harita ve not defterini en sona bıraktım. Cevabın orada olduğunu biliyordum fakat baştan başlamanın yine de en iyisi olacağını düşündüm. Kim bilir belki de sonucu geciktirmek için bahane arıyordum.

Sıra haritaya gelip onu incelerken işaretlenmiş tek bir yer olduğunu gördüm. Geri kalan boş kısımlar daha önce hiç görmediğim yerler olmakla beraber not defterine de baktığımda okuduğum bazı kasaba ve köy isimlerinden yaptığım çıkarımla buraların benim kasabama hatırı sayılır bir uzaklıkta olduklarını anladım. İçimden bir ses bana daha önce aklı başında kimselerin uğramadığı yerler olduğunu söylüyordu buraların. Ne var ki bu meçhul yere gitmek istiyor ve bilinmezlik girdabının dibine varana kadar vazgeçmeyi düşünmüyordum. Lakin unuttuğum bir şey vardı; bu girdap beni nasıl değiştirecekti.

Üç gün içinde bütün hazırlıklarımı tamamladım. Yanıma çok bir şey almamaya ve kimselere duyurmadan yola koyulmaya karar verdim. Çevremde de gidişimin farkına varacak kimsecikler de yoktu gerçi. Tıpkı peşine düştüğüm hikayelerdeki insanlar gibi. Neredeyse bir hafta süren, yaşadığım bazı aksiliklerden dolayı, engebeli ve dolambaçlı yollardan geçtiğim, küçük bir dağı tırmanıp ardındaki ormana ulaştığım yolculuğu detaylarıyla anlatmayacağım. Ama bu ormanda rastladığım şeyler az çok bir bahsi hak ediyor.

Yolculuğumun nihayetinde kendimi nasıl da öyle bir yerde bulduğumu pek hatırlayamadığım sisli ormanın içinde sık olmayan aralıkla yerleştirilmiş bazı dağ evlerine denk geldim. Bunların bazısı virane, bazısı terk edilmiş temiz evlerdi fakat bazılarında yaşayanlar vardı sanırım ama bu evlerin kapılarını çalıp pencerelerinden içeriye göz atmama rağmen herhangi bir hareketlilik göremedim. Üstelik mevsimin yaz olmasına ve buranın çok yükseklerde kalan bir yer olmamasına rağmen hava şaşırtıcı derecede soğuktu. Toprak karla beyaza bürünmüştü ve ağaçlar rüzgarda titreyip duruyordu. Onlarla beraber ben de titremeye başladığım için kendimi ilk rastladığım boş eve attım. Şükür ki uygun bir yer bulmam çok zor olmadı ve kapıyı itmemle açılması bir oldu. Kim bilir belki de ev beni bekliyordu.

Hava henüz aydınlık olduğu için içerisi karanlık değildi. Ama soğuk içime işliyordu. İlk anda gözüme ilişen şömineye atıldım ve hemen bir ateş yaktım. Bereket versin şöminenin yanında ziyadesiyle odun da vardı. Dışarı çıkıp arabamdan yanımda getirdiğim birkaç eşya ve erzağı içeri taşıdım. Her şey tamam olduktan sonra evin içini gezmeye koyuldum. Giriş hemen salona açılıyordu. Tek katlı ev fazla büyük sayılmazdı ama mütevazı bir şekilde döşenmişti. Kahverengi deri koltuklar, karşısında bir şömine, eski püskü bir halı, eskitilmiş ahşaptan bir yemek masası, boş bir içki vitrini, birkaç süs eşyası gibi şeyler işte. Şöminenin üstüne, duvara yerleştirilmiş ayı, geyik, kurt gibi buralarda rastlarsanız şaşırmayacağınız türden hayvanların kafası vardı. Diğer odalar ise bahsetmeye değmeyecek kadar sıradandı. Lakin burada çarpıcı bir şey daha vardı; ilk andan itibaren insanın içinde peydah olan huzursuzluk hissi.

Aslında o an yapmam gereken en akıllıca şey gerisingeri kaçıp gitmekti. Fakat hayat bazen bir trenin arkasına asılmak gibidir; bir kere tutundunuz mu bir daha bırakamayabilirsiniz. Ve şimdi bırakmak elimde değil. Bu da sanırım beni deliliğe sürükledi; hiçbir şey yapamamak. Zamanla kafayı mı yedim bilemiyorum. Kısılıp kaldığım bu meşum yerde düşünmekten başka bir şey yapamıyorum. Zaman algımı dahi yitirdim artık. Duvarda durmuş bir saatten başka hiçbir şey yok vakit hangi vakittir gösterecek. Belki mevsimler gelip geçti buraya gelişimin üzerinden. Ama bunu bile anlamam mümkün değil zira dışarısı her zaman kar ve sisle kaplı. Bir tek geceyle gündüz değişiyor burada. Dünle bugünün ayırdına varamıyorum. Her gün birbirinin aynısı. Üzerine kurulduğum tozlu koltuk, duvardaki saat, güveler tarafından yenmiş gazete ne zamandır aynılar ama benimle beraber içten içe çürüyorlar gibi. Şöminedeki ateş bile hiç sönmeksizin aynı şekilde yanıyor ve ben buna şaşırmıyorum bile. Kiler bomboş, tüm erzak tükendi ama ben artık acıkmıyorum da. Bir deri bir kemik kaldım muhtemelen. Sanki sadece kafam çalışıyor ve bu hiç arzu edilecek bir durum değil. Zihnin bu denli yoğun çalışması insanı karanlığa ve çıldırtıcı bir bunalıma sürüklüyor. Maalesef bundan da kurtulabileceğimi düşünmüyorum.

Tüm bu rahatsız edici şeylerin yanında uzun süredir her gün aynı vakitlerde gelen bir de ziyaretçim var. Ama daha kim olduğunu bilmiyorum. Çünkü kendisiyle tanışma cesaretini gösteremedim henüz. Yanılmıyorsam birazdan gelir ve kim bilir belki bugün tanışırız. Geldiğinde önce soğuktan kristalleşmiş ön pencerede gölgesi beliriyor. İçeriye şöyle bir göz atmaya çalışıp, muhtemelen içeriyi göremiyor, kapıya yöneliyor. Bir süre kapının önünde bekliyor. O da tanışmak için tereddüt ediyor olmalı. Ama ardından kapıyı açmaya çalışıyor, başarılı olamayınca beş defa kapıyı yumrukluyor. İlk seferinde yüreğim ağzıma geldiği için kapıyı açmaya cesaret edemedim. O anda kapıyı açamadığım için o gün bugündür açmaya yüreğim yetmiyor. Korku ilk anda üstüne gidilirse mağlup edilebiliyor fakat tereddüt edip beklenildiğinde sizi sindirmeye başlıyor işte. Tabi aynı şeyleri her gün tekrar tekrar yaşadığımdan benim için artık rutine bindi hepsi. Bir gün yaşamasam aynı olayları meraka kapılırım. Alıştım diyemiyorum ama bağımlılık gibi bir şey yaptı bu bende. Kötü huylar bile yeterince tekrarlandıklarında müptela edebiliyorlar insanı. Onlarsız olmaz artık. Sayesinde dinç tutuyorum kendimi, gözlerim hep açık, zihnim her an tetikte. Zavallıca bir keyif alıyorum bundan.

İşte burada, geldi yine. Meçhul dostum kapının ardında. Yılmadan her gün aynı şeyleri yapıp duruyor. Kapıyı vuruyor şimdi. İçeride olduğumu biliyor. Israrlı… İşte art arda beş vuruş. Ürkütücü mü ürkütücü beş yumruk. Vazgeçti, arka pencereleri zorlayacak. Gölgesi geçti şimdi ön pencereden, arkaya dolanıyor. Sessizlik içinde geçen onca zamanın ardından kulaklarım kardaki adımlarını duyacak kadar keskinleşti. Silüeti bir an şu bir an bu pencerede. Umutsuzca içeriyi gözetlemeye çalışıyor yine. Cama da bir iki tıklama ve ardından tekrar kapıya yöneliyor. Ağır adımlar ve altında esilen ıslak karın sesi. Ve camdan cama süzülen bir gölge. Kapının önünde durdu. Sessizlik… Kulağımda sadece rüzgarın uğultusu ve hırıltılı soluğum. Gerilen sinirlerim yüzünden pis pis sırıtmaya başladım. Bu sefer bir şeyler farklı gidiyor. Ayağa kalktım ve adım adım kapıya sürükleniyorum. Bu defa onunla yüzleşeceğim sanırım. Endişe ve korkunun doruğundayım, her şeye meydan okunan o an. En bunalımlı anlarda doğan yok olma arzusu. Ellerim kapının buz kesmiş kolunda. Anılarımın önündeki sis şimdi dağılıyor. Bütün o peşine düştüğüm insanlar. Hemen hepsi benimle yaşıt, benim gibi varlıklı ve benim gibi kimsesiz kişilerdi. Ve benim gibi kendi içlerinde kaybolmuşlardı. Arayıştaydılar ve onlar da en nihayetinde buraya geldiler. Burası yitik ruhların ormanı. Kimileri yapmaları gerekeni yapıp yok oldular kimileri de benim gibi henüz yapacaklar. Yazgım bu olduğu için şimdi kolu çevirip kapıyı aralıyorum. Acele etmeden titreyen ellerimle. Yüz yüzeyiz artık. Aniden korkularım yatıştı fakat yerini daha derin daha feci, tanımlayamadığım duygulara bıraktı; dehşete düşüren bir ürperti. Gözleri gözlerimi yokluyor, ruhumun ve zihnimin derinlerine iniyor. Ne gariptir ki ben de onu görüyorum şimdi. Her şeyiyle tanıdık. Tüm çıplaklığımızla birbirimizi izliyoruz. Her şey olağanca berraklığıyla algılanıyor. Bedenlerimizden sıyrılıp fizik ötesi bir dünyada yaşanıyor tüm yaşananlar. Türlü mahlukatın, rüzgarın, bilinmezliğin ve deliliğin kol gezdiği bu uğursuz yerde, hiçliğe açılan kapının ardında karşımda yalnızca kendimi görüyorum.


#2

Sevgili @frknbydgn

Yazdığın öyküyü tek kelime ile anlatmak istesem “rafine” olduğunu söylerdim. Hikaye örgün, anlatma tarzın, olaylar arasındaki geçişlerin net, anlaşılır ve rafine. Bu özellikleri büyük bir başarı olarak gördüğümü söylemem gerek. Bunun öt4esinde bir şey söylemek ise kendimi tekrar etmek olacak. Çok beğendim. Tebrik ederim.

Küçük bir not:

Aşağıdaki cümlelerin olduğu paragrafta zaman algısının geçtiği tekrarları bir kez daha kontrol etmek istersin belki.

Elinize ve düş gücüne sağlık
Sevgiler
Dipsiz


(Furkan) #3

Yorumlarınız ve iyi dilekleriniz için teşekkür ederim. Umarım daha iyi olabilirim.


#4

Ben de çok beğendim.
(Ama kapıyı zorlayanın aslında kendi olmadığı bir son olmaz mıydı ki, demeden kendimi alamadım. Ama bunu buraya yazmadım olarak da varsayabiliriz :slight_smile: )


(Cihan) #5

Öncelikle yazın için emeğine sağlık. Belirli dönemlerde insanların kendilerini boşlukta hissetmeleri normal. Bu boşluktan çıkmanın en iyi yolu kafanı ve bedenini bir işle meşgul tutmak oluyor sanırım.


(Furkan) #6

Tabii ki birçok farklı son kurgulanabilir. Ama kafamdaki en uygun düşünce bu oldu benim için. Deliliğinin nihayetine anca bu şekilde kavuşabileceğini düşündüm. Bir de şahsım adına beni en korkutacak şey bir gün kendimle karşılaşmak olurdu.


(Furkan) #7

Evet bazıları için o boşluk belirli dönemlerde olabilir ama bazıları için de o boşluk daimidir.