Korku

Öykü Seçkisi’nde okumak için: https://oykuseckisi.com/korkufatih-e-kaya/



Obaya çıkan yokuşta yürürken karanlık çökmüştü artık iyiden iyiye. Gökyüzünü örten bulutlar yıldızları gölgeleyen kanatlarıyla yeryüzüne soğuk üfleyen devasa canavarlar gibiydi. Ilıpgı’nın çıplak elleri buz kesmişti soğuktan. Kışlağa göç vakti yakındı. Havalar daha da soğumadan evvel ılıman alçaklıklara yerleşmek gerekirdi. Gerçi ilerleyen zamanlarda hava-her türlü-soğuk olacaktı. Buradaki insanlar soğuğa alışkın olmalıydı, zira her daim serin… (DEVAMI…)

Öyküdeki karanlık, ışık ve gölge motiflerini açıklamaya çalıştığım bir yazıyı da bu başlıkta paylaşmak isterim.
Gölgeyi anlamak için önce ışık açıklanmalıdır. Işık ise bu öyküde mânen kültürü temsil eder.
Kültür denilen küme, halkı bir arada düzenli bir şekilde yaşamaya iter. Kültür içerisinde inancı ve âdeti barındıran sistemli bir komplekstir.
Eski toplumlarda bugünkü din kavramı yoktu, çünkü bugünün din anlayışı o zamanlar 'kültür’ü meydana getiren bir ögeydi yalnızca. Örneğin, eski Türk kültürüne dahil basit bir yaşamda büyüğünün elini öpmek, tanrıya inanmak, tanrının atadığı kağana tâbi olmak aynı şeylerdi, her biri aynı kaynaktan gelirdi.
Eski Türk toplumunda yol iyesi inancı yoldan korkmayı önler, zira yol tehlikelidir. Yine aynı şekilde yönetme yetkisi tanrı tarafından verilir. Tanrı sorgulanmaz, ona inanılmaz; o vardır. Bu durumda otoritenin kaynağı da odur, teşkilatın başına atadığı kağan belirlidir. Bu gelenek sistemi sağlar.
Yol iyesi yol korkusunun, tanrı (kut) inancı düzensizlik korkusunun ürünleridir; bu durumda inancı tetikleyen unsur korkudur.
Toplumda doğan biri neden büyüğünün elini öptüğünü sorgulamaz, Oğuz Kağan’ı sorgulamaz, tanrıyı sorgulamaz; bunların hepsi vardır onun için ve aksi düşünülmez.
Ancak kültüre dahil parçalardan biri sorgulandığı vakit korku bedeni ele geçirir: “Tanrı bizi neden korkuya bıraktı?”
Bu bağlamda ‘ışık’ ilkel kültürdür. Tanrının varlığı, büyüğüne hürmet, 'kut’lu kişinin tebaası olmak…ve bu kültür “düzen” demektir. Tanrı-kralların yaygınlığı da bundandır zannımca.
‘Karanlık’ ilkel korkudur. Insanın dağlara bakıp ürktüğü, karanlık ormandan çekindiği, göğün aydınlığına tapındığı kadim vaktin eseridir. Kültürün gelişimi ışıkla gelir, aydınlığı sağlar.
Lakin kişiyi mutlu eden bir armağan, onu kaybetme korkusunu da beraberinde getirir. Bu korku, ışığın getirisi olan, 'gölge’dir. Düzeni yitirme korkusu her daim insanın içinde yaşar, zihnini meşgul eder. Gölge, ışığın içindeki karanlığın tezahürüdür, düzenin içindeki düzensizlik korkusu.
"Tanrı bizi niye gölgeye terk etti?"sorusu gölgedir. Insanlar tanrıyı sorgulamaya başlarlar ve düzeni/sistemi ayakta tutan sütun temelinden çatırdamaya başlar.
Uzun süredir devam eden bir kültürün yıkılışı deliliği getirmez mi? Sorgulayan insan şüphecidir. Şüphe beraberinde korkuyu getirir. Ve korku zihni bir kez ele geçirdi mi geri dönüş zordur. Bu korku çılgınlığa varır.
Dünya Savaşları insanları sorgulamaya itti. Pek çokları yaşamını değersiz buldu. Şüphecilik yaygınlaştı. Moğol işgali altındaki Anadolu halkının düşünce yapısı gibi maddî yaşama olan bağlılık azaldı. (Fakat bu iki örnek arasında farklar var tabi ki, en barizi de o vakitler Anadolu halkının tanrıya sığınması, I. Dünya Savaşı’nın ise tanrı inancını kökünden sarsmasıdır belki de)
Meursault, Dünya Savaşı’nın kaybeden kesiminin, yani dünya halklarının varoluşsal yalnızlığını ve ruhsal boşluğunu tek bedende toplamış bir karakterdir. O, ışığın karanlıkla tıpkılığını gölgeyi sorgulayarak görmüş ve bu durum onu hissizleştirmişti. Sonunda ışığa şükretmediği, kültürüne bağlı görülmediği için yaşamı değersiz bulundu. O ışıkla dolu bir dünyada gölgeyi gören tek kişiydi.
Işte hikâyedeki üç ana motif olan karanlık, ışık ve gölge bu şekilde açıklanabilir. Ancak bilindiği gibi eser her okuyan için farklı şeyler anlatır. Bu nedenle sizlerin görüş ve önerilerini okumak beni mutlu edecektir.