Şam’dan kalkan tren, Dera’yı geçtikten sonra, çölün o ağır ve kızıl sessizliğine dalıyor. Vagonların madeni çatırtısı, rayların altında ezilen kum tanecikleri, bazen ufukta beliriverip kaybolan deve kervanlarının silüetleri… Bütün bunlar bakanın gözünde, işitenin kulağında, burnunun direğinde birikiyor ama hiçbiri asıl gizi ifşa etmiyor. Giz, başka bir yerde saklı. Lokomotifin bacasından savrulan kömür dumanı, Arz-ı Mevud güneşinin altında kara bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla uzayıp gidiyor. Güneşin son ışıkları altında önce siyah, sonra gri, sonra menekşe, sonra handiyse çürümüş bir patlıcanın o iç bulandıran moruyla boyanarak, çölün üzerine yayılıyor duman… Toz ve is ve yağ kokuları birbirine karışarak vagonların arasında sürünen o külçeleşmiş havanın içine yerleşiyor. Pencereden bakan yüzler… Kararmış, terli, meşkuk yüzler… Yolculuğun kaçıncı saatindeler? Çoktan unutmuşlar.
Kondüktör Haşim Efendi, altmışına merdiven dayamış, kemikleri rayların saldığı her metalik titreşimde sızlayan, sakalları Hicaz’ın tozuyla ağarmış bir adam, elindeki tunç zili vagondan vagona geçerken sallıyor. Zilin sesi çölün karnında yankılanıp eriyor. Nafia Nezareti’ne girdiğinde tığ gibi ipince bir delikanlıydı, İstanbul’dan Şam’a ilk seferinde kulağına yerleşip çöreklenen o ritim ömrü boyunca bir daha oradan çıkmadı: Taka-tuk, taka-tuk, taka-tuk… Şimdi gözlerini kapadığında yine o sesi duyuyor, ama artık rayların ve tekerleğin melodisi değil bu, kendi damarlarında dolanan kanın uğultusu sanki, ikisi birbirine karışmış, bedeni çelik ve meşeden imal edilmiş bir vagona dönüşmüş…
Birinci mevki kompartımanında, Beyazıt’tan gelen şifreli telgrafları doldurduğu çantaya sımsıkı sarılmış Erkan-ı Harp zabiti, dalgın, sıcaktan kaputunun düğmelerini çözmüş, karşısındaki Alman mühendisle boğuk boğuk hasbihal etmekte fakat kafası başka yerde… Medine’yi düşünüyor, Fahrettin Paşa’ya sunacağı talimatları, İngilizlerin Akabe’den ilerleyen casus ve sabotajcılarına dair raporları… Kalın boyunlu, pembe yanaklı, çelik mavisi gözlerini puro dumanının ardına gizlemiş mühendis, demiryolunun bir iskelete benzediğini söylüyor: “Bu hat,” diyor, “imparatorluğunuzun omurgasıdır yüzbaşım, çölün ortasında çelikten fıkarat…” Yüzbaşı onaylarcasına başını sallıyor ancak aklını yine başkaca şeyler kemiriyor, düşündüğü, imparatorluğunun omurgasının ne kadar kolay kırılabileceği… Rayların altına yerleştirilen birkaç kilo patlayıcı, infilak eden trenler, çöle savrulan kanlı beden parçaları…
İkinci mevkide hacı adayları var. Harb-i Kebir’e rağmen Rumeli’den, Anadolu’dan, Kafkasya’dan hatta ta Tataristan’dan kopup gelmişler. Yüzlerinde ihram kuşanmanın vaktinin gelip gelmediğini kestirememekten doğan bir tedirginlik, dizlerinin üstünde çıkınlar, bohçalar, içlerinde hurma, kavrulmuş nohut, peksimet, yufka ve Kur’an-ı Kerim… İhtiyar bir Arnavut, elleri dizlerinin üstünde, dudakları kıpır kıpır, salavat getiriyor. Yanında oturan Kürt delikanlı, ilk defa bindiği trenden korkusunu belli etmemeye çabalayarak, pencereden çölü seyrediyor.
Trenin düdüğü ıslık çalarken lokomotif bir istasyona yaklaşıyor.
İstasyonun adı, Medain Salih… Tabeladaki yazı çoktan silinmiş, harfler okunmuyor ama herkes biliyor buranın Semud kavminin helak edildiği uğursuz yer olduğunu. Kayalara oyulmuş haşmetli mezarlar, trenin pencerelerinden görünüyor, yolcular arasında bakmaya cüret edenler sayılı, o taşlarda lanetli bir şey saklı, Allah’ın gazabına uğramış bir kavmin günahları karışmış kuma ve taşlara… Kondüktör Haşim Efendi trenin bu istasyonda durmaması için mırıldanarak dua etmeye başlıyor, duası kabul ediliyor, tren sadece yavaşlayarak acıklı bir feryadı andıran düdüğüyle bir kez çığırıyor, su ikmali burada değil, burada durmanın lüzumu yok, buradan trene binecek kimse yok, inmek isteyen de yok zaten, kim iner ki böyle tekinsiz bir yerde? Semud kavmi, treni sessizce selamlıyor, raylardan, güneşin kızdırdığı çelikten kemiklerden bir inilti yükseliyor, Haşim Efendi, tunç zilini sallaya sallaya vagonların arasında yürümeye koyuluyor, taka-tuk, taka-tuk, taka-tuk… Bir ses değil, bir nabzın atışı, Haşim Efendi’nin kendi ömrünün saatinin tıkırtısı… İstanbul’dan Şam’a, Şam’dan Medine’ye, gidip geliyor, artık treni rayların üzerinde değil, kendi kaburgalarının arasında hissediyor, her virajda ciğerleri sıkışıyor, her frende kalbi duraksıyor, her istasyonda, kapılar açıldığında, boğulacakmış gibi, ağzından buharlar saçarak soluyor…