Uzunca bir süredir aklımda olan bir bilimkurgu/fantastik hikaye vardı. Bölük pörçük taslaklar halinde ayda yılda bir yazıyordum. Paylaşayım belki adam gibi yazıp toparlamak için bahane olur dedim. Hesaplarım doğruysa bu hard bilim kurgu tipinden bir hikaye olacak.
Ama neyse çok uzatmadan girişeyim (her zaman olduğu gibi, her türlü eleştiriye açığım):
-1-
Tarlada her zaman yapılacak bir şeyler olurdu. Luka’yı babası gün ağarmadan üvendireyle dürte dürte uyandırır, palas pandıras tarlaya götürürdü. Bu mevsimde alacakaranlıkta işe koyulur, kardeşleriyle beraber belleri gevreyip sıcaktan gözleri akana kadar çalışırlardı.
Ama o gün değil. O kutlu gün, Luka kaçtı. Çok uzağa değil elbet; dağdaki küçük şelalenin altında bir dev kazanı vardı. Bu mevsimde oraya pek kimse gitmezdi, köylünün işi gücü olurdu. Ne de keyifli olurdu tek başına yüzmesi. Luka salak değildi, döndüğünde babası herhalde onu bir güzel döverdi, bunu biliyordu. Ama bu sıcak günü dev kazanının serin suyunda geçirmek buna değerdi.
Öğlene doğru ağzında ekmeği, suda yatmış demleniyordu ki cadı kılıklı bir yabancı suyun kenarına geldi. Kumaş desen kumaş değil, deri desen deri değil, yarasa kanadı gibi bir şey giymiş, karga gibi görünüyordu. Babasından azıcık daha yaşlı gibiydi. Adam Luka’yı şöyle bir süzdü, tok ve cenazeye dua eder gibi ciddi bir sesle, “İyi istirahatler” dedi. Luka anne terbiyesi almış bir çocuktu. Hatta çocuk değil abi sayılırdı. “Sağol, buyrun ekmek alın?”. Adam ekmeğe ilgilenmeden baktı, beğenmez gibi değil de aç değil gibi. “Teşekkür ederim, ben almayayım” dedi. Sonra da hemen konuya girdi: “Genç adam, senden küçük bir ricam var. Gürbüz, tuttuğunu koparan bir oğlana benziyorsun, halledersin. Elbette bedavaya değil, sana hakkın olan ödemeyi fazlasıyla yapacağım.”. Genç adam denmesi Luka’nın hoşuna gitti. “Tabi ki yaparım, ne ödeyeceksiniz bana?” Adam kendinden hoşnut bir şekilde gülümsedi. “Sana iki gümüş sikke vereceğim. Tabi kendin alman gerekecek. Ben sadece sana yerini söyleyeceğim, sen kazar alırsın. Güçlü kuvvetli bir oğlana benziyorsun, kazma kürek olmadan da kazarsın. Hemen şurdaki ağacın dibinde.” Otuz adım uzaktaki bir söğüt ağacını gösterdi. “Artık paranın yerini söyledim, ricamı yapacaksın değil mi?” Luka biraz kıllandı. Bu adam Luka’yı kandırıyor olmasındı? “Bir dakika, orda gümüş sikke olduğunu nerden bileceğim?” Adam gülümsedi. “Sen güven bana. Hem sikkeleri babana verirsin. Bugün yoldaki bir hacıya yardım ettiğini söylersin. Hacının da sana ödeme olarak bunları verdiğini söylersin. Baban seni dövmez. Sen de ricamı yerine getirir sonra gelip keyif çatmaya devam edersin.”
Bu fikir, Luka’nın aklına yattı. “Hmmm. Tamam. Rican nedir?”. “Çok basit”, diye yanıtladı yabancı, cebinden bir meşe palamudu çıkararak. “Bunu az ilerideki açıklığın tam ortasına koyacaksın. Bir de bugün benimle konuştuğunu kimseye anlatmayacaksın.”. Ohoo, tabi ki anlatmazdı. Kim dayak yemek isterdi ki? Luka deli miydi? “Tamam”, dedi Luka ve palamudu alıp açıklığa gitti.
Palamudu yere koyup döndüğünde, adam ortalıkta görünmüyordu. Luka pek düşünmedi, işini yapmıştı. Sıra ödemedeydi. Ağacın altını kazmaya başladı. Biraz uğraştıktan sonra, neredeyse çürümüş deri bir kesenin içinde iki tane gümüş sikke ve serçe parmağının tırnağına benzeyen iki tane küçük kemik parçası buldu. Gümüş sikke daha önce görmüştü, bu sikkeler gördüğü sikkelere benzemiyordu. “Yabancı sikke herhalde” dedi. Tabi ya, adam hacıydı. Nerden geliyorsa artık oranın sikkesiydi bu. Çok da üstüne düşünmedi, sikkeleri kenarda bekleyen gömleğinin altına koydu ve yüzmeye döndü. Hava çok sıcaktı.
Bir kartal, avlanıyordu. Yavrusunu bu yaz çok iyi beslemeliydi. Yuvasından fazlaca uzaklaşmıştı şimdiden, ne kadar çabuk bir av bulsa o kadar iyiydi. Keskin gözleriyle aşağıdaki ormanı tararken, nehire yakın bir açıklığın ortasında bir sincap gördü. Yavrusunu şimdilik doyururdu bu. Yaydan çıkmış bir oktan daha hızlı, dalışa geçti.