Kurgu İskelesi kategorisi hakkında

Üyelerimizin fantastik, bilimkurgu, korku ve benzeri türlerle alakalı çalışmaları.

3 Beğeni

Merhaba bende bilim kurgu eserimi yayınlamaya başladım yorumlarınızı merak ediyorum

Sizce de insanlığın kökeni yıldızlarda olabilir mi?

Ben de hikayemi paylaşmaya başladım da bakıp yorumlarsanız mutlu olurum :slight_smile: Beğenilirse devamını da yayınlarım

Aslında ilgilendiğim bir alan değil ama sürükleyici bir anlatımı var. Pek yorum yapmayı beceremem. Ama bence güzel olmuş. Tebrik ederim.

1 Beğeni

Selam uzun süredir bir kitap okuyucusu olarak ilk kitap yazma deneyimim bana yorumlarmisiniz acaba nelerer eksik nerelere çalışmalıyım

KULE
Bir İstanbul hikayesi
Özgür’ün elleri titriyordu. Sabahın beşiydi ve mutfakta tek başınaydı. Dışarıda İstanbul uyanmaya başlıyordu ama kulenin zemin katındaki restoran hâlâ karanlıktı. Tezgâhın üstünde yarım kalmış sebzeler, açık defter, hesap makinesi. Rakamlar hiç değişmiyordu: kırmızı.
Babası öleli altı ay olmuştu. Miras diye bıraktığı şey bir mutfak, bir sürü borç ve Kerem’e olan yüz bin liralık senet. Kerem. Otuz beşinci katta oturan adam. Takım elbiseli, gülümseyen, ama gözleri hep soğuk olan adam.
Telefon çaldı.
Özgür irkildi. Bu saatte kim arardı?
“Alo?”
Ses tanıdık değildi. Erkek miydi, kadın mıydı, belli değildi. Bir makineden geliyormuş gibiydi.
“Bugün son günün.”
Özgür’ün kalbi hızlandı. “Kim o?”
Hat kapandı.
Geriye döndüğünde karanlıkta bir şeyin hareket ettiğini gördü. Gölge. İnsan boyunda. Yaklaşıyordu.
“Kim var orada?”
Cevap gelmedi.
Sonra metal parladı. Bıçak.
Özgür koşmaya çalıştı ama çok geçti.
Elif sabah yedide asansörden indi. Yirmi altı yaşındaydı, saçları dağınık topuz, gözlerinde uykusuzluk. Zemin kata her inişinde midesi bulanırdı. Çünkü burası Özgür’ün olduğu yerdi. Altı aydır burada çalışıyordu ve altı aydır Özgür’e âşıktı. Ama söylemeye cesaret edemiyordu.
Mutfağın kapısını açtığında her şey değişti.
Özgür yerde yatıyordu. Beyaz önlüğü kırmızıydı. Gözleri açıktı ama bakmıyordu.
Elif çığlık attı.
Sonraki yarım saat bir kabustu. Polis, ambulans, sarı şerit, flaşlar. Kule karıştı. İnsanlar pencerelere üşüştü. Asansörler durmadan indi çıktı.
Polis şefi lobiyi kapattı. Megafonu elinde, konuştu:
“Kimse çıkamaz. Kimse giremez. Katil bu binanın içinde.”
İki yüz kişi. Kırk kat. Herkesin yüzünde aynı ifade: şüphe.
Zeynep otuzuncu kattan aşağı baktı. Polis arabaları, gazeteciler, kalabalık. Kalbi hızlıydı ama yüzünde hiçbir şey yoktu. Otuz iki yaşındaydı, güzeldi, pahalı elbiseler giyerdi. Kocası işadamıydı, evleri lüküstü. Ama mutsuzdu.
Kerem’le tanışana kadar.
Kerem. Beş kat yukarıda oturan adam. Tehlikeliydi, evliydi, yanlıştı. Ama Zeynep onunla kendini canlı hissediyordu.
Kapı çaldı.
“Geliyorum.”
Açtığında kimse yoktu. Yerde beyaz bir zarf.
İçinden bir fotoğraf düştü.
Zeynep ve Kerem, bir otel odasında, birlikte.
Zeynep’in eli titredi. Kim çekmişti bunu? Kim biliyordu?
Kocası. Kerem’in karısı. Polis.
Hepsi.
Balkona çıktı. Otuz kat aşağı baktı. Bu kadar yüksekten düşsen ne olur? Acıtır mı? Hemen biter mi?
Arkasından bir el geldi ve itti.
Zeynep düşerken çığlık atmadı. Sadece sessizlik vardı. Sonra son.
Kerem haberi aldığında oturma odasında viski içiyordu. Karısı yanındaydı, televizyon açıktı, haber kanalı canlı yayındaydı. Kulenin önü kaynıyordu.
“İkinci cinayet,” dedi spiker. “Zeynep Yılmaz, otuzuncu kattan düştü.”
Karısı elini ağzına götürdü. “Allah’ım. Tanıyor muyduk onu?”
Kerem yavaşça başını salladı. “Sanmıyorum.”
Ama içinden gülümsedi.
Aylin kırkıncı katta, penthouse’da tek başına oturuyordu. Otuz sekiz yaşında, belediye başkan yardımcısı, zeki, soğuk. Önünde laptop açıktı. Ekranda kulenin kat planları, sakinlerin isimleri, geçmişleri.
Telefonu titredi.
Mesaj: “Sen sonrakisin.”
Aylin gülümsedi. Silahını çekmeceden çıkardı. Kontrol etti. Dolu. Yastığının altına koydu.
“Gel o zaman,” diye fısıldadı.
Gece yarısı kapı sessizce açıldı.
Aylin uyuyor gibiydi ama gözleri yarı açıktı. Karanlıkta bir siluet gördü. Yatak odasına yaklaşıyordu. Yavaş adımlarla. Elinde bir şey vardı.
Yastığını kaldırdığında Aylin döndü ve silahı ona doğrulttu.
“Seni bekliyordum.”
Ateş etti.
Iskaladı. Kişi koştu. Aylin peşinden koştu. Asansöre yetişti. On beşinci kata gidiyordu.
Kapılar açıldığında Mert oradaydı. Yirmi sekiz yaşında, yakışıklı, terlemiş. Nefes nefeseydi.
“Sen miydin?” diye sordu Aylin.
“Hayır! Ben sadece—”
“Yalan söyleme.”
Polis geldi. Mert’i götürdüler.
Ama sabah Mert ölüydü.
Polis odasında, iki polis bekçilik yaparken, ışıklar sönmüş, karanlıkta birisi içeri girmiş, silahı almış, ateş etmiş.
“Katil polis mi?” diye sordu polis şefi.
Kimse cevap veremedi.
Elif küçük odasında oturuyordu. Ağlıyordu. Özgür gitmişti. Mert gitmişti. Zeynep gitmişti. Her gün birisi gidiyordu.
Kapı çaldı.
“Kim o?”
“Benim. Kerem. Aç.”
Elif tereddüt etti ama açtı.
Kerem içeri girdi. Ciddi görünüyordu.
“Elif, sana bir şey söylemem lazım.”
“Ne?”
“Özgür’ü senin baban öldürttü.”
Elif dondu kaldı. “Ne diyorsun?”
“Senin baban bu binanın gerçek sahibi. Otuz yıl önce inşa etti. Kirli parayla. Özgür sırrı öğrenmişti. Şantaj yapıyordu.”
“Yalan söylüyorsun!”
Kapı tekrar açıldı.
Birisi içeri girdi. Elif’e silah doğrulttu.
Silah sesi.
Kerem asansörde can çekişiyordu. Bıçaklanmıştı. Kan kaybediyordu.
“Sen…” diye fısıldadı.
Aylin oradaydı. Elinde kanlı bıçak.
“Üzgünüm.”
Kerem gözlerini kapadı.
Aylin yukarı çıktı. Dairesine girdi. Birisi oturuyordu.
“Bitti.”
Kişi döndü.
“İyi. İki kişi kaldı.”
Yedinci gün sabahı Aylin çatıdaydı. Telefonu çaldı.
“Gel aşağı. Bitirelim.”
“Sen kimsin?”
“Biliyorsun.”
Aylin mutfağa indi. Karanlıktı.
“Çık ortaya!”
Işıklar yandı.
Karşısında Elif duruyordu.
Ama Elif ölmüştü… değil mi?
“Hayır,” dedi Elif. “Ben ölmedim.”
Aylin silahını çekti. Ateş etti.
Boş.
“Dün gece mermilerini aldım,” dedi Elif sakin bir sesle.
Yaklaştı.
Aylin geri geri gitti. “Sen… neden?”
Elif gözlerinde yaş yoktu. Sadece soğukluk.
“Babam bu binayı inşa etti. Annem intihar etti. Beni terk etti. Ve Özgür… Özgür beni sevmiyordu. Seni seviyordu.”
“Ben—”
“Hepiniz birbirinizi seviyordunuz. Hepiniz birbirinize ihanet ediyordunuz. Hepiniz mutluydunuz.”
Bıçak parladı.
Aylin düştü.
Sekizinci gün sabahı polis binayı boşalttı.
Sadece bir kişi kalmıştı.
Elif çıktığında elleri havadaydı.
“Ben yaptım,” dedi. “Hepsini ben yaptım.”
Polis şefi ona baktı. Genç bir kızdı. Garsondu. Kimse ona bakmıyordu.
“Neden?”
Elif gülümsedi.
“Çünkü kimse beni görmüyordu.”
SON