Netflix Film İzleme Partisi #5 Prenses Mononoke

Bu hafta izleyeceğimiz filmimiz oy birliğiyle belirlenerek Prenses Mononoke olmuştur. Linki filmden 10 dakika önce yani 22.50’de bu mesajın altında paylaşacağım. :slight_smile:

unnamed

LİNK: https://www.netflix.com/watch/28630857?npSessionId=77e52da7c1473462&npServerId=s15

8 Beğeni

Filmin linki konuya eklenmiştir arkadaşlar. Linke tıkladıktan sonra sağ üstten eklentiye tıklamayı unutmayınız. :slight_smile:

3 Beğeni

Ben bugün evde değilim kusuruma bakmayın :disappointed_relieved: size iyi seyirler hepinize. Ben de izlerim daha sonra :crossed_fingers:

5 Beğeni

Çoook güzel bir filmdi :smiley: Hiç böyle beklemiyordum konusunu okumama rağmen eheh Myazaki filmlerinde hep bir karmaşa hep kocaman canavarlar var alışacağım zamanla :smiley:

5 Beğeni

Yakalasaydım sizi izlerdim, tüh kötü oldu.

4 Beğeni

Filmin atmosferi çok hoştu. Gidip ormanda yaşayasım geldi resmen. :smiley: Bir de iblisleri gerçekten çok iyi yansıtmışlardı. Bazı yerlerde sıkılsam da genel olarak iyi bir filmdi. İyi ki izlemişim. :smiley:

5 Beğeni

Beşinci etkinliğimizde bizi yalnız bırakmayan arkadaşlara teşekkür ederim.

Yine güzel bir filmi geride bıraktık. Daha önce yine bu etkinlikte Hayao Miyazaki’nin Komşum Totoro filmini izlemiştik. İki film de benim için çok güzeldi. Sanırım yönetmenin diğer çalışmalarına yakın bir zamanda göz atacağım kesin.

Gelelim Prenses Mononoke’ye. Yine bilindik bir insan ve doğa ilişkisini işleyen güzel bir yapımdı. Çeşitliliği ve görselliğiyle beraber mesajın netliği filmden aldığınız tadı daha da yükseklere çıkarıyor. Bu tarz filmler arayanlar için önerilecek filmlerden birisi. Çıkaracağım dersler çok önemli bu filmden.

Sonraki filmde görüşmek üzere. :slight_smile:

5 Beğeni

Hani San dedi ya “Ormanın Ruhu öldü. Ağaçlar tekrar büyüse de onun ormanı olmayacak artık.” diye… Bu replik her şeyi özetliyor bence. Filmi de, anlatmak istediği doğa-insan ilişkisini de. Ne kadar yeni fidanlar diksek de, yeşillendirme çalışmaları yapsak da bir zamanlar var olan ormanlar olmayacaklar.
Yalnız film biraz daha iyimser bitti ama ben umut ettikleri gibi doğanın ve insanın bir arada barış içinde yaşayabileceğini düşünmüyorum maalesef :frowning:

Bu arada gerçekten Şamanlardan ilham alınmış mı diye bir araştırayım dedim, şöyle bir şey buldum, üşenmeyenler bakabilir :sweat_smile: : https://indigodergisi.com/2015/12/efsanevi-animasyon-kurtlarin-kizi-prenses-mononoke/

6 Beğeni

:(( Haklısın gerçekten. San ile Ashitaka da ayrıldı. Tabi yakın yaşayacaklar ama onlar bile birlikte yaşayamıyor gibi oldu :((

4 Beğeni

Filmi şimdi bitirdim. Çok güzel filmdi. Sanki Komşum Totoro ile aynı konuya sahipmiş gibiydi. Filmin ana teması doğayı korumaktı. Doğayı korumak için film izleyenlere söylüyormuş gibiydi. :+1: :blush: Sanki film kadın gücünden de bahsediyordu.

4 Beğeni

Evet yan mesaj olarak kadınları da değerli kılan bir filmdi.

4 Beğeni

Filmi dün akşam arkadaşlarla birlikte izledik.Miyazaki insanı düşündürmeyi,yaptıklarını sorgulatmayı çok iyi bir şekilde film ile birlikte işleyebilen bir yönetmen.

Gelelim incelememize.Öncelikle filmin 23 yıl önce çekilmiş olduğunu unutmamak gerekir.Burada Miyazaki’nin öngürü yeteneğini bir kez daha takdir ettim.Filmi izleyenler günümüz dünyasıyla olan benzerlik arasında doğrudan bir ilişki kurabilirler.İnsanların doğayı kendi amaçları ve hırsları için tahrip etmeye çalışmaları filmde ana tema olarak işleniyor diyebiliriz.Bununla birlikte ateşli silahların yıkıcı etkisi de filmde alt mesaj olarak verildiğini düşünüyorum.

Sonuç olarak filmi çok beğendiğimi söyleyebilirim.İzlemek isteyen arkadaşlara tereddüt etmeden izlemelerini naçizane öneririm.

4 Beğeni

Miyazaki’nin doğaya ve doğal düzene/dengeye bakışı belli; doğayı ondan faydalanabilmek için koruma, doğaya kendi ruhuna ve harmonisine sahip bir varlık gibi hürmet et, saygı duy.

Bu duruş ve ilgili söylem, Prenses Mononoke’de had safhada, en bariz biçimde. Hikâyenin ve olay örgüsünün ana odağında. Öyle ki, macerayı başlatan ve bitiren felaketlerin arkasında, doğanın varoluş hakkını bile isteye hiçe saymak yatıyor.

Sorun, doğayı insan medeniyetinin karşıtı, insanlığın gelişimi önündeki engel, iktidardakilerin otoritelerini sağlamlaştırmak için fethetmeye çalıştığı yabanıl diyar (Örnekleri var; Roma İmparatorluğu kendi sınırları dışında kalan dünyaya vahşi/ehcilleştirilmemiş topraklar gözüyle bakardı) olarak görmesi.

Bu bağlamda doğaya hükmetme/dize getirme çabasının hikâyeye yansıması da bariz. Aslında o noktada filmin cevabı çok net; doğanın ruhunu katlederseniz böbürlendiğiniz medeniyetiniz bile karşısında aciz kalacağı bir canavarla yüzleşir.

Filmdeki doğa ve insan arasındaki karşıtlık ve kavuşma temsilleri mitsel/psikolojik bağlamda da değerlendirilebilir.

Orman ruhunu savunan -doğayı temsil eden- insanın kadın olması; erkek ana karakterin yerleşik düzenden -doğadan bir nebze kopandan- olması; kadının vahşi kurda -avcıya- binerken erkeğin evcil geyiği -avı- binek yapması; zıt/karşıt gruplardan gelen iki farklı insanın birlikte/uyum içinde hareket ederek bozulan dengeyi geri getirmesi; gibi bariz ve temel temsiller/ayrıntılar mevcut.

Çok basite indirgenmiş tanımıyla, insan bilinç, bilinçdışı -ya da üstü- ve bu ikisi arasındaki bağı dış dünyadaki ilişkilerine taşıyan kişilikten oluşur.

Bilinçdışı, dış dünyadan gelen verilere farklı boyut ve çeşitte yoğun tepkiler verir. Uçsuz bucaksız imgeler, yorumlar okyanusudur. Bu yüzden bilinçli tarafımıza tekinsiz bir kaos gibi gelir. Ancak kendi içinde bir tutarlılığa, bir ritme de sahiptir. Lakin aynı anda pek çok imge/yorum saçmak gibi bir doğası vardır. Bu yüzden bilinçli kısmımız bunları ayıklayıp yorumlamak zorundadır.

Kendini bilinçdışına emanet edip bilinci saf dışı bırakmak dış dünyayla iletişimi zorlaştırır. Çünkü iç dünyanın kendi imgelerini çözebilecek yegane kişi o imgelerin sahibidir; diğer insanların dış dünyaya yansıtılan o imgeleri kavrayıp yorumlaması güçtür.

Kontrolün tamamen bilince geçip bilinçdışının dikkate alınmadığı durumdaysa kişi kendi ihtiyaçlarına yabancılaşır. Bilinç, kulağını tıkadığı bilinçdışıyla elde edebileceği tatmini dış dünyada arar. Bilinç, dış dünyayı reddettiği bilinçdışının kontrol edilebilir bir versiyonu gibi algılar. Bu sebeple dış dünyadaki şeylere saplantı derecesinde bağlanmaya, kendi idrakine görw değiştirmeye meyleder. Bu hem birey için hem de dış dünyadaki dengeler için sorunlar teşkil eder.

İnsan bilinci ve bilinçdışı arasında dengeli bir devinim bağı kurarak sağlıklı bir kişilik geliştirebilir. Bu sayede bedensel ve ruhsal ihtiyaçlarını dış dünyadan ölçülü ve etkin biçimde karşılayabilir, dış dünyadaki denge için de gereken tutumları sergileyebilir.

Tabii bu tahlilde insanın aslında iki kişiliği vardır. Bilinç ve bilinçdışının etkileşimiyle dış dünyaya yansıyan görünür kişilik. Bilinç ile bilinçdışının arasındaki anlaşmazlıkların ürünü olan ve görünür kişiliğin zıddı sayılabilecek gölge kişilik.

Tek zihindeki bu iki farklı kişilik birbirinin zıddıdır. Örneğin, bir erkekeğin bilinçdışındaki gölge kişiliği kadın, kadının gölge kişiliği erkek olarak imgeleşir. Ha keza, gölge kişilik hayvan veya hayvanımsı bir varlık olarak da imgeleşebilir.

Varoluşsal ve bununla ilişkili psikolojik yapıda, bireyin kendi içindeki ötekiyle nasıl ve ne türde bir bağ kurduğu, dış dünyadaki varlığını anlamlandırmak ve yönetmek için önem arz eder.

Prenses Mononoke’de de aynı durum söz konusu. Hikâyedeki çatışma ve onunla ilgili sorunda, insanlık saf bilinç, doğa saf bilinçdışı. Leydi Eboşi kontrolcü bilinç, -erkekliği çağrıştıran boynuzlarıyla- Ulu Geyik formundaki orman ruhu sınır tanımayan ve tekinsiz bilinçdışı. Birbirini zıddı bu iki taraf, ortak gerçeklikte bilinen ve bilinmeyen dünyayı temsil ediyorlar. İkisi arasındaki ilişkinin mahiyeti, o ortak gerçekliğin kaderini -bir nevi kişiliğini- şekillendiriyor.

Aşitaka, bilinçten taraf. Ancak meseleye yaklaşımı uyarınca Leydi Eboşi’nin zıddı; doğayla barışık, dengeden yana. Aslında bir bakıma L.E.'nin bir nevi gölge kişisi.

San, bilinçdışından taraf. Ancak insanlardan kopmuş olsa da insan olduğunun bilincinde, karakterini ve özgür iradesini koruyor. Ormanda, vahşi kurtlar arasında yaşasa da Orman Ruhu’nun tam anlamıyla parçası değil. Bu da onu saf bilinçdışının bilinç sahibi temsilcisi, L.E. ve Aşitaka’daki gibi, Orman Ruhu’nun bir nevi gölge kişiliği konumunda.

Zıt taraflardan olsalar da Aşitaka ve San kendi kişiliklerini oturtabilmiş, bilinçleri ile bilinçdışıları arasındaki devinimsel dengedeki bağa sahip kişiler. Bu yönleriyle klasik kahraman niteliği taşıyorlar. Yaşamın sürmesi için dengeyi sağlayan ve bunun için gereken neyse onu yapan kahramanlar.

Evet, temsil ettikleri taraflar açısından görece farklı amaçlar ve nitelikler taşıyan kahramanlar.

Aşitaka, bilinçli tarafımızın yoğunlaşarak tasarladığı yerleşik, yapay ve kontrol gerektiren bir hayatın parçası; gayesi gereği onu koruyup sürdürme derdinde.

San, bilinçdışı tarafın suyuna giderek doğayı yurt eyleyen, tabiatın döngüsüne ayak uyduran, tabiatın ahenkli kaosuna kendini bırakan bir hayatın parçası; o da var olanı koruyup kollamanın peşinde.

Hikâyenin sonunda, sorunun üstesinden birlikte gelebilmiş bu ikilinin tam anlamıyla bir çift olup birleşememesi, mitsel ve psikolojik temsile göre değerlendirince öylesine bir ters köşe ya da izleyicinin beklentileriyle oynamak gibi gelmiyor.

Film, bilinç (insan medeniyeti) bilinçdışını (doğayı) işgale kalkışıp yok etmesin, yoksa kişilik (aradaki bağa göre biçimlenen düzen) dengesizleşir uyarısı. Ama insanın tabiatı ve varoluşu açısından birini diğerine tercih ettirmek ya da birini yerin dibine sokarken diğerini yüceltmek yok. En fazla, sınırlar ihlal edilmesin, uyarısı var.

Aşitaka ve San, farklı yaşam biçimlerinin olabileceğini, ancak o sayede hayatın sürdürülebileceğini vurguluyor.

Aşitaka San’la doğada yaşamaya çalışsa yapabilir miydi? Belki. Ama San Aşitaka’yla medeniyetin içinde yaşayabilir miydi? Orası kuşkulu.

Bu ikilem filmin bağlamıyla örtüşür. Çünkü medeniyetten gelenin özü yine doğa. Bu yüzden doğaya bir şekilde adapte olabilir. Ancak doğanın özünde medeniyet yok; doğa medeniyetin ürünü değil çünkü.

Bunu bilinç ve bilinçdışına uyarlayınca da benzer bir durum ortaya çıkıyor. Lakin o zaman önceden bahsi geçen “kişilikte dengesizlikler” oluşur. Bilincin kendini bilinçdışına bırakması kişiliği ortadan kaldırır. Bilinçdışı kendini bilince teslim edemeyeceği için kişilik anlam ve amaç krizine girer.

Bu yüzden, L.E. ve Orman Ruhu var olmak için nasıl birbirinden ayrı durması gerekiyorsa Aşitaka ve San da kişiliklerini dengeleyebilmek ve kimliklerini koruyarak yaşayabilmek için kendi dünyalarına geri dönmeliydi.

Yani, hikâyedeki çatışma yan yana gelmeyecek iki kutup yüzünden çıkıyor. Çatışmayı -belirsiz bir zamana kadar öteler gibi dursa da- bitirenlerse, o kutupların uç yönlerini barındırmadan “ben” olabilmeyi başarmış temsilciler oluyor.

Elbette, aynı mitsel ve psikolojik altyapıdan beslenen farklı hikâyeler mevcut. Sonları bağlamlarına göre değişiklik gösterebiliyor. Tabii altyapılarının kendilerine çizdiği ana çerçeveni
dışına taşmadan.

Aklıma gelen ilk iki örnek: 1982 tarihli The Dark Crystal filmi ve Love, Death & Robots’ta Ken Liu’nun kısa öyküsünden uyarlanan Good Hunting animasyonu.

8 Beğeni

Miyazaki’nin tüm filmlerinde güçlü genç kızlar var zaten hatta bir çoğunda da baş rol bu karakterler. Mononoke ise benim en sevdiğim miyazaki filmi sanırım. Yine de Nausicaa’nın hikayesi (özellikle mangada) çok daha ilgi çekici. Kadın karakterleri çok güzel yazıyor bence. (Y kromozomuna sahip bir birey olarak söylüyorum tabi aramızdaki xx kromozomlu forumdaşlarım daha doğru inceleyeceklerdir bu durumu.)

İnsan doğa birlikteliği konusunda da filme katılıyorum. Doğanın kalbinden demiri sökmezsek insan gelişemez. Ama bunu duyarsızca yaparsa sonu yakındır ve kendibe çok büyük zarar verir. Yani olabildiğince doğayı korumalı ve en az hasar ile kalbini kazımalı.

4 Beğeni