Odada Yeryüzündeki Son İnsan Oturuyordu. Kapı Çalındı… (Mistik-fantastik hikaye)

4150 yılının dondurucu bir kış gününde, odada yeryüzündeki son insan oturuyordu. Kapı çalındı. Birdenbire gelişen bu durum karşısında adamın yüreği ağzına geldi. Gözleri faltaşı gibi açıldı, bedeni tir tir titredi. Tüm vücudunu soğuk bir ter kapladı. Bu imkansızdı, çünkü o en son insandı! Yoksa geriye başka biri mi kalmıştı? Acele etmemeliydi. Kapı, sanki sürgüleri kopacakmışçasına durmaksızın çalınmaya devam ediyordu.

Yeryüzündeki bu son insanın adı John idi. İngiliz asıllı bu adamın anne tarafından soyları Türk boylarına kadar uzanıyordu. O, her zaman neden sadece kendisinin hayatta kaldığına şaşırıp dururdu. Bugün bu soruya bir cevap bulmuş gibiydi. Kapının ardında ona yoldaş olacak başka bir insan duruyordu. Kapıyı açmaya karar verdi. Oturduğu yerden sakince kalktı ve ağır adımlarla kapıya doğru yaklaşmaya başladı. Kapının sürgüsünü açtı ve kapıyı itti. Ancak dışarıda, beklediği gibi bir insan görünmüyordu. Kimse yoktu. Bomboştu. Fakat içeriye rüzgarla birlikte bir gölge, bir karaltı süzülmüş gibi oldu. Ayak sesleri de işitilir gibiydi. Hayal kırıklığına uğrayan John bu gizemli duruma aldırmadan, hüzünlü bir şekilde kapıyı tekrar kapattı ve yine gidip sandalyesine oturdu. Nedense gözleri yaşardı ve derinden bir “ah” çekti. Belki de kapıyı hiç kimse çalmamıştı, o sadece bunu çok istediği için kendisine öyle gelmişti. Oda yerin altında kurulmuştu, yiyecekleri ve içme suyu da iyice azalmıştı.

John’un gözü odanın karanlık köşesinde duran aynaya takıldı. Aynadan sıra dışı bir ışık sızıyordu. John; pis, darmadağın ve kokmuş oda boyunca yürüyerek aynanın yanına gitti. Aynada kendi aksinin zayıflamış, çökmüş bedeni göründü. Aynaya daha dikkatli baktığında, hemen yanı başında pasaklı bir kız çocuğunu da gördü. Korkudan çığlık attı. Aynanın önünden etrafına baktığında kimse yoktu. Ama aynaya ne zaman baksa, o baygınca sırıtan küçük kızı yeniden görüyordu. Bu gerçeküstü durum karşısında aklını kaçıracak gibi oldu. Korkudan ne yapacağını şaşırıp sarositi. Önce ağlamaya başladı, sonra nedense gülmeye başladı. Biraz sonra, neredeyse yirmi yıldır duymadığı bir insan sesi işitti. Birisi onu ismiyle çağırıyordu. John’un arkasını dönüp aynaya tekrar bakmaya yüreği elvermedi. Masanın üzerinde duran bayat yemek artıklarının yanına geldi ve eline körelmiş bir bıçak aldı. Gözlerini yumarak bıçağı boğazına dayadı ve ağır ağır nefes almaya başladı.

O an içten gelen bir arzuyla sadece ölmeyi istiyordu. Yirmi yıllık yalnızlık onun iliklerine kadar işlemişti. Fakat o esnada şefkatli annesi ona seslenmeye başladı. Bir an soluklanan John gözlerini açtı. Etrafta hâlâ derin bir sessizlik hakimdir. Bu sesin aynadan geldiğini fark edince, yüreği ağzında aynaya yaklaştı. Aynada bu sefer sadece kendi aksini gördü. Tuhaf, titrek bir sesle annesi ondan elini aynaya koymasını istedi. John gayriihtiyari söyleneni yaptı ve sağ elini aynaya koymasıyla birlikte kendini bir odaya düşüverdi.

Büyük ve konforlu bu odada kendisinden başka hiçbir canlı yoktu. Birden hoparlörden bir erkek sesi yankılandı.

-- Merhaba dünyalı John. "Aynalar Saltanatı"na hoş geldin! İstediğin bir dileği gerçekleştirebilirim. Fakat önce içinde bulunduğun bu ölüm odasından sağ salim çıkman talep ediliyor. Odada altı kapı olup, her bir kapının ardında yırtıcı ve kan emici mahluklar var. Eğer sen bir saat içinde odanın sırrını çözemezsen, kapılardan biri açılır. Maalesef sen mahluka yem olursun. Demek ki soruların yoksa, yarışa başlayabilirsin. Zamanı kum saatinden takip edebilirsin.

-- Durun, siz kimsiniz? Neden bana şart koşuyorsunuz? Buraya nasıl geldim? Lütfen, sorularıma cevap verin.

-- Tüm sorularına cevap bulmak için önce şartı yerine getirmen gerek. Zaman başladı.

Hoparlördeki sesin kesilmesiyle birlikte altı kapının ardındaki yırtıcı mahlukların sesleri işitilmeye başladı. John büyük bir korku ve panik içine düştü. Mahluklar kapıyı tırmalayarak uzun tırnaklarıyla parçalamaya çalışıyordu. O ne yapacağını bilemeden odayı dört döndü. Sonra aniden aklına annesiyle oynadığı aynalar oyunu geldi. Annesi her zaman küçük aynaları saklar, John ise onları bulurdu. Her bir ayna parçasının kendi numarası ya da harfi olur, bir sonraki gizli aynanın yerine işaret ederdi. John odadaki duvar yüzeyini yavaşça yoklamaya başladı. Eli sert bir cisme çarptı. O, derhal bu sert cismi çıkarmak için tırnaklarıyla kazımaya koyuldu. Tırnakları kırılıp kan akarken, acıdan John’un yüzü buruştu. Ama içindeki tuhaf bir güç onu durmaktan alıkoyuyordu.

Nihayet birinci ayna parçasını duvardan söküp aldı. Ayna kırığının üzerinde “A” harfi vardı. John bu harfin odanın dördüncü köşesini işaret ettiğini çok iyi biliyordu, bu yüzden hemen o tarafa doğru koştu. Zemini de elleriyle binbir güçlükle söküp çıkardı. Onun zamanı saniyeler geçtikçe azalıyordu. O, ikinci ayna kırığını da aldı. Aynanın arkasında “1” rakamı vardı. John aynanın iki kırığını birleştirdi. Aynanın yüzeyinde “İki tehlikeden kurtuldunuz” diye bir yazı belirdi. Gerçekten de iki kapı yok oldu. John az da olsa sevindi.

O, kan ter içinde aynanın üçüncü kırığını aramaya başladı. Aynanın üçüncü kırığının tavanda olduğunu fark edince yine umutsuzluğa kapıldı. Çünkü odanın tavanı çok yüksek olup, John’un boyunun yetmeyeceği aşikardı. Tam o sırada düşünmek için çok az vakit vardı. Çünkü birinci kapının ardındaki mahluk kapıdan küçük bir pencere açmıştı. Onun kırmızı gözü, siyah tüylerle kaplı gövdesi ve sivri dişleri görünüyordu. O zehirli diliyle kendi kurbanına yaklaşmak için canla başla çabalıyordu.

John bu gizemli odada yukarıya doğru çıkaran bir şeylerin varlığına inanmaya başladı. Derin derin nefes alan mahlukun korkunç yüzüne arkasını dönerek, zeminin yüzeyini yavaşça ve dikkatle yokladı. Nihayet zeminin tam ortasından aynanın dördüncü parçasını buldu. Onu tavana doğru tuttuğunda bir mucize gerçekleşti. Ayna kırıkları ses çıkararak birleşti ve “Siz yine iki tehlikeden özgür oldunuz” diyen bir yazı belirdi. Dört kapıdan iki kapı kalmıştı. Bir ara John’un takati tükendiğinde, zaman da neredeyse kalmamıştı.

1 Beğeni

Ayna kırığıyla canına kastetmeye yeltendi. Ancak kırıklar ona hiçbir zarar vermedi, yara bile açmadı. Dermansız kalarak yere yığıldı ve mahlukun gelip kendisini yemesini beklemeye başladı. Tam o anda annesini ve sevdiğini görmüş gibi oldu. Sevgilisi onun başını okşuyordu. Yirmi yıl önceki mutlu hayatını özlemle andı.

Lanetli salgınlar ve doğal afetler yüzünden dünyadaki tüm insanlar kırılıp gitmişti. Sadece kendisi, sebebi bilinmeyen gizemli bir olay nedeniyle hayatta kalmıştı. Elindeki ayna kırığına umutsuzca bakarken birden odanın sırrını çözdü. Oda tepeden tırnağa aynadan ibaretti! John yerinden fırladı ve ayna kırığını duvar boyunca gezdirmeye başladı. Gerçekten de tüm duvar boyunca bir ayna belirdi. Oda tamamen aynaya dönüştüğünde, mahlukun çıkmak üzere olduğu o kapı gözden kayboldu. Geriye sadece odanın tek bir kapısı kalmıştı. Hoparlör yine konuşmaya başladı:

-- Dünyadaki son insan, sen görevini vaktinde mükemmel bir şekilde yerine getirdin. Dile benden ne dilersen.

Tam o sırada son kapı çalınmaya başladı ve insanlar onu çağırmaya koyuldu. Hoparlörün “Açma!” diye uyarmasına aldırış etmeyen John, kapıya doğru gitti ve kapıyı iterek açtı. Kapının ardında elsiz, ayaksız kimseler vardı; korku içinde titriyor, içeri girmek için yalvarıyorlardı. Onların ardından ise yılana benzeyen yırtıcı bir mahluk sürünerek geliyordu. Hoparlördeki ses derhal kapıyı kapatmasını söylese de John sanki büyülenmiş gibi onlara bakakaldı. İnsanlar ona şöyle sesleniyordu:

-- Ey insanoğlu, bize merhamet et! Biz engelliyiz, sen o mahluka yem olacağına lütfen bizi kurtar. Yardım et, yalvarırız!

Mahluk onları birer birer parçalamaya ve yemeye başladı. John’un içi bulandı. İnsanların geri kalanı merdivenlerden yukarı çıkıp kapıya tırmanırken John kapıyı güçbela kapatmayı başardı. Ancak korku ve heyecandan hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. O insanlara çok acımıştı.

-- Sen üzülme insanoğlu, onlara zaten yardım edemezdin. Bu kapının ardı cehennemin bir kapısıdır. Dünyadayken fitne fesat çıkaran, insanlara iftira atan kişiler, maalesef kendi topladıkları zehirden tekrar tekrar helak olurlar. Neredeyse her sabah yine bu halde dirilirler. Yine engelli bir halde sürünerek kaçmak isterler. Fakat onlar hayattayken günahlarına tövbe etmemiş insanlardır. Senin gördüğün mahluk ise onların dillerinin zehrinden var olmuştur.

-- Onların yerine ben tövbe etsem olmaz mı?!

-- Maalesef olmaz. Onlar azap çeken kimselerdir ve vefat etmişlerdir. Fakat sen insanoğlunun soyunu devam ettirirsen, gelecek nesiller onların günahlarını yıkayabilir.

-- Bunu nasıl yapabilirim? Ben tek bir kişiyim ki?! Ha, bu arada, benim aynada gördüğüm o çirkin küçük kız kimdi?

-- Doğru, sen tek bir kişisin. Ama başka gezegenlerde de insanlar var. Onlarla çok yakın bir zamanda karşılaşacaksın. Yerin altındaki bu odanın yukarısında, bir zamanlar büyücü bir cadı yaşardı. Kendi kızını, kendi cinlerine kurban etmişti. O zamandan beri küçük bir kız kılığında kan emici bir cin insanların enerjisini emerek gününü gün ederdi.

Senin karşına da bu amaçla gelmişti. Fakat biz senin yaşamaya devam etmeni istedik. Sen gelecek için çok önemli bir adamsın, bunu unutma! Sağlıcakla kal dünyalı adam.
John gözlerini açtığında, kendini yer altındaki o odada, aynanın karşısında yatarken buldu. Elleri ve üstü başı kanlar içindeydi. Oturduğu yerden kalkıp, ellerine merhem sürmek için ilk yardım kutusunu aramaya başladığında kapı yine çalındı. O, eski korku ve panikten eser kalmamış bir halde kapıyı açtı ve olduğu yerde donakaldı. Çünkü karşısında kendisine benzeyen bir insan tebessüm ederek duruyordu.
– Merhaba dünyalı adam, seni götürmeye geldim. Bu kıyafetleri giyin, – dedi.
– Merhaba, siz kimsiniz?!
– Ben uzak gezegenlerden biri olan "Yatanta"dan geldim. Seni götürmek istiyorum. Çünkü kısa bir süre sonra Dünya gezegeni parçalanıp yok olacak. Dünya eski haline dönene kadar bizim aziz misafirimiz olacaksın.
– Pekala, sizinle gelirim. Fakat beni biraz beklerseniz sevinirim, – diyerek John üstünü başını değiştirmek için odasına girdi. Giderken yanına aile fotoğrafını aldı.
– Özür dilerim dünyalı adam, buradan hiçbir şey alamazsiniz. Çünkü siz yeniden hayata başladığınızda ibtida (başlangıç) tekrarlanacaktır.
John, bu yabancı uzaylıya karşı gelmeden, odaya son kez şefkatle baktı ve elindeki fotoğrafı masanın üzerinde bıraktı. O, Dünya gezegeninin yok olup gitmesinden dolayı büyük bir üzüntü duyuyordu. Fakat bunun değişmez bir kanun olduğunu içten içe hissediyordu. John başka gezegenlere sadece özel yıldızlararası gemilerle gidileceğini düşündüğü için, o yabancı uzaylıya sordu:
– Biz yıldızlararası bir gemiyle mi gideceğiz? Neden üzerimize astronot kıyafeti giymedik?
– Başka alemlere geçmek için sizin bahsettiğiniz şeylere aslında gerek yok. Dünyalılar uzay tünelini keşfetmeye henüz zaman bulamadılar. Belki de önümüzdeki bin yıllık ömrünüzde bu semavi tüneli keşfedersiniz. Biz sadece belirli zamanlarda ortaya çıkan uzay tüneli vasıtasıyla kendi gezegenimize gideriz.
– Bu imkansız. Binlerce ışık yılı uzaklığa böylesi bir tünelden geçerek gitmek mümkün değil. Ben masallara inanacak yaşı çoktan geçtim.
– Haklısın, seni buna inandırmak gerçekten çok zor. John, bu arada aceleden kendimi tanıtmayı unuttum. Benim adım Nura, sana şimdi özel bir sıvı vereceğim. Dünyalılar buna “gençlik iksiri” de derler. Bu sıvı, zaman kayması tünelinden asıl halinizle geçmenize yardımcı olacak.
John, Nura’nın verdiği sıvıyı içti ve ona bakarak sordu:
– Siz içmeyecek misiniz?!
– Bana gerek yok, çünkü bizim vücudumuzda bu sıvının yerini tutan bir madde zaten var. Bakın, gördünüz mü, semavi tünel oluşmaya başladı.
Büyük gök taşları, yani “asteroitler” bir yerde toplanmaya başladı.

Gerçekten de onların birleşmesi uzun bir tüneli andırıyordu. John, uzaylı dostu Nura ile birlikte o tünelden yürüyerek, Dünya’dan oldukça uzak olan Yatanta gezegenine ulaştılar. Onlar gezegene adım atar atmaz, Dünya gezegeni büyük bir gürültüyle patlayıp parçalandı ve küçük meteorlara dönüştü. John’un, ana gezegeninin bu haline içi acıdı ve gözleri yaşardı. Nura ona teselli verircesine omzuna hafifçe dokundu.

Yatanta gezegeninde de oksijen bulunduğu için, Dünya gezegeninin doğasından pek de farklı değildi. John burada pek çok dost edindi. En ilginci ise onlar, Dünya gezegeninden ağır durumda olan bir kadını da kurtarmışlardı ve gelecekte John’a onu eş olarak vermeyi planlıyorlardı. Kadın aslen Türk (Özbek) milletine mensup olup, yine bir mucize eseri hayatta kalmıştı. Dünyalı bu iki kişinin dini birbirinden farklıydı. İşte o anda, Dünya gezegeninde ilk insanlar var olduğunda onların da bir dininin olmadığını hatırladılar. John ve ismi bilinmeyen o Dünyalı kadının, insanoğlunun soyunu kurtaracağı ümidi uzaylılarda yeniden yeşerdi. Bu gezegendeki bir diğer fark ise, orada çocukların olmamasıydı; onların hepsi yetişkin olarak var olur, evlenmez ve ölümsüz olarak yaşarlardı.

John buradaki yaşama iyice ayak uydurduğunda, Dünyalı kadın da kendine geldi. Bol bol sohbet ederlerdi. Aradan yine bin yıl geçtikten sonra, onlar ana gezegenleri olan Dünya’ya geri döneceklerdi. Hayat yeniden başlayacaktı. Doğa yeniden uyanacaktı. Canlılar ve bitkiler var olacaktı. İnsanoğlu ise belki de artık kendi gezegenine başka bir kötülük gelmesine izin vermeyecekti.

(Son)

03.01.2021

1 Beğeni