PASLI KAPININ ARDINDA
( Merhaba herkese, çizgi roman senaryosu gibi bir hikaye yazdım. Devamını beğeni durumuna göre getireceğim. Şimdiden teşekkürler)
Kara gökyüzü kül rengi bulutlarla kaplıydı. Göğü yaran şimşekler, sokağı bir anlığına bembeyaz bir flaşla aydınlatıp tekrar karanlığa gömüyordu. İnce ince yağan yağmur sokak ışıklarında daha belirgindi. Pelerinli varlık hızla öne attı kendini. Su’da azıcık geriden onu takip ediyordu. Nefes nefese kalmıştı. Göğsünde acı hissetti. Adımları yavaşladı, ciğerlerindeki yanma hissi boğazına kadar çıkan metalik bir tat bırakıyordu. En sonunda durdu, dizlerini kırdı ve yere doğru eğildi. Elleriyle dizlerinden tutunarak soluklandı. Ama bakışlarını pelerinli kişiden ayırmıyordu. At kuyruğu yaptığı saçlarını düzenledi. Sweatshirt’ün kapüşonunu kafasına geçirdi. Takibe devam etti. Hızla rastgele bir çıkmaz sokağa atlarcasına girdi. Su’da peşinden gitti. Ancak her şey o kadar hızlı olmuştu ki, ne olduğunu anlamadı, pelerinli şey yok olmuştu. Sokağın sadece girişini sokak lambası aydınlatabiliyordu. “Nereye gitti bu?” diye mırıldandıktan sonra etrafı inceledi. Duvarlar, sanki üzerine simsiyah katran dökülmüş gibi parlıyordu ve üzerindeki garip çizimler ve grafitiler karanlıkta şekil değiştiriyor gibiydi. Temkinli adımlarla koşarak ilerledi. Ayaklarının altındaki su birikintileri, boş bira kutularına çarparak metalik ses çıkartıyordu. Koşarken birden adımları yavaşladı. Etrafı incelemeye devam etti, anlayamıyordu. En sonunda iki büyük konteyner gördü. Konteynerler taşmıştı ve etrafında da bir sürü çöp vardı. Şimdi anlaşılıyordu. Burnunu kırıştırdı. Yapacak bir şey yoktu. Etrafa bakarak konteynere yaklaştı. Ama garip olan bir diğer şeyse konteynerlerin üzerinde, duvarda asılı duran posterdi. Poster şu an içinde olduğu sokağı resmetmişti. Joker elinde spreylerle arkası dönük ama kafasını çevirmiş kahkaha atarak duvara bir şeyler çiziyordu. Tuhaftı, ürkütücü duruyordu. Ama şimdi ona odaklanacak zamanı yoktu. Bu resmi görmez gelerek konteynerin öne itildiğini fark etti. İşaret parmağıyla azıcık daha konteynerleri o da ileri çekti. Konteynerin arkasındaki duvarda paslı demir kolu gördü. Kolu çekmeye çalışırken, pasın oluşturduğu dirençten dolayı başaramadı ama garipliği sezdi. O şey buradan girdiyse kapının açık olması gerekmez miydi? Dokunarak çekmek imkânsız gibiydi. Elini havaya kaldırdı ve yumruk yaparak tekrar kolu çekti. Nihayet kare biçimindeki paslı kapı gıcırdayarak ağır bir sesle açıldı. İçerden gelen hafif sıcaklık ve nem kokusu ciğerlerini doldurdu. İçeriye girmemek için bir anlık tereddüt etti. Dik dik kapıya baktı sonra arkasını kontrol etti. Sokaktan geçen arabaların farlarının artarak yaklaşan ışıkları duvara çarparak yansıyor ve gözlerini kamaştırıyordu. Kendini zorlayarak, derin bir nefes alıp içeriye hızla girdi. Kapıyı ve konteyneri aynı anda çekti. İçerinin hem karanlık hem dar olması çok bunaltıcıydı. Zifiri karanlıkta, avuç içleriyle zemini yoklayarak körlemesine ilerlemek sanki her an bir şeye dokunacakmış gibi bir his uyandırıyordu. Bilinmezlik kafasını karıştırıyordu, sürekli sanki bir şeye çarpacak ya da temas edecek gibi hissediyordu. Bir de buna nem ve rutubet kokusu da eklenince… Emeklemesini hızlandırdı. Daralmıştı, kafasında tek bir düşünce vardı şimdi, bir an önce buradan çıkmalıydı. Kendini başka bir şey düşünmeye zorladı. Geçidin sıkışıklığı ona çocukluğunu hatırlattı. Sandalyelerin yanına yastıklar dizip yaptığı küçücük evi. İçine girer, hiçbir şey yapmadan öylece dururdu. Sonra kedisi içeri gelirdi. Odaya girer girmez Su hemen dışarı çıkar, kediyi alır ve tekrar o daracık yere dönerdi. Kedi önce huzursuzlanır, kaçmak isterdi. Su onu usulca yatırır, okşardı. Bir süre sonra da kedi gevşer, mırıldamaya başlardı. Su hafifçe tebessüm etti. Bu anı içini ısıtmıştı. Biraz rahatladı. Ama şunu da fark etti; Geri dönmek istemiyordu. Hayatını da işini de her ne kadar yorucu da olsa seviyordu. Sonuçta bu yolu kendisi seçmişti. O bunları düşünürken birden elleri boşluğa geldi. Ne olduğunu anlayamadı, dengesini kaybetti. Kaydıraktan kayar gibi pürüzsüz zeminde yüzüstü kaydı ve yere kapaklandı. Kolları başının altında öylece bir müddet yerde uzandı. Zeminin soğukluğu içine işlemesine rağmen iyi hissettiriyordu. Her yeri acıyordu. Özellikle de avuç içleri. Yavaşça gözlerini açtı ama at kuyruğu şeklinde topladığı saçları yüzüne dökülmüştü, kakülleriyle de karışınca görüşünü kapatıyordu. Gözlerini usulca açtı ve oturur pozisyona geçti. Karşısına bir mağara çıkmıştı. Mağaranın köşelerinde parlak mantarlar vardı. Kafasını kaldırıp yukarıya -düştüğü yere-baktı. İlk kez yaşamıyordu bu tip olayları. “Kaç bakalım!” diye haykırdı. “Bir anlamı olacak mı sonunda sen de göreceksin”. Cevap olarak tek duyduğu tiz ve alaycı kıkırdama sesiydi. Az önceki cesaretinin yerini ensesinde hissettiği soğuk bir ürperti aldı. Korktuğunu gizlemeye çalışarak etrafı inceledi. Işıklı mantarlar göz kamaştırıcıydı ama mantarların ışıkları altında etraf çok aydınlık değildi. Kıkırdama sesi birden kesildi. Şimdi sadece mağaranın derinliklerinden gelen düzenli bir su damlama sesi duyuluyordu. Hızla tekrar ayağı kalktı, üstünü düzenledi ve dikkatlice sese doğru yaklaştı. Ve su birikintisi gördü, oldukça yüzeysel duruyordu. Simsiyah görünen su birden ışıklar saçmaya ve parlamaya başladı. Elini kaldırdı ve suyu kontrol etmeye çalıştı. Yapamıyordu. “Bir geçiş kapısı daha mı?” onu bulmak zorundaydı. Derin bir nefes aldı ve suyun içine atladı. Balçık içine düşmüş gibiydi. Her yeri yapışkan ve ağırdı. Hareket edemiyordu. Boğulduğunu düşündü. Yüzü soğuk ve ıslak mağara zemini yerine pürüzsüz, cilalı bir ahşaba çarptı. Burnuna dolan nem kokusu, yerini ağır bir parfüm ve şekerli içki kokusuna bıraktı. Gözlerini araladığında mağaranın o zayıf ışıkları gitmiş, yerini sırayla yanıp sönen neon mavilere bırakmıştı. Müziğin bas sesi beyninde yankılanıyordu. Herkes bir rüyanın içindeymiş gibi, ritme kapılmış, yüzleri belirsiz gölgeler halinde dans ediyordu. Kimdi bu insanlar? Olay nasıl buraya kadar gelmişti? Gözlerini ovalayarak ayağa kalktı. Üstünün kuru ve temiz olmasından memnundu. Kimse ona bakmıyordu, sanki orada değilmiş gibi herkes hareket ediyordu. Ezilmemek için bir yer bulmalıydı. Tutunacak bir yer aradı ve ilerideki yüksek tabureleri fark etti. Gözüne kestirdiği ilk yüksek tabureye çökercesine oturdu. Bir şeyler içip devam etmek daha cazip gelmişti. Tezgâhın arkasındaki barmen, elindeki bardağı parlatmayı bırakmadan ona doğru ağır adımlarla yaklaştı. Yüzünde en ufak bir şaşkınlık yoktu, sanki her akşam birileri barın zemininden içeri sızıyormuş gibi soğukkanlı ve tepeden bakan bir tavırla önünde durdu.