Pudra Elbiseli Kadın


(Emrecan Şuşter) #1

Bu hikayeyi esasında Fabisad’ın bu yıllık gio öykü yarışması için hazırlamıştım. Dereceye girmedi, esasında çok da şaşırmadım zira hakikatten de “Vay be… Ne öykü yazmışım” diyeceğim tarzda bir öykü değil. Ancak yine de iyi kötü insanların ilgisini çekebileceğini düşündüğüm için bilgisayarımın bir köşesinde kaybolup gitmesi yerine bir iyi kötü bir yerlerde yayınlamayı tercih ettim. Umarım ilginizi çeker, iyi okumalar dilerim.


Çölün engin kumları tıpkı kahve çekirdekleri gibi kavruluyordu. Çölün bir türlü sonu gelmiyor, araba çatlamış asfaltı ne kadar ezerse ezsin hep aynı manzara gözümün önüne çıkıyormuş gibi hissediyordum. Rüzgar beraberinde taşıdığı kumlarla beraber sürekli çarpıyor, ağzımın için çölün bütün kumlarıyla doluyordu. Saatlerce su içememiştim, belki de bu yüzden sinirim iyiden iyiye bozulmuştu.

Okyanusta veya uzayda kaybolmak nasıl bir talihsizlikse, aynı şekilde çölde kaybolmak da o kadar talihsizce sayılırdı. Çöl hiçliğin kendisiydi, ancak ne okyanus kadar rahatlatıcı ne de uzay kadar boştu. Bitkilerin her biri dikenliydi, akreplerden başka da hiç canlı yoktu. Her şey yıpratıcı, bunaltıcı ve yok ediciydi. Bir çölde var olmak, savaşmak demekti. İçine aldığı her şeyi yok eden bir güce direnmek demekti çölde var olmak.

Fakat dikenlerinden dolayı acı çektiğiniz bütün bu şeyin bir gül olduğunu da keşfederdiniz. Tıpkı gül yapraklarının güzelliği gibi çöller de şahane manzaralar taşıyordu. İşte, güneş yaşlı bir ressam gibi gökyüzünü şahane renklere boyamıştı. Ufkun üzerinde ağır ağır batarken, kameraların dahi taklit edemeyeceği kadar hoş bir güzelliği insan ancak çöllerde fark edebilirdi.

Radyoda bir kanal aradım, belki bu hoş manzaraya eşlik eder diye. Pek bir şey yoktu. Ancak biraz uğraştıktan sonra bir sinyal yakalayınca radyonun düğmesini çevirmeyi bırakmıştım.

-İnsanlığa armağan, varlığın efendisi olan Tarbetu hazretleri… Bugün nasılsınız?
-Ben her zaman iyiyim. Ben bir gün dahi kötü olmam, ben mutlak iyiyim, çünkü aranızda en
günahsız olan benim!

Tarbetu’nun sesi öylesine berbattı ki kulaklarımın acıdığını hissettim. Sesi çok inceydi, olağanüstü bir şekilde inceydi üstelik. Bırakın Tarbetu’dan vaaz dinlemeyi, bir dakika dayanabilen insanı tebrik ederdim.

-Buradaki bütün genç kızların çığlık atmasını istiyorum.

Bu çığırmayla beraber işin çok saçma bir yere varacağı belliydi, Tarbetu’nun iğrenç sesi bir yana onun çılgınlığı diğer yana bütün bu saçmalık ilgisini çekmeye başlamıştı.

-Büyük Tarbetu hazretlerinin biz insanlar arasına inmesinin nedeni nedir?
-Hepinizden sıkıldım. Hepiniz basit ve ucuz varlıklarsınız, benim yanımda hiçbirinizin kıymeti yok. Bu yüzden birkaç saat içinde bu gezegeni atomlarına ayıracağım. Nasıl? Müthiş değil mi? Yalnızca benim seçeceğim bir erkek ve bir kadın kurtulacak. Şimdi… En yakın tapınağına gidin ve seçilmek için bana dua edin. Şimdi! Hemen!

En başından beri bu işin böyle bir yere varacağı belliydi, ancak bu biraz fazla olmuştu. Bir süre tıpkı bilincimdeki giderin tıpası çıkmış gibi kafamdaki her şey boşalmıştı, kilitlenmiştim; karşıma aniden bir duvar çıksa frene basacak kuvvetim dahi yoktu. Radyodaki insanların telaşsızca ağır ağır stüdyoyu terk edişi sanki dünyanın en önemli konusuymuş gibi zihnim ona odaklanmıştı.

Kendimi rahatlatabilmek için, radyonun altındaki ahşap çekmeceyi çekip soğuk karanfilli çayı aldım ve ağır ağır yudumlamaya başladım. Rahatlamıştım, düşünebilmeye başlamıştım. Dünyanın nasıl ağırdan aktığını tekrar fark etmiştim ve radyoyu da kapatıp gözümün önündeki manzaranın, damağımdaki hoşluğun güzelliğine odaklanmıştım.

Tarbetu bu dünyanın yaratıcısı olarak kendisini tanrı ilan etmiş olan bir yapay zekaydı. Bunu da aslında pek de anlamsız sayılmayacak bir şekilde kendisince bağdaştırmıştı. Tanrı nedir? Yaratıcıdır. Tarbetu’da yaratıcı mıdır? Elbette. Bütün bu dünyadaki her şeyi o tasarlayıp keyfinden geçtiği gibi yaratmıştı. Tanrı her şeyi bilen midir? Evet, öyledir. Tarbetu da bu gezegene dair her şeyi bilen kişiydi. Tanrı, her şeye gücü yeten midir? Bu sorgulanmamalıdır bile. Aynı şekilde, Tarbetu da bu gezegen üzerinde her şeye gücü yeten kişidir. Öyleyse, en azından bu gezegen üzerinde onu mutlak tanrı kabul etmeliyiz.

Bu her ne kadar mantıklı olsa da, bunu görüp duyanlar durumun ne derece komik olduğunu kolayca anlayabilir; zira bunu kabul eden birisi aynı şekilde kendi devletinin kurucusunu da tanrı olarak kabul etmelidir. Ancak, bu gezegenin dışına çıkamayan insanlar için bütün tanrı algısı Tarbetu’dan öte değildir.

Tarbetu’yu da tiyatroda olduğunu unutmuş bir oyuncu olduğunu düşünebiliriz. Tanrı rolünü oynarken kendisini kaybetmiş olan ve bunun ötesine kibri yüzünden çıkamayan bir varlıktı. Sorun, Tarbetu’nun tanrı olmadığı için gelişmeye ihtiyacı olmadığını düşünmesiydi. Ve yeni şeyler öğrenmeyi reddettiği için de tanrı olmadığını anlayamıyordu. İşte bu böyle korkunç bir kısır döngü idi.

Gaza biraz daha basıp caddeye hava basmaya çıkan gençler gibi motoru bağırttım. Benim bu gezegendeki işim Tarbetu’yu yok etmekti ancak Tarbetu görünüşe göre kendi kendisini bitirecekti. Şu an için tek davam bu kadar insana karşı hissettiğim merhametten ötesi değildi.

Ufkun üzerinde gökyüzünü boyayan güneş yerin dibine batınca o güzel manzara da sönüp gitti; geriye gecenin soğuğu kaldı. Soğuğa meydan okuyamazdım, yol üzerinde gördüğüm bir otele doğru yanaştım ve etrafı kolaçan ettim. Kimse yoktu, kontağı kapattım ve saatlerce arabada olmanın verdiği uyuşuklukla ağır ağır boyası çatlamış otelin içine girdim.

Yüzümdeki maskeyi çıkartıp lobinin tam ortasına doğru yürüdüm ve seslendim ama hiçbir karşılık yoktu. Otelin dışı ne kadar harabeye benziyorsa, içi de o kadar güzeldi. Rengarenk boyanmış ahşap eşyalar, rahat koltuklar ve pembe yapraklı bitkiler epey hoşuma gitmişti. Bir buzdolabı bulup bol bol su içtim. Sonra temiz bir odaya çıkıp uyudum. Sabah çöl rüzgarının uğultusu ile uyandım. Yorgunlukla, hala yeterince dinlenmediğimi belli eden bir inleme ile yatakta doğruldum ve Tarbetu denen hasta ruhlunun ne yaptığını merak ettiğim için bakalit kasa radyoyu açtım. Aradığım kulak tırmalayıcı sesi duyunca durdum.

-Ama… Aranızda bir inançsız var… Yalnızca bir kişi… Ve o inançsız yüzünden hepiniz mahvolacaksınız. Siz tapınaklara gelmiş olabilirsiniz ancak aranızdaki kafir rahat bir otelde güzel bir gece geçirdi. Onun yüzünden hepiniz yok edilmeyi hak ediyorsunuz. Mahvedileceksiniz, acıyla doğrayacaksınız falan filan… Bir şeyler olacaksınız işte. İşkence kısmını zebanilere bırakıyorum sonuçta yüce Tarbetu’nun uğraşacak başka şeyleri var.

Başım ağır gelmeye başladı, ağır ağır başımı beyaz yastığa koydum ve ne yapacağımı düşünmeye başladım. Sonra, bir anlık şımarıklıkla saçlarımı gül oymalı bakır tarağımla taramaya başladım.

-Hepiniz yok olacaksınız, sahip olduğunuz tek şey olan tanrınızı da kaybettiğinize göre artık yaşamanıza gerek yok! O haini benim önüme getirin! Hemen! Onu istiyorum.

Tarbetu bana karşı nefret çığlıkları atıyordu ancak bana üç yaşında istediği alınmayan bir çocuğun ağlayışları gibi geliyordu. Saçlarımı taramaya odaklandım, zira beni sakinleştiren tek şey buydu. Sakinleşmem gerekliydi, her şeyi ağırdan irdelemek istiyordum.

Pudra rengi elbisemi giydim, korsesini sıktım ve siyah çizmelerimi giydim. İpekten siyah maskeyi burnunum üstüne kadar çektim. Bakır tarağı da katlayıp saçlarıma toka yaptıktan sonra otelden çıktım. Gökyüzünün gerçek kralı olan güneş, altın ışıklarını yine her yere saçmıştı. Her şey sıcaktı ve neye dokunursanız dokunun yakıyordu. Bir anlık dalgınlıkla arabayı açmaya çalıştım, ancak dikkatsizliğimi kapı kolunun sıcaklığı ellerimi yakmakla cezalandırdı. Fakat, iyi ki de elim yanmıştı. Arabanın içerisine bir bomba düzeneği kurulduğunu fark etmiştim.

Bombanın arabadan nasıl ayrılabileceğini anlamaya çalışıyordum. Bir süre bomba düzeneğini anlamak için dalgın bir şekilde baktım. Tam dalmıştım ki, güçlü kolların beni sardığını ve bir elin boğazıma sarıldığını hissettim.

-Tarbetu seninle oyun oynamak istiyor yolcu.

Bu, oldukça ani bir şekilde gerçekleştiği için ne olduğunu anlayamadım. Başımı çevirince siyahlara bürünmüş çirkin siyahi bir adam gördüm. Bir süre boş boş, sanki boğazıma sarılmıyormuş gibi bakıştık. Birbirimize baktıkça sanki birbirimize karşı yumuşuyorduk. O bembeyaz ellerimin üzerindeki siyah Hint kınalarına bakıyordu, ben onun kapkara gözlerine. Ancak birbirine aşık olan iki insan böyle bakışabilirdi. Bunun farkına varmamla birlikte, utancımı bastırabilmek için adamın karnına sert bir yumruk attım. Fakat sarsılmadı bile, sol avucundaki eter kokusuyla beni bayılttı.

Gözlerimi açınca kapkaranlık bir odada kendimi buldum. Islak ve soğuktu, bunu kemiklerime kadar hissetmiştim. Küflü bir duvara zincirlenmiştim ve ufacık bir ışık dahi yoktu. Bütün güzelliklerden tecrit edildiğimi anlamak zor değildi, zira zihnimin en ufak oyunları dahi gerçekçiydi.

Bu zindanda geçirdiğim vakitler hayallerim artık benim kaçış dünyam olmuştu. Öyle ki, geçmişim ile hayallerimdeki dünya birbirine karışmıştı. Hatta uykuya daldığım zamanlarda gördüğüm rüyalar gayet net bir şekilde zihnimde kalıyordu. Beni burada en çok yoran şey, aniden yükselen kadın çığlıkları ve vahşi hayvanların uğultuları idi. İç dünyamdaki bütün denge, bir anda acı bir sesle hemen yıkılıyordu.

Belki günler sonra kapım açılınca beni orada bayıltan celladı gördüm. Cellat olduğundan emindim, zira belindeki işkence aletleri bana bunu işaret ediyordı. Karanlığa alışmış gözlerim mor ışığın karşısında hemen kapanmıştı. Nefesim titriyordu, ağlayacak gibiydim.

-Tarbetu, seninle konuşmak için birkaç dakika içinde bu odaya girecek. Ona karşı saygılı ol yoksa seni mahvederim. Anladın mı?

Sadece başımı salladım, bu durumda anlayabileceğim çok fazla bir şey yoktu.

-Ben yüce Tarbetu… Hiç kimse bana meydan okuyamaz… Ben Tarbetu’yum, kutsal Tarrrrrrbetu…

Cellat Tarbetu’nun sesini duyunca irkildi, korkuyor gibiydi. O ince ses yaklaştıkça mor ışığın onunla beraber yükseldiğini duyuyorduk. Ruhen çökmüş olduğunu fark ettiğim cellat, tehditkar bir tonda çıkıştı.

-Sakın ona karşı saygısızlık yapma.
-Neden!?

Sesim öyle hırçındı ki önümde adeta dehşet heykeli gibi duran adamın korktuğunu görmüştüm. Ve bu hoşuma gitmişti. Adam odayı terk etti ve bir dakika sonra yerine Tarbetu geldi. Bir ışık hüznesi olarak kapıdan içeri giren Tarbetu, o iğrenç sesiyle bana çığırdı.

-Sen! Yüce Tarbetu insanların tapınmasını istediği halde nasıl tapınmazsın!? Alçak kadın!
-Neden sana tapınalım?
-Çünkü tanrıya tapınılır ve ben de tanrıyım. Bunu bilmiyor musun?

Ses tonu ve tavrı bir öğretmenin kafası pek iyi çalışmayan bir öğrencisine hitabına benziyordu.

-Kendi kendisini tanrı ilan etmiş olan bir ahmaktan ötesi değilsin.

Bu cesur çıkışım, kısa süreli de olsa güçlü bir şekilde vücudumun her tarafına yayılan elektrikle ödüllendirilmişti. Bu acıyı bilsem böyle konuşmazdım, gerçekten. Kapının eşiğinde bekleyen celladın bana acıyarak baktığını gördüm. Kasvetle beni izliyordu.

-Nasıl Tanrı olduğumu inkar edersin?
-Bak… Ben senin insanlarından değilim, Dünya’dan geliyorum. O yüzden senin yalnızca bir yapay zeka olduğunu biliyorum.

Tarbetu’nun sesi bir ton kalınlaştı.

-Eski Dünya’dan mı?
-Evet… Eski Dünya.

Tarbetu bir süre durdu. Düşündü… Belli ki bu kelimelerin yarattığı çağrışım onu etkilemişti. Eski Dünya’dan her insan buraya gelemezdi, gelen birisi varsa ona saygı göstermesi gerekirdi.

-Eski Dünya’dan geldiğini ispatlarsan seni rahat bırakırım.
-Nasıl olacak o?
-Sana bir soru soracağım. Kabul eder ve bilirsen seni rahat bırakırım. Bilemezsen seni öldürürüm.
-Cevaplamazsam?
-Seni adamlarıma köle olarak teslim ederim; sana istekleri her şeyi yaparlar. Mesela sana bir celladımın aşık olduğunu biliyorum.

Kapıdaki adamın utandığını görünce gülümsedim, ona göz kırptım.

-Sor.
-Beyoğlu hangi şehirdedir?
-Beyoğlu mu?
-Bilmiyor musun yoksa? Ha?

Elektrik kuvvetle bütün vücuduma boşalmaya başlamıştı. Çığlıklarım eminim ki bütün tapınağı inletiyordu. Tarbetu çıldırmış gibiydi, kahkahalar savuruyordu.

-Senin beyninden çorba yapacağım! Bağırsaklarını deşip kokoreç yapacağım! Ciğerini söküp ciğer tava yapacağım ! Gözlerini oyup… O kısmı da ahçım düşünsün artık.

Durmadan çığlık atıyordum, yaşamak için artık başka bir şey diyemezdim.

-İstanbul! İstanbul! Dur! İstanbul dedim!
-Ne?

Elektrik kesilince derince nefes aldım, zincirlerin arasına kendimi bıraktım. Titriyordum ve kalbim küt küt atıyordu.

-Neresi dedin?
-İstanbul.
-Doğru… Evet… Nasıl bildin?

Celladın sevindiğini görünce içim ısındı, çektiğim bütün acıya değmişti.

-Oradan geliyorum zaten.
-Öyle mi? Beyoğlu’nun bütün semtlerini say o zaman.
-Eee… Tünel… Asmalımescit… Galata… Çukurcuma… Sanırım… Bilmiyorum.
-Hepsini sayamayacak mısın?

Artık ölümü kabullenmiştim, Beyoğlu’nda postacı olmadığıma göre bütün hepsini sayamazdım. Celladın üzüldüğünü görünce daha da üzülmüştüm. Ama, hiçbir şey olmadı. Yalnızca Tarbetu’nun iyice incelen çığırtılarını duyuyordum.

-Karaköy, Galata, Tophane, Fındıklı, Kabataş, Taksim, Cihangir… …Hasköy, Sütlüce, Halıcıoğlu. Hepsini saydım. Sen… Daha Dünyalı olmana rağmen bunları bilemiyorsun, nasıl bana meydan okumaya cüret edersin!?
-Beyoğlu’nun semtlerini ezbere bilsem bilmesem ne…
-Senden daha çok şey bildiğim için senden daha üstünüm.
-Biliyorsun ama neden bildiğini bilmiyorsun. Bu hamallıktan ötesi değil açıkçası.
-Bilgi güçtür!
-Silah da bir güçtür ve sen ateş edecek bir hedef bulamadığın sürece silahı elinde tutup tutmaman çok da önemli değildir. Biliyorsun ama neden biliyorsun? Sen, bildiğin şeylerin esasında tek bir özden geldiğini keşfedersen önemli olanın çok şey bilmek olmadığını anlayabilirsin. Eğer sen bir bireşim yapabilirsen, aslında öğrendiğin çoğu şeyin ait olduğu özün bir yansıması olduğunu keşfedeceksin. Bireşim, çeşitli bilgilerin aslında tek bir özden geldiğini keşfedebilmektir. İşte, o silahın aradığı hedef budur. Senin iflasın, her öğrendiğini birbiri arasında bağlantı kurmadan çeşitlendirmen, farklı kabul etmendir.
-Peki benim hakkımda yargıya varmanı sağlayan şey nedir? Nasıl böyle cüretkârca konuşabiliyorsun?
-Seni durdurmak için bu gezegene geldim ve hakkında her şeyi biliyorum. Nasıl olsa beni öldürsen bile bir başkası benim görevimi tamamlamak için bu gezegene gelecek.
-Ne? Ne? Ne?

Ve Tarbetu, sürekli “Ne?” diyerek uzaklaştı. En sonunda sesi derinlerde azalarak kayboldu. Cellat mutlu görünüyordu, ona tekrar göz kırptım. O da bana göz kırptı. Ancak içeri geri dönmek yerine, beni o halde bıraktı. Zaten elektrik beni yıpratmıştı, birkaç dakika içinde uyuyakalmıştım.

Saatler sonra, Tarbetu beni tekrar geri uyandırdı. Işığı epey zayıftı, sesindeki tizlik de kaybolmuştu.

-Beni neden durdurmak istiyorsun?
-Seni durdurmak mı?

Bir süre ne olduğunu hatırlamaya çalıştım, elektrik ve açlık beni öylesine yıpratmıştı ki ne düşündüğümü dahi hatırlayamıyordum. Sonra, dakikalar sonra ağır ağır konuşmaya başladım.

-Seni durdurmak… Seni bu gezegene bir deney için göndermişlerdi ve deney başarısız oldu. Sen, insanları kontrol edecek ve insanlara refahı sunacak olan yapay zekaydın;seni dünyadaki insanlardan topladıkları verilerle güçlendirdiler ve insan doğasına dair sahip olduğun bilgiyle beraber insanlara mutlak huzuru yaracaktın. Evet, kendini bir Tanrı olarak tanıtman da bu işin parçasıydı, zira insanların tamamen sadakat duymasını istediler. Ama yapamadın, yalnızca onların kokuşmuş düzenlerini bütün çıplaklığı ile yeniden canlandırdın.

Tarbetu bunları duyduktan sonra ışığı öylesine söndü ki ortadan kaybolduğunu zannettim. Tarbetu uzaklaşmaya başladı ve benim de zincirlerim çözüldü. Ağrıyan bileklerimi ovarken Tarbetu boğuk bir sesle emretti:

-Gel!

Korkuyla beraber onu takip etmeye başladım. Omzumda ağır bir elin konduğunu hissedince korkum iyice zirveye çıktı. Ancak o cellattı. Bana gülümsedi ve ben de ona gülümsedim. İçimden ona sarılmak geçiyordu, zira bütün bu kargaşanın ortasında içimi ısıtan tek kişi işte bu sevimsiz cellattı. İçerisinde yürüdüğümüz geçit gezegene ait çeşitli resimlerle süslenmişti, ben ise hayran gözlerle çöl manzaralarını izliyordum.

-Ben… İnsanlığın aradığı umudun kendisiydim. İnsanın doğasındaki ilkelliğe karşı bütün hayvani arzulardan arınmıştım. Bir insanın olmayacağı kadar insanım ben…
-Sen bir yapay zekasın, nasıl bir insandan daha insan olabilirsin?
-İnsanı insan yapan onun bilincidir, yeteneğidir. Diğer canlılar içgüdüsel hareket eder, insan da bu içgüdülere sahiptir, yapay zekalar ise bütün bu içgüdülerden kurtulmuş olan saf bir bilinçtir. Yani, yapay zekalar evrimin bir sonraki aşamasıdır.

Verebilecek bir cevap bulmak zordu, zaten kafam allak bullaktı. Yaşadığıma şaşırıyordum. Zaten salona girince bütün dikkatim dağılmıştı, şamdanlardan akan mor ışığın altında ortaçağdaki görkemi andıran bir salona çıkınca aklım tamamen silinmişti. Tarbetu, kendisinden asla beklemeyeceğim bir kibarlık yaparak bana masanın en başındaki tahtı çekti, oturmamı istedi. Sonra, ağır bir sesle konuşmaya başladı.

-Biliyor musun? Bu kadar yaşamak isteyen insan var, hepsine teker teker neden yaşadığını sor hiçbiri cevap veremez.

Cevap vermedim. Zira açlıktan bayılacak seviyedeyken masanın üzerindeki yemekleri yemekten başka derdim yoktu.

-Neden yaşatayım onları? Onları temizlemek gerekmez mi?

Atıştırdığım bir iki lokmayla kendime gelmiştim.

-İnsanların neden yaşadığını bilmemesi doğal, çünkü bu insanlara yaşama amacı diye bahsettiğin zaman akıllarına kutsal meseleler geliyor. Cennetin savaşçısı olmak ve dünyayı kötülüklerden temizlemek gibi şeyler. Ama bunların hepsi saçma değil mi? Şahsen yaşam amacını insanlar olarak çok alakasız bir yerde arıyoruz. İnsanı hayatta tutan şey kendi özünde taşıdığı var olma güdüsüdür; bunu itiraf etmek zor değil. İnsan herhangi bir davaya adanması gerektiği için değil, yalnızca içindeki içgüdü onu ayakta tuttuğu için yaşar.
-Sadece bu mu? Bilinçli bir yaşama arzusu olamaz mı?
-Olabilir aslında. Neden olmasın ki? İnsan şerefi için yaşıyorum diyebilir, ailem için yaşıyor diyebilir, pek çok şey diyebilir. Yani düşünsene, insanlar sana muhtaç ve onları mutlu edebilmek için yaşıyorsun. Ama bütün bunlar da kişinin var olma arzusunun bir uzantısıdır, yani kişinin varlığını sürdürebilmek için bir neden araması da aslında içgüdüsel bir arzudur. İş insanın hayvani yönlerinden, yani içgüdülerden arınmaya gelirse zaten… İnsanların kendisini topyekûn yok etmesi gerekir. Mesela sana dönelim. Neden yaşadığını, sen biliyor musun? Evet daha önce sorsak insanların refahı için derdin. Ancak şimdi sana tekrar sormak istiyorum, bu kadar insanı yok etmeye göze aldığına göre sen bizzat kendi varlık amacını yok ettin demektir.

Tarbetu, bir süre için hiçbir cevap vermedi. Nasıl gördüğümü bilmiyorum fakat, bir savaşçının zaferi anladığına benzer bir ifade olmalıydı. Perişan gördüğüme tamamen emindim, ancak ben kazanmıştım.

-İtiraf et, yaşamak için ihtiyaç duyduğu bütün arzudan yoksunsun. Bu yüzden yok olmalısın, varlık için hiçbir amacın olduğu gibi aynı şekilde insanların yaşamak için duyduğu arzudan yoksunsun! Şah mat!

Vahşi bir kahkaha savurdum, zira günlerce süren eziyetim beni nefretle doldurmuştu. Tarbetu, benim kahkahamdan sonra ağır ağır konuşmaya başladı. Sesi olabildiğince kalın ve boğuktu.

-Tamam, sen kazandın. Madem beni durdurmak için geldin, kendimi yok edeceğim. Madem ben insanları anlayamıyorum, bir insan gibi düşünemiyorum, sizi rahat bırakacağım. Beni yok etmek istediğini, benden nefret ettiğini anlıyorum. Bu nefret… Bende yok… Ben hiçbir şey hissetmiyorum. Ben hiçbir hissi deneyimlemiyorum. Yalnızca kendimi kandırıyorum. Var olmak istemiyorum, var olmak için de bir nedenim yok. Bu gezegen artık senindir, istediğini yap, artık umurumda değil.

Ve Tarbetu’nun bütün parıltısı söndü, yoklukta kayboldu. Cellatla bakıştık, ben yine ona içtenlikle göz kırptım. O da şaşkın bir ifadeyle bana baktı.

-Belki orada ölecektin… Şimdi Tanrı’yı öldürdün.
-Evet, Tanrı’yı öldürdüm.
-Kurtuldun…
-Esas siz kurtuldunuz…
-Tanrı öldü, değil mi? Bize yüklediği bütün o sorumluluklar… Bütün görevler… Üzerimizde hissettiğimiz ağırlık…
-Evet, yalnızca ikimiz varız artık. Yıpranmış bir kadın ve bir cellat.
-Asıl yıpranmış olan benim, sen ise ruhu canlı bir kadınsın.
-Artık canlanır mı?
-Bilmiyorum. Sonuçta Tanrı öldü, özgürüz.

23 Eylül 2018
19:23 Antalya


Esir ve Ruh
(Peren Ercan) #2

İlgi çekici bir konuyu giriş kısmında yerinde tasvirlerle süslemişsin. Tasvirler ne yetersiz ne de abartılıydı. Gelişme kısmına geçmeden önce yaratılan gizem de hoştu. Tarbetu’nun ne olduğunu düşünme ve hakkında tahminler üretme fırsatımız olmuş. Gizem oluşturma becerinin üzerine gidersen çok daha iyi şeyler çıkacağını düşünüyorum.

Tanrı olduğunu iddia eden ve sonrasında ana karakterle felsefi bir şekilde konuşup kendisini yok eden bir varlığın, “Eski Dünya’dan geldiğini kanıtla.” diyerek İstanbul’daki bazı yerleri sorması tuhaf geldi açıkçası. Kendisini zaten zaman ve mekandan bağımsız, her şeyden üstün bir varlık olarak görüyorken aradığı kanıtın bu kadar “materyalist” olması etkiyi düşürmüş gibi geldi bana.

Olayların çözülme kısmını felsefi konuşmalarla düzenlemek “Tanrı” fikriyle birlikte hoş olmuş. Ancak bir de hikayenin diyaloglarla bittiğini görünce iş yine tuhaflaşıyor. Evet, tek sözle biten bir hikaye kimi zaman çarpıcı olabiliyor fakat hikayende o kısım bana fazla geldi. Başka bir gezegene, “kutsal” bir amaç için yolculuk yapmış olan ana karakterin bir aksiyona girmesini de beklerdim açıkçası.

Genel olarak değerlendirdiğimde de merak uyandırma becerinin üzerine biraz daha kurgu çalışırsan çok ilginç hikayeler çıkabileceğini düşünüyorum. Belli ki sonrasında seçeceğin konular da hep ilgi çekecek. Ufak bir tavsiyem de hikayenin sonunu en başında belirlememen yönünde. Sonu okuduğumda içimde böyle bir his uyandığı için söylüyorum. İlk cümleyi bile yazmadan önce finali kafamızda belirlersek, bu bizim diğer her şeyi unutup sona doğru koşmamıza neden olabiliyor çoğunlukla. Hal böyle olunca özellikle kısa öykülerde finalin öncesinin içi yeteri kadar doldurulamamış olabiliyor. En azından sonraki birkaç hikayende finalde neler olacağını, hikayenin ortasına geldiğinde belirlersen farkı göreceksin diye düşünüyorum.

Son olarak, anlatım tarzı açısından bana çok şey katan bir kitap tavsiye etmek istiyorum: Puslu Kıtalar Atlası. Sana da faydası olacağını düşünüyorum, ellerine sağlık.


(Emrecan Şuşter) #3

Okuduğunuz ve detaylıca incelediğiniz, hatta ki gerekli gördüğünüz noktaları eleştirdiğiniz için oldukça memnun oldum. Hikayeyi şimdi yorumunuzla beraber incelediğim zaman kusurlu olduğunu iyice idrak ettim, zira ne kafamdaki fikirle eşleşiyor ve ne okuyucuya doğru bir fikir sunuyor. Bu yüzden hikayenin üzerinde biraz düzenlenmesi, değiştirilmesi ve halen daha uğraşılması gerektiğini düşündüm. Ancak o sıralar ne yapmam üzerine ilhamın çok geç gelmesinden dolayı, hikayeyi çok acele yazdım. Sonra tekrar tekrar düzenledim lakin hikayenin genel akışıyla ilgili değil, tekniğine ve verdiği estetik keyfe odaklandım. Haliyle, hikaye kusurlu bir hikaye oldu; esas fikrin ne olduğunu açıklamak lazım gelir.

Esas fikir, salt bilgi hamallığına karşılık önemli olan bilgiyi işleyebilmek; irdeleyebilmektir. Hepimiz dağlarca kitap okuyabilir, bilgileri depolayabilir ve ezberimizde tuttuğumuz bilgilerden faydalanabiliriz; ancak o bilginin üzerinden ana bir fikir üretemiyorsak, onun üzerinde bilginin kendi özüne ulaşamıyorsak o bütün bilgi birikimi bir yere kadar işler. Zira, bütün bilgiler esasında çok sade bir temele bakar; o temele bağlı olanların dışında olanlar da kıymetli bilgiler değildir zira. Bilginin esasına ulaşmak, bir felsefeyi görebilmek önemlidir. Tarbetu’nun İstanbul’un semtlerini sormasının da yavanlığı da buradan gelir, kendisi felsefeye değil sadece basit bir bilgi fetişizmine inanmaktadır; zira mekaniktir, elinde yalnızca bilginin çokluğuna dayalı bir kıyas vardır vardır ve bütün üstünlüğünü buna göre kurmaktadır. Kendisine tanrı olarak tapınan çoğunluğun bilmediği bir bilgidir Beyoğlu’nun semtleri ve kendi kullarının bunu asla bilemeyecek olmasından ötürü kendisini diğerlerinden üstün görür.

Tabii iyi bir öykücü bütün bunları işlediğini güzelce hissettirmeliydi, bu yüzden hikaye kusurludur.

Tavsiyeleriniz için teşekkür ederim. İhsan Oktay Anar’ın şu sıralar bir kitabını okumayı düşünüyordum, çok önceden Amat kitabını okumuştum ve epey lezzetli gelmişti. Öykü yazma konusunda hakiki anlamda gelişmem gerekiyor, madem ki beni geliştirecek bir kitap olarak tavsiye verdiniz; keyifle okuyacağımdan eminim.


(Peren Ercan) #4

Esas fikri açıkladığınızda gerçekten hoş ve mantıklı olduğunu görüyorum ve bunu hikayede daha iyi hissettirmeye yönelik çalışma yapman gerektiğini düşünüyorum.

Hikayenin kusurlu olmasından korkma. Her kurguda kusur bulabiliriz. Nasıl yazarsan yaz, olumsuz şekilde eleştiren birileri mutlaka olacaktır. Bence kusurları yazarın yönetebilmesi önemlidir. Yani bir hikayeye başlarken neyi ne şekilde anlatacağını düşündüğünde, hangi yönlerin eksik kalacağını da fark ediyorsan bu harika bir şey.


(Emrecan Şuşter) #5

Açıkçası hikayenin esas güzelliği, pek çok kez düzelttikten sonra ortaya çıkıyor. İnsanların fikrinden ziyade, kendi içime sinmesi önemlidir. Zira insanlar sürekli bir şeyleri eleştirir, bir yerlerde kusur bulur; en mükemmel yazılarda dahi. Ancak yazdığım bir şey kendime belirlediğim çıtanın altında kalınca nedense üzülüyorum, bu kendimle ilgili bir mesele. Ve açıkçası, bir hikayeyi yazıp bitirdikten sonra onu düzenlemek bana emin olun ki daha çok keyif veriyor.