Rahibeler meskeni

RAHİBELER MESKENİ

Dünyanın bir ucunda, “Cehennem Kilisesi” adıyla bilinen ücra bir ada vardı. Kadim kalıntıların yükseldiği bu ada ve üzerindeki küçük kasaba, başlarda hiç kimse tarafından bilinmiyordu. Ancak daha sonra ada keşfedildiğinde, buradaki harabe bir kilisede geceleri kimliği belirsiz varlıkların kol gezdiğine dair fısıltılar kulaktan kulağa yayıldı. Bilim insanları bile bu adaya “Cehennem Kilisesi” adını vermek konusunda hemfikirdi. Zamanla bu gizemli kasabayı kendi gözleriyle görmek isteyen milyonlarca meraklı turist buraya akın etmeye başladı.

Sonraları, bu bölgenin en korkutucu yeri sayılan o harabe kilisede, geceleri beyaz bir hayaletle karşılaşan insanlar ona başka bir isim verdiler: “Azrail’in Gölgesi.” Geceleri bu kiliseye gitmeye hiç kimsenin yüreği yetmezdi.

İşte tam o günlerde, kilisenin yakınlarında Johnson ailesi yaşıyordu. Bu ailenin kalbinde çok derin bir yara vardı. Ailede üst üste dört erkek çocuk doğduktan sonra, nihayet canıgönülden bekledikleri o küçük kız bebek dünyaya gözlerini açtı. Ancak bebeğin doğduğu o korkunç gecede, gökyüzünü yırtarcasına şiddetli bir şimşek çaktı ve sağanak bir yağmur başladı. O ürkütücü gecede bebeğin doğumunu gerçekleştiren ebenin gözüne, pencerenin hemen önünde, simsiyah kıyafetler içinde bir karaltı ilişti. Ebe kadın dehşet içinde kalmıştı ama yine de pencereye doğru yaklaştı; tam o sırada rüzgar şiddetle uğuldadı ve pencereleri sonuna kadar açtı.

Ebe kadın arkasını döndüğü an, gördüğü korkunç manzara karşısında acı bir çığlık attı! Tam karşısında, çirkin ve gaddar bir yaratık, yeni doğan bebeği kolları arasına almış duruyordu. Yaşlı ebe avazı çıktığı kadar bağırarak dışarı fırladı ve arkasına bile bakmadan kaçtı. Küçük kızın annesi ise doğumun etkisiyle baygın olduğu için o gece yaşanan o dehşet dolu anları hatırlayamadı.

Ertesi gün bu olay tüm kasabada çalkalanmaya başladı. Kızının geleceğinin büyük bir tehlike altında olduğunu anlayan Mae ve Jack Johnson çifti, yaşlı ebenin artık kocadığını, aklını kaçırdığını ve delirdiğini iddia ettiler. Bu söylentilerin ardından kasaba halkı ebenin sözlerine hiç inanmadı ve onu bir kaçık olarak nitelendirdi. Ancak Johnson ailesinin evindeki tuhaflıklar ve sorunlar bununla da bitmedi.

Mart ayında doğduğu için adını “Marta” koydukları bu küçük kız, büyüdükçe çok tuhaf, ürkütücü davranışlar sergilemeye başladı. Doğumundan sadece bir ay sonra aniden konuşmaya başladı! Bu da yetmezmiş gibi, kısa bir süre sonra hemen emekledi. İkinci ayına bastığında ise tıpkı bir yaşındaki çocuklar gibi dimdik ayakta duruyor ve yürüyordu. En korkutucu olanı ise konuşma tarzıydı; yaşındaki küçük çocuklar gibi agu demiyor, aksine tıpkı yetişkin, büyük insanlar gibi akıcı, son derece mantıklı ve zekice cümleler kuruyordu.

Bu durum karşısında dehşete düşen ve iyice korkmaya başlayan Johnson ailesi, çareyi dine sığınmakta buldu…

RAHİBELER MESKENİ (2. Bölüm)

… dine inançları tam olduğu için kızlarının büyülenmiş ya da lanetlenmiş olduğunu düşünerek onu kiliseye götürdüler. Bebek hakkındaki tüm bu ürkütücü hikayeyi büyük bir soğukkanlılıkla dinleyen rahibe, onlara bebeği kilisede bırakıp gitmelerini söyledi. Aksi takdirde, bu gizemden haberdar olan kasaba halkı aileyi cadılıkla suçlayabilir ve onları yok etmeye çalışabilirdi. Evlatlarının geleceği için canından çok sevdikleri minik yavrularını, o korkunç ve harabe kiliseye bırakıp gitmekten başka çareleri kalmamıştı.

Marta ise günden güne büyüyordu. Rahibe onu herkesten gizli, ayrı bir odada saklıyor ve çevreye yayılacak şüpheleri önlemek için her ay dışarıdakilere onu farklı bir kız çocuğu olarak tanıtmak zorunda kalıyordu.

Ancak kilisede yaşanan gizemli bir olayın ardından rahibe, bu sırrı ifşa etmeye ve Marta’yı çok ağır bir şekilde cezalandırmaya karar verdi. Bu olay, o korkunç günlerden birinde, gecenin zifiri karanlığında yaşandı. Gece yarısı Marta, elinde yanan bir mumla odasından sessizce çıktı. O sırada gördüğü korkunç bir kabusun etkisiyle uykusundan uyanan Luisa, su içmek amacıyla dışarı çıkmıştı. Bakışları, uzun koridorda tek başına ilerleyen Marta’ya takıldı. Luisa, küçük kızın “Cehennem Kilisesi” gibi bilinmeyen ruhların kol gezdiği, herkesin adım atmaya korktuğu bir yerde nasıl bu kadar korkusuzca yürüyebildiğine hayretler içinde kaldı.

Luisa, onun ne amaçla ve nereye gittiğini öğrenmek için peşinden gitmeye karar verdi. Marta hızlı ve aceleci adımlarla yürüyerek, uzun koridorun en sonunda yer alan eşik odasının önünde durdu. Etrafı dikkatlice, şüpheyle süzdü. Luisa ise hemen bir köşeye sinip gizlendi. Kimsenin etrafta olmadığından emin olan Marta, cebinden çıkardığı anahtarla kilidi sessizce açtı ve içeri süzüldü. Luisa da onun ne yapmaya çalıştığını anlamak için hemen kapının eşiğine kadar yaklaştı ve anahtar deliğinden içeriye baktı.

Marta, elindeki mum yardımıyla etrafını daire şeklinde bir ateş çemberiyle kuşattı. İşin tuhafı, alevler hırsla parlamasına rağmen odadaki hiçbir eşyaya zerre kadar zarar vermiyordu. Marta gökyüzüne bakarak tuhaf, anlaşılmaz sözlerden oluşan gizemli bir dua okumaya başladı. Luisa, bu uğursuz kelimeleri unutmamak için hemen cebinden bir kalem çıkardı ve Marta’nın fısıldadığı o büyülü duayı aceleyle not etmeye başladı. Marta’nın okuduğu o gizemli ve büyülü sözler aynen şöyleydi: “Ladisi anatu layii bama-ki layv anny layii”.

Dua bittiğinde Marta dizlerinin üzerine çöküp yere oturdu. Kısa bir süre sonra gökyüzü yarıldı; şiddetli bir şimşek çaktı ve bardaktan boşalırcasına bir yağmur başladı. Luisa, gök gürültüsünün o kulakları sağır eden sesinden korkup tir tir titremeye başladı. Tam o esnada, kilisenin çatısı büyük bir gürültüyle açıldı ve simsiyah, devasa bir yaratık etrafa karanlık bir ışık saçarak aşağıya indi. Şimşeğin anlık parıltısı, yaratığın o çirkin ve korkunç gözlerini, sivri dişlerini, karanlıkta alev gibi yanan kırmızı gözbebeklerini ve o lanetli, ürkütücü yüzünü daha da belirginleştirerek dehşetin dozunu artırıyordu.

RAHİBELER MESKENİ (3. Bölüm)
Yaratıkları gören Luisa dehşete kapılsa da neler olacağını başkalarına anlatabilmek için kendini zorla sakinleştirdi ve olan biteni izlemeye devam etti. Gelen beş yaratık; kaplan, kurt, ayı, köpek ve geyik olmak üzere beş farklı hayvan suretindeydi ve hepsinin rengi kömür gibi kapkaraydı. Aralarından kaplan suretindeki yaratık alevlere iyice yaklaştı ve Marta’ya doğru tir tir titreyerek konuşmaya başladı:
— “Sana verilen görevi ne zaman yerine getireceksin? Senin bu gevşek hareketlerin yüzünden kraliçenin öfkesi çığ gibi büyüyor! Bizim vaktimiz çok dar. Bu yüzden sana emredilen vazifeyi en geç yarın sabah şafak sökene kadar tamamlamalısın!”
Yaratık bu sözleri bitirir bitirmez, uğultuyla parlayan alevler etrafını bir çember gibi sarmaya başladı. Marta ise ona meydan okuyan bir tavırla cevap verdi:
— “Şu an bu işi yapmanın sırası değil! Bizim zamanımız çok kısıtlı. Bu yüzden bana biraz daha mühlet verin!”
Bu sözler kaplanı çileden çıkardı. Alevlerin arasından hızla öne atılarak, uzun ve keskin tırnaklarla kaplı pençesini Marta’nın boğazına dayadı. Burnundan alev gibi sıcak bir soluk üfleyerek, kor gibi yanan gözlerini Marta’nın gözlerine dikti ve tehditkar bir sesle tısladı:
— “Güzel, sana iki gün daha mühlet veriyorum! Eğer bu süre zarfında sana söylediklerimizi yapmazsan, seni de yakınlarını da parça parça eder, köpeklere yem yaparım! Bu sana tanınan son şans, okyanus tanrıçasının kızı ve geleceğin tanrıçası Seymena! Başka bir fırsatın olmayacak, anladın mı?!”
Kaplan sözlerini bitirince diğerleriyle birlikte karanlığın içinde kayboldu. Kilisenin çatısı tekrar kapandı ancak içerideki o gergin hava henüz dağılmamıştı.
Marta alevleri söndürüp eline mumu aldı ve kapıya doğru yürümeye başladı. Luisa hemen bir köşeye sinip gizlendi. Marta yanından geçip gözden kaybolur kaybolmaz, Luisa bu korkunç olayı herkese anlatmak için aceleyle oradan uzaklaştı. Ertesi gün bu dehşet dolu gizemden haberdar olan rahibeler arasında büyük bir kaos ve kargaşa baş gösterdi.
Baş rahibe herkesi sakinleştirdikten sonra Marta’yı getirtti ve onu ceza sandalyesine oturttu. Marta’ya ne kadar işkence etseler, ne kadar acı çektirseler de küçük kız ağzını açıp tek bir kelime bile etmedi. Bunun üzerine rahibe onun saçlarını tamamen kazıttı ve işlediği tüm günahları herkesin önünde haykırdı. Onu cadılıkla suçlayıp taş yağmuruna tuttuktan sonra kiliseden acımasızca kovdular.
Marta gitmeden önce oradaki herkesi son kez uyardı. Buradan derhal uzaklaşmaları gerektiğini, aksi takdirde gök ve yer tanrılarının onları çok feci şekilde cezalandıracağını, hatta canlarını alacağını söyledi. Ancak Marta’nın bu kehanet dolu sözlerine hiç kimse inanmadı, hatta baş rahibe bile onunla alay etti.
Marta kiliseden kovulduktan sonra, yakınlardaki karanlık bir mağarada tek başına yaşamaya başladı. Rahibeler ise Marta’nın gidişiyle tüm sorunların bittiğini sanarak çok büyük bir yanılgıya düştüler. Çünkü o gittikten hemen sonraki gece, kilisenin derinliklerinden kulakları tırmalayan acı bir çığlık yükseldi. Rahibeler sesin geldiği yere koştuklarında, korkunç bir manzara ile karşılaştılar: Rahibelerden biri, tavana asılmış halde cansız bir beden olarak duruyordu…

RAHİBELER MESKENİ (4. Bölüm)

Bu da yetmezmiş gibi, kilise günden güne daha da korkunç bir hal alıyordu. Rahibelerin büyük bir kısmı can korkusuyla kiliseyi terk etmeye başlamıştı. Günlerden bir gün yaşanan o dehşet verici olay ise geride kalan tüm rahibelerin kiliseyi tamamen bırakıp kaçmasına neden oldu.

Son zamanlarda ürkütücü hayaletler yüzünden gözlerine uyku girmeyen rahibeler, korkudan tek bir odada toplanmış, birbirlerine sığınarak oturuyorlardı. Gece yarısı birdenbire yer sarsılmaya, kilise zemininden yukarıya doğru ölümcül bir dalga yayılmaya başladı. Dışarıda şimşekler çakıyor, bardaktan boşalırcasına bir yağmur yağıyordu. Kilisenin duvarları adeta eriyor, toprağın altından çürümüş cesetler ve insan kemikleri fırlayarak yüzeye çıkıyordu. Rahibeler çığlık çığlığa, can havliyle buldukları her yöne doğru kaçışmaya başladılar. Kilisenin çatısından devasa taşlar üzerlerine yağıyordu. Korkudan delirecek raddeye gelen rahibeler, feryat figan dışarıya fırladılar. Kaç rahibenin başından yaralanarak ya da korkudan kalbi durarak can verdiği belli değildi. O gece bu kilise, pek çok rahibenin mezarına dönüştü.

Marta, tanrıların rahibeleri cezalandırdığını fark edince hemen kiliseye doğru koştu. Yıkılmakta olan kilisenin tepesine çıktı; gök ve yeryüzü tanrılarına ellerini açarak rahibelerin günahlarını bağışlamaları için yalvarıp yakarmaya başladı. Tanrılar, geleceğin tanrıçası Seymena’nın bu samimi yakarışını kabul ettiler ve rahibeleri lanetin gazabından azat ettiler. Şimşekler dindi, sağanak yağmur aniden durdu. Kilise, mucizevi bir şekilde saniyeler içinde eski haline geri döndü. Canını kurtaran tüm rahibeler ise arkalarına bile bakmadan dört bir yana kaçıp gözden kayboldular.

Ertesi gün kilisenin içinden tek bir ceset bile çıkmadı. Bu gizemli olayı örtbas etmek isteyen yetkililer, katil olarak Marta’yı hedef gösterdiler. Jandarmalar, Marta’yı cinayetle suçlayarak onu zindana attılar.

Rahibelerden biri, bu dehşetin büyümemesi ve olayın kapanması gerektiğini söylese de para hırsıyla yanıp tutuşan bir başkası, adaya gelen turistler arasından sansasyonel haberler peşinde koşan meraklı muhabirlere tüm sırları bir bir anlattı. Muhabirler ise bu hikayeyi daha da sansasyonel hale getirmek ve projenin ses getirmesini sağlamak için: “Karanlık kilisenin derinliklerinde akılalmaz bir hazine ve büyük servetler gizli!” diyerek asılsız bir haber yaydılar. Kısa sürede zengin olma hayaliyle yaşayan pek çok açgözlü insan, bu haberi duyar duymaz bu tehlikeli projeye paralar yatırmaya, ekipler kurmaya başladı.

Nihayet bir gün, büyük bir kalabalık toplanarak hep birlikte kiliseye gitmeye karar verdi. Ancak yola çıkmadan önce, kendilerini kilisenin lanetinden korumak amacıyla, cinayetle suçlanan Marta’yı zindandan kefaletle çıkarıp yanlarına aldılar. Salı günü sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, yaklaşık elli kişiden oluşan bu gözü dönmüş grup yola koyuldu. Marta, başlarına gelecek felaketi bildiği için onları oraya gitmemeleri konusunda defalarca uyardı, ancak bu işin üstesinden geleceğini sanan kibirli insanları durduramadı. Servet avcılarının aklını başından alan o kör inanç ve kulaklarına fısıldayan altın fısıltıları, Marta’nın uyarılarını duymalarını engelliyordu. Onların tek istediği, o sonu gelmez, uğursuz hazineye ulaşmaktı.

Kiliseye vardıklarında, aralarındaki anlaşmaya göre ilk olarak etaptan Marta’yı içeriye gönderdiler.

1 Beğeni

RAHİBELER MESKENİ (5. Bölüm)

İçeriden herhangi bir ses veya gürültü gelmeyince, kilisenin kapıları ardına kadar açıldı ve kalabalık da yavaş adımlarla içeri sızmaya başladı. İnsanlar kilisenin tüm odalarına tek tek girip çıktılar. Ancak büyük bir servet bulmayı umarlarken, tek bir zerre dahi altın bulamadılar. Bunun üzerine öfkeye kapılan insanlar, birbirlerini suçlayarak kavga etmeye başladılar. Tam o esnada rehber herkesi sakinleştirdi ve henüz ayak basılmamış gizli bir yerin daha kaldığını söyledi. Herkes sustu ve rehberin sözlerine kulak kabarttı. Rehber, derhal gizli mahzeni arayıp bulmaları gerektiği önerisini sundu. İnsanlar son bir umutla mahzeni aramaya koyuldular. Çok geçmeden içlerinden biri yüksek sesle bağırarak mahzenin girişini bulduğunu haber verdi.

Herkes hızla mahzene doğru akın etmeye başladı. Mahzen zifiri karanlık olduğu için etrafı mum ışıklarıyla aydınlattılar. İnsanlar gördükleri manzara karşısında bir anlık şaşkınlıkla donakaldılar, nefesleri kesildi. Tam karşılarında dağlar gibi yığılmış altınlar, sonu gelmez inciler, elmaslar ve göz kamaştırıcı servetler duruyordu.

İnsanlar açgözlülükle, bir an önce daha fazla altın kapabilmek için birbirleriyle yarışmaya başladılar. Ancak çok kısa bir süre sonra, o parıldayan altınlar birdenbire kapkara küle dönüşüverdi. Altınları ellerine alan insanlar, neye uğradıklarını şaşırmadan acı çığlıklar atarak kendileri de küle dönmeye ve parça parça dağılmaya başladılar. Dehşete düşen çoğunluk, ellerindeki altınları hemen fırlatıp mahzenden kaçmak için çıkışa doğru atıldı.

Tam o sırada yer şiddetle sarsıldı ve küle dönen hazinenin altından devasa bir yaratığın ürkütücü kükremesi yükseldi. Kilisenin dar çıkış kapısından kaçmak zaten zorken, yaratığın sesinden dehşete kapılan insanlar feryat figan birbirlerini ezmeye, çiğnemeye ve panik içinde ayaklarını, kollarını kırarak dışarı fırlamaya çalıştılar.

Ancak pek çoğu için artık çok geçti. Görünüşü devasa bir dinozoru andıran o heybetli yaratık, yer kabuğunu yırtarak yukarı çıktı. Yaratık, sivri ve yırtıcı dişleriyle sayısız insanın hayatına o anda son verdi. Kükreyerek keskin tırnaklarıyla tüm engelleri parçalıyor, kaçmaya çalışan insanları acımasızca yakalıyordu.

Rehber, kaçış yolunun kalmadığını ve kapana kısıldıklarını anlayınca, devasa kanatlı yaratığı alt etmesi için Marta’yı zorla öne doğru itti. Marta’ya dönerek: “Eğer bu yaratığı yok etmezsen, senin anneni, babanı ve abilerini gözümü kırpmadan öldürürüm!” diye haince tehditler savurdu. Marta, canından çok sevdiği ailesinin kaderini düşünerek, yaratığın karşısına doğru cesur ve kararlı adımlarla yürüdü. Gizemli bir dilde büyülü duasını okumaya başladı; dualar bittiğinde ellerinde devasa alev topları belirdi ve bu alevleri yaratığın üzerine fırlattı. Canavar ise can acısıyla dehşet içinde kükreyerek, yanındaki devasa kaya parçalarını Marta’ya doğru fırlatmaya başladı. Marta ise güçlü sihirler kullanarak alevli bir top meydana getirip, bunu canavara nişan alarak fırlattı.

RAHİBELER MESKENİ (6. Bölüm)

Alev topu canavara isabet ettiği anda, büyük bir patlama gerçekleşti ve yaratık yok oldu. İnsanlar kurtuldukları için sevinç çığlıkları atıyorlardı.Fakat bu sevinç uzun sürmedi. Birdenbire yer sarsıldı ve kilisenin duvarları çökmeye başladı. Herkes son bir umutla dışarıya doğru hamle yaptı. Dışarıda şimşekler çakıyor, şiddetli bir sağanak yağmur yağıyordu. Duvarlardan fırlayan ürkütücü cesetler, insanların ayaklarını bağlayıp onları boğarak öldürüyordu. Bu da yetmezmiş gibi, yer altından bitki görünümünde ama son derece hızlı hareket eden bir yaratık çıkıp insanların bacaklarını sarıyor ve onları parçalıyordu. Tüfeklerden peş peşe silah sesleri yükselirken, insanlar son bir ümitle kendilerini dışarıya fırlatıyorlardı.Çoğunluk binbir zorlukla eşiğe ulaştığında, rehber bencilce davranarak büyük bir kaya parçasıyla kapının ağzını kapattı. Marta güçlü bir büyü kullanarak o kayayı darmadağın etti. Yaratıkların dışarı çıkmasından korkan rehber, birkaç kişiyi acımasızca vurdu. Kapının ağzına ulaşınca hırsından Marta’nın anne ve babasını da oracıkta katletti. Marta gazaba gelerek rehberi diri diri yakıp kül etti. Ardından hemen kapının yanına koşup abilerini dışarıya çıkararak kurtardı. Diğer insanlara da yardım elini uzattı ve kilisenin çatısında beliren tanrıçalara insanlara merhamet etmeleri için yalvardı. Seymena’nın bu içten ricası üzerine, iyilik tanrısı Lev kendi yaratıklarını geri çekti. Fakat intikam tanrıçası Nibea öfkeyle haykırarak, insanların iyi bir cezayı hak ettiğini, böylece bir daha bu topraklara adım atmaya bile cesaret edemeyeceklerini söyledi. Marta eğer insanları serbest bırakmazsa Nibea ile savaşmak zorunda kalacağını, fakat bunu hiç istemediğini belirtti. Buna cevap olarak tanrıça Nibea, kendi emrindeki kapkara kaplan suretindeki canavarı Marta’nın üzerine saldı. Marta da o anda tıpkı o kaplan gibi alev saçan bir canavara dönüştü.Aralarında ölümcül ve amansız bir dövüş başladı. Marta bazen onu alt ediyor, bazen de yaratık Marta’yı alt ediyordu. Marta tüm gücünü toplayıp ileriye doğru atıldı ve yırtıcı hayvanı paramparça etti. Kendine gelen Marta, tüm enerjisiyle tanrıça Nibeanın geriye kalan diğer yaratıklarına saldırdı; sırasıyla kurdu, ayıyı, köpeği ve geyik görünümlü canavarları birer birer bozguna uğrattı. Yaratıklarının yok edilmesine dayanamayan zalim tanrıça Nibea, bu kez bizzat Marta ile savaşmaya karar verdi. Nibea yıldırım saçan mızrağıyla Marta’ya saldırdı. Marta ise alevli oklarıyla tanrıça Nibeayı yaralamayı başardı. Nibeanın yardımına koşan annesi Geura ise, içeride kalan diğer insanların dışarıya kaçmasını engellemek için kapının ağzını büyüden bir ağ ile tamamen mühürledi.

RAHİBELER MESKENİ (7. Bölüm)

İçerideki yaratıklardan eziyet çeken insanlar, durmaksızın çığlıklar atarak Marta’dan yardım istiyorlardı. Kızını yaraladığı için Marta’dan intikam almak isteyen yer tanrıçasının annesi Geura, güçlü bir büyü duasını okuyarak Marta’ya dik dik baktı ve şu sözleri söyledi:

-– “Alev tanrıçasının kızı Seymena! Henüz bu yaptıkların yüzünden ömür boyu pişmanlık duyacaksın. İnsanoğlu, kendisi için yapılan hiçbir iyiliğin değerini asla bilmez. Kızıma yaptığın tüm bu kötülüklerin cezasını şimdi kendin çek!”

Geura sözlerini bitirir bitirmez, büyük bir gazapla Seymena’nın üzerine can alıcı simsiyah bir kartal gönderdi. Kartal, keskin tırnaklarıyla Seymena’nın üzerine korkusuzca ve büyük bir hızla atıldı. Seymena ise o sırada taşların üzerinde duran mızrağı eline aldı; ona güçlü bir efsun okuyarak kartalın göğsünü nişan alıp fırlattı. Havada alev alarak ilerleyen mızrak, kartalın tam kalbine saplandı. Kartal acı bir çığlık atarak can verdi. Geura da kartalının ölümüyle birlikte ruhunda derin bir yara aldı. Bu yaptıklarının hesabını hem Seymena’nın hem de annesinin mutlaka vereceğini haykırarak, kızı Nibea ile birlikte bir anda gözden kayboldu.

Seymena ise anne ve babasının acısıyla, yaptığı savaştan dolayı tamamen bitkin düşmüştü. İnsanların yardım çığlıklarını duyunca birden kendine geldi. Ne kadar çabalasa da kilisenin hiçbir kapısından veya yarığından içeri girmeyi başaramadı. Seymena hemen yüksek bir yere tırmandı ve bacadan aşağıya, kilisenin içine doğru süzüldü. Bu esnada yaratıklar insanlara iyice yaklaşmış ve saldırmaya başlamıştı. Seymena büyük bir hızla insanların yanına ulaştı. Ancak yaratıklar çoktan birkaç insanı pençeleri arasına alıp boğmaya başlamıştı bile. Seymena çok fazla güç kaybettiği için bu kez alevlerini kullanamadı. Bunun yerine çok yüksek bir sesle haykırarak yaratıkların dikkatini kendi üzerine çekti. Eline mızrağını aldı ve yaratıklarla amansız bir savaşa tutuştu. Yerden filizlenip büyüyen ve etrafa yayılan tüm yaratıkların o ortak kökünü tek bir hamlede keserek hepsini parça parça etti. Can havliyle yaşamak isteyen insanlar da ellerine ne geçirdilerse fırlatıp bu çürümüş yaratıklara vurmaya, onları yok etmeye başladılar.

Kilisede sadece on kadar insan kaldığında, savaş nihayet sona ermişti. Seymena ve hayatta kalan insanlar tüm canavarları alt etmişti. Sonunda başarmışlardı ama o kadar yorgun düşmüşlerdi ki, ayakta duracak dermanları bile kalmamıştı. Seymena’nın şu an hiç vakti olmasa da orada kalan insanlar onunla tanışmak istediklerini söylediler. Seymena kendini tanıttıktan sonra, insanlar da sırasıyla kendilerini tanıtmaya başladılar. Aralarında seyyar satıcı John, ev hanımı Eila, turist muhabirleri Leo ve Kembo, mühendis Kate, aşçı Julia ve Nil, avukat Rose, muhasebeci Tom ve bir ise doktordu.

RAHİBELER MESKENİ (8. Bölüm)

Bu insanların çoğu entelektüel, eğitimli kişiler olsa da bu projeyi duyar duymaz açgözlülükleri yüzünden zengin olma hayaliyle Azrail’in pençesine kendi ayaklarıyla yürümüşlerdi. Aralarında servet avcılarından ziyade şöhret ve sansasyon meraklıları çoğunluktaydı. Ancak hiçbirinin kilisenin bu kadar korkunç bir yer olabileceğine dair en ufak bir fikri yoktu. Şimdi ise tek amaçları hayatta kalmaktı; Seymena’ya yalvararak kendilerini kurtarmasını istediler. Seymena, elinden gelen her şeyi yapacağını ve onları buradan sağ salim çıkaracağını söyleyerek sakinleştirdi.

Seymena, bu lanetli yerden kurtulmak için öncelikle kesin bir plan dahilinde kilisenin merkezini bulmaları gerektiğini herkese tembihledi. Şansları yaver gider de kilisenin merkezini bulabilirlerse, su tanrıçasından yardım isteme fırsatları doğacaktı. Bu yüzden hava tamamen kararmadan, bir an önce kilisenin merkezini aramaya koyulmaları şarttı. Herkes oturduğu yerden doğruldu ve Seymena’nın izini takip etmeye başladı.

Seymena, tek bir yoldan giderek kilisenin merkezini bulmanın çok zor olacağını düşünerek gruplara ayrılmayı teklif etti. Burası son derece tehlikeli bir yer olduğu için, herhangi bir tehlike anında birbirlerine hemen yardım edebilmek adına gizemli ve büyülü ipleri ellerine verdi. Bu büyülü ipler, hangi taraftan çekilirse o yöne doğru hızla yardıma gitme imkanı sağlıyordu. John, Eila ve Luisa birinci grup olarak sağ tarafa; Kate, Nil, Leo ve Julia ikinci grup olarak sol tarafa yöneldi. Kembo, Tom ve Seymena ise orta yoldan ilerlemek üzere gruplara ayrıldılar. Yavaş ve temkinli adımlarla yürüyerek hedeflerini aramaya koyuldular. Tam o esnada sağ tarafa giden birinci grup, elindeki büyülü ipleri hızla sarstı. Seymena ve diğerleri yardım sinyalini alır almaz hemen o yöne koştular, ancak oraya vardıklarında artık çok geçti. Minik, yusufçuk böceğine benzeyen insan yiyen yaratıkların (adamxo’rların) onları çoktan tamamen yiyip bitirdiğini gördüler. Maalesef, artık onlara yardım etmenin hiçbir yolu kalmamıştı.

Seymena güçlü bir büyü kullanarak o insan yiyen canavarları yerin dibine gömdü. Buranın tahmin ettiğinden çok daha tehlikeli olduğunu anlayınca: “Herkes bir arada kalmalı, hep birlikte hareket etmek zorundayız!” diyerek sertçe uyardı. Korku dolu bakışlarla etrafı süzerek Seymena’nın arkasından yürümeye devam ettiler. Pek çok yeri didik didik aradılar, ancak kilisenin merkezi ortalıkta yoktu. Tam o sırada Seymena herkesten sessiz olmasını istedi. Birdenbire etraftan kulakları tırmalayan acı çığlıklar yükselmeye başladı. Seymena hemen onların ellerine büyülü kılıçlar verdi. İşte tam o anda, duvarları yırtarak ördeğe benzeyen korkunç ve devasa mahluklar dışarı fırladı! Çıkardıkları o iğrenç uğultu ve cıyaklamalar herkesin kulağını sağır edecek cinstendi. Yaratıklar keskin, yırtıcı gagalarıyla insanları parçalamak için hamle yapıyorlardı. Nil kılıcını ne kadar iyi kullanmaya çalışsa da yetişemedi.

RAHİBELER MESKENİ (9. Bölüm)

Üzerine çok sayıda ördek mahluk dalgalar halinde hücum ediyordu. Eli feci şekilde yaralandığı için kılıcını elinden düşürdü. Ördeklerin en büyüğü, keskin gagasıyla Nil’in kalbini söküp aldı. Nil oracıkta can verdi.

Seymena kalan insanları hemen arkasına geçirip ördek mahluklarla tek başına savaşmaya başladı. Ancak bu yaratıklar da güçlü büyülere sahip olduğu için, Seymena hepsine birden yetişemiyordu. Seymena büyük bir öfkeyle güçlü bir efsun okudu. Saçları aniden uzayarak keskin, öldürücü kılıçlara dönüştü. Seymena savaşın tam ortasında insanlara haykırdı: “Buradan derhal kaçın!” Kaçış esnasında Julia’nın acı feryadı yankılandı. Ona da yardım etmenin hiçbir yolu kalmadı. Seymena gazap içinde kılıçtan saçlarıyla yaratıkları biçmeye, insanların kalbini yutan o canavarların liderini kovalamaya başladı. Tam o sırada Leo’nun çığlığı duyuldu. Ördeklerin kralı Seymena’nın üzerinden hızla uçup giderek Leo’nun da canını aldı. Bu kayıplarla çılgına dönen Seymena, tüm gücüyle elindeki sihirli kılıcı ördeklerin kralının göğsüne nişan alarak fırlattı. Kılıç havayı yararak gitti ve ördek kralının göğsünü delip geçti. Kral ölünce diğer tüm ördekler parçalanarak yok oldu. Kate ise bu dövüşte çok ağır yaralanmıştı. Seymena ağlayarak onun yarasına şifalı bir merhem sürdü. Fakat ördeklerin dişlerindeki zehir vücuduna yayıldığı için, zehir damarlarında hızla ilerliyordu. Kate’in yaşayamayacağını anlayan grup, geceyi orada geçirmeye karar verdi.

Ertesi sabah şafak sökerken Seymena ne kadar çabalasa da Kate’in durumu daha da ağırlaştı ve hayatını kaybetti. Seymena onun cansız bedenini toprağa gömdü.

Yola koyulan son kalanlar aramaya devam ettiler. Nihayet, baş rahibenin odasında kilisenin gizli merkezini buldular. Seymena bir çember çizip ortasına oturdu ve su tanrıçasını çağırmaya başladı. Çok geçmeden su tanrıçası ihtişamla belirdi. Vücudu tamamen berrak sudan şekillenmişti. Kömür karası saçları onu olduğundan daha da büyüleyici gösteriyordu. Seymena, su tanrıçası Meya’ya asıl amacını anlattı ve tek isteklerinin buradan kurtulmak olduğunu söyledi. Meya, sırf Seymena’ya olan can borcu ve minneti yüzünden onlara yardım etmeyi kabul etti. Su tanrıçası güçlü bir büyü okuduğunda, kilisenin kalın duvarları yarıldı ve içeriye devasa bir tufan girdi. Sular herkesi önüne katıp sürüklemeye başladı. İşin tuhafı, akıntı ne kadar güçlü ve hırslı olursa olsun, sular insanları asla boğmuyor, suyun üstünde tutuyordu. Kilisenin eşiğinden sularla birlikte dışarıya doğru akıp çıktılar. Tufan görevini tamamladıktan kısa bir süre sonra sular hızla geri çekildi.

Seymena, su tanrıçası Meya’ya sonsuz teşekkürlerini sunduktan sonra, tanrıça gözden kayboldu. Seymena hayatta kalanları yüksek bir dağın tepesine bembeyaz pamuk bulutların yardımıyla çıkardı.

RAHİBELER MESKENİ (Büyük Final)

“Azrail’in Gölgesi” adıyla ün salmış o uğursuz kiliseyi ise büyük bir öfke ve gazapla yerin dibine batırdı. Ardından felaketten sağ kurtulan dostlarına dönerek, o alev saçan muazzam tanrıça haliyle şu sözleri söyledi:

-– “Elli kişiden sadece dördünüz hayatta kalmayı başardınız. Hayatınızın geri kalanında abuk sabuk işler uğruna canınızı tehlikeye atmayın. Hayatı huzur içinde, mutlu yaşayın. Gelecekte Rose ve Tom evlenecekler. Kembo, sen Rose’u sevsen de gelecekte ondan çok daha iyi bir kızla evleneceksin. Sizler ise hayatınızın sonuna kadar dost kalacaksınız. Şimdi sizlere kendi hediyelerimi sunayım. Rose, sana bir tılsım veriyorum; seni ömür boyu tüm belalardan koruyacak. Tom, sana baht veriyorum; bir ömür çok mutlu yaşayacaksın. Kembo, sana ise yetenek bahşediyorum; yarattığın eserler bir ömür insanların zihninde yaşayacak. Benim en son vazifem ise sizleri kendi vatanınıza geri döndürmek. Ama ondan önce sizleri son bir kez bağrıma basmak isterim.”

Seymena sözlerini bitirince yeniden rahibe kılığına büründü ve onları tek tek kucakladı. Şiddetli bir rüzgar koptu ve dördünü birden alıp götürdü. Seymena ise bir anda gözden kayboldu.

Ertesi sabah uyandıklarında kendilerini kendi evlerinde buldular. Yaşanan o dehşet verici olaylar hafızalarından asla silinmedi. Rose ve Tom, kehanette söylendiği gibi evlendiler. Kembo ise son derece sürükleyici eserler kaleme alarak dünyaca ünlü bir yazar oldu. Gelecekte Rose’dan çok daha iyi bir kız olan hamarat Geya ile evlendi. Kembo, başlarından geçen bu sarguzashtı ne az ne çok, tam on iki ciltlik devasa bir eser halinde yazdı. Bu gizemli ve moğjizaviy ada ise zamanla tamamen ıssız bir harabeye dönüştü. İnsanlar artık buraya seyahat etmez oldu. Zamanla bu ada ve yaşanan olaylar insanların hafızasından büsbütün silindi. Bizim asıl kahramanımız Seymena ise her eve misafir olan, kışın odaları ısıtan, leziz yemeklerin pişmesini sağlayan o sıcak dosta dönüştü. Sizin dinlediğiniz bu hikaye ise Kembo’nun eserlerinde sadece bir kurgu değil, o mucizevi ada hakkında bilgi veren yegane kanıt olarak kaldı. Onlar çok zengin insanlara dönüştüler. Gelecekte Rose ile Tom üç çocuk sahibi oldular. Ömürlerinin sonuna kadar mutlu bir hayat sürüp kadim dostlar olarak kaldılar. Kembo ve Geya’nın ise ilerleyen zamanlarda ikiz çocukları dünyaya geldi. Siz aziz okurlara en güzel dileklerimi sunarım…

1 Beğeni