RAHİBELER MESKENİ (5. Bölüm)
İçeriden herhangi bir ses veya gürültü gelmeyince, kilisenin kapıları ardına kadar açıldı ve kalabalık da yavaş adımlarla içeri sızmaya başladı. İnsanlar kilisenin tüm odalarına tek tek girip çıktılar. Ancak büyük bir servet bulmayı umarlarken, tek bir zerre dahi altın bulamadılar. Bunun üzerine öfkeye kapılan insanlar, birbirlerini suçlayarak kavga etmeye başladılar. Tam o esnada rehber herkesi sakinleştirdi ve henüz ayak basılmamış gizli bir yerin daha kaldığını söyledi. Herkes sustu ve rehberin sözlerine kulak kabarttı. Rehber, derhal gizli mahzeni arayıp bulmaları gerektiği önerisini sundu. İnsanlar son bir umutla mahzeni aramaya koyuldular. Çok geçmeden içlerinden biri yüksek sesle bağırarak mahzenin girişini bulduğunu haber verdi.
Herkes hızla mahzene doğru akın etmeye başladı. Mahzen zifiri karanlık olduğu için etrafı mum ışıklarıyla aydınlattılar. İnsanlar gördükleri manzara karşısında bir anlık şaşkınlıkla donakaldılar, nefesleri kesildi. Tam karşılarında dağlar gibi yığılmış altınlar, sonu gelmez inciler, elmaslar ve göz kamaştırıcı servetler duruyordu.
İnsanlar açgözlülükle, bir an önce daha fazla altın kapabilmek için birbirleriyle yarışmaya başladılar. Ancak çok kısa bir süre sonra, o parıldayan altınlar birdenbire kapkara küle dönüşüverdi. Altınları ellerine alan insanlar, neye uğradıklarını şaşırmadan acı çığlıklar atarak kendileri de küle dönmeye ve parça parça dağılmaya başladılar. Dehşete düşen çoğunluk, ellerindeki altınları hemen fırlatıp mahzenden kaçmak için çıkışa doğru atıldı.
Tam o sırada yer şiddetle sarsıldı ve küle dönen hazinenin altından devasa bir yaratığın ürkütücü kükremesi yükseldi. Kilisenin dar çıkış kapısından kaçmak zaten zorken, yaratığın sesinden dehşete kapılan insanlar feryat figan birbirlerini ezmeye, çiğnemeye ve panik içinde ayaklarını, kollarını kırarak dışarı fırlamaya çalıştılar.
Ancak pek çoğu için artık çok geçti. Görünüşü devasa bir dinozoru andıran o heybetli yaratık, yer kabuğunu yırtarak yukarı çıktı. Yaratık, sivri ve yırtıcı dişleriyle sayısız insanın hayatına o anda son verdi. Kükreyerek keskin tırnaklarıyla tüm engelleri parçalıyor, kaçmaya çalışan insanları acımasızca yakalıyordu.
Rehber, kaçış yolunun kalmadığını ve kapana kısıldıklarını anlayınca, devasa kanatlı yaratığı alt etmesi için Marta’yı zorla öne doğru itti. Marta’ya dönerek: “Eğer bu yaratığı yok etmezsen, senin anneni, babanı ve abilerini gözümü kırpmadan öldürürüm!” diye haince tehditler savurdu. Marta, canından çok sevdiği ailesinin kaderini düşünerek, yaratığın karşısına doğru cesur ve kararlı adımlarla yürüdü. Gizemli bir dilde büyülü duasını okumaya başladı; dualar bittiğinde ellerinde devasa alev topları belirdi ve bu alevleri yaratığın üzerine fırlattı. Canavar ise can acısıyla dehşet içinde kükreyerek, yanındaki devasa kaya parçalarını Marta’ya doğru fırlatmaya başladı. Marta ise güçlü sihirler kullanarak alevli bir top meydana getirip, bunu canavara nişan alarak fırlattı.
RAHİBELER MESKENİ (6. Bölüm)
Alev topu canavara isabet ettiği anda, büyük bir patlama gerçekleşti ve yaratık yok oldu. İnsanlar kurtuldukları için sevinç çığlıkları atıyorlardı.Fakat bu sevinç uzun sürmedi. Birdenbire yer sarsıldı ve kilisenin duvarları çökmeye başladı. Herkes son bir umutla dışarıya doğru hamle yaptı. Dışarıda şimşekler çakıyor, şiddetli bir sağanak yağmur yağıyordu. Duvarlardan fırlayan ürkütücü cesetler, insanların ayaklarını bağlayıp onları boğarak öldürüyordu. Bu da yetmezmiş gibi, yer altından bitki görünümünde ama son derece hızlı hareket eden bir yaratık çıkıp insanların bacaklarını sarıyor ve onları parçalıyordu. Tüfeklerden peş peşe silah sesleri yükselirken, insanlar son bir ümitle kendilerini dışarıya fırlatıyorlardı.Çoğunluk binbir zorlukla eşiğe ulaştığında, rehber bencilce davranarak büyük bir kaya parçasıyla kapının ağzını kapattı. Marta güçlü bir büyü kullanarak o kayayı darmadağın etti. Yaratıkların dışarı çıkmasından korkan rehber, birkaç kişiyi acımasızca vurdu. Kapının ağzına ulaşınca hırsından Marta’nın anne ve babasını da oracıkta katletti. Marta gazaba gelerek rehberi diri diri yakıp kül etti. Ardından hemen kapının yanına koşup abilerini dışarıya çıkararak kurtardı. Diğer insanlara da yardım elini uzattı ve kilisenin çatısında beliren tanrıçalara insanlara merhamet etmeleri için yalvardı. Seymena’nın bu içten ricası üzerine, iyilik tanrısı Lev kendi yaratıklarını geri çekti. Fakat intikam tanrıçası Nibea öfkeyle haykırarak, insanların iyi bir cezayı hak ettiğini, böylece bir daha bu topraklara adım atmaya bile cesaret edemeyeceklerini söyledi. Marta eğer insanları serbest bırakmazsa Nibea ile savaşmak zorunda kalacağını, fakat bunu hiç istemediğini belirtti. Buna cevap olarak tanrıça Nibea, kendi emrindeki kapkara kaplan suretindeki canavarı Marta’nın üzerine saldı. Marta da o anda tıpkı o kaplan gibi alev saçan bir canavara dönüştü.Aralarında ölümcül ve amansız bir dövüş başladı. Marta bazen onu alt ediyor, bazen de yaratık Marta’yı alt ediyordu. Marta tüm gücünü toplayıp ileriye doğru atıldı ve yırtıcı hayvanı paramparça etti. Kendine gelen Marta, tüm enerjisiyle tanrıça Nibeanın geriye kalan diğer yaratıklarına saldırdı; sırasıyla kurdu, ayıyı, köpeği ve geyik görünümlü canavarları birer birer bozguna uğrattı. Yaratıklarının yok edilmesine dayanamayan zalim tanrıça Nibea, bu kez bizzat Marta ile savaşmaya karar verdi. Nibea yıldırım saçan mızrağıyla Marta’ya saldırdı. Marta ise alevli oklarıyla tanrıça Nibeayı yaralamayı başardı. Nibeanın yardımına koşan annesi Geura ise, içeride kalan diğer insanların dışarıya kaçmasını engellemek için kapının ağzını büyüden bir ağ ile tamamen mühürledi.
RAHİBELER MESKENİ (7. Bölüm)
İçerideki yaratıklardan eziyet çeken insanlar, durmaksızın çığlıklar atarak Marta’dan yardım istiyorlardı. Kızını yaraladığı için Marta’dan intikam almak isteyen yer tanrıçasının annesi Geura, güçlü bir büyü duasını okuyarak Marta’ya dik dik baktı ve şu sözleri söyledi:
-– “Alev tanrıçasının kızı Seymena! Henüz bu yaptıkların yüzünden ömür boyu pişmanlık duyacaksın. İnsanoğlu, kendisi için yapılan hiçbir iyiliğin değerini asla bilmez. Kızıma yaptığın tüm bu kötülüklerin cezasını şimdi kendin çek!”
Geura sözlerini bitirir bitirmez, büyük bir gazapla Seymena’nın üzerine can alıcı simsiyah bir kartal gönderdi. Kartal, keskin tırnaklarıyla Seymena’nın üzerine korkusuzca ve büyük bir hızla atıldı. Seymena ise o sırada taşların üzerinde duran mızrağı eline aldı; ona güçlü bir efsun okuyarak kartalın göğsünü nişan alıp fırlattı. Havada alev alarak ilerleyen mızrak, kartalın tam kalbine saplandı. Kartal acı bir çığlık atarak can verdi. Geura da kartalının ölümüyle birlikte ruhunda derin bir yara aldı. Bu yaptıklarının hesabını hem Seymena’nın hem de annesinin mutlaka vereceğini haykırarak, kızı Nibea ile birlikte bir anda gözden kayboldu.
Seymena ise anne ve babasının acısıyla, yaptığı savaştan dolayı tamamen bitkin düşmüştü. İnsanların yardım çığlıklarını duyunca birden kendine geldi. Ne kadar çabalasa da kilisenin hiçbir kapısından veya yarığından içeri girmeyi başaramadı. Seymena hemen yüksek bir yere tırmandı ve bacadan aşağıya, kilisenin içine doğru süzüldü. Bu esnada yaratıklar insanlara iyice yaklaşmış ve saldırmaya başlamıştı. Seymena büyük bir hızla insanların yanına ulaştı. Ancak yaratıklar çoktan birkaç insanı pençeleri arasına alıp boğmaya başlamıştı bile. Seymena çok fazla güç kaybettiği için bu kez alevlerini kullanamadı. Bunun yerine çok yüksek bir sesle haykırarak yaratıkların dikkatini kendi üzerine çekti. Eline mızrağını aldı ve yaratıklarla amansız bir savaşa tutuştu. Yerden filizlenip büyüyen ve etrafa yayılan tüm yaratıkların o ortak kökünü tek bir hamlede keserek hepsini parça parça etti. Can havliyle yaşamak isteyen insanlar da ellerine ne geçirdilerse fırlatıp bu çürümüş yaratıklara vurmaya, onları yok etmeye başladılar.
Kilisede sadece on kadar insan kaldığında, savaş nihayet sona ermişti. Seymena ve hayatta kalan insanlar tüm canavarları alt etmişti. Sonunda başarmışlardı ama o kadar yorgun düşmüşlerdi ki, ayakta duracak dermanları bile kalmamıştı. Seymena’nın şu an hiç vakti olmasa da orada kalan insanlar onunla tanışmak istediklerini söylediler. Seymena kendini tanıttıktan sonra, insanlar da sırasıyla kendilerini tanıtmaya başladılar. Aralarında seyyar satıcı John, ev hanımı Eila, turist muhabirleri Leo ve Kembo, mühendis Kate, aşçı Julia ve Nil, avukat Rose, muhasebeci Tom ve bir ise doktordu.
RAHİBELER MESKENİ (8. Bölüm)
Bu insanların çoğu entelektüel, eğitimli kişiler olsa da bu projeyi duyar duymaz açgözlülükleri yüzünden zengin olma hayaliyle Azrail’in pençesine kendi ayaklarıyla yürümüşlerdi. Aralarında servet avcılarından ziyade şöhret ve sansasyon meraklıları çoğunluktaydı. Ancak hiçbirinin kilisenin bu kadar korkunç bir yer olabileceğine dair en ufak bir fikri yoktu. Şimdi ise tek amaçları hayatta kalmaktı; Seymena’ya yalvararak kendilerini kurtarmasını istediler. Seymena, elinden gelen her şeyi yapacağını ve onları buradan sağ salim çıkaracağını söyleyerek sakinleştirdi.
Seymena, bu lanetli yerden kurtulmak için öncelikle kesin bir plan dahilinde kilisenin merkezini bulmaları gerektiğini herkese tembihledi. Şansları yaver gider de kilisenin merkezini bulabilirlerse, su tanrıçasından yardım isteme fırsatları doğacaktı. Bu yüzden hava tamamen kararmadan, bir an önce kilisenin merkezini aramaya koyulmaları şarttı. Herkes oturduğu yerden doğruldu ve Seymena’nın izini takip etmeye başladı.
Seymena, tek bir yoldan giderek kilisenin merkezini bulmanın çok zor olacağını düşünerek gruplara ayrılmayı teklif etti. Burası son derece tehlikeli bir yer olduğu için, herhangi bir tehlike anında birbirlerine hemen yardım edebilmek adına gizemli ve büyülü ipleri ellerine verdi. Bu büyülü ipler, hangi taraftan çekilirse o yöne doğru hızla yardıma gitme imkanı sağlıyordu. John, Eila ve Luisa birinci grup olarak sağ tarafa; Kate, Nil, Leo ve Julia ikinci grup olarak sol tarafa yöneldi. Kembo, Tom ve Seymena ise orta yoldan ilerlemek üzere gruplara ayrıldılar. Yavaş ve temkinli adımlarla yürüyerek hedeflerini aramaya koyuldular. Tam o esnada sağ tarafa giden birinci grup, elindeki büyülü ipleri hızla sarstı. Seymena ve diğerleri yardım sinyalini alır almaz hemen o yöne koştular, ancak oraya vardıklarında artık çok geçti. Minik, yusufçuk böceğine benzeyen insan yiyen yaratıkların (adamxo’rların) onları çoktan tamamen yiyip bitirdiğini gördüler. Maalesef, artık onlara yardım etmenin hiçbir yolu kalmamıştı.
Seymena güçlü bir büyü kullanarak o insan yiyen canavarları yerin dibine gömdü. Buranın tahmin ettiğinden çok daha tehlikeli olduğunu anlayınca: “Herkes bir arada kalmalı, hep birlikte hareket etmek zorundayız!” diyerek sertçe uyardı. Korku dolu bakışlarla etrafı süzerek Seymena’nın arkasından yürümeye devam ettiler. Pek çok yeri didik didik aradılar, ancak kilisenin merkezi ortalıkta yoktu. Tam o sırada Seymena herkesten sessiz olmasını istedi. Birdenbire etraftan kulakları tırmalayan acı çığlıklar yükselmeye başladı. Seymena hemen onların ellerine büyülü kılıçlar verdi. İşte tam o anda, duvarları yırtarak ördeğe benzeyen korkunç ve devasa mahluklar dışarı fırladı! Çıkardıkları o iğrenç uğultu ve cıyaklamalar herkesin kulağını sağır edecek cinstendi. Yaratıklar keskin, yırtıcı gagalarıyla insanları parçalamak için hamle yapıyorlardı. Nil kılıcını ne kadar iyi kullanmaya çalışsa da yetişemedi.
RAHİBELER MESKENİ (9. Bölüm)
Üzerine çok sayıda ördek mahluk dalgalar halinde hücum ediyordu. Eli feci şekilde yaralandığı için kılıcını elinden düşürdü. Ördeklerin en büyüğü, keskin gagasıyla Nil’in kalbini söküp aldı. Nil oracıkta can verdi.
Seymena kalan insanları hemen arkasına geçirip ördek mahluklarla tek başına savaşmaya başladı. Ancak bu yaratıklar da güçlü büyülere sahip olduğu için, Seymena hepsine birden yetişemiyordu. Seymena büyük bir öfkeyle güçlü bir efsun okudu. Saçları aniden uzayarak keskin, öldürücü kılıçlara dönüştü. Seymena savaşın tam ortasında insanlara haykırdı: “Buradan derhal kaçın!” Kaçış esnasında Julia’nın acı feryadı yankılandı. Ona da yardım etmenin hiçbir yolu kalmadı. Seymena gazap içinde kılıçtan saçlarıyla yaratıkları biçmeye, insanların kalbini yutan o canavarların liderini kovalamaya başladı. Tam o sırada Leo’nun çığlığı duyuldu. Ördeklerin kralı Seymena’nın üzerinden hızla uçup giderek Leo’nun da canını aldı. Bu kayıplarla çılgına dönen Seymena, tüm gücüyle elindeki sihirli kılıcı ördeklerin kralının göğsüne nişan alarak fırlattı. Kılıç havayı yararak gitti ve ördek kralının göğsünü delip geçti. Kral ölünce diğer tüm ördekler parçalanarak yok oldu. Kate ise bu dövüşte çok ağır yaralanmıştı. Seymena ağlayarak onun yarasına şifalı bir merhem sürdü. Fakat ördeklerin dişlerindeki zehir vücuduna yayıldığı için, zehir damarlarında hızla ilerliyordu. Kate’in yaşayamayacağını anlayan grup, geceyi orada geçirmeye karar verdi.
Ertesi sabah şafak sökerken Seymena ne kadar çabalasa da Kate’in durumu daha da ağırlaştı ve hayatını kaybetti. Seymena onun cansız bedenini toprağa gömdü.
Yola koyulan son kalanlar aramaya devam ettiler. Nihayet, baş rahibenin odasında kilisenin gizli merkezini buldular. Seymena bir çember çizip ortasına oturdu ve su tanrıçasını çağırmaya başladı. Çok geçmeden su tanrıçası ihtişamla belirdi. Vücudu tamamen berrak sudan şekillenmişti. Kömür karası saçları onu olduğundan daha da büyüleyici gösteriyordu. Seymena, su tanrıçası Meya’ya asıl amacını anlattı ve tek isteklerinin buradan kurtulmak olduğunu söyledi. Meya, sırf Seymena’ya olan can borcu ve minneti yüzünden onlara yardım etmeyi kabul etti. Su tanrıçası güçlü bir büyü okuduğunda, kilisenin kalın duvarları yarıldı ve içeriye devasa bir tufan girdi. Sular herkesi önüne katıp sürüklemeye başladı. İşin tuhafı, akıntı ne kadar güçlü ve hırslı olursa olsun, sular insanları asla boğmuyor, suyun üstünde tutuyordu. Kilisenin eşiğinden sularla birlikte dışarıya doğru akıp çıktılar. Tufan görevini tamamladıktan kısa bir süre sonra sular hızla geri çekildi.
Seymena, su tanrıçası Meya’ya sonsuz teşekkürlerini sunduktan sonra, tanrıça gözden kayboldu. Seymena hayatta kalanları yüksek bir dağın tepesine bembeyaz pamuk bulutların yardımıyla çıkardı.
RAHİBELER MESKENİ (Büyük Final)
“Azrail’in Gölgesi” adıyla ün salmış o uğursuz kiliseyi ise büyük bir öfke ve gazapla yerin dibine batırdı. Ardından felaketten sağ kurtulan dostlarına dönerek, o alev saçan muazzam tanrıça haliyle şu sözleri söyledi:
-– “Elli kişiden sadece dördünüz hayatta kalmayı başardınız. Hayatınızın geri kalanında abuk sabuk işler uğruna canınızı tehlikeye atmayın. Hayatı huzur içinde, mutlu yaşayın. Gelecekte Rose ve Tom evlenecekler. Kembo, sen Rose’u sevsen de gelecekte ondan çok daha iyi bir kızla evleneceksin. Sizler ise hayatınızın sonuna kadar dost kalacaksınız. Şimdi sizlere kendi hediyelerimi sunayım. Rose, sana bir tılsım veriyorum; seni ömür boyu tüm belalardan koruyacak. Tom, sana baht veriyorum; bir ömür çok mutlu yaşayacaksın. Kembo, sana ise yetenek bahşediyorum; yarattığın eserler bir ömür insanların zihninde yaşayacak. Benim en son vazifem ise sizleri kendi vatanınıza geri döndürmek. Ama ondan önce sizleri son bir kez bağrıma basmak isterim.”
Seymena sözlerini bitirince yeniden rahibe kılığına büründü ve onları tek tek kucakladı. Şiddetli bir rüzgar koptu ve dördünü birden alıp götürdü. Seymena ise bir anda gözden kayboldu.
Ertesi sabah uyandıklarında kendilerini kendi evlerinde buldular. Yaşanan o dehşet verici olaylar hafızalarından asla silinmedi. Rose ve Tom, kehanette söylendiği gibi evlendiler. Kembo ise son derece sürükleyici eserler kaleme alarak dünyaca ünlü bir yazar oldu. Gelecekte Rose’dan çok daha iyi bir kız olan hamarat Geya ile evlendi. Kembo, başlarından geçen bu sarguzashtı ne az ne çok, tam on iki ciltlik devasa bir eser halinde yazdı. Bu gizemli ve moğjizaviy ada ise zamanla tamamen ıssız bir harabeye dönüştü. İnsanlar artık buraya seyahat etmez oldu. Zamanla bu ada ve yaşanan olaylar insanların hafızasından büsbütün silindi. Bizim asıl kahramanımız Seymena ise her eve misafir olan, kışın odaları ısıtan, leziz yemeklerin pişmesini sağlayan o sıcak dosta dönüştü. Sizin dinlediğiniz bu hikaye ise Kembo’nun eserlerinde sadece bir kurgu değil, o mucizevi ada hakkında bilgi veren yegane kanıt olarak kaldı. Onlar çok zengin insanlara dönüştüler. Gelecekte Rose ile Tom üç çocuk sahibi oldular. Ömürlerinin sonuna kadar mutlu bir hayat sürüp kadim dostlar olarak kaldılar. Kembo ve Geya’nın ise ilerleyen zamanlarda ikiz çocukları dünyaya geldi. Siz aziz okurlara en güzel dileklerimi sunarım…