-
BÖLÜM
KAPI
Kapı şiddetle vurulduğunda mutfakta yemek hazırlıyordu ihtiyar
kadın. Ellerini önlüğüne sildi, yavaş adımlarla kapıya yöneldi. Yüzünde bezgin
bir ifade vardı. Bu dağ başına tek bir sebeple gelen olurdu. Kim olduğunu sormadan açtı. Karşısında genç bir adam vardı. “İyi günler” dedi adam. “İyi günler” diye karşılık verdi. “Merhum yazar Karakurt un eşi misiniz?” diye sorunca kadın artan bir can sıkıntısı ile başını salladı. Biraz utangaç bir tavırla konuştu adam “Şey ben onun hayranıyım. Bütün kitaplarını defalarca okudum. Yaşadığı yeri görmek istedim”. Anladığını onaylamak için başını salladı ihtiyar kadın. “Onun için de kapıma dayandınız”. Başını kaldırıp gözlerine baktığında bir an parlayıp sönen bir ışık gördü onlarda. “Yine başlıyoruz” diye geçirdi içinden “Hiç bitmeyecekler”.
“Bakın” diye başlayan uzun bir konuşma yaptı onunla. Daha doğru
su ölen kocasının yayınlanmamış bir kitabının olmadığını , hepsinin basıldığını anlattı. O öldükten sonra kitap gelirlerinin çoğunu hayır kurumlarına bağışladığını , ancak kendisine yetecek kadarını bankaya koyduğunu söyledi. Kendisinin ilk olmadığını , kocasının hayranlarının daha önce defalarca kapısına dayandığını , saklı kitaptan bahsettiklerini , bunun sadece bir dedikodu olduğunu usturuplu bir dille ifade etti. “Çoğu inanıp hayal kırıklıklarıyla normal hayatlarına döndüler. Bir kısmı ise bu konuda ısrarcı oldu. Siz akıllı bir adama benziyorsunuz” dedi “Yapmayın”. Genç adam başını öne eğdi “Anlıyorum. Rahatsızlık verdiysem özür dilerim” diyerek geldiği patikadan aşağı yürümeye başladı. Kadın arkasından bir süre baktı. Sonra kapıyı kapatarak işine geri döndü.
Elleri kabakları doğrarken kafası başka yerdeydi , kulakları ise dışarıda. Lavabonun önündeki camdan bir şey görülmüyordu. Ama bir şey görmesine gerek yoktu o biliyordu. Bu konuda epey tecrübeliydi nasıl olsa. Bir süre sonra belli belirsiz sesler duymaya başladı. Bir dal çatırtısı , biraz yaprak hışırtısı. İstifini hiç bozmadı. Yemeğini hazırlayıp ateşe koydu , bulaşıkları yıkadı , tezgahını sildi , ellerini kurulayıp kapıya yöneldi. Açarak dışarıya , ormana bağırdı “EĞER HEMEN GİTMESSEN JANDARMAYI ARAYACAĞIM”. Bir süre sonra sesler kesildi. O da koltuğuna oturup ördüğü hırkaya devam etti.
Yemeğini yedi , bulaşıklarını yıkadı , sobasını yaktı. Zira bu dağ başında geceleri soğuk oluyordu. Sobanın karşısına geçip çıtırdayan alevlerin , bilinmeyen çağlarda unutulmuş dinlerin , kendinden geçmiş müritleri gibi dans edişini seyretti. Ve aklına kocası geldi. Orada ne kadar oturup eski hatıraları düşündüğünü bilmiyordu. Duvarda ki saate baktığında yatma zamanının geldiğini gördü. Saat on olmuştu. Her gece bu vakitte yatar , sabah gün doğmadan kalkardı. Ormanda uzun yürüyüşler yapar , ağaçların gölgesi altında huzuru arardı. Burası altmış senedir aradığı dinginliği vermişti ona. Ama her zaman değil. Yerinden kalktı , elbisesine çekidüzen verdi , ışığı kapattı , tekli koltuğu kapıya doğru çevirip oturdu.
Kapı büyük bir gürültü ile sarsıldı. Koltukta ne kadar oturduğunu bilmiyordu. İçerisi karanlık olduğu için saati göremiyordu. Daha uyuklamaya başlamadığına göre ancak yarım saat olabilirdi herhalde. “Kapıyı kırmana gerek yok” diye seslendi. Ağır adımlarla gidip kapıyı açtı. “Gel” dedi “Madem bu kadar inatçısın içeri gel”. Kapıyı açık bırakarak ışığı açmaya gitti. İçeriyi beyaz ışık doldurduğunda kapıda dikilen adamı gördü. Artık yüzünde mahcup bir ifade yoktu. Dudakları gerilmiş , saldırmaya hazır bir sansar gibi dişleri ortaya çıkmıştı. Gelip üçlü koltuğun ortasına oturdu. İhtiyar kadın koltuğunu düzelterek karşısına oturdu. Şimdi birbirlerini net olarak görebiliyorlardı. Derin bir nefes verdi. Bu nefeste yılların acısı , korkusu , usanmış lığı vardı. “Sana anlattım” dedi “Öyle bir kitap yok. Ben jandarmayı aramadan gitsen iyi olur”. Adam sırıtışı yayıldı , pis , yılışık , kötü bir hal aldı. “Arayamazsın” dedi “Burada cep telefonları çekmiyor. Evine bağlı bir hat ta yok”. “Emin misin?” diye sordu kadın. “Evet…her tarafı iyice araştırdım. Elektriğini bile çatıdaki güneş panellerinden karşılıyorsun”
“Neden?” diye sordu “Neden yapıyorsun? Amacın ne?”. Adam bir süre ellerine bakarak düşündü. “Seviyorum” dedi “Şimdi düşününce , anlatması zor. Yazım tarzını , düşünce yapısını , kelimeler ile oynayışını , hikayelerinin konularını. Yazdıklarında beni çeken bir şey var. Hem korkutucu hem huşu uyandırıcı”. Yaşlı kadın gözlerini dikmiş adama bakıyordu. Korkmadan , sakınmadan , hatta ukalaca. “Ne kadar tanıyorsun ki onu? Hakkında ne biliyorsun? Kim olduğunu , nasıl biri olduğunu nereden bileceksin?” Adam başını kaldırdı , kadının gözlerinde , sözlerinde hoşuna gitmeyen şeyler olduğu bakışlarından belliydi. “Ben söyleyeyim sana ne bildiğini ; kitaplarının arkasında iki paragraf özgeçmiş , birkaç dergide yayınlanmış röportaj , internette kitapları hakkında bolca yorum. Eksiğim var mı?”. Adam bir şeyler söylemek için ağzını açtı , ona fırsat vermeden konuşmaya devam etti “Mesela meşhur olmadan önce yayınladığı iki kitaptan haberin var mı?”.
İlk romanını para vererek kendisinin bastırdığını , ikincinin ise ancak yüz tane sattığını , onların yarısının ise iade edildiğini anlattı. Yayıncılara gönderdiği beş kitabın reddedildiğini , editörlerin onu en kibar tabiri ile “Zayıf” bulduğunu. Aslında “Kabiliyetsiz” demek için fazla nazik oldukları için öyle dediklerini. Adam çıldırdı. “Kes” diye bağırmaya başladı “Kes , kes , kes” ağzından salyalar saçıyordu. Montunun cebinden bir silah çıkarttı. Kadın “Hah” diye düşündü “Silah ta çıktı ortaya”. “Sence okuduklarımı anlamayacak kadar aptal mıyım ben?” diye sordu ihtiyar kadına “Ha…İyi ve kötü arasındaki farkı anlamayacak kadar salak mıyım. Madem bu kadar kötü bir yazar onca kitabın hepsi , onlarca kitap nasıl en çok satanlar listesinin başından inmedi senelerce?”. İhtiyar kadın onun gözlerinin içine baktı bir süre. “Bence gerçeği duymaya hazır değilsin”.
Bu sözleri karşısındakini şaşırttı. Afallayan adamın aklı karıştı. Ne demek “Gerçeği duymaya hazır değilsin” Karakurt un iyi bir yazar olmasından başka bir gerçek nasıl olabilir? İhtiyar onun aklını karıştırmak için yalan söylüyordu. Daha doğrusu yalan söyleyecekti. “Hazırım” dedi. “Haydi bakalım sırala yalanlarını” diye geçirdi içinden “Neler yumurtlayacaksın acaba”. Kadın başıyla silahı işaret etti “Hazır değilsin”. ayağa kalkıp silahı cebine koydu. Odanın içerisinde turlamaya başladı. Duvardaki kütüphaneye giderek kitapların her birini incelemeye başladı. Bir rafın tamamı Karakurt un kitaplarına ayrılmıştı. Hepsine baktı , her biri ilk basım ın ilk kopyalarıydı. Kendi el yazısı ile imzalanmışlardı. Şimdi biraz sakinleşmişti. Koltuktaki yerine tekrar oturdu. Kadın pencereden dışarıda ki karanlığa boş gözlerle bakıyordu. “Evet… Şimdi hazırım”