Saklı Kitap (2. Deneme)

  1. BÖLÜM

    KAPI

Kapı şiddetle vurulduğunda mutfakta yemek hazırlıyordu ihtiyar
kadın. Ellerini önlüğüne sildi, yavaş adımlarla kapıya yöneldi. Yüzünde bezgin
bir ifade vardı. Bu dağ başına tek bir sebeple gelen olurdu. Kim olduğunu sormadan açtı. Karşısında genç bir adam vardı. “İyi günler” dedi adam. “İyi günler” diye karşılık verdi. “Merhum yazar Karakurt un eşi misiniz?” diye sorunca kadın artan bir can sıkıntısı ile başını salladı. Biraz utangaç bir tavırla konuştu adam “Şey ben onun hayranıyım. Bütün kitaplarını defalarca okudum. Yaşadığı yeri görmek istedim”. Anladığını onaylamak için başını salladı ihtiyar kadın. “Onun için de kapıma dayandınız”. Başını kaldırıp gözlerine baktığında bir an parlayıp sönen bir ışık gördü onlarda. “Yine başlıyoruz” diye geçirdi içinden “Hiç bitmeyecekler”.

“Bakın” diye başlayan uzun bir konuşma yaptı onunla. Daha doğru
su ölen kocasının yayınlanmamış bir kitabının olmadığını , hepsinin basıldığını anlattı. O öldükten sonra kitap gelirlerinin çoğunu hayır kurumlarına bağışladığını , ancak kendisine yetecek kadarını bankaya koyduğunu söyledi. Kendisinin ilk olmadığını , kocasının hayranlarının daha önce defalarca kapısına dayandığını , saklı kitaptan bahsettiklerini , bunun sadece bir dedikodu olduğunu usturuplu bir dille ifade etti. “Çoğu inanıp hayal kırıklıklarıyla normal hayatlarına döndüler. Bir kısmı ise bu konuda ısrarcı oldu. Siz akıllı bir adama benziyorsunuz” dedi “Yapmayın”. Genç adam başını öne eğdi “Anlıyorum. Rahatsızlık verdiysem özür dilerim” diyerek geldiği patikadan aşağı yürümeye başladı. Kadın arkasından bir süre baktı. Sonra kapıyı kapatarak işine geri döndü.

Elleri kabakları doğrarken kafası başka yerdeydi , kulakları ise dışarıda. Lavabonun önündeki camdan bir şey görülmüyordu. Ama bir şey görmesine gerek yoktu o biliyordu. Bu konuda epey tecrübeliydi nasıl olsa. Bir süre sonra belli belirsiz sesler duymaya başladı. Bir dal çatırtısı , biraz yaprak hışırtısı. İstifini hiç bozmadı. Yemeğini hazırlayıp ateşe koydu , bulaşıkları yıkadı , tezgahını sildi , ellerini kurulayıp kapıya yöneldi. Açarak dışarıya , ormana bağırdı “EĞER HEMEN GİTMESSEN JANDARMAYI ARAYACAĞIM”. Bir süre sonra sesler kesildi. O da koltuğuna oturup ördüğü hırkaya devam etti.

Yemeğini yedi , bulaşıklarını yıkadı , sobasını yaktı. Zira bu dağ başında geceleri soğuk oluyordu. Sobanın karşısına geçip çıtırdayan alevlerin , bilinmeyen çağlarda unutulmuş dinlerin , kendinden geçmiş müritleri gibi dans edişini seyretti. Ve aklına kocası geldi. Orada ne kadar oturup eski hatıraları düşündüğünü bilmiyordu. Duvarda ki saate baktığında yatma zamanının geldiğini gördü. Saat on olmuştu. Her gece bu vakitte yatar , sabah gün doğmadan kalkardı. Ormanda uzun yürüyüşler yapar , ağaçların gölgesi altında huzuru arardı. Burası altmış senedir aradığı dinginliği vermişti ona. Ama her zaman değil. Yerinden kalktı , elbisesine çekidüzen verdi , ışığı kapattı , tekli koltuğu kapıya doğru çevirip oturdu.

Kapı büyük bir gürültü ile sarsıldı. Koltukta ne kadar oturduğunu bilmiyordu. İçerisi karanlık olduğu için saati göremiyordu. Daha uyuklamaya başlamadığına göre ancak yarım saat olabilirdi herhalde. “Kapıyı kırmana gerek yok” diye seslendi. Ağır adımlarla gidip kapıyı açtı. “Gel” dedi “Madem bu kadar inatçısın içeri gel”. Kapıyı açık bırakarak ışığı açmaya gitti. İçeriyi beyaz ışık doldurduğunda kapıda dikilen adamı gördü. Artık yüzünde mahcup bir ifade yoktu. Dudakları gerilmiş , saldırmaya hazır bir sansar gibi dişleri ortaya çıkmıştı. Gelip üçlü koltuğun ortasına oturdu. İhtiyar kadın koltuğunu düzelterek karşısına oturdu. Şimdi birbirlerini net olarak görebiliyorlardı. Derin bir nefes verdi. Bu nefeste yılların acısı , korkusu , usanmış lığı vardı. “Sana anlattım” dedi “Öyle bir kitap yok. Ben jandarmayı aramadan gitsen iyi olur”. Adam sırıtışı yayıldı , pis , yılışık , kötü bir hal aldı. “Arayamazsın” dedi “Burada cep telefonları çekmiyor. Evine bağlı bir hat ta yok”. “Emin misin?” diye sordu kadın. “Evet…her tarafı iyice araştırdım. Elektriğini bile çatıdaki güneş panellerinden karşılıyorsun”

“Neden?” diye sordu “Neden yapıyorsun? Amacın ne?”. Adam bir süre ellerine bakarak düşündü. “Seviyorum” dedi “Şimdi düşününce , anlatması zor. Yazım tarzını , düşünce yapısını , kelimeler ile oynayışını , hikayelerinin konularını. Yazdıklarında beni çeken bir şey var. Hem korkutucu hem huşu uyandırıcı”. Yaşlı kadın gözlerini dikmiş adama bakıyordu. Korkmadan , sakınmadan , hatta ukalaca. “Ne kadar tanıyorsun ki onu? Hakkında ne biliyorsun? Kim olduğunu , nasıl biri olduğunu nereden bileceksin?” Adam başını kaldırdı , kadının gözlerinde , sözlerinde hoşuna gitmeyen şeyler olduğu bakışlarından belliydi. “Ben söyleyeyim sana ne bildiğini ; kitaplarının arkasında iki paragraf özgeçmiş , birkaç dergide yayınlanmış röportaj , internette kitapları hakkında bolca yorum. Eksiğim var mı?”. Adam bir şeyler söylemek için ağzını açtı , ona fırsat vermeden konuşmaya devam etti “Mesela meşhur olmadan önce yayınladığı iki kitaptan haberin var mı?”.

İlk romanını para vererek kendisinin bastırdığını , ikincinin ise ancak yüz tane sattığını , onların yarısının ise iade edildiğini anlattı. Yayıncılara gönderdiği beş kitabın reddedildiğini , editörlerin onu en kibar tabiri ile “Zayıf” bulduğunu. Aslında “Kabiliyetsiz” demek için fazla nazik oldukları için öyle dediklerini. Adam çıldırdı. “Kes” diye bağırmaya başladı “Kes , kes , kes” ağzından salyalar saçıyordu. Montunun cebinden bir silah çıkarttı. Kadın “Hah” diye düşündü “Silah ta çıktı ortaya”. “Sence okuduklarımı anlamayacak kadar aptal mıyım ben?” diye sordu ihtiyar kadına “Ha…İyi ve kötü arasındaki farkı anlamayacak kadar salak mıyım. Madem bu kadar kötü bir yazar onca kitabın hepsi , onlarca kitap nasıl en çok satanlar listesinin başından inmedi senelerce?”. İhtiyar kadın onun gözlerinin içine baktı bir süre. “Bence gerçeği duymaya hazır değilsin”.

Bu sözleri karşısındakini şaşırttı. Afallayan adamın aklı karıştı. Ne demek “Gerçeği duymaya hazır değilsin” Karakurt un iyi bir yazar olmasından başka bir gerçek nasıl olabilir? İhtiyar onun aklını karıştırmak için yalan söylüyordu. Daha doğrusu yalan söyleyecekti. “Hazırım” dedi. “Haydi bakalım sırala yalanlarını” diye geçirdi içinden “Neler yumurtlayacaksın acaba”. Kadın başıyla silahı işaret etti “Hazır değilsin”. ayağa kalkıp silahı cebine koydu. Odanın içerisinde turlamaya başladı. Duvardaki kütüphaneye giderek kitapların her birini incelemeye başladı. Bir rafın tamamı Karakurt un kitaplarına ayrılmıştı. Hepsine baktı , her biri ilk basım ın ilk kopyalarıydı. Kendi el yazısı ile imzalanmışlardı. Şimdi biraz sakinleşmişti. Koltuktaki yerine tekrar oturdu. Kadın pencereden dışarıda ki karanlığa boş gözlerle bakıyordu. “Evet… Şimdi hazırım”

4 Beğeni

Devamını merak ettim. Emeğinize sağlık.

2 Beğeni

Duvardaki…

Evine bağlı bir hat da yok.

Silah da…

Karakurt’un…

…Karakurt’un kitaplarına…

Bazı noktalama işaretlerinden önce boşluk bırakmışsınız. Boşluk, noktalama işaretlerinden sonra bırakılır.

1 Beğeni

Teşekkür ederim. Devamını :ben de merak ediyorum :smile: Şimdilik başı ve sonu var. Arası da yazarken çıkacak inşallah.

2 Beğeni

Teşekkür ederim rim rim rim. (En az 20 karakter olması gerekiyormuş)

1 Beğeni
  1. BÖLÜM

KARAKURT

KaraKurt ismini ona kendisi takmıştı. Edebiyat fakültesinin ilk yılında. Küçük kasabasından ayrılıp bu koca şehre okumaya gelen utangaç kız , kendisi gibi insanlardan uzak bir köşede otururken görmüştü onu. Dağınık , kara saçları , ince uzun yüzünün etrafını sarmıştı. Gri gözleri ile kara bir kurdu andırıyordu. Bahçede , kantinde her nerede gördüyse hemen hemen hep yalnızdı. Yanına gelen “Arkadaşlar” ı birkaç dakikadan fazla yanında kalmazdı. Başlarda bu durum onun canını sıkmıştı. O mu insanlardan uzak duruyordu yoksa insanlar mı ondan? Eğer cevap birincisi ise , tamam olabilir bunu kabul edebilirdi. Ama ikincisi ise o zaman bir sorun var demekti. Bunu öğrenecekti.

Tabi söylemesi yapmasından kolaydı. Ona yaklaşıp konuşması yarım dönem sürdü. Başlarda küçük konuşmalardı. Konuşma bile sayılmazdı aslında , yanından geçerken “Merhaba” diyebilmişti ilk seferinde. Sonra hızlı adımlarla uzaklaşıp , kimsenin görmediği bir köşede kızaran yüzünün normale dönmesini , kendi kendine ettiği küfürler eşliğinde beklemişti. İkincisinde ayakkabısı bağlarken “Kolay gelsin” dedi. Ne kadar saçma olduğunun farkına varmak on dakika sürdü. Bir süre böyle tek taraflı gitti “Muhabbet” leri. Bir gün ter içinde , geç kaldığı derse yetişmek için koşarken sınıfın kapısında beklediğini gördü. Bir şey demedi , sadece kağıt mendil verdi ona ve sınıfa birlikte girdiler.

Dönem sonunda artık sohbet edebiliyorlardı. Yazarlardan , en sevdikleri akımlardan konuşuyorlardı. Ve birinci cevabın geçerli olduğuna kanaat getirdi. Ama şimdi düşündüğünde , daha o zamandan bir terslik olduğunu içten içe bildiğini fakat aşk denen illetin gözlerini kör ettiğini rahatlıkla söyleyebilirdi.

Ailesinde , arkadaşlarından onu uyaranlar oldu ancak o dinlemedi. Tek dediği “Ben onu değiştiririm” oldu. O zamanlar gençti. , aptaldı ve istemeyen kimseyi değiştiremeyeceğini bilmiyordu. Başlarda küçük şeylerdi , çevresindekilerin gördüğü , kendisinin göremediği. Bir yan bakış , şakakta kabaran bir damar , arada sokulan laflar.

Velhasıl okul bitti. Söz , nişan , düğün , yeni bir ev , yeni bir hayat ve bir iş.
Kendisi öğretmen olarak işe başladı. Kocasının hayalleri ise daha büyüktü. Büyük bir yazar olacaktı…Olamadı. Gönderdiği hikayeleri dergiler bir türlü basmıyordu. Bir süre sonra zarflar açılmadan geri gelmeye başladı. Hedef büyüttü Karakurt , kitap yazmaya başladı. Daha büyük hayallerin daha büyük hayal kırıkları olur. Öyle de oldu.

Başlarda mutluydular , o çalışıyor , kocası hikayelerini yazıyordu. Hep destek oldu ona , fikirler verdi , tavsiyelerde bulundu , hatalarını düzeltti. Ama reddedildikçe adamın tavırları değişmeye başladı. Küçümseyen bakışlar artmaya , sokulan laflar daha can acıtıcı hale gelmeye başladı. Sonunda iş “Senin gibi ilkokul öğretmeninden mi öğreneceğim be yazmayı” noktasına geldiğinde , o da kocasına destek olmaktan vazgeçti. Okuması verdiği hikayelere yalandan şöyle bir göz atıyor , “Güzel olmuş” diyerek sahte bir gülümseme eşliğinde geri veriyordu.

Adam başarısız oldukça durum daha berbat bir hal alıyordu. Gerçekte olduğu kişi , sanki üzerine giydiği sahte derinin gözeneklerinden dışarı sızarak kendini göstermeye başladı.

2 Beğeni

Beşinci senenin sonunda artık dışarıya çıkmaz oldu. Bütün gün masasının başında oturuyor , bir şeyler yazmaya çalışıyordu. Saatlerce uğraşıp yazdığı sayfayı sonunda sinirle parçalayıp çöp kutusuna atıyordu. O zamana kadar üç kitap tamamlayıp göndermiş , üçü de reddedilmişti. Dördüncüyü yazmaya çalışıyordu.

İlk yumruğu o zaman yedi. Tam sol gözünün üzerine. Bütün gün okulda çalışıp geldikten sonra yemeği yapar , sofrayı hazırlar , bulaşıkları yıkar , sonra kocasının biraz uzağına oturur , ya örgü örer yada bir kitap okurdu. Bütün gece boş gözlerle televizyona bakan adam ona bir şey sormaz , kendisi de anlatmazdı. O akşam nasıl olduysa konuşacağı tuttu. Artık ne kadar canına tak ettiyse. “Bir arkadaşım , özel bir okulda türkçe öğretmeni aradıklarını söyledi. Ne dersin?” diye sordu. Adam gözlerini televizyondan ayırmadan “Neye ne derim?” diye cevap verdi. “Baş vurmaya. Benim maaşımla zor geçiniyoruz. Hem destek olursun hem de sana da bir değişiklik olur”. Kocası kısa bir bakış attı ona sonra televizyona boş boş bakmaya devam etti. “Benim işim var”. O zaman gerçek anlamda sinirlendi kadın “Hangi işmiş o yayınlanmayan romanlar yazma işi mi?”. Gözlerini adama dikip sesini yükseltti “Ne çalışıyorsun ne dışarıya çıkıyorsun. Eve kapattın kendini kimseyi görmüyorsun. Bir şeyler yazmaya çalışıyorsun , beceremiyorsun. İnsan içine çıkmak sana da iyi gelir. Kalk silkelen toparlan artık” dedi. Şimdi dikkatini çekebilmişti , iki gözü onun üzerindeydi. Pes etmedi , geri adım atmadı , gözlerinin içine bakmayı sürdürdü. “Benim işim var” dedi adam “Roman yazıyorum. Bu seferki farklı”. Ayağa kalkıp kocasının önüne dikildi. “Geçen seferki de öyleydi , ondan önceki de. YAPAMIYORSUN İŞTE , OLMUYOR. VAZGEÇ”

Başta ne olduğunu kavrayamadı. Sadece sol gözünde dayanılmaz bir acı hissetti. Sonra kocasının karşısında ayata durduğunu gördü. O sırada kendisi yere savruluyordu. Sonra adan eğilip onu boğazından yakaladı. Nefesini kesecek kadar sıkıyordu. Siyah bir hale görüş alanını daraltmaya başladı. Hale nin ortasında kocasının yüzünü gördü. Gerçek yüzünü. Dudakları gerilmiş dişleri ortaya çıkmış , yüzü kırmızıya dönmüştü. Gözleri kısılmış , boynundaki bütün damarlar ortaya çıkmıştı. O an öleceğini anladı. Onu bu akşam , burada öldürecekti. Ama öyle olmadı. Kanepenin üzerine savurup attı onu. Sonra kaldığı yerden televizyon izlemeye devam etti.

Koşarak yatak odasına kaçtı. Kapıyı arkasında kilitleyerek yatağın üzerine attı kendini. Rahatsız , karanlık , acı içinde bir kara deliğe düşercesine kendinden geçene kadar ağladı.

2 Beğeni

Yazarın karanlık tarafına doğru dalıyoruz. Bu karanlığın derinleşeceğini hissediyorum. Devamını bekliyorum.

Bu cümle güzelmiş.

Emeğine sağlık.

2 Beğeni

Teşekkür ederim. Benim için gerçek anlamda teşvik edici oluyor bu sözler. Yoksa bir hikaye kafamda bittikten sonra onu yazmaya fırsat olmadan başka bir hikaye kuruyorum. O yüzden hikayeler hep yarım kalıyor. O kadar maymun iştahlıyım yani.

1 Beğeni

Sonrasında özürler dilendi , gönüller alındı , yeminler edildi ve bir daha asla yüzüne vurmadı. Daha çok midesine , böbreklerine , sırtına vurdu. Bir keresinde kolunu kırdı , iki sefer de omuzunu çıkarttı. Yeminler işe yaramamaya başlayınca tehditler girdi devreye. Dayak her zaman kötüydü ama daha kötüsü psikolojik şiddet ve baskıydı. Sonunda boyun eğip kabullenmeye başladı. Böylesi daha az acılı oluyordu. Hem fiziksel , hem psikolojik olarak. Arkadaşları elbette farkına vardı. Hatta en yakınlarına anlattı yaşadıklarını. Destek oldular , akıl verdiler , “Ayrıl” dediler yapamadı. Korktu. Sonra onlara da anlatmamaya başladı. “Düzeldi” dedi. İnanmadılar ,inanmış gibi yaptılar. Araya girmek istemediler. Daha doğrusu araya girmek için kendisinde bir çaba , istek görmediler.

Bu cehennem günleri altı yıl sürdü. Bu süre zarfında üçü reddedilen , birini kendisinin para ile bastırdığı dört kitap yazmıştı kocası. Sonunda tacize varan ısrarları neticesinde yayın evlerinden biri son kitabını basmayı kabul etti. O da yüz tane sattı.

Kocasının durumu daha da kötüye gidiyordu. Hiç dışarıya çıkmıyor , pek bir şey yemiyor , doğru düzgün uyuyamıyordu. Hatta bu kadar senedir inat ettiği yazma işini de bırakmıştı. Yüzü kararmış , göz altları morarmış , zayıflayıp iskelet gibi kalmıştı. Adeta içinin kötülüğü dışına tezahür etmişti.

O günlerden bir gün adam , oturduğu kanepeden kalktı , giyindi , “Ben gidiyorum” diyerek akşamın bir saati dışarıya çıktı. Arkasından bakakaldı ama bir şey söylemedi veya sormadı.

1 Beğeni
  1. BÖLÜM

    ARA

    Genç adam karşısında oturmuş , başı önde anlattıklarını dinliyordu. Susunca o da başını kaldırıp ihtiyar kadına baktı. Bakışları , konunun “Muhteşem , başarılı yazara dönüşüm” kısmına gelmesini sabırsızlıkla beklediğini anlatıyordu. “Bunları bana neden anlatıyorsun?” dedi.

    “Yazarlardan bilim adamlarına , şairlerden politikacılara pek çok başarılı insanın özel hayatları , kişilikleri çok da mükemmel değildir. Hatta bir çoğunu gerçek hayatta tanısanız uzak durursunuz. Ne olmuş ki? Ne var bunda? Bu Karakurt’un değerini düşürmez. Öyle değil mi?”

“Öyle mi?” diye sordu kadın. Bu cevap beklediği bir soru değildi. Adam da cevap vermedi zaten. Karşısında ki genç adamı inceledi bir süre. Kocasına ne kadar da benziyordu. Fiziksel olarak değil , kişilik olarak. Bunu çok derinden hissediyordu. Özünde onun kadar kötüydü. İşte o an kararını verdi. Devamını da anlatacaktı. Genç adam bunu hakkediyordu.

Yine de kendisine son bir kez daha sordu. “Şimdi gidebilirsin. Şu kapıdan çıkıp normal hayatına devam edebilirsin. Devam edersem geri dönüşün yok. Hala anlatmamı istiyor musun?” Adamın birbirine bastırdığı dudakları geniş bir sırıtma ile ayrıldı. “İstiyorum” diye cevap verdi.

“Peki. Sen bilirsin”

1 Beğeni

Kocası ertesi sabah döndü. Elinde kirli bir beze sarılı kutuya benzer bir şey tutuyordu. Daha doğrusu onu sımsıkı göğsüne bastırıyordu. Ne olduğunu sorunca cevap vermedi. Koltuğuna oturdu ses çıkartmadan onun işe gitmesini bekledi.

Akşam eve dönene kadar kutunun ne olduğunu merak edip durdu. Hatta müdürden izin alıp eve gitmeyi bile düşündü. Sonra “Neyse ne” dedi kendi kendine “Ne hali varsa görsün”. Dersler , yol derken eve vardığında hava kararmıştı. Dışarıdan ilk fark ettiği karanlıktı. Evde hiç bir ışık yanmıyordu.
Anahtarı ile kapıyı açarak karanlık eve girdi. Korkmuştu. Kocasına seslendi ama cevap alamadı. Salona girdiğinde adamı koltuğunda otururken buldu. Sabah bıraktığı yerde. Kucağında hala kutuyu tutuyordu.

Işığı açtığında adam hiç tepki vermedi. Boş gözlerle karşı duvara bakıyordu. Karşısına geçip adını seslendi , gözünün önünde el çırptı , omuzlarından sıkıca tutup sarstı , nafile. Onu duyduğuna , gördüğüne veya hissettiğine dair hiç bir belirti göstermedi. Bu da onu daha çok korkuttu. Hemen telefona koşup polisi veya acili aramak için arkasını döndüğünde kocasının sesini duydu “Otur”. Birden irkildi. Ses kocasınındı ama sanki konuşan o değildi. Nazik , yumuşak , fısıltıdan az yüksek sesin , görmese , onun ağzında çıktığına inanması mümkün değildi. Asıl ödünü kopartan bu oldu. Çığlık atıp kaçmamak için kendini zor tuttu. Karşısındaki kanepenin ucuna ilişti. Hemen koşmak için tetikteydi. Adam bakışlarını duvardan onun üzerine çevirdi. Tam gözlerine bakıyordu. Gözlerinin arkasına , ruhunun içine. Tüyleri diken diken oldu.

Adam aynı , fısıltıyı andıran ses ile “Bunu buldum” dedi.

1 Beğeni
  1. BÖLÜM

SAKLI KİTAP (Bir önceki mesajın başına koyacaktım unutmuşum)

Kirli bezi açtığında başta ne gördüğünü anlayamadı. Bir kutu olmadığı kesindi. Pencereden içeriye süzülen ışıkta , kocasının elinde tuttuğu şeyi ikiye ayırdığını gördü. O zaman bunun bir kitap olduğunu anladı. Ama bu alışık olduğu kitaplar gibi değildi. Daha çok ortaçağ filmlerinde gördüğü kocaman , el yazması kitapları andırıyordu.

Adam kitabı açar açmaz elektriğe tutulmuş gibi sarsıldı. Sonra kaskatı kesildi. Kadın şoka girmişti , kaçıp evi terk etmesi mi gerekiyordu yoksa kocasına yardım mı etmeliydi. Beyni vücuduna hareket emirlerini vermeyi unutmuş , sadece olanı çözmeye çalışıyordu. Sonra kocasının nefes almadığını fark etti. Derin bir nefes çekmiş öyle kalmıştı. O zaman pek de düşünmeden atılıp onu kurtarmaya çalıştı. Neyden kurtaracağını bile bilmiyordu. Elleri tam adamı kavrayacakken yine o sesi duydu. Hani kocasından çıkan ama ona aitmiş gibi gelmeyen sesi. Olduğu yerde mıh gibi çakılı kaldı.
Sakin , ahenkli bir ses ile konuşuyordu. Dediklerinden hiç bir şey anlamadı. Bilmediği bir dilde , şiire veya bir şarkının sözlerine benzer tınısı olan şeyler söylüyordu. Elleri kocasına uzanmış halde bir heykel gibi kalakaldı. Birden beyni sanki bütün kaygılardan , tasalardan azade oldu. Her şey berraklaştı. Korkacak veya endişelenecek hiç bir şey yoktu. Her şey yolundaydı. Kocası eski bir kitap bulup getirmişti , zaten karanlıkta boş duvarlara bakıp oturmayı da severdi , arada nefes almayı de unuturdu. Ortalığı ayağa kaldıracak bir sebep yoktu yani. Yerine oturdu.

Adam kitabı yavaşça kapattı , kirli beze sardı , koltuğunun altına alıp yatak odasına gitti. Az sonra geldiğinde ışıkları açtı , biraz önce hiç bir şey yaşanmamış gibi normal hayatına yani televizyona boş boş bakma işine geri döndü. O da yemek hazırlamaya gitti. Tek kelime etmeden yemeklerini yediler. Yaşanan olay ile alakalı konuşmadılar. Ne oldu , neden oldu? Bir fikri yoktu. Dahası yaşadıkları normal , sıradan , her gün olan bir rutinmiş gibi geliyordu şimdi. Üzerinde konuşmaya , düşünmeye değmeyecek bir şey.

Ertesi gün her zamanki hayatlarına geri döndüler. Okula gitti , eve döndü yemek hazırladı , yedileri , bulaşıkları yıkadı , televizyon seyrettiler. Tam yatmaya hazırlanırken , saat gece on iki yi gösterdiğinde kocası elinde o kitapla yatak odasından gelip koltuğuna oturdu. O da karşısında yerini aldı. Neden oturmuştu , ne için oradaydı bilmiyordu. Sadece orada olması gerekiyor gibi gelmişti ona.

1 Beğeni

Kocası yine o ahenkli sesiyle , bilmediği , anlamadığı dilde okumaya başladı kitabı. Anlatması güçtü ama , bu sözler sanki onun başından aşağıya soyuyordu. Evet , sanırım o hissin tam karşılığı buydu. “Soymak”. Onu bütün kaygılarından , tasalarından hatta hislerinden arındırıyordu. Bir elmanın kabuğunu soyar gibi. Düşünceleri eriyor , kasları gevşiyordu. Buna en yakın deneyimi apandisit ameliyattan uyanırken yaşamıştı.

Orada ne kadar oturdu , ne yaptı hatırlamıyordu. Sabah Kalktığında o his kaybolmuş. Günlük rutin görevlerini yaptı. Bütün işler bitip zamanı kendine kaldığında , kenardaki sehpanın üzerinde dört sayfa dikkatini çekti. El yazısıyla yazılmıştı. Kendi el yazısını hemen tanıdı. Tuhaf olanı bunları ne için veya ne zaman yazdığını hatırlamıyordu. Okudu. Okudukça gözleri yerinden uğradı. Bir hikayeye benziyordu. Benzerini ne okumuş ne de duymuştu. Bir adamın hikayesi. Bir hırsız , bir katilin hikayesi. İşlediği cinayetler o kadar canlı betimlenmişti ki midesi kalktı. Koşarak klozete zor yetişti. Bütün akşam yemeğini çıkarttı. Zorlanarak olsa da , hikayenin , katilin kendi gözlerini oyup gırtlağını kestiği sonuna gelebildi. Bunu kendisinin yazdığına inanamıyordu. Nasıl böyle iğrenç bir hikaye yazabilirdi? Böyle şeyleri nasıl düşünebilirdi? Cevabı bildiğini sanıyordu, o yazmamıştı. Ona yazdırılmıştı. Dün gecenin kayıp saatlerinde ne yaptığını bilmiyordu ama şu an tahmin ediyordu. Kocası ona dikte etmiş , o da bir yazıcı gibi hikayeyi yazıya geçirmişti. Masaya oturdu , hikayeyi temize çekti.

Günler , geceler böyle geçti. Gecelerin kayıp saatlerinde yazdırılan hikayeleri , akşamları temize çekerek aylarını geçirdi. Nihayet kitap olabilecek kadar hikaye birikince hepsini toplayıp yayıncıya gönderdi. Mahlas olarak kocasına kendi taktığı adı kullandı “Karakurt”. Bir hafta sonra kocası yayıncının ofisine çağırıldı. Sözleşme için.

Onun yerine kendisi gitti. Menajeri olarak şartlarını sıraladı. Karakurt asla röportaj vermez , imza gününe katılmaz , kimliğinin açıklanmasına izin vermez , promosyon , reklam içlerinde yer almaz v,s. Yani kısacası kendisinden başka kimse yazar ile görüşemez veya konuşamaz. Şartlar açık ve netti. Adamlar başta tedirgin oldu. Yazarın gerçek olup olmadığından emin olmak istiyorlardı. “Fark eder mi?” diye sordu. “Kitaplar gerçek. Yazarın hakkını hesabına yatırın , yeni kitapları alın. Bu kadar”

Kitap o kadar iyiydi ki yayıncı ikna oldu. İlk kitap çok iyi sattı. Hatırı sayılır bir para ortak hesaba geçti. Böylece uzun yıllar süren “Çok satan kitaplar” macerası başladı.

1 Beğeni
  1. BÖLÜM

YARIK

Genç adam başını kaldırıp ihtiyar kadının gözlerine baktı. “Demek böyle oldu. Karakurt hikayelerini sana yazdırdı”. Kadın gece boyunca ilk defa gerçek anlamda sinirlendi. “Hala anlamadın mı?” diye sesini yükseltti “Hikayeleri yazan benim. Hani tarzına bayıldığın , kelimeler ile oynayışını sevdiğin…Benim. Kocam orada oturup kitabın ona söylettiklerini bana aktarmaktan başka bir şey yapmadı. Tıpkı radyo yayınlarını ileten bir anten gibi. Hikayeleri , o iğrenç şeyleri , insanların okuyabileceği hale getiren benim”. Aslında genç adama haksız yere kızıyordu. Kendisinin bunu anlaması otuz yıl almıştı. Ancak kitap anlatacaklarına ara vermeye karar verdiğinde , kocasını işi bitmiş , kullanılıp tüketilmiş bir pil gibi çöpe attıktan sonra her şey netleşmişti. İnsanları çıldırtan , felaketlere , vahşetlere sebep olan bu lanet kitap o zaman onun üzerindeki gücünü kaldırmış , otuz yıl süren hakimiyeti son bulmuştu. Şimdi üzerine yazıldığı deri kadar ölüydü. Neredeyse.

Kocası öldükten , kitap hakimiyetini kaldırdıktan sonra bütün yaşadıkları netleşmeye başladı. Kocası kitabı bulmamıştı. Kitap onu çağırmıştı. Görev için onu layık görmüştü. Çıldırttığı insanların , sebep olduğu trajedilerin dökümünü yapmıştı. Kitabın anılarını yazmışlardı otuz sene boyunca.
Adam oturduğu koltuktan kalktı. Hiç bir şey söylemedi. Kadın içinden “Sol taraf olmasın” diye dua etti “Çok yorgunum. Hiç halim yok”. Başını çevirmedi ama kütüphanenin orada gezdiğini duyabiliyordu. Sonra “Saklı kitap hala sizde mi?” diye sordu. “Evet” dedi “Kütüphanede” adam bir kaç adım daha attı “Burada yok. Olsa gö…”

Kanepeye geri oturduğunda kitap elindeydi. Adam ürperdi. Kadını dinlerken ciddi şüpheleri vardı. Önce Karakurt hakkında anlattıkları , sonra saklı kitap. İnsanlara isteği dışında şeyler , korkunç şeyler yaptırabilen bir kitap. Nasıl olabilir? Olamaz değil mi? Kadın göz göre göre yalan söylüyor. İnsanları çıldırtan , onlara hikayeler yazdıran bir kitap. Ne yalan ama? Oysa şimdi ellerinde tuttuğu o kitaba bakıyordu. Kocaman bir şeydi. Kapağı bir tuhaftı. Değişik bir his veriyordu. Ön kapağında bir leke vardı. Yuvarlak , koyu renkli bir leke. Bir…bir göğüs ucuna benziyordu. Hemen kitabı elinden fırlatmak istedi. Fırlatıp olabildiği kadar hızla buradan kaçmak. Ama yapamadı. elleri ona itaat etmedi. Sonra lekenin bir karış sağ altında soluk bir çizgi fark etti. İçinden bir ses “Kalbini söküp çıkartmışlar. Sonra da derisi ile kitabı kaplamışlar” dedi. İçinden gelen sesin kendi sesi olmadığını anladığında artık çok geçti. Çığlıkları boğazından çıkamadan kendi içinde yankılanıp kayboldu. İradesi dışında elleri kitabı açtı. O zaman bir umut kapladı benliğini. “Bu kitabı okuyamıyorum”. Belgesellerde , kil tabletler üzerinde gördüğü çivi yazısı ile yazılmıştı kitap. Okumadığı şey onu etkilemezdi…değil mi?

İhtiyar kadın biraz üzgün bir sesle “Okursun” dedi “Kitap kendini sana okutur”

Gözlerinin önünde çizgiler değişti , bildiği , tanıdığı harflere dönüştü.

Kadının karşısında genç adamın yüzünün sağ tarafı adeta aşağı aktı, Sağ kaşı düşüp gözün kapattı , yanağı sarktı , dudakları neredeyse çenesine kadar indi. Sağ omzu düştü. O zaman kitap ellerinden kayıp yere düştü ve kendi kendine kapandı.

İhtiyar kirli bezi alıp kitabı sardı. Ona şimdiye kadar hiç dokunmamıştı , şimdi de dokunacak değildi. kütüphanenin raflarından birine , rastgele bir yere koydu. Nasıl olsa kendini göstermek isteyene kadar yine gözden kaybolacaktı.

Kadın sağ tarafına inme inen genç adamın yanına oturdu. Güneş doğmak üzereydi , etraf aydınlanmaya başlamıştı. “Sana söyledim” dedi “Vazgeçip dönmeliydin”. Adam cevap olarak sadece inleyebildi. Salyaları ağzının sağında akıp göğsünün üzerinde yaldızlı bir iz bırakıyordu. Kalkıp içeri odaya gitti. Az sonra elinde bir koltukaltı değneği ile döndü. “Neyse. En azından sol tarafına inmedi felç” dedi “Yoksa cesedini taşımak zorunda kalırdım Bu da bir şey”

Akılsız bir kuklaya dönmüş adamın sağ koltukaltına değneği yerleştirip zorda olsa yerinden kaldırmayı başardı. Bin bir zahmet ile ormanda bir buçuk saat kadar yol aldıktan sonra yarığa geldiler. Adamı yarığın kenarına oturtup ayaklarını aşağı sarkıttı. Arkasını ağaç dalları ile destekledi. Şimdilik dik durabiliyordu.
Başında durdukları elli metre uzunluğunda dar bir yarıktı. Dibi görünmüyordu. Tahminlerine göre yirmi metre derinlikte falan olmalıydı. Şu an kokmuyordu ama bundan sonra ki bir kaç gün boyunca kokacaktı. Neyse ki buraya kimse gelmezdi. Adamın yanına oturdu. bir müddet ses çıkartmadan ormanı seyretti. “Ölmek için güzel bir yer” dedi “Birazdan kalbin çürüyüp öldüğünde bu yarığa düşeceksin. Kendin gibilerin yanına”

Kalkıp evine doğru yürürken arkasına dönüp bakmadı. Bunun son olmasını umdu. Ne kadar olmadığını bilse bile. Kitabı yok etmeyi defalarca düşünmüştü. Yakmayı , yırtmayı , atmayı , gömmeyi. Ama bu düşünceler ona yaklaşınca uçup gitmişti aklından. Artık konuşmuyordu ama kitap kendisini korumayı hala biliyordu. Kitap burada oldukça onu aramaya gelenler de olacaktı. Yanlış kitabı arasalar bile ona geleceklerdi. O da can almaya devam edecekti.

Kapısının önünde durdu. Sıradan bir geceydi , sıradan bir gün. Anlatacak bir şey yok. Üzerinde düşünmeye gerek bile yok. İçeri girdi kapıyı kapattı.

SON

1 Beğeni