Soli Deo Gloria

Ocak ayının son haftasında bütün Avrupa’da termometreler soğuktan donarak çatlamıştı ve insanlar mobilyalarını yakarak ısınmaya çalışıyordu, önce sandalyeleri, sonra masaları, en son da kitap raflarını, çünkü kitap rafları yakılırdı, ama yine de, insanlar soğuktan titrerken bile, kitaplarını sıraladıkları rafları aleve atıp atmama konusunda derin düşüncelere dalardı, ve biz işte böyle bir haftada, kömürün olmadığı, trenlerin saatlerce geciktiği, rayların üstünde buz tuttuğu, istasyon salonlarında insanların ayakta uyukladığı, dondurucu bir kış haftasında, Frankfurt’tan Lübeck’e gidiyorduk, org kaydetmeye, ama bir kayıt için değil de katılmak mecburiyetinde olduğumuz bir cenaze törenine gidiyormuşuz gibi, kimin cenazesi olduğunu ne benim ne de onun dillendirdiği türden bir cenaze töreni. Walcha trende hiç konuşmadı, boş sohbetlere tahammül edemezdi, insanların çenelerini kapatmayı beceremediklerini ve bu yüzden hiçbir şey işitip idrak edemediklerini, özellikle Almanların bu konuda hayli kabiliyetsiz olduğunu, susmayı bilmeyen bir milletin nasıl olup da dünyanın en büyük bestekarlarını çıkardığını anlayamadığını söylerdi, hayır, söylemezdi, susardı, ve tüm bunları susarak söylemesi, argümanlarını itiraz edilemez hale getirirdi, bu da onun en dayanılmaz tarafıydı. Peronda kar sessizce atıştırıyordu. Kolumu sıkıca kavramıştı, bastonu çantasındaydı, öne doğru iki adım attı ve durdu, yüzünü gökyüzüne çevirdi, dikkat kesilerek dinledi ve “Hiçbir şey yok,” dedi, ve doğruydu, çünkü Lübeck’in meydanında hiçbir şey yoktu artık, ama nasıl gözleriyle görmeden bunu bilebildiğini o zaman anlayamamıştım, şimdi anlıyorum ki bir kör bir şehrin harabeye döndüğünü sesin yankılanıp dönmemesinden kestirebilir, adımlarının sesi duvarlara çarpıp sana geri dönmüyorsa orada artık bir duvar yoktur, ve bu nedenle Walcha o sabah Lübeck’i benim gördüğümden daha net görüyordu, ben molozları görüyordum, o boşluğu işitiyordu, ve o sağır edici boşluğu işitmek, molozları görmekten daha kahrediciydi. Marienkirche’ye gitmek istiyordu, Sankt Jakobi’ye değil, kaydın yapılacağı sabah, mühendis makinelerin başında bizi Sankt Jakobi’de beklerken, ve ben hiçbir şey söyleyemedim, çünkü Walcha’ya karşı hiçbir şey söylenemezdi. Marienkirche 1942 yılında Dallar Bayramı gecesi küle dönmüştü, İngilizler şehre fosfor bombası yağdırıyordu, çatı çökmüştü, iki org da buharlaşmıştı, büyük olan, Hering orgu, ve küçüğü, Totentanz orgu, Stellwagen’in kendi elleriyle onardığı, Buxtehude’nin kırk yıl boyunca çaldığı orglar, yani Bach’ın yirmi yaşındayken Arnstadt’tan yola çıkıp sırf dinlemek adına uğruna dört yüz kilometre yürüdüğü sesin kaynakları, dört haftalığına izin alıp dört ay Lübeck’te kalmasına ve kilise meclisinde yargılanmasına sebep olan sesin kaynakları, müziğin içinden doğduğu sesin kaynakları, bir gecede yok olmuştu ve bir daha hiçbir zaman duyulmayacaktı, ve insanlar bu ebedi yitimi bir kayıp olarak değil, savaş günlerinin getirdiği tatsız bir talihsizlik olarak nitelendiriyordu. İçeri girdik, tavan yoktu, kar kilisenin içine yağıyordu, Walcha karın yağdığını hemen anladı, taşların üstüne düşen karın sesi yutmasından, kilisenin akustik olarak ölmüş olmasından, bina hala ayakta dursa da ruhu yoktu, orglar sustuğu an kilise de susmuştu. Güney kulesinin altındaki şapelin üstüne çanlar devrilmişti. Bombardıman esnasında kuleden düşmüşler, taş zemine çakılıp paramparça olmuşlardı, ve kimse onları kaldırmamıştı, kaldırmayacaktı da, yarısı toprağa gömülü, kenarları parçalanmış bronz kütleler halinde öylece bırakılmışlardı. Çanların ne halde olduğunu sordu. Çatlakları, toprağa nasıl gömüldüklerini, parçalarının etrafa nasıl saçıldığını anlattım. Sesim kilisenin tepesini örten gökyüzüne karışırken eğildi ve eldivensiz elini madenin üstüne koydu. Hava eksi on beş derece civarındaydı. Benim ellerim eldivenlerime rağmen titrerken çıplak elinin bronza yapışacağından korktum ama sesimi çıkaramadım, uzun süre boyunca öyle kaldı, belki beş dakika, belki daha fazla, bronzdaki çatlağı parmaklarıyla takip ederek, uzun zamandır görmediği bir yüzü tanırcasına, sonra doğruldu ve tek bir cümle söyledi, “Çanı mahveden ateş değil,” dedi, ne demek istediğini sormadım.

2 Beğeni