Son Nokta


(M. Ihsan Tatari) #1

Son Nokta’ya hoş geldiniz. Daha doğrusu yeniden hoş geldiniz. Eksi forumumuzda düzenlendiğimiz bir tür mini-oyundu bu. @periyodiknesriyat’ın hatırlatması ve ricası üzerine tekrar başlatıyorum.

Son Nokta’yı özetle “hikaye tamamlama” olarak tanımlayabiliriz. Blog sayfalarının revaçta olduğu dönemde hayli popülerdi. Katılmak çok kolay. Tek yapmanız gereken o hafta / ay / yüzyıl (!) için verilen kısa bir paragraftan yola çıkarak o hikâyeye bir son yazmak. Tamamen sizde uyandırdığı hislere, duygulara ve hayal gücüne göre hareket etmekte serbestsiniz. Tür seçimi de serbest… Bilimkurgu, polisiye, dram, macera, fantastik… (Parlayan vampirlerin kalbine itinayla kazı çakılacaktır). Tek şartı şu: ne çok uzun ne de çok kısa olacak. Bu bir “Kıpkısa hikâyeler” köşesi değil, ama aynı zamanda bir Kurgu İskelesi ya da Düşler Limanı da değil.

Eski hikâyelere bakmak isterseniz arşiv forumumuza buradan ulaşabilirsiniz.

İşte ilk paragraf:

“Taş merdivenleri soluk soluğa tırmandı. Etraf karanlık olduğundan önünü zar zor görebiliyordu. Yine de acele etmesi gerektiğini biliyor, adımlarını yavaşlatmayı reddediyordu. Basamakların sonuna vardı, bir köşeyi döndü ve hem soluklarının hem de taş zeminde yankılanan ayak seslerinin yankısı eşliğinde koşmayı sürdürdü. Sonunda bir kapıya vardı, onu hızla açtı ve…”


(muhammettopcu.com) #3

Taş merdivenleri soluk soluğa tırmandı. Etraf karanlık olduğundan önünü zar zor görebiliyordu. Yine de acele etmesi gerektiğini biliyor, adımlarını yavaşlatmayı reddediyordu. Basamakların sonuna vardı, bir köşeyi döndü ve hem soluklarının hem de taş zeminde yankılanan ayak seslerinin yankısı eşliğinde koşmayı sürdürdü. Sonunda bir kapıya vardı, onu hızla açtı ve… Taş merdivenleri soluk soluğa tırmandı. Etraf karanlık olduğundan önünü zar zor görebiliyordu…

Sonsuz zaman. Sonsuz bir evren. Sonsuz bir döngü. Hapsolmuş insanlık, çıkışı yok.

Yine de acele etmesi gerektiğini biliyor, adımlarını yavaşlatmayı…

Bir döngü ki kum saati misali, tekrar tekrar akacak kişi. Tek bir yön, yukarıdan aşağı. Tek bir mekân, fanustan içeri. Cam duvarlarla örülmüş hapishanen.

Sonunda bir kapıya vardı, onu hızla açtı ve…

Dönmek, defalarca ve defalarca kez… Yaşamak yaşanılmış olanı, aynı hataları tekrar etmek, aynı derslerden hata çıkarmak, aynı sonuçlardan sebep üretmek, gerisin geri yaşamak…

Taş merdivenleri soluk soluğa tırmandı…

Ama belki bir gün insan, tıpkı cam fanustaki kum taneleri gibi, asıl hapishanenin yine kendinden ileri geldiğini anlayacak.

…yankısı eşliğinde koşmayı sürdürdü…

O camdan duvarların yapıtaşının kendisini olduğunun farkına varacak o kum tanesi.

Sonunda bir kapıya vardı…

Ve işte o zaman kişi, kendi fanusunun ötesine geçecek ve kurtulacak bu amansız döngüden.

…onu hızla açtı ve…

Sonsuz zaman. Sonsuz bir evren. Sonsuz bir döngü. Hapsolmuş insanlık, çıkışı yok.



(M. Ihsan Tatari) #4

Bak işte, bunu seviyorum :slight_smile: Giriş paragrafını yazarken devamının bağlanabileceği 2-3 farklı şey gelmişti aklıma ama kısır döngü aklımın ucundan bile geçmemişti. Eline sağlık :slight_smile:


(Doğan) #5

Taş merdivenleri soluk soluğa tırmandı. Etraf karanlık olduğundan önünü zar zor görebiliyordu. Yine de acele etmesi gerektiğini biliyor, adımlarını yavaşlatmayı reddediyordu. Basamakların sonuna vardı, bir köşeyi döndü ve hem soluklarının hem de taş zeminde yankılanan ayak seslerinin yankısı eşliğinde koşmayı sürdürdü. Sonunda bir kapıya vardı, onu hızla açtı ve…

“Birader o ne? O attığın. Sinek mi lan o. Koz Maça anasını satayım neyini anlamadın.” İstanbul’un kenar mahallelerinde soğukla sıcak arası kalmış, herkesin paltoyla oturduğu ve çaylarını huşu ile içen otuz yaş üstü erkeklerin doldurduğu, hafif oralet, bayat poğaça ve sabahtan kalmış gazetelerin kağıt kokusuyla dolmuş kahvehaneleri andıran bu labirentin orta yerinde, dudağında esnafça tutturulmuş sigarasıyla duruyor. Yanında topladığı envai çeşit mahlukatın içinde bağırıyordu.

“Necmi!” diye seslendi nefes nefese labirente giren adam. “Ölmedin mi abi sen? Şu üstü değişik altı değişik, ne idüğü belirsiz şey. En son ağzında kıvrandığın şu herifçi oğlu. Kemik seslerini duydum lan seni yerken.” O anları düşününce hele de midesi bu kadar koşudan sonra allak bullak olmuşken, kusmamak için kendini zor tuttu Mehmet. Cüceler masanın yanında oraletlerini yudumlarken cık cıkladılar. Köşede duran Satir müziği kesti. Yılanlar süründü ve tısladı.

“Mehmet oğlum.” dedi Necmi elindeki kartları yanında oturan Cin’den saklayarak. Necmi’nin konuşurken sigarasını düşürmemesine oldu olası şaşırırdı. “Kaçtığın şey var ya hani, beni yiyen eleman. O elemandan kaçmıyorsun aslanım artık sen. Anladın.” dedi göz kırpmayı ihmal etmeyerek. “Hadi gel, az kaldı zaten, bitiyor el. Gel de eşli oynayalım bu sefer.”

Nereden geldiği bilinmez, oturduğu sıra bir çay geldi demlisinden, rüyadır diyordu kendi kendine. Yoksa bu kadar erken kabullenmezdi. Rüyaydı. Çayından bir yudum aldı. “Koz” dedi, “Kupa.” Etrafına, masadakilere baktı. Kartları sıraladı. “Necmi, uyandığımızda hatırlat da uyumadan evvel içmeyelim şu meledi. Dokunuyor.”