Sonu Olmayan Kanlı Kitap (Öykü)

İnsanın en ilkel duygularından biri korkudur. Herhangi bir insan, herhangi bir şeyden korkabilir; korkular yadırganamaz. Yüz katlı bir binanın en tepesine çıkıp kılı kıpırdaman aşağıya bakan biri, evde gördüğü küçücük bir böcek yüzüne kaçacak delik arayabilir. Kaan’ın korkusu ise yeni yeni peydah olmuştu ve sinirlerini epey yıpratmıştı. Korktuğu şey bir insandı. Karşı daireye taşınan yeni komşusu, Kaan’ın en büyük kabuslarından biriydi…

Kaan her akşam yaptığı gibi yine televizyon karşısında pinekliyordu. Yapılacak işleri olmasına rağmen yerinden kalkacak mecali yoktu. Televizyonun kumandasını bulamadığı için neredeyse bir saattir aynı kanalı seyrediyordu. Aslında niyeti televizyon izlemek değildi; kafasının içindeki sesleri başka seslerle bastırmaya çalışıyordu. Anlamsız bir reklama dalgın dalgın bakarken kapının zil sesiyle kendine geldi. Aheste aheste yerinden kalkıp, ağır aksak adımlarla kapıya doğru yürüdü. Kapıyı araladığında karşısında komşusunu gördü. Bir anda dizlerinin bağı çözüldü, kalp atışları hızlandı. Buz gibi görüntüsüyle yüzünde zoraki bir gülümseme beliren adam “Beni bildiğini biliyorum” diyerek arkasında sakladığı çelikten yapılma av bıçağını Kaan’ın boğazına tek bir hamle de saplayıp çıkardı. Kaan ne olduğunu anlayamadan kanlar içinde dizlerinin üzerine çöktü. Titreyen ve şoktan dolayı soğuyan ellerini boğazına götürdü. Daha ne olduğunu anlayamadan yüzüstü yere düştü. Boğazından oluk oluk akan kanlar yerde koyu bir kıvamda birikiyordu. Kaan’ın nefes alış veriş sesi kulak tırmalayıcı hırıltılara dönüşmüştü. Kendi kan gölünün ortasında yaptığı her hareket boğazından akan kanın akışını hızlandırıyordu. Ayağa kalkmak için girdiği mücadele tekrar kan gölünün ortasına düşmesiyle son buldu. Ağzından çıkan hırıltılı ses kesilmişti…

Kaan vücudundan akan soğuk terler eşliğinde yatağından fırladı. Hızlı hızlı nefes alıp veriyor, gördüklerinin kabus olmasına şükrediyordu. Komşusunu getirdiği takıntı seviyesi kabuslarına kadar uzanmıştı. Kafayı yediğini düşünüyordu. Telefonun saatine baktı; 06:17’ydi. Bu saatten sonra bir daha uyuyamazdı. Neyse ki günlerden pazardı işe gitme derdi yoktu. Üstündeki örtüyü yatağın bir köşesine attıktan sonra yataktan kalktı. Esneyerek odasından çıktı. İlk önce sert bir kahve yaptı, daha sonra salona geçip kendini tekli koltuğun üstüne bıraktı. Hiç tanımadığı bir adamın kendisi bu denli kötü etkilemesini saçma buluyordu. O adamın diğer insanlardan en farkı vardı? Kaan istemsiz bir şekilde adamın yüzünü hatırlamaya çalıştı. Uzun, dağınık kumral saçları vardı. Yüzü çenesine doğru sivriliyordu. Ten rengi biraz fazla beyazdı. Sokağa çıksa buna benzer yüzlerce insana denk gelebilirdi. Kaan bu zamana kadar hislerine güvenerek hareket etmişti ve hiç pişman olmamıştı. Bazı şeylere mantıklı açıklamalar getirilemese bile doğru olmadıkları anlamına gelmezdi. Kaan’a göre bu adamın kötü bir şeyler yapması doğru geliyordu; buna mantıklı bir açıklama getirip kanıtlayamazdı ama hisleri öyle söylüyordu. Adam taşınalı neredeyse bir buçuk ay olmasına rağmen hala tanışmamışlardı. Elindeki kahve kupasıyla düşüncelere dalan Kaan “Çok çalışıyorum normal düşünemiyorum” dedi kendine kendine… Kahvesinden bir iki yudum daha aldıktan sonra emin olmamakla birlikte bir şey yapmak geldi aklına; bu akşam komşusunu yemeğe davet edecek ve onunla tanışacaktı…

Güneş yavaş yavaş yükselip etrafı iyiden iyiye aydınlatmaya başlamıştı. Saat 07:06’da Kaan, bir kapının açılış sesini duydu. Gayri ihtiyari bir şekilde kendi kapısına koştu. Sol gözünü kapatıp sağ gözünü kapının dürbününe dayadı. Karşı komşusu bir yere gidiyordu. Kaan, adamın pazar sabahı nereye gittiğini düşündü… Yaptığının ne kadar saçma olduğunu anında fark etti. Dalgın dalgın salona geri döndü.

Saatleri geçirmek için geçen ay büyük bir merakla satın aldığı ama işlerin yoğunluğundan yarım bıraktığı polisiye romanını eline aldı. Kitap emekli bir polisin yıllar evvel peşine düştüğü suçlunun yeniden ortaya çıkmasını anlatıyordu. Durgun bir zihin ile kaldığı yerden başlayarak yaklaşık elli beş sayfa okuduktan sonra kitabı kapatıp bir kenara koydu. Kitabın ardından evi biraz topladı… Daha sonra epeydir ertelediği üç saatlik filmi izlemeye koyuldu. Zamanı öldürmek için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Saate son kez baktığında 18:57 olduğunu gördü. Üstündeki kıyafetleri değiştirdikten sonra komşusunu çağırmak için hazırdı. Terliği ya da eski ayakkabısı olmadığı için beş adımlık mesafe için botlarını geçirdi ayaklarına… Kendi dairesinin kapısını açık bırakarak karşı tarafa doğru yürüdü. Derin bir nefes alıp beyaz renkli çelik kapıyı tıklattı.

Kapı açılırken Kaan’ın kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Kapının diğer tarafında duran adam gülümseyerek “Buyurun” dedi. Kaan’da aynı şekilde gülümseyerek “Rahatsız ediyorum, kusura bakmayın. Karşı komşunuzum, ismim Kaan. Sanırım buraya gelişinizin ardından bir buçuk ay geçti ve hala tanışamadık; eğer müsaitseniz bu akşam sizi yemeğe davet ediyorum” dedi. Adam surat ifadesini bozmadan elini uzattı “Memnun oldum Kaan Bey. Benim ismim de Savaş… Teklifiniz için teşekkür ederim ama bu akşam kendime fazladan yemek yapmıştım, dilerseniz ben ağırlayabilirim sizi” dedi. Kaan, ilk önce tereddüt etse de kendi dairesinin kapısını kapatmak için geriye doğru adım attı. Savaş gayet samimi bir şekilde “Bu arada eve hiç halı koymadım, bu yüzden ayakkabılarınızı çıkarmanıza gerek yok” dedi. Kaan, ayakkabılarını çıkarmadan içeriye girdi.

Kapının sağ tarafında bir boy aynası vardı, sol tarafta ise bir ayakkabı dolabı. Normal bir evden daha çok bir ofisi andırıyordu. Salona geçtiklerinde Kaan, etrafına hızlıca bir göz gezdirdi. Duvara sabitlenmiş raflar da ve sağda solda kitaplar doluydu. Pencere kenarında bir çalışma masası duruyordu. Salonun diğer ucunda da bir yemek masası vardı. Savaş “Dağınıklığın kusuruna bakma, her şeyin tek bir odanın içinde olmasını seviyorum” dedi, ardından “Ben masaya yemekleri getireyim sen de rahatına baktı… Beğendiğin bir kitap olursa alabilirsin” diye devam etti ve salondan ayrıldı. Kaan, hemen kitapları incelemeye başladı. Genelde cinayet romanları, psikoloji kitapları ve bazı insanların biyografileri ile doluydu. Daha sonra çalışma masasına doğru yürüdü. Çalıma masası oldukça derli topluydu. Bir tane dizüstü bilgisayar, not defterleri ve yüzyıllar öncesinden kalma gibi duran divit kalem seti vardı. Kaan etrafı incelerken, Savaş, elinde tabaklarla içeriye girdi. Kaan gayet samimi bir ses tonuyla “Yardım edebileceğim bir şey var mı?” diye sordu. Savaş elindeki tabakları masanın üzerine bıraktıktan sonra gülümseyerek “Masaya geçmen yeterli” dedi.

Kaan ve son zamanlarda kabuslarına giren yeni komşusu Savaş, sonunda aynı masanın başında yemek yiyiyorlardı. Kaan, başını sağa sola çevirerek “Sanırım kitap okumayı epey seviyorsun” dedi. Savaş, elindeki çatalı tabağına bıraktıktan sonra “Aslında ben bir yazarım, okumakta işimin bir parçası” dedi. Kaan, öğrendiği bu bilgi ile epey şaşırdı. Büyük bir merakla “Basılan herhangi bir kitabın var mı?” diye sordu. Savaş ayağa kalkıp kitaplığa doğru yürüdü. Onlarca kitabın arasından üç tane kitabı eline alıp “Üç tane basılan kitabım, internet adresimde paylaştığım yüzlerce hikayem var” dedi. Kaan, kitapları incelerken “Yoksa hikayelerini şu divit kalemle mi yazıyorsun? Çok eski bir şeye benziyor, hala kullananların olduğunu düşünmüyordum” dedi. Savaş samimi bir gülümseme kondurarak suratına “Çoğu notumu öyle tutuyorum. Mürekkebi hissetmeyi seviyorum… Sen ne iş yapıyorsun?” diye sordu. Kaan, elindeki kitapları tabağının yanına bıraktıktan sonra “Reklam işiyle uğraşıyorum. Markalar için reklam senaryoları yazıyorum” dedi. Savaş’ta aynı şaşkınlığı göstererek “Yani insanların algılarını yönetiyorsun” dedi. Kaan gülerek “Öyle denebilir. Aslında bir nevi meslektaş sayılırız… Gerçi sen tamamen yeni dünyalar yaratıyorsun” dedi. Kaan, giderek yeni komşusuna ısınmaya başlamıştı. ‘Boşuna kuruntu yapıyormuşum’ diye düşündü. Savaş iyice arkasına yaslanarak “Dediğin gibi, meslektaş sayılırız” dedi. Biraz daha havadan sudan konuştuktan sonra Savaş “Dolapta buz gibi bira var, birer tane içer miyiz?” diye sordu. Kaan, başını ‘evet’ dercesine sallayıp “Bu arada tuvaletini kullanabilirim miyim?” diye sordu. Savaş, koridoru işaret ederek “Koridorun sonunda hemen solda” dedi. Kaan, hızlıca masanın başından kalkıp koridora çıktı. Eve girerken hissettiği baskıyı artık hissetmediğinden sağına soluna dikkatle baktı. Duvarlarda ilginç tablolar asılıydı; hepsi de Kaan’ın ilgisini çekmişti. Tabloları inceledikten sonra tuvalete girdi.

Tuvaletten çıktığında sol tarafta, kapısı kapalı bir oda dikkatini çekti. Kararsız adımlarla kapıya doğru yürüdü. Sebebini bilmediği bir nedenden dolayı her adımında kalp atışı biraz daha artıyordu, sanki hiç yapmaması gereken bir şeyi yapıyordu. Kapının önünde geçmek bilmek saniyeler ardından elini, kapının gri renkli koluna uzattı; kolu yavaşça aşağıya doğru bastırarak kapıyı ileriye itti… Daha doğrusu itmeye çalıştı. Kapı kilitliydi. Bir daha denedi. Denemelerin mantıksız olduğunu biliyordu ama merak duygusu iyice artmıştı. Son defa, bir mucize bekleyerek kapının kolunu aşağıya doğru bastırdı… Sonra ensesinde inanılmaz bir acı ve sıcaklık hissederek yere düştü.

Kaan gözlerini yavaş yavaş ve büyük bir acıyla araladı. Gördüğü ilk şey kırmızı bir ışığın iç içe geçerek oluşturduğu bulanıklıktı. Elleri ve ayaklarının bağlı olduğunu fark etti. Görüntüler yavaş yavaş netlik kazanmaya başlayınca kırmızı ışığın altında bir karartı gördü. Gördüğü karartı bir kadını andırıyordu ama emin olamıyordu. Bağırmak istedi ama yapamadı; ağzını hareket ettiremiyordu. Umutsuz bir şekilde yerde debelenerek anlamsız sesler çıkardı. Sonra bütün görüntüler netlik kazandı. Karşısında oturan, elleri ayakları bağlı sarışın kızı gördü. Yaşların doldurduğu gözleriyle kıza bakarak bir şeyler anlamaya çalışıyordu. Kızın üstündeki kıyafetler gayet düzgündü. Görünen taraflarında da herhangi bir şiddet belirtisi yoktu… Buna rağmen kız çok bitkin duruyordu, hatta ölmek üzere gibiydi. Kaan bir anda düşüncelere daldı; bayılmasının üzerinden ne kadar zaman geçmişti? Arkadaşları meraklanmış mıydı? Kafasının içindeki sorular peş peşe geliyordu. Gözyaşlarını bir anda koyverdi, çocuk gibi ağlamaya başladı. Bir bilinmezin ortasında kendini çaresiz hissediyordu. Nefesi kesilir gibi oldu; sanki odanın içindeki tüm oksijen bir anda çekilmişti. Kırmızı ışığın altında acı çekiyordu. Biraz daha bu halde vakit geçirdikten sonra odanın kapısı açıldı. Kaan, içeri giren Savaş’ı dikkatle süzdü. İlk defa hislerinin doğru çıkmasından nefret ediyordu. Savaş her zaman ki gülümsemesi ile “Bana dair bir şeyler sezdiğini hissetmiştim. Beni bu akşam yemeğe davet etmenin altında aslında başka bir sebep vardı değil mi? Kendi planını sana karşı kullandığım için özür dilerim” dedi. Kaan sadece başını öfkeyle sağa sola sallayabildi. Savaş hızlıca Kaan’ın yanına yürüyüp yere eğildi; tek bir hamleyle ağzındaki bağı çözdü. Kaan, kuruyan dudaklarının arasından fısıltıyla “Sapık herif! Kıza ne yaptın?” diye sordu. Savaş büyük bir utanç içinde “Hayır, hayır sapık değilim. Sen olmasan elleri ayakları bile bağlı değildi. Kadınlara değer veren bir insanım” dedi. Kaan, midesinin bulandığını hissetti, tiksiniyordu; zorla yutkunarak “Yazar falan da değilsin, değil mi? Sapık herif!” dedi. Savaş bu sefer sinirlenmişti. Sesini yükselterek “Eğer bana bir daha sapık dersen geri dönülemez şeylerin sorumlusu sen olacaksın! Ben sapık veya cani falan değilim. Ayrıca gerçekten bir yazarım ve buradaki her şey onun bir parçası” dedi. Kısa bir sessizliğin ardından Savaş, cebinden bir şırınga çıkardı. Kaan’ın ruh hali durmadan değişiyordu. Savaş, kızın yanına yürüdü. Elindeki şırıngayı kızın boynuna saplayıp şırınganın tamamını kanla doldurdu. Kız sanki hiçbir şey hissetmiyordu. Kaan “Ne yapıyorsun?” diye sordu. Savaş, elindeki kan dolu şırıngayı sağa sola sallayarak “Kitabım için mürekkep alıyorum” dedi. Kaan bir anda ürpermişti; bütün vücudu buz kesmişti. Duygusuz bir ses tonuyla “Anlamadım, ne yapıyorsun?” diye sordu. Savaş, sesli bir şekilde gülerek “Kitabım için mürekkep alıyorum” dedi, ardından zavallı kıza dönerek “Çok az kaldı canım, yakında her şey son bulacak. Herkes beni konuştuğu kadar seni de konuşacak” diye devam etti. Her şey çok anlamsızdı. Kaan, kendini bir tiyatronun ortasındaymış gibi hissediyordu. Savaş, kendinden emin bir şekilde “Kaan, ellerini ve ayaklarını çözemem ama bağırmayacağına söz verirsen ağzını bağlamam” dedi. Kaan hissiz bir şekilde “Söz” diyebildi. Savaş odadan çıkarken “Bu arada kaçmaya falan çalışırsan kapının dışındaki düzenek seni öldürür” dedi ve odadan çıkıp kapıyı kapattı.

Savaş gittikten sonra Kaan hemen genç kıza “Adın ne? Ne zamandır buradasın? Senin kanını neden alıyor” sorularını peş peşe sıraladı. Genç kız çok bitkin görünüyordu. Dudakları morarmış, yanakları çökmüş, göz altları kararmıştı. Buna rağmen çok temiz görünüyordu, hatta daha yeni banyo yapmış gibiydi. Kız, kuruyan dudaklarını aralamaya çalıştı; çatlamış dudakları neredeyse birbirine yapışmıştı. Zavallı kızcağız yorgun ve bitkin bir ses tonuyla “Bir… Bir süredir bu haldeyim” dedi. Sonra gözlerini kapattı. Biraz soluklandıktan sonra “İsmim de… Mer… Meryem… Tüm bildiklerim bu kadar” sesi giderek kesilmişti.

Sonra kırmızı renkli içi boş odanın içine sessizlik hakim oldu. Kaan, başını yere doğru eğip düşünmeye başladı. Neden bu adamdan bu kadar şüphe etmişti? Dışarıdan bakıldığında gayet normal duran birinin aslında tehlikeli biri olduğunu nasıl anlamıştı? Bazı soruların cevapları olmazdı, bu da onlardan biriydi. Sadece kendisinin duyabileceği bir ses tonuyla “Keşke hiç üstüne düşmeseydim” dedi. Bir anlığına da olsa bu odanın içinde öleceğini düşündü. Annesi geldi aklına… Babasını .çok küçük yaşta kaybetmişti, bu yüzden annesiyle arkadaş gibiydi. Küçücük bir çocukken annesinin ağlamasına çok kez şahit olmuştu. Şimdi bu odanın içinde ölürse, annesi ne hale gelirdi? Bu korkunç düşünceler yeni bir ağlama krizi olarak geri döndü. Meryem, kendi halini unutmuş gibi karşısında ağlayan adama bakıyordu. Meryem son derece sessiz bir ton ile “Ağlama” diyebildi. Kaan, başını yerden kaldırdı “O adam ne yapıyor sana?” diye sordu. Meryem dudaklarını büzerek “Beni kullanarak beni anlatıyor, beni ölümsüz yapacak” dedi. Kaan yine hiçbir şey anlamamıştı.

Savaş bu sefer elinde bir tepsiyle birlikte odaya girmişti. Kaan’a bakarak “Sen daha yeni yediğin için sana yemek getirmedim, ama bir şeyler istersen getirebilirim” dedi. Kaan ‘Demek ki yemeğin üstünden fazla vakit geçmemiş’ diye düşündü. Savaş elindeki tepsiyi yere bıraktıktan sonra Meryem’in ellerini çözdü. Meryem titreyen elleriyle kaşığı tutarak çorbaya daldırdı. Kaan “Meryem’in kanını neden alıyorsun? Bana ne yapacaksın?” diye sordu. Savaş gayet anlayışlı bir tonuyla “Öncelikle sana hiçbir şey yapmayacağım” dedi, daha sonra yemek yiyen Meryem’e dönerek “Meryem ise benim kitabımın tek karakteri, ayrıca kaynağım… Onun kanıyla bir kitap yazıyorum” dedi. Kaan’ın ruhu çekilmişti. Oda sanki iyice küçülmüştü. Kırmızı ışık giderek kararıyordu. Kaan, duygusuz bir ses tonuyla “Ne… Ne yapıyorsun? Meryem’in kanından bir kitap mı yazıyorsun? LAN HAYVAN HERİF! GÖRMÜYOR MUSUN, KIZ ÖLÜYOR!” diye bağırdı. Savaş başını sağa sola sallayıp konuşmaya başladı:

“Birincisi; eğer sesinin ayarını bir daha ayarlayamazsan, ağzını bağlamak zorundayım. İkincisi; sana hiç hakaret etmedim ama sen durmadan bana hakaret ediyorsun. Üçüncüsü; olaya yanlış noktadan bakıyorsun. Eğer fiziksel açıdan bakarsan evet, Meryem ölüyor. Ama manevi açıdan bakarsan onu ölümsüzleştiriyorum. Kitabımı insanlara sunduğum zaman herkes Meryem’i konuşacak. Hatta benim başarımı bile gölgeleyecek”

“Neden böyle korkunç bir şey yapıyorsun? O iğrenç şeyi kimse okumaz!”

“Neden mi? Neden mi? Asıl okunmayan şeyin ne olduğunu söyleyeyim mi? Parasını vererek bastırdığım, kendi türünde en iyisi olan üç kitabım okunmadı. Basit bir gerçek, muazzam bir kurgudan daha çarpıcıdır. Bu kitap benim başyapıtım olacak! Hatta binlerce kopyası çıkacak ama kendi elimle yazdığım orijinali özel olarak sergilenecek.”

Savaş giderek konuşmasının etkisine kapılıyordu. Kaan artık ne hissedeceğini bilmiyordu. Sadece kafayı neredeyse yemiş olan Savaş’ın yüzüne bakıyordu. Kaan, olabildiğince fazla bilgi alabilmek için sesini biraz daha yumuşatarak, gayet dostane bir şekilde “Kitabın konusu ne peki? Eğer özel değilse söyler misin?” diye sordu. Savaş sanki aylarca bu soruyu bekliyormuş gibi gülümsedi. İlk defa yazdığı bir şey bu kadar korku uyandırmıştı. Büyük bir keyifle dudaklarını aralayıp “Yemekte de bahsettiğim gibi; ölümü yazıyorum. Bir insanın günden güne ölürken neler hissettiğini, çaresizliğini, fiziksel değişimini anlatıyorum. Tüm bunlar bizzat bunları yaşayan kişinin kanıyla yazılıyor” dedi. Savaş, yerde oturan Kaan ve Meryem’in arasında ileri geri yürüyordu. Kendini bir nevi tanrı olarak hissediyordu. Kaan alaycı bir ses tonuyla “Psikolojisi bozuk psikoloji yazarısın… Delisin sen!” dedi. Savaş oldukça içten bir gülümseme ile "Doğru… Gerçekten çok doğru bir tanım. Psikolojisi normal arkadaşım sana bir sorum var: Bir insan, daha önce hiç tanımadığı bir insanı neden kafaya takar? Tahmini doğru olsa bile bu büyük bir paranoya değil midir? dedi. Kaan’ın söyleyebileceği herhangi bir şey yoktu; savaş haklıydı. Doğru olsa bile hiç tanımadığı bir insanı kafaya takmak paranoyakça bir haraketti. Sonra bunu hayatının her noktasında yaptığını anımsadı. İşe yeni giren bir kızı nasıl incelediğini, onun güvenilir biri olmadığını düşünmesi aklına geldi. Gerçekten paranoyak bir insan olduğunun farkına vardı. Çatallaşan bir ses tonuyla “Haklısın” dedi, ardından gözlerini Savaş’ın gözlerine sabitleyerek konuşmaya başladı:

“Belki de gerçekten iyi bir yazar değilsindir. Belki de zorla bastırdığın o üç kitabın okunacak bir tarafı yoktur. Aslında haklısın; basit bir gerçek, muazzam bir kurgudan daha çarpıcıdır. Ama asıl çarpıcı olan nedir biliyor musun? Gerçeklerden bile daha müthiş kurgu oluşturabilmektir. Dediğin gibi; insanlar bu kitabı satın alacaklar, okuyacaklar ve istediğin gibi dehşete düşecekler… Sence bunu iyi bir yazar olduğun için mi yapacaklar? Hayır! Gerçek bir yazar gerçekleri yazmak için korkunç şeyler yapmaz, kendi gerçeklerini yaratır; insanları kendi gerçekleriyle şok eder. Yani haklısın; kitabın gerçekten de ses getirecek… Ama iyi bir yazar olduğun için değil, böyle korkunç bir şey yaptığın için” Kaan ciddiyetle konuşmasına devam ederken, Savaş keskin bir ses tonuyla “Meryem, yemeğin bittiyse kaldırıyorum tepsiyi” dedi ve yerdeki tepsiyi aldıktan sonra kapıya doğru yürüdü. Odadan çıkmadan önce “Eğer kaçmaya çalışırsanız dışarıdaki düzenek sizi öldürür” dedi ve odadan çıktı. Savaş odadan çıktıktan sonra Kaan, yorgun bir şekilde gözlerini kapattı; yirmi saniye sonra uykuya dalmıştı.

Kaan, gözlerini korkunç bir diz ağrısıyla açtı. Bacağına sanki balyozla vurmuşlardı. Soğuk soğuk terliyor ve acı içinde küfürler ediyordu. Meryem yerde sürünerek Kaan’ın yanına yaklaştı. Büyük bir şevkatle “Neyin var?” diye sordu. Kaan yerde kıvranırken “Ben uyurken Savaş gelip bacağıma vurdu herhalde… Manyak puşt” dedi. Meryem ‘Hayır’ dercesine başını sallayıp “Sen uyurken buraya hiç gelmedi” dedi. Kaan dizini acı içinde tutarken “Doğru” dedi “Geçen gün düşmüştüm. Hastaneye gitmeyi ihmal ettiğimden şişmişti” diye devam etti. Sonra bir şey geldi aklına, heyecanladı. Hemen botlarına baktı ve bir anda gülmeye başladı. Meryem korkarak “Sen iyi misin? Bir ağlıyorsun, bir gülüyorsun” dedi. Kaan “Çok iyiyim. Kurtulduk” dedi. Meryem hiçbir şey anlamamıştı, başı da çok ağrıyordu. Kaan, kafasıyla botlarını işaret ederek “Geçen gün düştüğümde botlarımın iplerinin geçtiği deliklerin etrafındaki demir parçalarından biri kırılmıştı. Görüyor musun? Ucu sivri” dedi. Meryem yine bir şey anlamamıştı. Kaan konuşmasına devam etti. “İyi ki ellerimi önden bağlamış. Ellerimdeki ipi bu sivri yere sürte sürte kopartacağım” dedi. Meryem’in gözleri parlamıştı ama çok kısa sürmüştü. Moral bozucu bir ses tonuyla “Ama ipler çok kalın, o küçücük şey nasıl kopartacak? Hem iplerden kurtulsan bile dışarı çıkamazsın, bahsettiği düzenek öldürür seni” dedi. Kaan gülümseyerek “İpi tamamen koparmasına gerek yok, biraz olsun inceltmesi yeterli… Zaten ben dışarı çıkmayacağım, onun içeri girmesini bekleyeceğim” dedi. Bir anda ellerindeki ipi, sağ ayağındaki botun kırık parçasına sürtmeye başladı. İpi yavaş yavaş bastırıyor sonra kendine doğru çekiyordu. Neredeyse dakikalarca bu hareketi yaptıktan sonra tüm gücüyle ellerini birbirinden ayırmaya çalıştı ama ip kopmamıştı. İpi tekrar demir parçasına sürtmeye başladı; bu sefer daha hızlıydı. İpin sürtüldüğü yerlerden lifler ayrılıyordu. Durmaksızın ipi demir parçasına sürttü… En sonunda tüm umudunu bağladığı o demir parçası da kopmuştu, ama ip oldukça incelmişti. Tekrar tüm gücünü kullanarak ellerini birbirinden ayırmaya çalıştı… İp bir anda dizlerine düştü; elleri artık iplere bağlı değildi. Hemen ayağındaki ipleri de çözdü. Daha sonra Meryem’in iplerini de çözdü. Artık kırmızı odanın içinde özgürlerdi. Kaan sevinç ve heyecanla “Dışarı çıkmaya çalışmak riskli. Savaş’ın içeri girmesini bekleyeceğim ve içeri girdiği anda saldıracağım” dedi. Meryem odanın bir köşesinde, başını ellerinin arasına almış vaziyette oturuyordu.

Saniyeler dakikalara, dakikalar saatlere dönüşmüştü ama Savaş içeri girmemişti. Kaan tam olarak saati bilmiyordu ama tahmin ettiği kadarıyla dört saattir saldırıya hazır aç bir köpek gibi kapıyı izliyordu. Sinirleri iyice yıpranmıştı ama dikkati elinden bırakamazdı, bir anlık dikkat dağınıklığı, elindeki tüm umudu çalabilirdi. Ama dayanacak gücü kalmamıştı. Ne olacaksa olsun diyerek kapıya doğru yürüdü. Meryem’e bakarak “Ne olursa olsun kendini korumaya çalış” dedi. Kapının dış tarafında böyle ikilemde kaldığında bayıltılmış ve bir odaya hapsedilmişti; şimdi ise ölebilirdi. Kapı kolunu yavaşça aşağı doğru bastırdı; kapı kilitli değildi. Derin bir nefes alarak hızlıca kapıyı kendine doğru çekti. Herhangi bir düzenek falan yoktu, yaşıyordu. Neredeyse ölmek üzere olan Meryem’e bakarak “Kurtulduk” dedi. Sızlayan diziyle odanın dışına çıktı. Sakince salonun olduğu tarafa doğru yöneldi. Anladığı kadarıyla Savaş evde değildi…

Salona girdiğinde her şeyin dağıldığını gördü. Raflardaki kitaplar yerlerde, çalışma masasının üstündeki not defterleri yırtılmıştı. Salonun ortasında savaş çıkmış gibiydi. Kaan “Ne olmuş böyle?” diye söylendi. Karmaşanın ortasında adımlarına dikkat ederek yürüdü. Tırtıl Notu adlı bir kitabın üstünde bir kağıt gördü. Kağıdın tamamı yazıya doluydu. Kaan hızlı bir şekilde kağıdı alıp okumaya başladı.

“Bu yazıyı kim bulacak bilmiyorum. Eğer dışarıdan herhangi biri bulduysa, tuvaletin yanındaki odanın içinde iki kişi var. Erkek olan büyük bir ihtimalle yaşıyordur ama kız ölmüştür. Eğer bu yazıyı odanın içinden biri kurtulup bulduysa (ki bu kesinlikle Meryem değildir) beni affetmesini rica ediyorum. Büyük bir olasılıkla bu yazıyı Kaan okuyordur. Bu yüzden yazının bundan sonrası onu ilgilendiriyor. Öncelikle, umarım Meryem ölmemiştir. Ben deli veya sapık değilim. Yazarlığım hakkında söylediklerini düşündüm ve seni haklı buldum; hangi deli bir başkasını haklı bulur? Kesinlikle ama kesinlikle böyle bir şeyi kurgulayacak hayal gücüne sahip değilim; bu yüzden kendi gerçeğimi oluşturduktan sonra kurguladım. Meryem’in kanıyla yazmaya başladığım kitabın sonunu kendi hayal gücüme göre getireceğim. Gerçek ile kurgu iç içe geçecek, insanlar allak bullak olacak! Bu yazı ne zaman bulunur bilmiyorum ama umarım sen bulmuşsundur Kaan. Bu arada; kapının dışında ölümcül bir düzenek yoktu. Ama insan psikolojisini bu yüzden ilginç buluyorum. Eğer yeteri kadar inandırıcı olabilirsen aslında sahip olmadığın şeylerle bile insanların üzerinde baskı oluşturabilirsin. Kapıyı açarken kalp atışların hızlandı, öyle değil mi? Umarım bu yazıyı Kaan okuyabilmiştir!”

Kaan, şaşkınlıkla yazıyı okuduktan sonra hemen Meryem’in yanına koştu. Bulduğu mektuptan ve mektupta yazanlardan bahsettikten sonra “Hemen seni hastaneye götüreceğim” dedi. Meryem masum bir ses tonuyla:

“Beni bir hastanenin yakınına götür yeter”

“Hayır! Senin tedavinin başladığından emin olacağım ve sonra polise şikayete gideceğim”

“Savaş’ı şikayet etmeyeceğim. O kitabı okumak istiyorum. Beni neredeyse öldürecek olan kitabın basılmasını istiyorum…”

Not: Hikayenin içinde geçen “Tırtıl Notu” adlı kitap, daha önce yazmış olduğum kısa bir yazıya göndermedir. “Tırtıl Notu” bir insanın sırf ihtişamlı bir kelebeğe dönüşebilmek için aslında istemediği şeyleri yapmasını ve içten içe ölmesini konu alır… Umarım hikayeyi beğenirsiniz…