Suğdiyana

SUĞDİYANA
“Merhaba sevgili okur!
Bu hikâyeden kendine göre bir pay çıkaracağını umuyorum. Başkahramanımız Suğdiyana’nın başından geçen maceraları okurken hem çok eğlenecek hem de hayat yolunda sana rehberlik edeceğine inanacaksın. Hikâyedeki her tasvir sıradan birer cümle değil; tam aksine, her biri seni hayatta iyiliğe ve doğruluğa yönlendirecek gizemli işaretler. Atalarımızın ruhuna ve vatanımıza duyduğun o derin saygı, eminim ki bu sayfaları okurken kalbini sımsıcak yapacak.”

SUĞDİYANA VE SİHİRBAZLIK OKULU

İnsanlar genellikle sadece kendi yaşadıkları dünyaya inanırlar; başka dünyaların varlığına ihtimal bile vermezler. Ama yanılıyorlar! Bu gizeme inanan azınlık bir kitle her zaman vardır.
Ben de bugün size, sıradan insanların bilmediği bambaşka bir diyar olan Jenefer Wales sihir dünyasını anlatacağım. Ah, sormayı unuttum, değil mi? Benim asıl adım Suğdiyana. Bizim köklerimiz, yani atalarımız kadim Türk boylarına dayanıyor. Onlar doğanın dilini çözen, büyü ve sihir ilminde usta insanlardı. Hatta sihir dünyasının padişahı, atalarımın bu yeteneğini görünce onları bizzat kendi ülkesine davet etmiş. İşte o günden beri benim ailem bu sihir dünyasında yaşıyor.
Burada sihrin ve büyünün her türlüsü öğretiliyor. Okulda bir sürü arkadaşım var, yani yalnız değilim. Ama evde işler biraz karışık… Annem ve babam kendi milletlerini pek sevmezler. Sürekli birbirlerine dert yanarlar:
— “Atalarımız zamanında buralardan sürgün edilmiş, geçmiş geçmişte kaldı!” derler.
İşte bu yüzden kendilerini Türk değil, inatla İngiliz olarak kabul ediyorlar.
Bugün ise bizim köyde yer yerinden oynuyor! Çünkü iki büyük sihirbaz meydanda kozlarını paylaşıyor. Bu sihirbazlardan biri benim canım dedem! Dedem, etraftaki cansız nesnelere hareket vererek, onları canlandırarak sihir yapar.
Meydandaki kalabalığın arasından yarışı izlerken dedeme bağırdım:
— “Hadi dede! Göster onlara gücünü!”
Ancak rakip taraf gerçekten çok dişli ve acımasızdı. O, büyüsünü doğrudan ateşle yapıyordu. Dedemin canlandırıp üzerine gönderdiği her nesneyi alevlerle küle çeviriyordu. Yarışma ilerledikçe dedemin nefes nefese kaldığını, yorulmaya başladığını fark ettim. İçim cız etti.
Çünkü rakibi, bu diyarın en güçlü sihirbazlarından biri olan John Black’ti! Oğlu Cem de en az babası kadar kibirli, kendini beğenmiş ve güçlü bir çocuk sihirbazdı. Cem meydanda kasıla kasıla yürüyüp bana bakarak güldü:
— “Bak küçük kız, babam senin dedeni şimdi unufak edecek!” dedi.
O sırada John Black, asasını göğe doğru kaldırdı ve dudaklarından en güçlü büyünün sözleri döküldü. Bir anda güpegündüz hava karardı, gökyüzünü kapkara bulutlar kapladı. Çatır çatır şimşekler çakmaya başladı. John Black durmadı, o karanlığın içinden daha da korkunç bir büyü fısıldadı. Şimşeklerin arasından, alevlerden oluşmuş devasa bir canavar peydah oldu!
John Black elini dedeme doğru uzatarak canavara emretti:
— “Saldır ve yok et!”
Dedem ne kadar direnmeye, kalkan yapmaya çalışsa da nafile… Canavarın alevleri dedemi bir anda yuttu. Her şey saniyeler içinde olup bitti. Gözlerimi açtığımda, dedemin olduğu yerde sadece bir avuç kül kalmıştı… O günden sonra ailemiz kapkara bir yasa ve bitmek bilmeyen bir acıya büründü.

Dedemden kalan külleri nehre savurduk. Bu bizim cenaze merasimimiz oldu. O zamana kadar Müslüman olduğumuz için mollayı çağırıp tüm dini vecibeleri yerine getirdik. Merhumun külleri, onu çok sevdikleri için su elementine karıştırılarak akıtıldı. Dedem suyu çok sevdiği için, küllerini suya bırakmayı uygun gördük. Eve döndükten sonra dinlenmek için odama çekildim.

Anneannem yanıma gelip dedemin son sözlerini fısıldadı. Bu vasiyeti hiç kimseye, hatta anne ve babama bile söylememem gerektiğini sıkı sıkıya tembihledi:

-– “Suğdiyana, deden senin atalarımızın yurduna gitmeni vasiyet etti.”

Anneannemin bu sözleri üzerine odada ayağa fırlayıp kararlılıkla bağırdım:

-– “Bu vasiyeti mutlaka yerine getireceğim! Gerekirse dostlarımı da yanıma alıp yola çıkarım!”

Ancak başka bir aleme geçiş yolunu, baş düşmanımız John Black ve oğlu Cem sıkı bir şekilde koruyordu. En büyük sorunumuz da tam olarak buydu. Bir sihirbazı alt edip öte aleme geçmeyi tek başımıza başarmamız imkansızdı. Ama denemek zorundaydık. Dostlarım Bob, Klarissa ve Flarian ile birlikte tehlikeli bir plan hazırlamaya karar verdik.

Çocukları odama toplayıp haritayı masaya açtım:

-– “Dostlar, hepimizin kendine has özel güçleri var. Güçlerimizi birleştirmeliyiz!” dediğimde, Klarissa hemen sözümü keserek heyecanla atıldı:

-– “Ben çok uzaktaki sesleri duyabilir, oradaki olayları görebilirim!”

Bob ise gözlerini kırparak gülümsedi:

-– “Ben insanları hipnotize edebilir, nesneleri oldukları yerde dondurabilirim.”

Flarian ise kendinden emin bir sesle ekledi:

-– “Ben de doğadaki elementleri emrime alıp onları yönlendirebiliyorum.”

Elimizden çok iş gelmesine rağmen, bu sihirli yetenekleri kullanmakta henüz yeterince tecrübeli değildik. Bu yüzden o büyük sihirbaza karşı galip gelmemiz oldukça zordu. Flarian, sihirbaz John Black’in hangi günler dinlendiğini öğrenmekle görevlendirilmişti. Bizim buralarda günler havaya göre isimlendirilirdi; yağmur yağdığı ya da kar yağdığı günler tatil günleri olurdu.

Flarian nefes nefese odaya girip istihbaratı verdi:

-– “Pazartesi ve salı günleri John Black dinleniyor! Onun yerine oğlu Cem nöbet tutuyor.”

Hemen planı devreye soktum:

-– “Harika! Babasındansa oğlu Cem’i alt etmek çok daha kolay olacak. Hazırlıklarımızı kusursuz yapmalıyız!”

Bugün rüzgarlı bir gündü, yani çarşamba. Bizim hamle yapmamız için önümüzde sadece beş gün kalmıştı. Hazırlıklarımız son sürat devam ediyordu.

Bu arada, size büyük bir neşeyle okulumu tanıtmak istiyorum. Okulumuz çok yüksek bir binada yer alıyor, heybeti görenlerin yüreğine korku salıyordu. Özellikle her bir sınıfın kendine has sıra dışı, doğaüstü bir atmosferi vardı; bu da insanı adeta büyülüyor ve tehlikeli bir heyecanın içine çekiyordu. Dersleri, kendi alanında uzmanlaşmış usta sihirbazlar veriyordu. Bizi de kendileri gibi geleceğin büyük sihirbazları olarak yetiştiriyorlardı. Okulda her an çok ilginç ve gizemli olaylar yaşanırdı.

Bugün yine okula gittiğim sıradan bir gündü. Koridorda yürürken aniden önüme sihirbaz John Black çıktı! Yolumu kesip yapmacık, ürkütücü bir tebessümle yüzüme baktı:

-– “Merhaba küçük kız… Sana sihirli boyutta küçük bir gösteri yapmamı ister misin?” dedi.

Karşımdaki bu düşmandan asla bir iyilik gelmeyeceğini çok iyi biliyordum, bu yüzden zaruri işim olduğunu bahane ederek hemen gitmeye yeltenmiştim.

Ancak John Black, daha ben ne olduğunu anlayamadan elimden sıkıca yakaladı ve sertçe çekerek beni peşinden sürüklemeye başladı. Ne kadar çırpınsam, karşı koysam da nafileydi… Beni kendi özel odasına götürdü ve sert bir hareketle içeriye fırlattı. Oda inanılmaz derecede ürkütücü ve buz gibi soğuktu. John Black oradaki gizli bölmeden birkaç kalın büyü kitabı aldı, ardından beni okulun loş ve bitmek bilmeyen uzun koridoruna doğru peşinden sürükledi. Sonunda, karanlık bir hücrenin önünde durduk. Burası, cezalandırılan tehlikeli yaratıkların kapatıldığı zindandı. Aslında öğrencilerin bu bölüme girmesi kesinlikle yasaktı. Bunu ona hatırlatmaya çalışarak geri çekildim:

-– “Buraya girmemiz yasak! Lütfen beni bırakın!” diye haykırdım.

Fakat John Black beni hiç duymuyormuş gibi zindan kapısının ağır kilidini açtı. Tam o an bir fırsatını bulup kaçmaya yeltendim. Ancak John Black beni tek hamlede yerden yukarı fırlatarak hücrenin içine doğru savurdu. İçeriden burnu sızlatan, iğrenç bir koku yükseliyordu. John Black gözlerini gözlerime dikti ve öfkeyle kükremeye başladı:

-– “Seni gidi velet! Sen ve o lanet olası deden benim bütün planlarımı altüst edebileceğinizi mi sandınız? Amacım, senin o zavallı aileni kökünden kazımak, adınızı bu sihir dünyasından sonsuza dek silmek! Bu işin bu kadar çabuk ve kolay bitmesi benim için bile sürpriz oldu. Ama buna sen kendin kaşındın, bana yardım etmiş oldun! Şimdi seni burada, bu çirkin yaratığa yem edeceğim. Fakat bu iğrenç manzarayı izleyerek vaktimi harcayamam. Ne de olsa benim kalbim çok hassastır, böyle trajik şeyleri gör悔nce hemen ağlayasım gelir! Maalesef, seni burada yalnız bırakmak zorundayım. Büyük sihirbazların küçük hanımı, elveda!”

Sözlerini acımasız bir kahkahayla bitiren John Black, arkasını dönüp hızla odadan çıkmak üzere hamle yaptı. O an dehşet içinde öne atıldım, dizlerimin üzerine çöküp onun pelerinine yapıştım:

-– “Yalvarırım yapmayın! Lütfen beni burada bırakmayın!” diye hıçkırdım.

Zalim büyücü yüzüme bile bakmadan beni sertçe tekmeledi:

-– “Zümrüt oda seni bekler!” diyerek kapıyı suratıma kapattı.

Dışarıdaki ağır kapının demir kilidi büyük bir gürültüyle “şarak” diye kapandı. İşte o an bütün gücüm tükendi, umutsuzca yere yığıldım. Hayattan ümidimi tamamen kesmiş bir halde, o karanlık köşede bana doğru yaklaşan ölümcül tehlikeyi beklemeye başladım. Çok geçmeden, hücrenin dipindeki karanlıktan o korkunç yaratık belirdi. Onu karşımda gördüğüm an korkudan kaskatı kesildim, dilim tutuldu. Yaratığın kocaman, kapkara gözleri doğrudan bana kilitlenmişti. Uzun, pençeli elleri ve mızrak gibi keskin, upuzun dişleri vardı. Açlıktan ağzından salyalar akıtıyor, etrafa dayanılamayacak kadar iğrenç, pis bir koku yayıyordu. Canavar, üzerime doğru yavaş ve emin adımlarla yürüyordu. Çok uzun zamandır aç olduğu her halinden, vahşi hareketlerinden belliydi. Onun bu amansız vahşeti yüreğimi tarifi imkansız bir korkuyla doldurdu. Çığlıklarım duvarlarda yankılanıyor, adeta bütün hücre sallanıyordu:

-– “İmdat! Kimse yok mu?! Kurtarın beni!” diye avazım çıktığı kadar bağırdım.

Fakat bu haykırışlarımın canavara hiçbir etkisi yoktu. Yaratık tam önüme kadar gelip pençesini kaldırdığında, aniden beynimde bir şimşek çaktı! Sevgili öğretmenim Anna’nın bana zor zamanlar için öğrettiği o çok güçlü gizli dua ve tılsım sözleri aklıma geldi. İnsan her ne kadar zor bir durumla karşılaşsa da, eğer kendi gücüne inanır, korkusunu yenmeyi başarabilirse, o zaman en büyük sihirbazlik marifetini gösterebilir, derdi her zaman üstadım.

Ben de zihnimi tek bir noktada toplamak için gözlerimi sımsıkı yumdum. Alvastının iğrenç pençelerini bedenimde hissettiğim an, içimdeki o büyük korkuyu yenmeyi başardım. Sihirli sözleri kalbimden geçirip fısıldayarak üst üste birkaç kez tekrarladım. Odanın aniden daha da karardığını hissettiğimde anladım ki gökyüzünü kapkara bulutlar kaplamıştı. Çok şiddetli bir fırtına koptu; durduğumuz odanın pencerelerindeki aynaları tuzla buz ederek, alvastıyı havaya uçurdu ve fırıl fırıl döndürerek gökyüzünün derinliklerine doğru fırlatıp attı.

Korku va hayretten donakalmıştım. Bir süre sonra etrafa derin bir sessizlik çöktü. Kendime geldiğimde, kırılan pencereden dışarıya baktım. İşin ilginci, alvastı hiçbir yerde görünmüyordu; sanırım bir daha geri dönmemek üzere uçup gitmişti. Yoksa burası altüst olur, büyük bir patırtı kopardı. Şiddetli fırtına dindiğinde, zindan kapısının da kırılıp açıldığını fark ettim. Etrafa ürkek gözlerle bakıp, hiç kimsenin olmadığına emin olduktan sonra dışarıya çıktım ve hızla dostlarımın yanına koştum. Onlara bu müjdeli haberi sevinç içinde anlattım. Çünkü ben artık sihri, az da olsa doğru bir şekilde kullanmayı başarmıştım. Biz de bu işi, planımızı eksiksizce hayata geçirmek adına yeniden gözden geçirip, uyumak için yatakhanelerimize çekildik.

Ertesi sabah beni sağ salim karşılarında gören John Black ve yandaşları hayretten donakaldılar. Biz ise hiç kimseye John Black’in yaptığı bu kötülüğü anlatmadık. Çünkü onun bu çirkin işlerinden haberdar olan üstatlar, onu görevinden azledip yerine başka bir sihirbaz atayabilirlerdi. Bu durum ise bizim gizli planımızı gerçekleştirmemizi zorlaştırıp işleri karıştırabilirdi.

Yukarıda sizlere ilginç olaylardan bahsedeceğime söz vermiştim. Kendi hakkımda çok fazla konuşup asıl konudan uzaklaşmışım. Bu ilginç ve gizemli olaylar genellikle geceleri meydana gelirdi. Ben okula daha yeni başladığım yıllarda, korkumdan dolayı odamdan dışarı adımımı bile atamazdım. Ancak dostlarımdan biri olan Flarian, maalesef son derece meraklı bir çocuktu; sıra dışı ve korkunç olaylara bayılırdı.

Günlerden bir gün, Flarian beni adeta zorla sürükleyerek korkunç bir gecenin karanlığına çıkardı. Bana, “Sana okulumuzun en gizemli nesnesini göstereceğim,” diyerek bahane uydurdu ve harabe bir yere doğru peşinden sürükledi. Korkudan tir tir titriyordum; Flarian’a yalvararak geri dönmek istediğimi söyledim. O ise bana sertçe çıkışarak odanın kapısını açtı ve beni içeriye soktu. Flarian, burayı çok görmek istediğini fısıldadı. Tam o esnada, nereden geldiği belli olmayan, kulakları tırmalayan yüksek sesli bir kahkaha her yeri sarstı! Korkudan ne yapacağımı bilemeyip hemen Flarian’ın arkasına saklandım. Flarian ise ikimiz bir oz ikilemde kaldıktan sonra, hemen kapıya doğru koştuk.

2 Beğeni

Ancak, o yaşlı cadı bizden önce davranıp kapıyı kilitlemeyi başarmıştı. Biz can havliyle çıkış yolu ararken, o anda birdenbire karşımızda korkunç ve heybetli bir cadı peydah oldu. Bize dik dik baktıktan sonra, yavaşça yaklaşarak adımızı sordu:

-– “Kimsiniz siz bakayım? Bu saatte burada ne işiniz var?”

Neyse ki cadıyla çabucak ortak bir dil bulmayı başardık. Aslında bu cadı, ilk başta düşündüğümüz gibi öyle kötü ya da gaddar biri değilmiş. İsmi Miroka’ymış; meğer onun da ataları zamanında çok büyük sihirbazlarmış. Bizimle bir süre sohbet ettikten sonra, her ne kadar hatıra fotoğrafı çekilmek istemese de, bize kendi özel hediyelerini verdi. Ona canıgönülden teşekkür edip, canımız okulumuza geri döndük.

Bana bir diğer ilginç hikâyeyi ise arkadaşım Klarissa anlatmıştı. Bir gece uyurken, birinin sürekli kendi ismini fısıldayarak çağırdığını hissedip irkilmiş. Klarissa hemen uyanıp dışarıya çıkmış. Kendisini çağıran o gizemli sesin peşinden giderek, yürüyebildiği kadar yürümüş ve sonunda harabe bir yere varıp kalmış. Etrafta hiç kimse görünmüyormuş; sadece bir kadının kulak tırmalayıp ürkütücü gelen o çirkin sesi işitiliyormuş. Klarissa korkudan kulaklarını sımsıkı kapatıp yere çömeldiğinde, ses aniden kesilmiş. Ancak başını kaldırıp doğrulduğunda, etrafını saran acuzeler, yani cadılar korosunun şarkı söylediğini fark etmiş. Cadılar ona doğru yavaş yavaş yaklaşmaya başlamış. Korkudan tir tir titreyen Klarissa ne yapacağını bilemeyip kalakalmış. O korkunç yaratıklar iyice yaklaştığında, tam ümidini kesecekken, aniden annesinin kendisine verdiği, onu tüm belalardan koruyan tilsimli tılsımı (muskayı) hatırlamış. Klarissa aceleyle boynundaki tılsımı çıkarmış ve sihirli sözleri fısıldamış. Tam o anda, Klarissa’nın etrafında ateşten devasa bir çember dönmeye başlamış. Bu alev çemberi, cadılar ile Klarissa arasında aşılmaz bir duvara dönüşmüş. Cadılar ne kadar uğraşırsa uğraşsın, Klarissa’nın yanına yaklaşmayı bir türlü başaramamışlar. En sonunda bu sıkıcı durumdan bezmiş olacaklar ki, teker teker oradan uzaklaşmaya başlamışlar. Cadıların hepsi gittiğinde, etraftaki o alev çemberi de kendiliğinden sönüp yok olmuş. Klarissa, zifiri karanlık gecede evine, yani okuluna korku içinde geri dönmüş. Onun anlattığı bu korkunç hikâye hepimize büyük bir ders oldu.

Plana göre, bugün herkes tatlı bir uykudayken atalarımızın dünyasına geçmemiz gerekiyordu. Biz sadece en mühim olan eşyalarımızı, hiç kimsenin şüphelenmemesi adına yavaş yavaş toplamak için harekete geçmiştik. Ancak, oda arkadaşımız rahatsızlandığı için, bütün yatakhane bizim odamıza toplanmıştı. Bu beklenmedik durum yüzünden planı yarına ertelemek zorunda kaldık. Şansımıza, ertesi gün de Cem nöbet tutuyordu.

Nihayet, ertesi gün o hasretle beklediğimiz gün gelip çattı.

Yolculuğa çıkmadan önce sizi sıkmamak adına, birbirinden ilginç olan derslerimizle tanıştırıp geçeceğim. Sanırım bugün işlenecek derslerde benimle birlikte gıyaben oturup, sihirli sözleri tekrarlayarak küçük sihirbazlıklar yapmak sizin de hoşunuza gider. Bunun için üstün zekâya gerek yok, azıcık yeteneğinizin olması kâfidir. İlk dersimiz “İnsan Hipnozu” dersiydi. Gecikmemek adına hep birlikte hızlıca koşmamız gerekiyordu. Sizi ilk dersten koşturduğum için özür dilerim. Şansımıza; kahverengi saçlı, güldüğünde yanağında daima gamzeler beliren sevimli öğretmenimiz Kent çok merhametli biriydi. Derse geç kalmamamız konusunda bizi uyararak, yerlerimize oturmamıza müsaade etti:

-– “Çocuklar, acele edin ve yerlerinize geçin. Ders başlamak üzere!” dedi kibarca.

Ders esnasında herkesin, her cümlede olduğu gibi, sizlerin de gözlerinizi tek bir noktaya dikerek, dikkatinizi toplayıp sihirli sözleri söylemeniz gerekir. Bu işlemi gerçekleştirmek için sihirli bir ip lazımdı:

-– “Hocam, bizde sihirli ip yok, ne yapmalıyız?” diye sordum endişeyle.

Öğretmenimiz gülümseyerek cevap verdi:

-– “Sizde sihirli ip olmadığı için, bu çalışmayı benim ipimle gerçekleştireceğiz, Suğdiyana.”

Ancak sihirli sözleri doğru telaffuz edemediğim için hipnozu gerçekleştirmeyi bir türlü başaramadım. Sağlık olsun, sonraki derslerde bu işin üstesinden gelmeye çalışacağım elbette.

Bir sonraki ders ise yine bir başka harika öğretmenimiz olan Anna’nın dersiydi. Bu derste sihirbazlığın küçük sırlarını öğreniyorduk. Bu defaki çalışmamızda, sihirli sözler yardımıyla nesnelere hareket vermeyi öğrenmeye başladık. Kendinizin de şahit olduğunuz üzere, Klarissa bu işi mükemmel bir şekilde başardı:

-– “Bakın! Nesneleri hiç dokunmadan hareket ettirebiliyorum!” diye neşeyle haykırdı Klarissa.

Sonraki dersimiz ise uygulamalı bir eğitimdi ve daha çok tabiatın bağrında gerçekleştiriliyordu. Ne de olsa dağ eteğindeki temiz havada, yemyeşil çayırların ortasında yapılan çalışmaya hiçbir şey denk gelemezdi. İşte böyle muazzam bir yerde uygulamalı derslerimize başladık. Öğretmenimiz Tomson, bize tabiat unsurlarından (elementlerden) faydalanmayı öğretmeye başladı. Bunun için, öncelikle her günü bir yöne yönlendirip, ardından sihirbazlığı gerçekleştirmek gerekiyordu. Sudan nasıl faydalanılacağını öğrendik. Bu işi, tabii ki doğuştan gelen yeteneğimiz olduğu için, ben ve Flarian çok iyi başardık.

Bir sonraki dersimiz de yine pratik ağırlıklıydı ve bu dersi öğretmenimiz Bayan Luiza veriyordu. Biz bugün nesneleri dondurmayı ve istediğimiz yere bir anda ulaştırmayı öğrenmeye başladık. Bu işleri gerçekleştirmek için öğretmenimiz Luiza bize sihirli bir broş verdi.

Biz bu broşu göğsümüze takıp, sadece adımızı ve gitmek istediğimiz yeri söylesek kâfiydi. Nesneleri olduğu yerde dondurup bırakmak için ise üç tane şahsi şifremizi ve bu nesnenin adını söylememiz lazımdı. Biz hepimiz uygulamada çok iyi bir sonuç gösterdik. Bu yüzden öğretmenimiz Luiza, düşmanlardan korunabilmemiz için o sihirli broşu bize teslim etti.

Bizim hasretle beklediğimiz o anlar da nihayet gelip çattı. Büyük bir dikkat ve temkinle okuldan çıkıp, sihirli broş yardımıyla öte alemlerle bağ kuran “yukan”, yani sizlerin tabiriyle “geçit” yerine ulaştık. Sessiz adımlarla sihirbaz Cem’in yanına vardık. O bizi görünce hayretler içinde kaldı ve ne amaçla geldiğimizi sordu:

-– “Hayırdır? Bu saatte burada ne işiniz var sizin?” dedi şüpheyle.

Bob öne doğru bir adım atıp kararlılıkla konuştu:

-– “Eğer bize yardım edersen, sabaha kadar geri dönme sözü veriyoruz. Ama bize karşı çıkarsan, kendin bilirsin, sana yazık olur!”

Cem bu sözler karşısında bıyık altından sinsice güldü ve alay ederek dedi ki:

-– “Sizi gidi veletler! Çabuk olun da hemen buradan defolun gidin! Bir daha buralarda o kara yüzlerinizi görmeyeyim! Yoksa dördünüzü birden iğrenç birer kurbağaya çeviririm! Tepem atmadan yıkılın karşımdan!”

Bu sözler üzerine sabrımız taştı. Her ne kadar terbiyeli çocuklar olsak da, başka çaremiz kalmadığı için tıpkı sokak serserileri gibi Cem’e aniden hücum ettik. Onu evire çevire dövüp, elinden anahtarı ve sihirbazların işini gören sihirli düğmesini çekip aldık; ardından hızla koşarak zindandan yukarı tırmandık. Cem de çabucak kendini toparlayıp, öfkeyle arkamızdan koşarak geliyordu. Biz aceleyle kapı kilidini açıp içeriye daldık. Uzun koridorun sonundaki kapının yanına ulaştık. Sihirli sözler yardımıyla kapıyı açtık. Çünkü bu kapı anahtarsızdı, sadece sihirli sözlerle açılırdı.

Ben dostlarımdan, hayatlarını tehlikeye atarak benimle gelmeye gerçekten razı olup olmadıklarını son kez sordum:

-– “Dostlarım, bu yolun dönüşü olmayabilir. Benimle gelmeye gerçekten hazır mısınız?” dediğimde, hepsi tek bir ağızdan sevinçle razı olduklarını dile getirdiler.

Odaya girdiğimizde, halka şeklinde dizilip, yüksek sesle gitmek istediğimiz yerin adını durmadan tekrarlamaya başladık. Odanın ortasında güçlü bir ışık saçarak dönen, içinde çok konforlu koltukları olan “kayb-kayb”, yani zaman makinesi peydah oldu. Biz koltuklarımıza yerleşir yerleşmez, Flarian makinenin kontrol paneli yardımıyla onu çalıştırmaya başladı. Tam o esnada arkamızdan Cem de yetişip geldi. Fakat artık çok geç kaldığı için, ne kadar uğraşırsa uğraşsın bizi durdurmayı başaramadı. Zaman makinesi bizi tam da kendi istediğimiz o kadim dünyaya ulaştırınca gözden kayboldu. Biz ise geri dönebilmek adına o sihirli sözleri söylesek, zaman makinesi yeniden peydah olacaktı.

Biz bu buraların nasıl bir yer olduğunu hiç bilmiyorduk. Bugün, dedemin vaktiyle tarif ettiği o eski hâlinden eser kalmadığını, buraların çok değiştiğini açıkça fark ettik. Asırlar boyunca yaşanan değişimler silsilesiyle buralar muazzam güzellikte yerlere dönüşmüştü. Elimizdeki altınları farklı eşyalara dönüştürüp nakit paraya çevirdikten sonra, kendimize güvenli bir otel bulduk. Sıradan birer turist gibi giyinip bir dükkâna girdik ve dinlendik. Ertesi sabah erkenden uyanıp, dükkânların birinden buraları daha iyi tanımak adına bir harita satın aldık. Meğer bu topraklar bugün Özbekistan adıyla anılan bağımsız bir devlete aitmiş! Bizim aradığımız menzil ise buradaki küçücük bir köyden ibaretti. Köyün insanları da oldukça azdı. Sonradan kütüphaneler sorup insanları rahatsız etmemek adına, yerin adını bir kenara not etmedim. Dört tekerlekli o harika makineyle (arabayla) atalarımızın yaşadığı köye nihayet ulaştık.

Ancak buradaki insanların sihirbazlığa zerre kadar inanmamaları bizi biraz üzdü. Bu yüzden insanlara "Sihirli Dünya"dan geldik demek yerine, kendimizi tanıtıp basitçe:

-– “Bizler sıradan turistleriz, buraları gezmeye geldik,” deyiverdik.

Buradaki millet ve halklar gerçekten çok cana yakın ve merhametliydi. Bizleri çok iyi karşılayıp, bağırlarına basarak kadim millî yemeklerinden ikram ettiler. Biz de bu diyarda kesinlikle sihir kullanmamaya kendi aramızda ant içtik.

O sırada Bob’un elindeki sihirli saatten bir sinyal sesi gelmeye başladı. Bob hayretler içinde saate bakıp düğmesine bastı. Sebebini sorduğumuzda yüzü asılarak cevap verdi:

-– “Dostlar, kötü haber… Sihirbaz John Black, oğluyla birlikte bu dünyaya geçmiş ve hararetle bizi arıyor!” dedi.

Fakat bizim bu alemden hemen ayrılmamız mümkün değildi. Çünkü bu dünyanın bütün sırlarını ve gizemlerini iyice öğrenmemiz şarttı. Düşmanlarımız bizi bulana kadar şu temiz kalpli insanların arasında yaşayıp saklanmaya karar verdik. Buranın halkı o kadar saf ve sevecendi ki, onlardan bize millî şarkılarından söylemelerini rica ettik. Bu şarkıları dinleyerek ruhumuzu dinlendirdik. Özellikle lapar, tanovar, lazgi, dilhiroç ve çankovuzdan yayılan o muazzam nağmeler bize inanılmaz keyif verdi. Gece vakti etraf sırılsıklam bir sessizliğe büründüğünde, bu yeri daha iyi keşfetmek amacıyla gece yürüyüşüne çıktık.

Tan yerinin ağarmasına sadece birkaç saat kala odalarımıza dönüp uykuya daldık. Uyandıktan sonra, kahvaltı vaktinde ev sahipleri yanımıza gelip bizi uyardı:

-– “Çocuklar, birileri her yerde sizi soruyor, hararetle arıyor haberiniz olsun!” dediler.

Biz de durumu toparlamak için hemen bir yalan uydurduk:

-– “Onlar bizim amcalarımız, bize şaka yapmak için saklambaç oynuyorlar. Bizim bir yere saklanmamız lazım!” dedik.

Ev sahibi de çocuk olduğumuz için bu sözlerimize inandı ve bizi arka kapıdan tarfa doğru yönlendirdi.

Bizleri arayanların azılı rakiplerimiz olduğunu kendiniz de çok iyi bilirsiniz. Onlardan kurtulmak adına yalan söylemek mecburiyetinde kalmıştık. Arka kapıdan çıkıp gitmek üzereyken o merhametli insanlarla vedalaştık. Bizlerin kaçtığını fark eden John Black derhal peşimize düştü. Biz, Bob’un işaret ettiği bir imalathaneye (atölyeye) saklandık. Maalesef, saklanmakta epey geç kalmıştık. O hain, bizim saklandığımız yere oğlu Cem ile birlikte aniden baskın yaptı. John Black, oğluna dostlarımı dışarıya çıkarıp götürmesini emretti. Onlar dışarıya çıktıktan sonra, gözlerimin içine dik dik bakarak şu ürkütücü sözleri söyledi:

-– “Seni gidi bücür! Sonunda kendi asıl mekânını bulup gelmişsin ama seni bu topraklarda asla SAĞ bırakamam. Anne ve baban seni buldukları an, yine o lanet sihirbazlık okuluna geri götürecekler. Ben ise bunu kesinlikle istemiyorum. Sen onların yegâne varisisin. Eğer seni yok edersem, sizlerin nesliniz tamamen tükenecek. Doğru, amcan ve çocukları var ama onlar sihirbazlıkla uğraşmadıkları için hesaba katılmazlar. Velhasıl, anne ve babanın soyunu kurutursam, sizlerden büsbütün kurtulmuş olurum. Sihirli boyutta yegâne meşhur sihirbaz sadece ben olacağım. Ha, bu arada, ölümünden önce söyleyecek son bir sözün varsa söyleyebilirsin. Yoksa dedenle görüşmeye hazır ol!”

Zalim büyücü bu sözleri söyledikten sonra, büyük bir öfkeyle güçlü bir sihirli duayı okumaya başladı. Alevden bir kuş peydah oldu ve canımı almak üzere şiddetle üzerime doğru uçup gelmeye başladı. Ne yapacağımı bilemeyerek, çocukça bir korkuyla tir tir titriyordum. Kuş bana iyice yaklaştığı an, aniden sudan faydalanma duamı okudum. Tabiat unsurları üzerindeki tecrübem az olsa da, o an risk almaktan başka çarem yoktu. Sakinliğimi koruyarak okuduğum an, büyük bir mucize gerçekleşti. Atölyenin tahtalarını kırıp parçalayarak, dalgalı su içeriye muazzam bir güçle daldı. John Black dehşet içinde kalıp arkasına bakmadan kaçmaya çalıştı. Ama çok geç kalmıştı; azgın tufan onun o alevli kuşunu da, kendisini de bir anda yutup helak etti. Ben ise sihirli sözler yardımıyla suyu geri püskürtüp, odayı eski nizamına soktum. Dostlarımla yeniden bir araya gelip, ağlaşarak kucaklaştık. Dedemin vasiyetini yerine getirdiğim ve o büyük şerden kurtulduğum için tarifsiz bir mutluluk içindeydim. Sihirbaz John Black’in ölümüne sadece oğlu Cem diz dövüp ağlıyordu, o kadar.

Ben ve dostlarım, büyük atalarımızın kabrini saygıyla ziyaret ettik.

Oradaki güzel insanlarla bir kez daha vedalaştıktan sonra, zaman makinesi ile öz dünyamıza doğru yola çıktık. Sihirbazlık dünyasına vardığımızda, Cem vakit kaybetmeden bizi okul müdürü Kaya’ya şikâyet etti. Babasının ölümüne bizim sebep olduğumuzu özellikle vurgulayıp durdu. Konuşma sırası bize geldiğinde, ben sadece dedemin vasiyetini yerine getirip geri dönmek istediğimi, ancak sihirbaz John Black ve oğlu Cem’in beni yok etmeye çalıştığını anlattım. Şansım yaver gidip sihirli dua yardımıyla John Black’i alt ettiğimi, oğlunu ise affedip bizimle birlikte buraya getirdiğimizi söyledim. Sözlerimin doğruluğunu dostlarım da bir bir tasdikledi. Biz insanlara karşı hiçbir şekilde sihir kullanmamıştık. Rose ise çok merhametli bir hoca ve temiz kalpli bir liderdi. John Black’in kendisi bize zarar vermek istediği için, onun ölümü hesaba katılmadı. Cem’i ise aciz bırakıp çocuklarını tutsaklıktan kurtararak işten azat ettiler. Ancak, bizi de izinsiz gittiğimiz gerekçesiyle on gün hücre hapsine mahkûm ettiler. Biz bu cezayı çekip bitirdikten sonra, canımız okulumuza geri döndük.

Benim birinci hikâyem işte bundan ibaret. Bir sonraki sarguzashtları (maceraları) işitmeye hazır mısınız? Aziz dostlar, biraz yorulmuş görünüyorum, müsaadenizle biraz dinleneyim. Sonra suhbetimiz (sohbetimiz) devam eder. Görüşmek üzere, hoşça kalın!

2 Beğeni

SUĞDİYANA VE DEVLER MAĞARASI

“Benim için çok aziz olan dostlarım, hepinize merhaba! Sizlere, aziz dostlarım, başımdan geçen ilginç maceraların devamını anlatmak istiyorum. Kitaba biraz daha yakın gelin de, dünyadaki her şeyi unutup sadece benim sözlerime kulak verin.”

Bizim dünyamızda günler ve geceler, sanki bir türlü vuslata eremeyen âşıklar gibi birbirini kovalıyor, huzur içinde akıp gidiyordu. Ben ve dostlarım, mezuniyet sınıfında kaygısız günler yaşıyorduk. İnsanların hayattaki en değerli şeylerini bırakıp gitmesi çok zor olurdu. Bizim için de canımızdan çok sevdiğimiz okulumuzu bırakıp, bir ömür boyu terk etmek gerçekten çok ağırdı. Ama gelecekte insanlığa çok büyük faydamız dokunacağını düşünerek gönlümüzü ferahlatıyorduk. Biz artık elinden epey iş gelen, yetişkin birer genç olmuştuk.

Öğretmenimiz Luiza, beni ve dostlarımı nedense aniden çağırttı ve okul direktörü Rose’un odasına götürdü. (Okul başkanımızın makamı sizin dilinizde daha net anlaşılsın diye bu kelimeyle ifade ediyorum). Rose Hanım odasına geldiğimizi fark edip, oturmamıza müsaade ettiler. Hepimiz zihnimizden hızlıca göz gezdirip bitirdikten sonra, tam amaçlarımızı söylemek için ağzımızı açmıştık ki, dışarıdan birinin kapıyı tıklattığı ve kâtibin heyecanlı bir sesle: “Her şey yolunda!” diyen yumuşak nidası işitildi. Rose Hanım bizlere dönerek şöyle dedi:— "Bildiğiniz üzere, memleketimizin batı ve güney taraflarında yine savaş başladı. Bu yüzden tüm usta sihirbazlar yola koyuldu. Geride kalanlar da dış koruma olarak bize çok gerekli olacak. Lakin, sizlere de malumdur ki, kötülükte dengi olmayan devler (gigantlar) mektebin birinci sınıf talebelerini ve ayrıca ‘Ayji’ köyü ahalisini kaçırıp götürmüşler. Sizler için tehlikeli olsa da, onları kurtarmanızı rica etmekteydim. Bu, memleketimiz için çok büyük bir yardım olurdu. Sizlerin yola çıkış gününüzü dül ekan günü, yani cumartesi gününe belirledik. Bugün büron günü, yani pazar olduğu için, düşünüp taşınmanız adına hesabınızda beş gün var. Rahatça düşünüp taşınıp gelirsiniz. Şimdi sizlere gitmeniz için müsaade."Biz düşünüp taşındıktan sonra, hepimiz gitmeye karar verdik. Bununla birlikte hemen hazırlıklara başlayıp, iş planımızı çizip aldık.Devlerin (gigantların) ne sebeple bu kadar vahşi olduğunu sizlere anlatmasam, seyahatimizin amacını anlamakta zorlanabilirsiniz. Kadim zamanlarda devler harp vaktinde sakatlanıp, düşman tarafına geçmişler. İyilik galip gelip kazandıktan sonra, devler sürgün edilmiş. O zamandan beri onlar insanlara kötülük ederler.Bir-iki günden sonra benim ve dostlarımın hayatına tehdit salacak korkunç olaylar vuku bulmaya başladı. Geceleyin uyuyup yattığımda, birisi beni dürtüp, ismimi söyleyerek uyandırdı. Evvelinde dostlarımdan biri şaka yapıyordur diye düşündüm. Ama yerimden kalktığımda, dostlarım mışıl mışıl uyuyorlardı.Pencere kenarına varıp, camdan dışarıya baktım. Deminki ses bu sefer dışarıdan işitildi. Dostlarımı uyandırmaya kıyamayıp, merdivenlerden usulca aşağıya indim. Kapıyı açıp, dışarıya baktığımda hiç kimse yoktu. Biraz etrafı dolandım. Yine kimse yoktu. Bu yüzden arkama dönmek üzereyken, bir de baksam karşımda kahkahalar atarak gülen, devasa bir dev duruyor! Kaçmak için hamle yapmaya çalıştım ama o öfkeyle tek bir pençesiyle beni yakalayıverdi. Beni yan cebine yerleştirdikten sonra, kendi meskenine doğru büyük adımlarla yola koyuldu.

Dehasal mağaraya ulaşıp, muhafızların izniyle içeriye girdi. Başlangıçta mağara kenarına varıp, cebinden beni çıkarttı ve yere koydu.

Hükümdar dev beni görünce kahkahalarla güldü. Onun gülüşü gök gürlemesinin gürültüsüne benziyordu. Kendini toparlayıp, gözlerimin içine dik dik bakarak şöyle dedi:

-– “Rose mahkumları azat etmek için senin gibi bir veletten başka sihirbaz bulamadı mı? Demek, sihirbazlık okulu senin gibi ağzı süt kokan yumurcaklara kaldı ha? Bakalım elinden neler gelecek. Mahkum halinle diğer esirleri azat edebilirsen, sana söz veriyorum, devler asla kötülük yapmayacaklar. Alın götürün bu sihirbazı! Onu en tehlikeli suçluların saklandığı zindana atın!”

Devler beni zindana götürene kadar ağzıma gelen sözlerle onlara hakaret ettim. İşin ilginç yanı, onlar bana zarar vermeden zindana kapatıp gittiler. Aksine, yanımda sihirli iğnem de yoktu. Buradan sihir kullanarak çıkmak imkansızdı. Çünkü zindan taşlardan yapılmıştı; eğer sihir kullanırsanız, diğer mahkumlara zarar vermeniz mümkündü. Ben de sabredip, dostlarımın gelmesini beklemek mecburiyetinde kaldım. Oda arkadaşım olan mahkumun sözlerine bakılırsa, devlerin hükümdarının kızı diğerlerine benzemeyen, merhametli biriymiş. Birkaç esiri serbest bıraktığı için cezalandırılmış bile. Cezalandırılmasına rağmen, haftada bir gün babasından gizlice mahkumlara yiyecek getirirmiş. Şansıma, devin kızı yarın gelecekti ve tüm mahkumlar onu dört gözle bekliyordu. Onun ismi Rosalina’ymış ve devler ona “ganj” diye hitap ediyormuş. Herkes ona hürmetle yaklaşırdı. Rosalina henüz gelmemişti. Bu durumdan üzüntüye düştüğümü fark eden esir Cem amca, onun mutlaka geleceğini söyleyerek beni teselli etti.

Ertesi sabah mahkumların gürültü patırtısıyla uyandım. Yerimden kalkıp baktığımda, karşımda güzel ve dehasal bir dev kız duruyordu. Rosalina olduğunu, bana merhametle bakan gözlerinden anladım. O diğer mahkumlara yiyecek ve giyecek dağıtıp bittikten sonra yanıma geldi. Onunla sanki yüz yıllık dostlar gibi oluverdik. İtiraf etmeliyim ki, cesur ve temiz kalpli biriydi. Binbir rica ile beni buradan azat etmesini istedim.

-– “Rosalina, lütfen beni buradan kurtar!” diye yalvardım.

Rosalina biraz darıldı herhalde, bunun imkansız olduğunu söyleyerek çekip gitti.

2 Beğeni

Ben üzgün bir halde otururken, Rozalina geri geldi. Diğerlerini kurtarmak adına özgür kalmamı istediğini ve bana yardım edeceğini söyledi. Ancak bugün değil, yarın, yani dül ekan günü tan vaktinde beni azat edeceğini belirtti.

-– “Neden bu kadar şanssızım? Bizim mahkumları azat etmemiz, en geç cumartesi günü tan vaktinde özgür kalmamız gerekirdi. Yoksa dostlarımın yanına yetişemeyiz,” diye içim burkuldu.

Cem amca üzülmememi, şafak vaktinde özgür kalırsam dostlarımın yanına zamanında yetişebileceğimi söyleyerek beni teselli etti.

Ertesi gün tan vaktinde Rozalina anahtarla parmaklık kapısını açtı. Onun yardımıyla arka kapıdan çıkınca, prensese teşekkürlerimi sundum. Sihirbazlık okuluna kısa sürede ulaştım. Dostlarımla görüştüğümde, onların memnuniyetini hissettim. Benim yerime başka bir sihirbazı seçip, hazırlıklarını tamamlamışlardı. Planın değişmemesi adına, onu da kendimizle birlikte götürmeye karar verdik.

Biz seyahat hazırlıklarını görmenin yanı sıra, o güne kadar yaşanan olayları birbirimize anlatmaya başladık. Ben kaybolduktan sonra, dostlarımın başına teker teker kötü günler gelmişti. Klarissa okulun etrafında dolaşırken, mutfak yakınında birinin yardım isteyerek çığlık attığını işitmişti. Koşarak vardığında orada kimsenin olmadığını görmüş, hayretler içinde geri dönmek istemişti. Nedense, her adım attığında etrafında dumanlı bir hayaletin lanet okuduğunu görüp, korkudan çığlık atarak kaçmaya yeltenmişti. Bilinmeyen hayalet onun omuzlarından tutup sarsmıştı. Klarissa heyecanlanıp göğsündeki sihirli iğneyi almak istediğinde, hayalet onun yüzüne tokat atıp, ellerini de bağlayıp fırlatmıştı. O hayalet bir anda tüylü, gürbüz bir canavar kılığında belitip, üzerine doğru hücum etmeye başlamıştı. Burası eski mutfak olup, yeni mutfak epey uzaktaydı. Üstelik, okulun bu harabe, ıssız yerine nadiren bir insan evladı denk gelirdi.

Hayalet şarkı söyleyerek Klarissa’yı uyutmaya başlamıştı.

Şansına, Bob onun sesini işitmiş olacak ki, alelacele yetişip gelmişti. Dostuna yardım etmek adına sihirli iğne yardımıyla hayaleti kovup göndermişti.

O esnada Klarissa baygın bir haldeydi. Bob zamanında yetişip gelmeseydi, hayalet Klarissa’nın gücünü emip bitirir ve onu helak ederdi.

Bizim dünyamızda kötülüğe hizmet eden kara hayaletler başıboş gezer, sihirbazların gücünü emip sömürerek daha da güçlenirlerdi. Ustalarımız, daima onlardan sakınmamız için ikişerli gruplar halinde yürümemiz gerektiğini tembihlemişlerdi.

Flarian’ın başından da çok korkunç bir olay geçmişti. Tan vakti kütüphaneye giden dostumuzu, hüzünlü melodilerle şarkı söyleyen, dünyada eşi benzeri olmayan güzel bir kuşun sesi kendine çekmişti. Yanına vardığında kuş uçup başka bir dala konmuştu. Flarian da onun peşinden gitmeye devam etmişti. Kuşun sihirli nağmesine kapılarak çalılıkların, ormanın derinliklerine doğru gittiğini fark edememişti. Geri dönmeyi düşünmüş ama kuşun yuva kurduğu o mühim yeri öğrenince, dönmekten vazgeçip ormanın içlerine doğru yürümeye devam etmişti. Nihayet kuşun yuvasını görünce arkasına dönmek istemiş lakin geldiği yoldan sapıp, yönünü kaybetmişti.

Bütün çabalarının beyhude gitmesinden dolayı üzülerek, gün ağardığında aramaya koyulmayı aklına koydu ve bir ağacın kovuğuna gizlendi. Etraftan her türlü korkunç sesler işitilmeye başlamıştı. Flarian, başlangıçta orman korkunç olduğu için kulağına her çeşit seslerin geldiğini düşünüp aldırış etmemişti. Ancak sesler gitgide daha güçlü ve yakından duyulmaya başladı. Flarian gizlendiği yerden çıkıp baktığında, alvastıların (gulyabanilerin) dans ettiğini gördü. Onların sabaha kadar eğleneceklerini düşünüp tam korkuya kapılmamıştı ki, tam ağaç kovuğuna girecekken bir çocuğun çığlık atan sesi işitildi.

Flarian alvastılara dikkatlice baktığında, bir çocuğu araya alıp ona eziyet ettiklerini gördü. Çocuğa yardım etmek amacıyla koşarak alvastının yanına vardı. Onlar gürültüden birinin geldiğini fark etmemişlerdi. Flarian var gücüyle haykırınca, her şey bir saniyede suspus oluverdi. Alvastılar Flarian’ı yakalamaya yeltenmiş, o ise kaçmaya başlamıştı. Sihirli sözlerle alvastıların başını sersemletip, ormanın ortasındaki göle atlamış ve gözden kaybolmuştu.

Alvastılar Flarian’ı arayıp bulamayınca, çocuğun yanına geri dönmüşlerdi. Ancak Flarian sudan çıkıp, ağaçlara bıraktığı işaretler yardımıyla hızla koşan çocuğun yanına onlardan daha önce yetişmişti. Çocuğun yanındaki alvastıları sihir gücüyle mahvedip, çocuğu azat etmişti. Alvastılar yetişip gelmeden evvel kaçmayı başarmışlardı. Onları şaşırtmak maksadıyla üst kıyafetlerini başka bir patikaya fırlatıp, çocuğun elindeki harita yardımıyla çıkış yolunu bulmuşlardı.

Yolda onlara aniden cin-yarasalar hücum etmişti. Flarian sihirli hançeri yardımıyla onların gözlerine kör edici güçlü bir ışık düşürüp yakmıştı. Aslında yarasalar kör olmalıydı ama bu cin-yarasalar her şeyi çok iyi görürdü. Şimdiyse onların gözleri hiçbir şeyi görmüyordu. Buna rağmen, onlar işitme azalarıyla cenk etmeye devam etmişlerdi. Flarian ve çocuk çeviklikle onları kıra başlamışlardı. Dehşete düşen cin-yarasalar uçup gitmişlerdi.
Onlar, nihayet harita yardımıyla en yakın yoldan yürüyüp, ağaçlık çalılıktan çıkmışlardı. Çocuğun ismi Tom olup, o sihirbazlık mektebi yakınındaki köyde ikamet edermiş. Flarian onunla dostlaşıp, evine gözetip koymuştu. Evlatlarından endişelenen anne-babası dostumuza minnettarlık bildirip, mihman etmişlerdi.
Ertesi günü tan seherde mektebe varan Flarian başkalarını endişeye salmamak için, rahatsızlığı sebebiyle gelemediğini söylemişti.
Ondan beri neredeyse hiçbir hadise vuku bulmadı. Cumartesi günü erken tanyerinde menzile girip geldim. Ben de dostlarıma başımdan geçenleri anlatıp verdim. Akşam yemeklerini silip süpürdükten sonra, beşimiz gerekli mühimmatlarla gigantlar mağarasına doğru yola çıktık. Menzile ulaştığımızda, sığınak yerine geçtik. Etrafı gözden geçirip, gece nöbetçilerini hipnozla uyutup koyduk. Mağaradan işitilen gürültü patırtıdan gigantların eğlenceyle meşgul olduğunu bilmek mümkündü. Arka kapıyı açıp, içeriye girdik. Birer birer dikkat ve temkinle uzun patikadan gidip durduk.
Nihayet hükümdar gigant oturan odanın eşiğini bulduk. Kapı kilidini kırıp, içeriye girdiğimizde gigantlar bize ehemmiyet bile vermeyip, dans etmekle meşguldüler. Birden hücuma geçtik. Çeviklikle onları urganlarla bağlayıp uyutup tastık. Şah kayıp olmuştu. Onu dehşet içinde her yerden aradık. Şahı mahkumlar odasından bulduk. O can çekişen bir halde Melike Grabella’ya hançer dayayıp duruyordu. O bize bütün bir vahşetle dikilip dedi ki:
— "Eğer bana karşı bir hareket yapacak olursanız, melikenin başını gövdesinden ayırıp taşımam. Koyduğum şartlarıma razı olursanız, kendiniz için iyi olur. Hepiniz silahlarınızı indirip, yanıma gelin.

Çok iyi, sizlere söylemek istediğim şartım şudur: Mahkumlar ve asilzadeler mağarada kalacak, geldiğiniz yerinize geri dönmeniz lazım. Sözlerim anlaşıldıysa, gözümden defolun!"

Bizim başka çaremiz olmadığı için, onun şartlarına geçici olarak boyun eğip mağarayı terk ettik. Dışarıya çıkıp, ormanlık alana giderek tan sökene kadar plan yapıp gözümüzü bile kırpmadık. Şah etrafı çok sıkı bir kontrol altına almıştı. Biz mağaranın üzerinden tırmanıp çıkıp, yukarıdan oklar yardımıyla muhafızları öldürdük. Kilidi kırıp, hızla mahkumların yanına vardık. Mahkumları azat edip, Melike Grabella ile birlikte dışarıya çıkarıp gönderdik.

Mahkumlara yemek getiren gigant bizim geri geldiğimizi haber vermek için bağırmaya başladı. Onu susturana kadar gigantlar etrafımızı sarıp aldı.

Onlarla yapılan cenk eskisinden çok daha çetin oldu. Biz onları şaşırtıp kaçmak istediğimizde, kapı ağzını üfleyerek ağ ile kapatıp koydular. Var gücümüzle hareket etsek de, ağdan kurtulmanın imkanı yoktu.

Onlar üzerimize vahşi canavarları saldılar. Onlar da çok devasaydı ve gitgide yakınlaşıp geliyorlardı.

Ben her ne kadar sihirli sözleri ustalıkla kullanamasam da, risk almaya karar verdim. Sihirli dualardan birini okudum. Etrafa yüksek ses çıkararak içeriye, etrafı ateşle kaplanmış “sihirli taş” girip geldi. Taş gitgide etrafı yakıp, kavurup gidiyordu. Gigantlar dehşet içinde denk gelen tarafa kaçışıyorlardı. Ben taşın yönünü şahın özel odasına doğru çevirdim. Şah elinden gelen tüm hünerini işe koştu. Hiçbir sihir fayda vermeyince, ayaklarımın dibine diz çöküp yalvarmaya başladı. Ben taşı bir anlık durdurdum; gigantlar bundan sonra kötülük yapmayacaklarına söz verirlerse, afeti ortadan kaldırabileceğimi söyledim.

Çaresiz kalan şah bana söz verip, imzalanmış resmi bir belge teslim etti. Ben de derhal taşı geri gönderdim. Biz gigantlarla barış imzaladıktan sonra, ben tüm sihirbazlar adına Melike Rosalina’ya minnettarlığımı bildirdim.

Biz mahkumlarla birlikte sihirbazlık mektebine geri döndük.

Zafer şerefine büyük bir ziyafet düzenlendi. İyi bir sonuç gösterdiğimiz için bize “En İyi Sihirbaz Talebe” unvanı verildi. Bununla anne ve babam benimle gururlanmaya başladılar. Sonraları ben, gigantları yendiğimiz sırada bize kötülük yapmak isteyen kişiyi buldum. Bu Jozefina’ydı; aslen John Black’in yeğeni olup, bizi kendisine rakip görüp duruyormuş. Ama onun bu kötü niyeti amele inmedi. Liderimiz Rose onu ahlakını düzeltmesi için ıslah evine gönderdi.

Dostlarım, henüz biz pek çok ilgi çekici sarguzashtı bir arada baştan geçireceğiz. Şimdilik size bir müddet görüşene dek elveda deyip kalıyoruz. Dünyadaki tüm arzularınızın icabetini dileyip kalıcı, sevimli Suğdiyana’nız.

2 Beğeni

SUĞDİYANA VE GİZEMLİ KUYU

Sizinle yeniden, bu kez satırlarda da olsa buluştuğum için çok mutluyum! Garzi sizlerle gıyaben dertleşiyor olsak da bundan nihayetsiz bir memnuniyet duyuyorum. Sizler kalbime en yakın insanlarsınız.

Okulumuzu başarıyla bitirip, üst düzey büyücü olmak için “Ayokçi” adlı akademinin yolunu tuttuk. Çok sevdiğimiz eski okulumuzdan ayrılmak içimizi biraz burksa da, bu yeni yer bizi büyülemeyi başardı. Burada adım başı sihirli ve gizemli olaylarla karşılaşıyorduk.

Kayıt alanındaki görevli listeyi inceleyip seslendi:

-– Herkes buraya baksın! Sınıflarınızı açıklıyorum. Suğdiyana ve Flarion, siz aynı gruptasınız. Bob ve Clarissa, sizler de diğer grupta eğitim alacaksınız.

Flarion sevinçle omzuma dokundu:

-– Harika! Desene yine beraberiz.

Benim aklım ise tamamen başka bir yerdeydi. Akademinin tam ortasında, bahçenin merkezinde gizemli bir kuyu duruyordu. Onu gördüğüm andan beri merakımdan yerimde duramıyordum. Hemen sağa sola sormaya başladım.

Sınıftaki çocuklardan birini durdurup sordum:

-– Hey, şu bahçedeki kuyu hakkında bir şey biliyor musun?

Çocuk sesini alçaltıp gizemli bir tavırla cevap verdi:

-– Hayır, ama hakkında anlatılan bir sürü eski efsane var.

Durmadım, bulabildiğim her bilgiyi topladım. Araştırmalarıma göre bu kuyu, milattan önce VI. yüzyılda, güçlü Örümcek Kral ve efsanevi Büyücüler tarafından inşa edilmişti.

Ben topladığım bilgileri anlatırken arkadaşlarım şaşkınlıkla sordu:

-– İyi de, bu kuyu tam olarak ne amaçla yapılmış ki?

-– İnsanların inancına göre, — diyerek açıklamaya başladım, — bu sihirli kuyunun dibinde devasa bir hazine saklıymış. Öyle bir hazine ki, ömrün boyunca harcasan bile bitiremezmişsin! Ve en heyecan verici kısmı: Bu kuyu tuttuğun her dileği gerçeğe dönüştürüyormuş!

Flarion heyecanla lafa girdi:

-– Durun, ben de bir şey duydum! Kral Örümcek bizzat bu kuyunun suyunda yıkanmış ve tüm hastalıklarından tamamen kurtulmuş. İşte bu yüzden kuyunun suyu kutsal sayılırmış.

Fakat ne yazık ki tüm bunlar geçmişte kalan eski efsanelerden ibaretti. Çünkü günümüzde kuyu tamamen kurumuş durumdaydı.

Bir gün hocamız Labzina, Profesör Lori’nin odasından yüzü asık bir şekilde çıktı. Söyledikleri hepimizi büyük bir endişeye sürükledi:

-– Çocuklar, kötü haberlerim var, — dedi hocamız derin bir iç çekerek. — Bazı kara büyücüler bu gizemli kuyuyu kötü emelleri için kullanmaya başlamışlar. Tüm güçlerini toplayıp karanlık bir planın peşine düşmüşler.

Sihirli kuyunun başında saatlerce oturur, onun tarihini ve bugünkü durumunu hayal ederdim. Araştırmalarım sonucunda, büyü dünyasında adı dilden dile dolaşan ünlü büyücü ve filozof Hukamo ile tanışma şerefine erdim. Hukamo, tüm hayatını bilime ve sihir sanatına adamış bilge bir adamdı. Onunla uzun uzun sohbet ettik.

-– Efendim, — dedim saygıyla eğilerek. — Bana sihirli kuyu hakkında bildiğiniz her şeyi anlatır mısınız? Lütfen, buna çok ihtiyacım var.

Hukamo derin bir nefes alıp sakalını sıvazladı:

-– Bak çocuk, — dedi bilgece bir sesle. — O kuyu o kadar güçlü ve sağlam yapılmıştı ki, zamanında insanları birçok büyük felaketten korudu. Kurumasının sebebi ise bambaşka… Bir büyü yüzünden su kendi yolunu değiştirdi, başka bir yöne akmaya başladı. Sonunda da kuyu tamamen kurudu.

Aradan yıllar geçmiş ve bu ülkeye düşman orduları saldırmıştı. Ancak imparatorluğu bilek gücüyle alt edemeyeceklerini anlayınca kurnazca bir hileye başvurup barış antlaşması teklif ettiler. Adaletli şah ise onların bu sinsi teklifini kabul edip şehre girmelerine izin verdi. Düşmanlar, ticaret malları aracılığıyla şehre ölümcül bir salgın hastalık yaydılar! Ardından, sömürge olmayı kabul etmeleri karşılığında şifa veren gizemli bir bitkiyi vermeyi şart koştular. Veliaht prens bu hastalık yüzünden vefat edince, çaresiz kalan şah teklifi kabul etmek zorunda kaldı.

Aradan bunca zaman geçmesine rağmen, hâlâ mazlum halk bu zalim şaha karşı baş kaldıramıyordu. Çünkü başlarına yeni felaketlerin gelmesinden korkuyorlardı.

Hukamo gözlerime bakarak sözlerine devam etti:

-– Bize sadece ve sadece o gizemli kuyunun şifalı suyu yardım edebilir.

Heyecanla lafa girdim:

-– O zaman suyun yatağını bulup onu yeniden eski yerine döndüremez miyiz?

Hukamo iç çekerek başını salladı:

-– Bu o kadar zor ve tehlikeli bir iş ki… Ben bile tek başıma bunun altından kalkamadım.

-– Peki ya ben yardım etsem? — diye sordum cesaretle. — Belki bu işi birlikte başarabiliriz, ne dersiniz?

Hukamo bu teklifim üzerine derin düşüncelere daldı:

-– Bunu bir düşüneyim… — dedi.

Akşam olmuştu, vedalaşıp odama döndüm ve yatağıma uzandım.

O gece hayatımın en korkunç rüyasını gördüm. Rüyamda göz alabildiğine büyük, ağaçları rengarenk çiçekler açmış muhteşem bir bahçedeydim. Bahçenin tam ortasında bir sedir, üzerinde ise eski, yırtık pırtık giysilere sarınmış bir adam yatıyordu. Merakla yaklaştım. Dikkatli bakınca şok oldum! Bu adam, akademinin yatakhane görevlisi Şohruhiya’dan başkası değildi! Gözleri sımsıkı kapalıydı ama elleri tir tir titriyordu.

Korkup hemen yanından uzaklaşmak istedim. Tam arkamı dönmüştüm ki, aniden bileğimden sıkıca yakaladı!

-– Bırak beni! — diye bağırmaya çalıştım ama sesim çıkmadı.

O anda etraftaki tüm ağaçların yaprakları bir anda sararıp soldu, güzelim çiçekler dökülüverdi. Çevremizi kapkaranlık bir sis bulutu kaplamaya başladı. Şohruhiya’nın bütün vücudu ise eriyip kemikleri görünmeye başladı.

Yüzü korkunç, canavarca bir hal alıyordu! Korkudan tüm vücudum sırılsıklam ter içinde, çığlık atarak uyandım. Kabusun etkisinden kurtulamamış, kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Kendi kendime rüyamı anlamlandırmaya çalışırken sabah oldu. Tan vakti hemen hocam Labzina’nın yanına koştum ve Hukamo’nun söylediklerini bir bir anlattım.

Hocam kaşlarını çatıp sert bir sesle beni uyardı:

-– Bak Suğdiyana, o adam bilim ve büyüyle uğraşmaktan artık aklını kaçırmış! Onunla bir daha sakın konuşma, bu sana kesin emrimdir!

Bugünkü ilk dersimiz, göz gücüyle eşyaları bir yerden başka bir yere taşımaktı. Bu büyüyü tam profesyonelce olmasa da her halükarda iyi bir şekilde yapmayı başardım.

-– Aferin çocuklar, ilk aşama bitti, — dedi hocamız Anna. — Şimdi ustalardan öğreneceğiniz ikinci dersimize geçiyoruz: Sihirli ağaçları aşılamak!

Hocamız Anna’nın açıklamasına göre, bugün “Kundal” ağacının dallarını “Küyensuyak” ağacına aşılayacaktık. Fakat bu iş sandığımızdan çok daha zordu. Çünkü Kundal ağacının tıpkı bir insan gibi gözleri, ağzı, elleri, burnu, hatta upuzun el ve ayakları vardı! Bizim görevimiz, Kundal ağacının dallarını kesip, sadece kocaman bir ağzı olan Küyensuyak ağacına aşılamaktı. Kundal ağacının dallarını kesmeye çalıştığımız an ortalık birbirine girdi! Ağaç can havliyle çırpınmaya başladı.

-– Dikkat et! — diye bağırdı Flarion.

Dallar üstümüzü başımızı acımasızca tırmaladı, yüzümüzü gözümüzü çizip kanattı. Bu da yetmezmiş gibi, kulakları sağır eden tuhaf, tiksindirici bir ses çıkararak hepimizi dehşete düşürdü.

Hocamız Anna’nın yardımıyla nihayet bu zor işi tamamladık. Yanımıza gelip ağaçları inceledi:

-– Bu ağaçları aşılamak çok önemli bir görevdi çocuklar, — dedi gururla. — Çünkü Küyensuyak ağacı meyve vermez ama gövdesi güneşe dayanıklı, sapasağlam ve dalları çok güçlüdür. Kundal ağacının gövdesi ise zayıf olmasına rağmen meyvesi şifalıdır; kökü, yaprakları ve gövdesi pek çok hastalığa ilaç olur. Artık bu ikisi birleşti, hem güçlü hem de şifa dağıtan tek bir ağaç olarak büyüyecekler.

Üçüncü dersimiz ise en tehlikelisiydi: Hipnoz yardımıyla insanları uyutmak ve onlar aracılığıyla istediğimiz her işi yaptırmayı öğrenmek! Bu derste işler iyice sarpa sardı ve birçok öğrencinin notu fena düştü. Hatta bazı beceriksiz öğrenciler sınıftan kovuldu! Sözleri dikkatsizce ve yanlış telaffuz etmek yüzünden korkunç olaylar yaşandı.

Sınıf arkadaşımız Bob, büyü sözlerini yanlış söyleyince hipnozdaki öğrenci nefessiz kaldı, kendini boğarak ölmenin eşiğinden döndü! Ayla ise rekabeti çirkinleştirdi. Sırf rakibini saf dışı bırakmak için kelimeleri bilerek yanlış kullandı; rakip öğrenciyi uykusunda büyük bir felakete sürüklemek istedi. Ancak büyü ters tepti!

-– Hayır, dur! Neler oluyor? — diye çığlık attı Ayla.

Hipnozdaki öğrenci aniden gözlerini açıp uyandı ve öfkeyle Ayla’nın üzerine atıldı! Meğer hipnoz esnasında Ayla, Zuhra’ya kendi annesini öldürmesini emretmişti! Zuhra bu korkunç emrin yarattığı şok ve büyük bir öfkeyle uykusundan fırlamış, çılgına dönmüştü…

1 Beğeni

Devamı..

Suçunu itiraf eden Ayla’yı hemen akademiden kovdular.

-– Nihayet adalet yerini buldu! — diye mırıldandı Flarion rahatlayarak.

Günün bir sonraki ve son dersi ise at yarışlarıydı. Aslında bizim atlarımız, sizin bildiğiniz atlardan tamamen farklıydı. Gözünüzde canlanması için anlatayım: Bacakları kalın, fil bacağına benziyordu. Boyun yapıları daha uzundu ve en önemlisi, kanatları vardı! Üstelik bu atlar etçildi; sahibinden başkasına yaklaşırsa ölümcül yaralar açabilirdi. Genellikle küçük kemirgenlerle beslenirlerdi.

Yarışa birkaç dakika kala atım Arslon’un yanına gittim. Beni görünce hemen şımarmaya başladı.

-– Güzel oğlum benim, bugün büyük gün! — diyerek atımı eyerledim ve üzerine bindim.

Hakem meydanın ortasına çıkıp gür sesiyle yarışın kuralını açıkladı:

-– Dikkat! Yarışın şartı şudur: Gökyüzündeki kuşlardan birini okla vuracaksınız ve bitiş çizgisine birinci olarak ulaşacaksınız! Rakip takım ise yarış boyunca size engel olmaya çalışacak!

Hakem yarışın başlaması için sıraya geçmemizi söyledi. Yarışmacılar toplandıktan sonra büyük poyga başladı. Yarışın en zor kısmı, altı asıl katılımcının üzerindeki roldü. Çünkü kuşu vurup yarışta hiçbir şey olmamış gibi, kuşun ikisini birden alıp gitmek gerekiyordu. Kalan altı yarışmacı ise rakip takıma engel olmak için her şeyi yapacaktı.

Ben de asıl yarışmacılardan biri olduğum için hemen yayıma bir ok yerleştirdim. Rakip takımın tüm engellemelerine ve üzerime sürmelerine rağmen hedefimi kolayca, tek atışta vurdum!

-– İşte bu kadar! — diye bağırdım sevinçle.

Şimdi sonraki görev, kuşu alıp bitiş çizgisine birinci olarak varmaktı. Tam hızlanmıştım ki, rakip takımdan bir süvari sinsice yaklaştı. Onun tulpari benim Arslon’un bacağını fena ısırdı ve derin bir yara açtı!

-– Hayır! Arslon! — diye çığlık attım.

Rakibim hile yaptığı için pis pis sırıtıyordu ama sevinci kursağında kaldı. Hakem bu çirkin hileyi hemen fark etti:

-– Kural ihlali! — diye bağırdı hakem öfkeyle. — Centilmenliğe aykırı davrandığın için diskalifiye edildin!

Artık beni kimse takip etmiyordu. Arslon’un durumu ağır olsa da, acıya dayanarak büyük bir gayretle koştu ve ilkler arasında bitiş çizgisini geçmeyi başardık! Yarış biter bitmez atımı hemen acil şifahaneye götürdüler.

-– Lütfen ona iyi bakın, o gerçek bir kahraman! — dedim görevlilere.

Son dakikalarda, iki grubun temsilcileri aynı anda bitiş çizgisini geçti. Ancak bizim vurduğumuz kuşların sayısı iki tane fazla olduğu için yarışı bizim grup kazandı!

-– Başardık! Biz kazandık! — diye birbirimize sarıldık.

Büyük bir mutlulukla yatakhaneye döndük. Geç vakte kadar ailelerimizden gelen hediyeleri açtık, özlem dolu mektupları okuduk.

Gece yarısı olduğunda ise bir türlü uyku tutmadı. Kafam çok doluydu, hava almak için dışarı çıktım. Ay ışığında yürürken ayaklarım beni istemsizce o kuruyan sihirli kuyunun başına götürdü. Tam kuyunun kenarına oturmuştum ki, arkamdan bir fısıltı duydum:

-– Suğdiyana… Buraya gel…

Arkamı dönüp baktığımda gözlerime inanamadım. Bilge filozof Hukamo, karanlığın içinden eliyle beni gizlice yanına çağırıyordu!

O an hocam Labzina’nın “Onunla bir daha sakın konuşma!” deyişi aklıma geldi. Gitmeli miydim, gitmemeli miydim? İçimde büyük bir savaş başladı.

-– Ne olursa olsun, o yaşlı bir bilge. Saygısızlık etmeyeyim, — diye düşündüm ve yavaş adımlarla Hukamo’nun yanına doğru yürüdüm…

Filozof Hukamo gözlerimin içine bakarak fısıldadı:

-– Planı gerçekleştirmek için en doğru zaman bu gece, Suğdiyana. Şimdi ya da asla!

Tam o sırada inanılmaz bir olay yaşandı. Yatakhanenin nöbetçisi Şohruhiya, karanlığın içinden bir halat yardımıyla aşağıya inmeye başladı! Halatın bağlı olduğu sütun o kadar sağlamdı ki, biz de hiç düşünmeden ardı ardına kendimizi kuyunun karanlığına bıraktık. Kuyunun dibine doğru indikçe elimizdeki meşale önümüzü aydınlatıyor, buz tutmuş yolları eritiyordu. Yolun sonuna yaklaştığımızda kulağımıza dehşet verici, tüyler ürpertici çığlıklar gelmeye başladı. İçerideki esrarengiz sesler artık çok net duyuluyordu.

Birdenbire ayağım kaydı!

-– Ah! — diye çığlık attım.

Hukamo son anda kolumdan tutup beni yukarı çekti. Eğer beni tutmasaydı, o dipsiz karanlığa çakılacaktım.

Nefes nefese etrafı incelediğimde, tahtın üzerinde oturan Şohruhiya’yı gördüm. Meşalenin ışığı etrafı aydınlattığında gözlerimize inanamadık: Ayaklarımızın altında sayısız insan çığlıklar atıyor, tuhaf bir ayin gerçekleştiriyordu! Şohruhiya elini kaldırdı ve kalabalığı susturdu. Ardından, baş köşede duran devasa Buda heykelinin şerefine kurban etmek üzere esiri getirmelerini emretti. El ve ayakları zincirlenmiş talihsiz bir kadını alevlerin üzerine doğru götürüyorlardı!

Bu vahşete dayanamayıp acı içinde bağırdım:

-– Hayır! Durun!

Şansıma Hukamo hemen eliyle ağzımı kapattı ve beni bir kenara çekti:

-– Şşşt! Sessiz ol! — diye fırçaladı.

Ancak bir taşın yuvarlanmasıyla çıkardığımız ses yüzünden bizi fark etmişlerdi. Kral Şohruhiya öfkeyle haykırdı:

-– Yakalayın onları! Ezip geçin!

Onun emriyle muhafızlar üzerimize doğru çullandı. Hukamo beni öne doğru itti:

-– Sen içeri koş ve esirleri kurtar! Ben düşmanı oyalayacağım!

-– Dikkatli olun, efendim! — dedim.

Koşmadan önce Hukamo’ya yardım etmek için sihirli bir dua okudum ve düşmanların üzerine taş yağdırdım. Hemen içeri daldığımda, parmaklıklar ardında zincirlenmiş sayısız esir gördüm. Hücrelerin kapısını sihirli bir büyüyle un ufak ettim.

-– Özgürsünüz! Haydi, silahlanın ve savaşın! — diye bağırdım.

Esirler acımasızca, canla başla düşmana karşı savaşmaya başladı. Ben de elimden geldiğince büyüleri fırlatarak onlara yardım ettim. Esirlerin kazandığını gören Şohruhiya ve yandaşları arkalarına bakmadan kaçmaya yeltendi.

-– Hiçbir yere kaçamazsınız! — diyerek yollarını büyük bir sihirli kaya parçasıyla tamamen kapattım.

Onları kuyudan çıkardığımızda, etraf bir anda mucizevi bir şekilde aydınlanmaya başladı. Herkes kuyunun yatağının yönünü değiştirdiğimizi hayranlıkla kabul etti. Halk, yıllardır kayıp olan kardeşlerine kavuşmuştu. En güzeli de, esirlerin arasında kayıp prens ve prenses de vardı!

Prens elimi sıkarak teşekkür etti:

-– Bizi kurtardınız, Suğdiyana. Şimdi sıra ülkemizi temizlemekte!

Onlar sihirli kuyu suyundan güç alarak düşmanı tamamen yurdumuzdan kovdular. Düşman ordusunun teslim olmasında bizim de büyük bir payımız olmuştu.

Filozof Hukamo, icat ettiği özel bir cihaz yardımıyla suyun yönünü tekrar eski haline döndürdü. Sihirli kuyu, şifa dağıtan o berrak suyla yeniden dolup taştı. Halk bizi alkışlıyordu. Ben ve Hukamo, gösterdiğimiz bu büyük cesaret ve kahramanlıktan dolayı ödüllendirildik.

Üstelik sihirli kuyudan birer dilek dilememize de izin verildi. Hukamo’nun ne dilediğini bilmiyorum ama ben her zaman insanların mutlu olmasını ve iyiliğin kötülüğe karşı daima zafer kazanmasını istedim. Sihirli kuyu ise bu dileği gerçekleştirmenin aslında her birimizin kendi ellerinde olduğunu fısıldadı. Hain Şohruhiya ve işbirlikçileri ise hak ettikleri cezayı alarak darağacına asıldılar. Ben ise akademideki eğitimime kaldığım yerden devam ettim. Bu büyük başarımdan dolayı bana ödül olarak okulda büyük ayrıcalıklar ve ek puanlar verdiler.

Şimdilik görüşmek üzere, sevgili dostlarım!

1 Beğeni

SUĞDİYANA VE BÜYÜLÜ SARAY

Selamun aleyküm! Eğer Suğdiyana’nın bir sonraki heyecan dolu yolculuğuna eşlik etmek istiyorsanız, hemen hazırlıklara başlayın, çünkü macera kaldığı yerden devam ediyor!

İkinci sınıfa başladığımda, yeteneklerimize göre staj yapacağımız yerlerin listesi açıklandı. En yakın arkadaşım Flarion ile benim staj yerimiz aynı bölgeye çıkmıştı! Hemen yol hazırlıklarını tamamlayıp heyecanla yola koyulduk. Asıl amacımız, akademimiz için kutsal sayılan baht kuşunu, yani o efsanevi Anka kuşunu kötü insanların pençesinden kurtarmaktı. Atım Arslon artık çok daha güçlü ve dayanıklı bir hale geldiği için yolculuğumuz harika geçiyordu; kah uçarak kah dörtnala koşarak kısa sürede düşman karargahına ulaştık.

Etrafı iyice inceledikten sonra planımızı gece uygulamaya karar verdik.

-– Gece yarısı, tam onlar eğlenirken sızacağız, — diye fısıldadım Flarion’a.

Gece olduğunda cadıların ve iblislerin çılgın partisi tam gaz devam ediyordu. Ben tam Anka kuşuna doğru ilerlerken, Flarion düşmanların baskınına uğradı!

-– Flarion! Dayan, geliyorum! — diye bağırdım.

Diğer iblislerin arkadaşıma zarar vermemesi için tüm gücümle dikkatlerini üzerime çekmeye çalıştım. Sihirli iğnem bu zor anlarda bana inanılmaz bir yardım sağladı. Ustam Mariya’dan öğrendiğim o amansız dövüş sanatı tam zamanında imdadıma yetişmişti.

Nihayet Flarion Anka kuşunu o paslı kafesten kurtarmayı başardı. O sırada ben de karargahtan fırlayan muhafızlarla kılıç kılıca amansız bir savaşa tutuşmuştum.

-– Kuşu aldım! Haydi hemen gidelim! — diye haykırdı Flarion.

Karargah avlusunda bizi bekleyen atlarımıza atladığımız gibi arkamıza bakmadan oradan uzaklaştık. Ancak peşimizi bırakmadılar! İblisler, uçan dev boğalarının üzerinde bizi çılgınlar gibi takip ediyor, arkamızdan ok yağdırıyorlardı. Tek amaçları bizi canlı ya da cansız yakalamaktı.

Tam kurtulduk derken Arslon acıyla kişnedi. Düşman oklarından biri onun bacağına isabet etmiş ve derin bir yara açmıştı.

-– Arslon yaralandı, hemen güvenli bir yere sığınmalıyız! — dedim endişeyle.

Uzakta, sislerin arasında devasa bir sarayın kubbesi parıldıyordu. Hemen o yöne doğru atlarımızı sürdük. Yaylarımızla ne kadar ustaca ok fırlatsak da, hem biz hem de zavallı atlarımız artık yorgunluktan bitap düşmüştük.

Kendimizi can havliyle sarayın bahçesine attık ve çalılıkların arasına gizlendik. İşin en tuhafı, bizi deliler gibi arayan iblisler içeriye girmeden, arkalarına bakıp kaçtılar.

O sırada kurtardığımız Anka kuşu süzülerek gelip omzuma kondu. Etraf, şafak sökene kadar büyüleyici bir güzelliğe bürünmüştü.

Ancak ortalıkta çok tuhaf bir durum vardı. Buradaki insanlar tamamen donup kalmıştı, hiçbiri zerre kadar kımıldamıyordu! Biraz şaşkınlık ve tereddüt yaşadıktan sonra, konuşan sihirli haritayı açıp her şeye bir açıklık getirmeye karar verdik. Kendi kendine konuşan harita bize selam verir vermez, çenesi düşmüş gibi durmadan bıdırdamaya başladı.

Araya girip sordum:

-– Hey, dur biraz! Bize şu an donup kalmış olan bu krallık hakkında bilgi verir misin?

Harita bilmiş bir tavırla cevap verdi:

-– Tabii ki! Peki, kısa ve öz bir bilgi mi istersin, yoksa tüm ayrıntılarıyla mı anlatayım?

Flarion öne atılarak:

-– Mümkünse en ince ayrıntısına kadar anlat, lütfen! — dedi.

Harita neşeyle sarsılarak kendi efsanesini anlatmaya başladı:

-– Kadim zamanlarda bu krallık “Güller Şehri” olarak anılırdı. Bu devlete şah olan insanlar adaletli ve son derece cömertti. Onlar yurtlarında o kadar çok hayırlı ve güzel iş yaptılar ki, zamanla bu koca diyar “İyilik Saçan Ülke” ismiyle meşhur oldu. Günler birbirini kovalayıp gidiyordu. Fakat ne yazık ki, zalimlik yapan insanları padişah asla affetmez ve onları acımasızca cezalandırırdı. Bir gün karabüyücü ve iblisler bir araya gelip bu memleketi kuşattılar. Halkın açlık azabına dayanamadığını gören hükümdar, çaresizce düşmana teslim olmak zorunda kaldı. İblislerin lideri, adil şahı zindana attırdı. Ardından halkın içindeki yetenekli gençleri toplayıp onlara zorla kara büyü ilmini öğretmeye başladı. Kalan diğer insanları ise durmak bilmeyen ağır işlerde çalıştırdılar. Hatta zavallı insanları köle gibi başka devletlere sattılar! Zayıf ve hasta olanları acımasızca öldürüp, gece ziyafetlerinde pişirip yediler!

Harita derin bir iç çekip devam etti:

-– Ancak, zulümden canı burnuna gelen halk hükümdarlarını zindandan kurtardı. Şah, geceleri gizli gizli savaşmak için büyük bir ordu toplamaya başladı. Aradan bir yıl geçtikten sonra, güçlü bir ordu kuruldu ve ansızın iblislere karşı büyük bir savaş başlatıldı. İblislerin lideri bu güçlü orduya karşı koyamayınca, teslim olmaktan başka çare bulamadı. Merhametli şah ise onların günahlarını affetti, hiçbirine zarar vermeden kendi yurtlarına sağ salim geri gönderdi. Ülke yeniden huzura erdi, her yer bayındır oldu. Kurtarılan köleler atlı birliklerde yerlerini aldı, ticaret işleri gelişti ve dünya çapında meşhur bir devlet oldular. Fakat…

Haritanın sesi birden kısıldı, yüzü asıldı:

-– Fakat kara bir gölge yeniden ülkenin gökyüzünü kapladı. Büyük bir bayram arifesinde, o intikam ateşiyle yanan iblislerin lideri tüm memleketi lanetledi! İşte, aradan asırlar geçmesine rağmen burada hâlâ bir mezarlık gibi çıt çıkmıyor. Kuşlar bile cıvıldamıyor. İnsanlar ise yüzlerinde donup kalan o son tebessümle öylece kalakaldılar…

1 Beğeni

Devamı..

Harita efsanesini bitirir bitirmez derin bir “Oh!” çekti.

Hemen öne atılıp sordum:

-– Peki, bu lanetli memlekete nasıl yardım edebiliriz? Bir yolu olmalı!

Harita biraz duraksayıp cevap verdi:

-– Yardım etmek mümkün ama bu iş dehşet verici derecede tehlikeli. Eğer gerçekten canıgönülden isterseniz, size yardım ederim. Öncelikle o iblislerin gizli meskenini bulmanız lazım. Fakat burası sihirli bir yer olduğu için sık sık konum değiştiriyor. Bu yüzden size doğrudan yardımım dokunamaz. Ama sizi bembeyaz, ak perilerin yaşadığı o gizemli saraya götürebilirim.

Haritanın rehberliğinde çok uzun bir yol katettik ve nihayet hedefimize ulaştık. Etrafı gecenin karanlık perdesi kaplamıştı. Yüksek bir dağın zirvesinde yer alan o ak saray, ay ışığının altında adeta bir masal gibi parıldıyordu. Bu büyüleyici güzellik karşısında ağzımız açık kaldı.

Atlarımız yorgunluktan bitap düştüğü için sihirli sözlerle yukarıdakilere haber verdik. Çok geçmeden yanımıza kanatlı, uçan tulparlar gönderdiler. Atlarımıza bindiğimiz gibi göz açıp kapayıncaya kadar sarayın devasa kapısının önünde belirdik. Sarayın yüksekliği adeta göklere ulaşıyordu.

Atlarımızdan indik. Kapıdaki muhafıza dönerek:

-– Biz ak perilerin kraliçesiyle görüşmek istiyoruz, acil bir durum var, — dedik.

Kapı ağası hemen içeri girip kısa süre sonra geri döndü ve yolu açtı:

-– Yüce kraliçemiz sizi bekliyor, buyurun içeri girin.

Sarayın içi, dışından çok daha göz kamaştırıcı, zarif ve büyüleyiciydi. Odadaki eşyalar paha biçilemez mücevherlerden yapılmıştı, etraf ışıl ışıl parıldıyordu. Bu harika manzarayı hayranlıkla izlerken, kraliçenin huzuruna ne ara geldiğimizi fark edemedik bile. Yüce kraliçenin önünde saygıyla eğildik ve halini hatırını sorduk. Kraliçe bize oturmamız için yer gösterdi. Onun minik, sevimli kanatları güzelliğine bambaşka bir hava katıyordu.

Kraliçe lafı uzatmadan doğrudan konuya girdi:

-– Söyleyin bakalım küçük büyücüler, buraya geliş amacınız nedir? Neden beni ziyaret ettiniz?

Ben de hiç sözü dolandırmadan net bir şekilde cevap verdim:

-– Saygıdeğer kraliçem, iblislerin gizli meskeninin yerini öğrenmek istiyoruz. O lanetli ve büyülenmiş krallığı bu sihirden kurtarmak için buraya geldik!

Kraliçe ciddi bir tavırla derin düşüncelere daldı, ardından şöyle dedi:

-– Niyetinizin çok iyi ve temiz olduğundan zerre kadar şüphem yok, Suğdiyana. Fakat o iblisler o kadar güçlü ve acımasız ki, sizi doğrudan oraya gönderemem. Öncelikle sizi çok zorlu bir sınavdan geçireceğim. Çünkü çok tecrübesizsiniz. Eğer gücünüz yetmez de orada helal olursanız, bu benim temiz adıma kara bir leke sürer. Bugün çok yoruldunuz, bu yüzden bu gece sarayımda misafirim olun. Yarın sabah şartımı size açıklayacağım. Hizmetliler size odanıza kadar eşlik edecek. İyi geceler, sevgili çocuklarım!

Ertesi sabah şafak sökerken saraydaki herkes büyük salonda toplandı. Kraliçe tahtından kalkıp bize doğru yürüdü…

Kraliçe tahtından inip karşımızda durdu ve şartını açıkladı:

-– Şartım şudur: Hiçbir şekilde sihir kullanmadan gizli gülü bulacaksınız! Gülün nerede olduğunu kendiniz tahmin etmek zorundasınız.

Bize engel olmasın diye konuşan haritamızı bile elimizden aldılar.

Bizim için zaman sadece bir gece ve bir gündüzden ibaretti. Kraliçe yanımıza en güvendiği hizmetkarlarından birini rehber olarak verdi. Kanatlı, uçan atlarımızla dağları taşları aştık, uçsuz bucaksız çölleri geçtik, dipsiz denizlerin üzerinden uçtuk. Sonunda o gizemli nergis çiçeğini çok yüksek bir dağın zirvesinde bulduk! Dağ o kadar dikti ki, zirveye tırmanırken canımız çıktı. Tam çiçeğe uzanıp koparacaktık ki, rüzgar onu aşağıya, yemyeşil bir otlağın ortasına uçurdu!

Flarion nefes nefese haykırdı:

-– Hayır, kaçıyor! Çabuk aşağıya!

Ben aşağıda çiçeği yakalamaya çalışırken, Flarion ise yukarıda gülü tutmak için canını dişine takıyordu. İkimiz de yorgunluktan bitap düşmüştük. Çiçeği nihayet elimize aldığımızda, gece yarısı çoktan geçmişti. Zamanımız daralıyordu, uçan atlarımızı deliler gibi kırbaçlayarak saraya doğru uçtuk.

Ertesi sabah şafak sökerken saraya ulaştık. Kraliçe bizi kapıda karşıladı. Biraz geç kalmış olsak da kuralları çiğnemeden şartı yerine getirdiğimiz için kraliçe bizi takdir etti:

-– Tebrik ederim çocuklar, sınavı geçtiniz, — dedi gülümseyerek. — İşte, iblislerin gizli yerini bulmanıza yarayacak sihirli haritanız, onu geri alabilirsiniz.

Teşekkür edip haritayı aldık. Dinlenmiş olan atlarımıza atlayıp hedefimize doğru çok hızlı bir şekilde uçtuk. Kurtardığımız Anka kuşunu güvenli bir yere bırakırken, kuş minnettar gözlerle bize baktı:

-– Bana yardım ettiniz, şimdi ben de size yardım edeceğim! — diyerek kanat çırptı.

İblislerin hareketlerini uzaktan inceleyip, onlara hiç beklemedikleri bir anda iki koldan saldırdık! Ancak tam savaşın ortasında korkunç bir şey oldu. Cadılardan biri aniden Flarion’un kalbine zehirli hançerini saplayıp geri çekti! Flarion gözlerimin önünde yere yığıldı ve oracıkta can verdi!

-– Flarion! Hayır! Olamaz! — diye çığlık attım öfkeden deliye dönerek.

Herkes şok içinde donakalmışken, ben sinirden gözüm dönmüş bir halde düşman liderinin üzerine atıldım ve onu kıskıvrak yakaladım. Tam o esnada bir mucize gerçekleşti! Anka kuşu gözyaşlarıyla Flarion’un üzerine kapandı ve onu büyüyle yeniden hayata döndürdü! Ardından keskin pençeleriyle iblislerin gözlerini oymaya başladı.

Ben de fırsattan istifade ederek esir aldığım lidere dönüp haykırdım:

-– Eğer hemen teslim olmazsanız, gözünüzün önünde liderinizi öldürürüm! Çabuk silahlarınızı bırakın!

İblisler korkudan tir tir titreyerek silahlarını yere fırlattılar ve teslim oldular.

Düşman liderini rehin alarak büyülenmiş saraya geldik. Can tatlı tabii; lider canını kurtarmak ümidiyle sarayın üzerindeki lanet büyüsünü geri bozdu. Biz de sözümüzde durup onu serbest bıraktık. Memleket bir anda eski canlılığına kavuştu. Ülkenin şahı bizi sarayına davet edip sonsuz minnettarlığını bildirdi. Ertesi sabah elime mühürlü bir teşekkür mektubu verdi. Hediyelerimizi alıp onlarla vedalaştık ve Ak Perilerin kraliçesinin huzuruna döndük. Haritayı kraliçeye teslim edip, şahın mektubunu ona sundum.

Haritamızı da yanımıza alıp akademimize doğru yola çıktık. Şahın bize hediye ettiği, incilerle bezeli bilezikler ve alev gibi parıldayan hançerleri hayranlıkla inceleyerek yol aldık. Akademiye vardığımızda her ne kadar biraz geç kalmış olsak da, bize verilen iki büyük görevi de başarıyla tamamladığımız için stajın en yüksek notunu kaptık. Akademide gerçek birer kahramana dönüşmüştük. Ailelerimizden gelen özlem dolu mektuplarla mutluluğumuz ikiye katlandı. Arkadaşlarımızla günlerimiz harika ve huzurlu geçiyordu. Nihayet ikinci sınıfı da başarıyla bitirip tatile çıktık.

Tatil boyunca pek çok yere seyahat ettik, hatta şifacılık ve tıp ilminin de sırlarını öğrendik. Tatilimiz tek kelimeyle muhteşem geçmişti. Ve işte tatil bitti, üçüncü sınıfta ders başı yaptık. Sizinle bir sonraki heyecan dolu yolculuğa çıkmadan önce, bir fincan çay içimi kadar kısa bir süreliğine vedalaşıyorum. Yakında görüşmek üzere!

1 Beğeni

SUĞDİYANA VE DEV ABZANKALAR

-– Selam dostlar! Sizinle yeniden, bu kez yeni bir maceranın satırlarında buluştuğum için ne kadar mutlu olsam azdır. Umarım hepimiz her zaman böyle mutlu ve yüzümüzde tebessümle yaşarız.

Üçüncü sınıfa başladığımızda akademimize yeni bir hoca geldi. Adam her zaman asık suratlı, az konuşan ve kendi kabuğuna çekilmiş biriydi. Üstelik giydiği o simsiyah cübbe de karanlık kişiliğini tam olarak yansıtıyordu. İlk dersimizde karşımıza geçip sert bir sesle konuştu:

-– Bu yıl size dünyadaki en zeki varlık olan insanın iç ve dış güzelliğini, asıl kültür ve medeniyetini öğreteceğim. Bu dersi hafife almayın!

Günlerden bir gün, akademide tüyler ürpertici bir haber dalga dalga yayıldı. Dedikodulara göre, o korkunç dev “Abzankalar” yeniden uyanmış ve eski güçlerine kavuşmuşlardı. Üstelik her beş yılda bir gelen “Kanza” ayı, yani dolunay zamanı yaklaşıyordu. Bu dolunay, Abzankaların gücünü zirveye çıkarırdı. Bu yıl Kanza ayının erken doğacak olması ve o karanlık günlerin kapıya dayanması tüm insanları büyük bir paniğe sürüklemişti.

Flarion yanıma koşarak endişeyle sordu:

-– Suğdiyana, bu “Abzanka” da neyin nesi? Herkes neden bu kadar korkuyor?

Açıklamaya başladım:

-– “Abzanka” kelimesi, antik büyü dilinden gelen çok eski bir sözcüktür Flarion. İlk hecesi olan “Abz”, yapışan veya sülük gibi emen anlamına gelir. İkinci hecesi olan “Anka” ise canlı canlı yutan demektir. Yani karşımızda kurbanına yapışıp onu diri diri yutan korkunç yaratıklar var!

-– Peki, özellikleri neymiş? — diye sordu Bob da konuşmamıza dahil olarak.

-– Bu yaratıkların iki türü varmış, — diyerek bildiklerimi anlatmaya devam ettim. — Birinci türü sadece kan emerek beslenir, ikinci türü ise hayvanları ve insanları hiç çiğnemeden, canlı canlı tek hamlede yutar! Bu yüzden onlara bu isim verilmiş. İnsanların çoğu o kan emen türüne “Sülük” deyip geçiyor. Ama bu isim onlara hiç uymuyor. Çünkü onların gövdesi normal bir sülükten tam bin kat daha büyük ve dış görünüşleri tek kelimeyle iğrenç! En tehlikeli özellikleri ise ne biliyor musunuz? Abzankalar kendi aralarında konuşup anlaşabilirler ve kara büyü sanatında inanılmaz derecede ustadırlar!

Flarion’un yüzü korkudan bembeyaz oldu:

-– Yani sıradan canavarlar değiller, öyle mi?

-– Kesinlikle hayır, — dedim sesimi alçaltarak. — Onlar istedikleri her kılığa girme yeteneğine sahipler. Genellikle yalnız kalmış canlıları sinsice arkalarından avlarlar. Hatta bir insan kılığına girip aramızda rahatça dolaşabilirler!

İşte tam da bu yüzden akademideki herkes birbirinden şüphelenmeye, korku dolu gözlerle birbirini süzmeye başladı. Sadece bir hafta içinde akademide kelimenin tam anlamıyla büyük bir kaos ve kıyamet koptu…

Çünkü bazı öğrenciler arkalarında hiçbir iz bırakmadan ortadan kayboluyor, bazılarının ise sadece cansız bedenlerine ulaşılıyordu! Profesörler acil durum ilan edip tüm öğrencileri büyük salonda topladı. Canavardan kurtulma yollarını anlatmaya başladılar. Bize, etrafımızda gizlenen Abzankaları ayırt edebilmemiz için sihirli aynalar dağıttılar:

-– Bu aynaların arkasındaki tılsımlı duayı okursanız, Abzankalar gerçek yüzlerini gizleyemez ve hemen kaçarlar! — dedi hocamız. — Odalarınıza dönebilirsiniz. Ancak öğrencileri ayna kontrolünden geçirmeden sakın içeri almayın ve ikinci bir emre kadar yatakhaneden dışarı tek bir adım bile atmayın!

Gece yarısı Flarion aniden beni uyandırdı:

-– Suğdiyana, çok susadım… Boğazım kurudu, gidip su içelim, — dedi.

Birlikte koridora çıktık ve nöbetçi hocaları çağırmaya başladık. Çok geçmeden karanlığın içinden o simsiyah cübbeli yeni hocamız Aleksandr belirdi. Durumu anlatınca hocamız sertçe konuştu:

-– Siz hemen odanıza dönün ve uyumaya devam edin! Ben Flarion’u mutfağa götürüp ona su verir, sonra da odasına bırakırım.

Çaresiz odama döndüm. Fakat birkaç dakika sonra mutfak tarafında Flarion’un kulakları yırtan acı dolu çığlığı yankılandı!

-– Flarion’un sesi bu! — diyerek Klarissa ve Bob da hemen koridora fırladı. Hep birlikte bağırarak hocaları çağırmaya başladık.

Diğer profesörler hemen avluya koşup sönmüş olan sihirli mumları yeniden yaktılar. Biz ise hocaların “Durun!” uyarılarına hiç aldırmadan, can havliyle mutfağa doğru koştuk. Kapıyı açtığımızda gözlerimize inanamadık: Devasa bir Abzanka, Flarion’un üzerine çökmüş, vahşice onun kanını emiyordu!

Hocamız Anna hemen öne atıldı:

-– Geri çekil yaratık! — diye bağırarak canavarı uzaklaştırdı ve hemen arkadaşımızın yanına diz çöktü.

Fakat çok geç kalmıştık. Abzanka, Flarion’un kanını neredeyse tamamen çekmişti. Canavarın zehirli dişleri derin yaralar açtığı için Flarion’un teni ölümcül bir hızla kararmaya başlamıştı. Zavallı Flarion’un bu halini görünce hıçkırıklara boğulup ağlamaya başladık. Onu hemen acil şifahaneye kaldırdılar. Doktorlar her ne kadar bizden gizlemeye çalışsalar da, Flarion’un fazla vaktinin kalmadığı yüzlerindeki ifadeden çok net anlaşılıyordu.

Şifahane başhekiminin yakasına yapıştım:

-– Yalvarırım doğruyu söyleyin, onu kurtarmanın hiçbir yolu yok mu?! — diye haykırdım gözyaşları içinde.

Doktor çaresizce başını salladı:

-– Tek bir çare var… Eğer Abzanka’nın kanı eritilip şafak sökmeden önce hastaya içirilirse, canavarın tüm zehri etkisini kaybeder ve eski gücüne kavuşur.

Tam o esnada hocamız Aleksandr, nefes nefese, gömleği yırtılmış bir halde içeri daldı. Yüzü bembeyazdı, tir tir titriyordu. Biraz sakinleştikten sonra mutfakta neler olduğunu anlatmaya başladı:

-– Mutfağa ulaştığımızda her şey normaldi, — dedi nefes nefese. — Ama tam suyu alacakken Abzanka aniden karanlıktan fırlayıp bize saldırdı! Onu alt etmeye çalıştım ama canavar çok güçlüydü. Çocukları korumak adına Flarion’u güvenli bir köşeye itip yaratığı kovalamaya başladım. Flarion’un çığlığını duyunca tuzağa düştüğümü anladım ve hemen geri döndüm…

Biz şifahanede Flarion’un başında çaresizce beklerken, akademinin yönetim kurulu acil bir toplantı gerçekleştirdi. Alınan karar kesindi: Durum kontrol altına alınana kadar tüm öğrencileri derhal memleketlerine ve ailelerinin yanına geri göndereceklerdi.

Akademiden ayrılmadan önce, bu karanlık saldırılarda hayatını kaybeden ve kaybolan arkadaşlarımızın ailelerine derin üzüntümüzü belirten ortak bir taziye mektubu kaleme aldık. Mektubu postacı Kami amcaya teslim ederken kalbimiz buruktu…

1 Beğeni

Devamı…

Öğrenciler ayrılır ayrılmaz, profesörlerin Abzankaları alt etmek için büyük bir operasyon başlatacağını öğrendik.

Trenlerle yolculuğumuz bittiğinde, vakit gece yarısını çoktan geçmişti. İstasyondaki görevliler öğrencileri tek tek kontrol ederek trenden indirirken, biz ağır yaralı arkadaşımız Flarion’a yardım edebilmek için kimseye görünmeden tuvalete saklandık. Görevliler işlerini bitirip trenin kapılarını kilitledikten sonra sessizce dışarı süzüldük. Kalbimiz küt küt atıyordu. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte trenler ters istikamete doğru hareket edince, biz de hemen akademiye doğru gizlice yola koyulduk. Herkes büyük bir korku içinde evine kapandığı için sokaklarda neredeyse hiç yolcu yoktu. Akademi durağına ulaştığımızda, merdivenlerden aceleyle inip sessizce etrafı gözleyen birkaç yolcunun arasına karıştık.

Güvenlik görevlileri bizi fark edip peşimize düşse de yakalayamadılar. Bob nefes nefese fısıldadı:

-– Kesin hemen gidip profesörlere haber verecekler!

-– Haklısın, — dedim endişeyle. — Şu an şifahaneye ya da akademiye doğrudan girmek bizim için çok tehlikeli.

Vaziyeti anlamak için akademinin etrafında sessizce dolanmaya başladık. Tam o sırada simsiyah cübbeli hocamız Aleksandr’ın şüpheli hareketleri dikkatimi çekti. Bir şeyler saklar gibi gizemli gizemli yürüyordu. Bizim burada olduğumuzu sezmesin diye arkasından ayak parmaklarımızın ucuna basarak, adeta birer gölge gibi onu takip etmeye başladık. Hocamız hızla yürüyüp aniden sık ağaçlarla kaplı ormanın derinliklerine daldığında biz de peşinden gittik.

Birden önümüzdeki çalılık hışırdadı ve karşımıza koca kulaklı, sevimli bir tavşan fırladı! Çalılıktan gelen ses üzerine hocamız Aleksandr aniden arkasını döndü. Kalbimiz ağzımıza geldi! Neyse ki hocamız sadece korkmuş bir tavşanla karşılaştığını görünce bıyık altından gülümsedi ve hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etti. Biz de derin bir nefes alıp arkasından yürümeye devam ettik. Ormanın tam ortasına geldiğimizde hocamız aniden durdu. Üzerindeki kalın pelerinini çıkarıp yere serdi. Ardından etraftan çalı çırpı toplayıp büyük bir kamp ateşi yakmaya başladı. Ateş harlanıp etrafı aydınlattığında, yüzünü bize doğru dönerek gür bir sesle haykırdı:

-– Çocuklar! Orada ne saklanıyorsunuz? Çekinmeyin, ateşin yanına gelin de biraz ısının!

Meğer bizi çoktan fark etmiş! Yakalanmanın verdiği çaresizlikle saklandığımız yerden çıkıp yanına gitmek zorunda kaldık. Hocamız kaşlarını çatıp sert bir sesle sordu:

-– Neden akademiden ayrılmadınız? Benim arkamdan neden sinsice casusluk ediyorsunuz, amacınız ne?!

Klarissa öne atılıp cesaretle cevap verdi:

-– Efendim, biz profesörlerin yardımıyla Abzankaların gizli meskenini bulmak ve arkadaşımız Flarion’u kurtarmak istiyoruz! Bunun bir yolunu aramaya geldik.

Hocamız Aleksandr iç çekerek başını salladı:

-– Çocuklar, o yaratıkların yuvasını bulmak imkansız değil ama onlar o kadar devasa ve acımasız ki, onları yenmeniz imkansız!

Biz ise kararlı bir sesle karşılık verdik:

-– Bu canavarlar yüzünden en yakın arkadaşımızdan ayrılmak üzereyiz, ölümle pençeleşiyor! Eğer o yaratıklarla burun buruna gelirsek, ne pahasına olursa olsun onları yok etmek için elimizden gelen her şeyi yapacağız!

Konuşmanın devamında, hocamız Aleksandr hakkında ne kadar büyük bir yanılgıya düştüğümüzü anladık. Aslında o, dışarıdan ne kadar sert ve soğuk görünse de son derece esprili, babacan bir insandı. Bizi sakinleştirmek için kendi hayatından çok komik hikayeler anlatmaya başladı.

-– Bu gece burada kamp kuracağız, — dedi hocamız göz kırparak. — Ben sabaha kadar kapıda nöbet tutacağım, siz güzelce dinlenip enerji toplayın.

Gece yarısı tatlı bir esintiyle uykuya daldım. Klarissa’nın omzuna yaslanmış, huzurla uyurken aniden derin bir kabustan sıçrayarak uyandım.

Gözüme uyku girmedi. Birden gözüm, Bob’un üzerine doğru sinsice eğilmekte olan hocamıza takıldı. Şüphe içinde hemen sihirli aynayı ona doğru tuttum. Gördüğüm manzara karşısında donakaldım; onun gerçek bir Abzanka olduğuna dair zerre şüphe kalmamıştı! Dünyam bir anda karardı. Bu canavarı oyalamak için hemen kalın bir odun parçasını elime aldım. Gizlice arkasından yaklaşıp kafasına sertçe vurdum:

-– Pis yaratık! Uzak dur arkadaşımdan! — diye bağırdım.

Yaratık yediği darbeyle sersemleyip yere yığıldı ve bayıldı. Hemen arkadaşlarımı sarsarak uyandırdım:

-– Çabuk uyanın! Kaçmalıyız! — diye fısıldadım.

Bob’un boynunda annesinin verdiği tılsımlı bir kolye vardı. Canavar bu kolyeyi söküp atmadan Bob’un kanını emememişti, şansımız varmış! Canavar kendine gelmeden oradan uzaklaşmak için tüm gücümüzle koşmaya başladık. Klarissa’nın nefesi kesildi, koşamayacak hale geldi.

-– Ben yardım ederim! — diyerek Bob ile birlikte Klarissa’nın koluna girip onu adeta havada taşıyarak koşmaya devam ettik.

Tam o sırada karşımıza devasa ve ürkütücü bir dağ çıktı. Yerin sarsılmasından, diğer Abzankaların da bize doğru yaklaştığını açıkça hissedebiliyorduk. Canavarlardan kaçmak için aceleyle dağın içindeki karanlık bir mağaraya sığındık. Dağın derinliklerine doğru ilerledikçe burnumuza iğrenç, pis bir koku çarptı. İçeri girdikçe bu berbat koku daha da ağırlaşıyordu. Zifiri karanlığın içinde birden gözümüze titrek bir ışık sızdı.

-– Şuraya bakın! Sanırım ileride insanlar var, — dedi Bob umutla.

Işığa doğru yaklaştığımızda ise gördüğümüz manzara karşısında dehşete düştük. Abzanka sürüsü yakaladıkları insanları, hayvanları, kısacası canlı ne buldularsa acımasızca parçalayıp yiyor, kanlarını emiyordu!

-– Hemen geri dönmeliyiz, — diye fısıldadım arkadaşlarıma. — Profesörlere bu mağaranın yerini haber vermemiz lazım!

Tam arkamızı dönüp kaçacakken ayağım kaydı ve büyük bir taş parçasını mağaranın derinliklerine doğru yuvarladım. Taşın çıkardığı yankıyı duyan canavarlardan biri kokumuzu aldı ve öfkeyle üzerimize doğru gelmeye başladı. Hiç düşünmeden hançerlerimizi kınından çıkardık. Bize doğru uzanan o iğrenç kollarını tek bir hamlede kesip attım! Ardından en güçlü sihirli dualardan birini okumaya başladım. Birden mağaranın içinde kulakları sağır eden güçlü bir fırtına koptu. Çok geçmeden devasa bir kasırga mağarayı kapladı; kasırga canavarı havaya uçurup keskin kayalara sertçe çarptı!

Yaratığın cansız bedenini sürükleyerek tam mağara ağzına ulaştığımızda, diğer Abzankalar da peşimize düşmüştü. Üstelik bizi kovalayan bu yeni Abzanka, diğerlerine göre büyü gücü çok daha yüksek ve tehlikeli bir yaratıktı. Bizi amansız bir savaşa zorladı. Pençeleriyle bizi kıskıvrak yakalayıp diğer canavar dostlarının önüne fırlattı. Yaratık bizi yere fırlattıktan sonra, kendi dilinde diğer Abzankalara hırlayarak bir şeyler anlatmaya başladı.

Onlar kendi aralarında hararetli bir şekilde konuşurken, ben bu zamanı fırsat bilip size bu korkunç yaratıkların anatomisini ve dış görünüşünü anlatayım: Bu kan emici Abzankaların yüz hatları tamamen belirsizdir; burunları, saçları ve kaşları kesinlikle yoktur.

Gözleri ve ağızları inanılmaz derecede büyük olup, sivri dişleri dışarıya doğru fırlamıştı. Ten renkleri kapkaraydı ve kolları ile bacakları çok fazlaydı. Her bir uzun kol ve bacağında sayısız vantuz bulunuyordu. Yırtıcı Abzankaların vücut yapısı genel olarak bu şekildeydi. Sadece el ve ayaklarındaki vantuzların yerinde neşter benzeri keskin pençeler vardı. Yerde sürünerek, inanılmaz derecede hızlı hareket ediyorlardı. Biz, onlardan kurtulma şansımız olmasa bile, son nefesimize kadar dostumuz için savaşmaya ant içtik.

Bob nefes nefese fısıldadı:

-– Kaba kuvvetle bu canavarları yenmemiz imkansız, Suğdiyana!

-– Haklısın! — diye bağırdım kılıcımı sıkıca kavrayarak. — Bu yüzden onlara da etki edecek çok güçlü sihirli bir duaya ihtiyacımız var!

Aynamızın yardımıyla Abzankaları kendimize yaklaştırmadan dik tutmaya çalıştık. Zaman kazanmak amacıyla, ustam Rozalina’nın bana verdiği tılsımı yutup duayı hızla okumaya başladım. Sihirli sözler aynen şöyleydi: “Abzanka lamuni sa-sa tubin taraka jasu enitu kara-kara sam-sam atki saraf”.

Birden etrafı gözleri kör eden güçlü bir ışık hüzmesi kapladı. Canavarlar bu ışıktan nefret ettikleri için çığlıklar atarak dört bir yana kaçışmaya başladılar. Duanın gücüyle sihirli yaylarımızdan zehirli oklar fırlatıp Abzankaları bir bir yere serdik. Savaşın en kızıştığı andı ki, sadık kuşumuz Anka imdadımıza yetişti! Bize zehirli bir ıslık getirip verdi.

Flarion’a dönerek haykırdım:

-– Bunu üflediğin an etrafa zehir püskürtecek, dikkat et!

Ben canavar sürüsünü yararak doğrudan Abzankaların liderinin yanında bittim. Yaratık tam bana karşı hamle yapacakken, onu hipnoz ederek tamamen hareketsiz bıraktım. Artık iradesi benim elimdeydi, ne söylersem harfiyen yerine getirmek zorundaydı.

Lidere dönerek sertçe emrettim:

-– Şimdi hemen Abzankalarına savaşı durdurmalarını söyle! Birbirlerini zincirlesinler!

Arkadaşlarımın da yardımıyla liderin kendisini de bağlayıp kıskıvrak yakaladık.

Büyü etkisini tamamen kaybettiğinde, profesörlerimiz nihayet mağaraya ulaştılar. Gelir gelmez o amansız Abzankaları sonsuz bir uykuya daldırdılar. Birlikte canavarlardan birinin kanını alıp hemen akademiye koştuk. Panzehir sayesinde dostumuz Flarion yeniden eski sağlığına ve neşesine kavuştu! Diğer öğrenciler de güvenle akademiye geri döndüler. Biz ise gösterdiğimiz bu büyük cesaret ve kahramanlıktan ötürü akademinin en örnek talebeleri arasında yerimizi aldık.

Nihayet, her seferinde olduğu gibi bu maceramız da iyiliğin zaferiyle son buldu. Ben çok yorulduğum için, sizinle bir sonraki heyecan dolu yolculuğumuza kadar kısa bir süreliğine vedalaşıyorum. Kalbinizdeki tüm güzel dileklerin her daim gerçek olması dileğiyle! Mutluluk ve sağlıkla kalın, aziz dostlarım!

1 Beğeni

SON SÖZ

Değerli dostlarım, başımdan geçen tehlikeli ve heyecan dolu maceraları büyük bir merakla okuyup bitirdiniz. Bu kıssadan kendinizce güzel paylar çıkardığınızı umuyorum. Fakat zihninizde hâlâ rengarenk soruların uyanması son derece doğal. Hikayelerin tam ortasında, olayların en heyecanlı yerinde yolculuğumuzun neden aniden bittiğini merak ediyor olmalısınız. Menziline ulaşamayan bir yolcu gibi, bu gizemli duraklamaya şaşırmış olabilirsiniz.

Bunun sebebi ise çok insani: Ben şu an 80 (seksen) yaşında yaşlı bir kadınım. Çocukluk hatıralarımı ve bu büyüleyici anılarımı kelimelere dökmek artık beni epey zorluyor. İşte bu yüzden asırlık kalemi şimdilik burada bırakmaya karar verdim.

Unutmayın ki, tüm bu yolculuklarımın temelinde tek bir hakikat yatar: Her zaman kötülüğe karşı iyiliğin, haksızlığa karşı ise adaletin o muhteşem zaferini haykırmak! Sizinle bir sonraki heyecan dolu yeni maceralara atılana kadar şimdilik vedalaşmak zorundayım.

-– Sizi kalpten seven ve her zaman en iyi dileklerini sunan sevimli Suğdiyana’nız.

Aziz okuyucum! Hayatta her zaman neşe dolu olan asıl kahramanımız Suğdiyana, eğer sizin de kalbinize harika bir enerji ve harika bir umut aşılayabildiyse ne mutlu bana! Bu durum beni kelimenin tam anlamıyla çok bahtiyar ediyor. Hikayelerim her ne kadar hayal gücümün bir meyvesi gibi görünse de, derinlerinde yatan asıl anlam tamamen gerçektir. İnsan kalbi, tıpkı mevsimlerin nazlı kraliçesi olan baharın o mis kokulu esintisini doyasıya içine çekmek gibi, doğaya ve insanlığa olan sonsuz sevginin en özgür timsalidir.

Sizinle yeniden o çok mutlu ve aydınlık günlerde görüşmek üzere!

1 Beğeni