Suğdiyana

SUĞDİYANA
“Merhaba sevgili okur!
Bu hikâyeden kendine göre bir pay çıkaracağını umuyorum. Başkahramanımız Suğdiyana’nın başından geçen maceraları okurken hem çok eğlenecek hem de hayat yolunda sana rehberlik edeceğine inanacaksın. Hikâyedeki her tasvir sıradan birer cümle değil; tam aksine, her biri seni hayatta iyiliğe ve doğruluğa yönlendirecek gizemli işaretler. Atalarımızın ruhuna ve vatanımıza duyduğun o derin saygı, eminim ki bu sayfaları okurken kalbini sımsıcak yapacak.”

SUĞDİYANA VE SİHİRBAZLIK OKULU

İnsanlar genellikle sadece kendi yaşadıkları dünyaya inanırlar; başka dünyaların varlığına ihtimal bile vermezler. Ama yanılıyorlar! Bu gizeme inanan azınlık bir kitle her zaman vardır.
Ben de bugün size, sıradan insanların bilmediği bambaşka bir diyar olan Jenefer Wales sihir dünyasını anlatacağım. Ah, sormayı unuttum, değil mi? Benim asıl adım Suğdiyana. Bizim köklerimiz, yani atalarımız kadim Türk boylarına dayanıyor. Onlar doğanın dilini çözen, büyü ve sihir ilminde usta insanlardı. Hatta sihir dünyasının padişahı, atalarımın bu yeteneğini görünce onları bizzat kendi ülkesine davet etmiş. İşte o günden beri benim ailem bu sihir dünyasında yaşıyor.
Burada sihrin ve büyünün her türlüsü öğretiliyor. Okulda bir sürü arkadaşım var, yani yalnız değilim. Ama evde işler biraz karışık… Annem ve babam kendi milletlerini pek sevmezler. Sürekli birbirlerine dert yanarlar:
— “Atalarımız zamanında buralardan sürgün edilmiş, geçmiş geçmişte kaldı!” derler.
İşte bu yüzden kendilerini Türk değil, inatla İngiliz olarak kabul ediyorlar.
Bugün ise bizim köyde yer yerinden oynuyor! Çünkü iki büyük sihirbaz meydanda kozlarını paylaşıyor. Bu sihirbazlardan biri benim canım dedem! Dedem, etraftaki cansız nesnelere hareket vererek, onları canlandırarak sihir yapar.
Meydandaki kalabalığın arasından yarışı izlerken dedeme bağırdım:
— “Hadi dede! Göster onlara gücünü!”
Ancak rakip taraf gerçekten çok dişli ve acımasızdı. O, büyüsünü doğrudan ateşle yapıyordu. Dedemin canlandırıp üzerine gönderdiği her nesneyi alevlerle küle çeviriyordu. Yarışma ilerledikçe dedemin nefes nefese kaldığını, yorulmaya başladığını fark ettim. İçim cız etti.
Çünkü rakibi, bu diyarın en güçlü sihirbazlarından biri olan John Black’ti! Oğlu Cem de en az babası kadar kibirli, kendini beğenmiş ve güçlü bir çocuk sihirbazdı. Cem meydanda kasıla kasıla yürüyüp bana bakarak güldü:
— “Bak küçük kız, babam senin dedeni şimdi unufak edecek!” dedi.
O sırada John Black, asasını göğe doğru kaldırdı ve dudaklarından en güçlü büyünün sözleri döküldü. Bir anda güpegündüz hava karardı, gökyüzünü kapkara bulutlar kapladı. Çatır çatır şimşekler çakmaya başladı. John Black durmadı, o karanlığın içinden daha da korkunç bir büyü fısıldadı. Şimşeklerin arasından, alevlerden oluşmuş devasa bir canavar peydah oldu!
John Black elini dedeme doğru uzatarak canavara emretti:
— “Saldır ve yok et!”
Dedem ne kadar direnmeye, kalkan yapmaya çalışsa da nafile… Canavarın alevleri dedemi bir anda yuttu. Her şey saniyeler içinde olup bitti. Gözlerimi açtığımda, dedemin olduğu yerde sadece bir avuç kül kalmıştı… O günden sonra ailemiz kapkara bir yasa ve bitmek bilmeyen bir acıya büründü.

Dedemden kalan külleri nehre savurduk. Bu bizim cenaze merasimimiz oldu. O zamana kadar Müslüman olduğumuz için mollayı çağırıp tüm dini vecibeleri yerine getirdik. Merhumun külleri, onu çok sevdikleri için su elementine karıştırılarak akıtıldı. Dedem suyu çok sevdiği için, küllerini suya bırakmayı uygun gördük. Eve döndükten sonra dinlenmek için odama çekildim.

Anneannem yanıma gelip dedemin son sözlerini fısıldadı. Bu vasiyeti hiç kimseye, hatta anne ve babama bile söylememem gerektiğini sıkı sıkıya tembihledi:

-– “Suğdiyana, deden senin atalarımızın yurduna gitmeni vasiyet etti.”

Anneannemin bu sözleri üzerine odada ayağa fırlayıp kararlılıkla bağırdım:

-– “Bu vasiyeti mutlaka yerine getireceğim! Gerekirse dostlarımı da yanıma alıp yola çıkarım!”

Ancak başka bir aleme geçiş yolunu, baş düşmanımız John Black ve oğlu Cem sıkı bir şekilde koruyordu. En büyük sorunumuz da tam olarak buydu. Bir sihirbazı alt edip öte aleme geçmeyi tek başımıza başarmamız imkansızdı. Ama denemek zorundaydık. Dostlarım Bob, Klarissa ve Flarian ile birlikte tehlikeli bir plan hazırlamaya karar verdik.

Çocukları odama toplayıp haritayı masaya açtım:

-– “Dostlar, hepimizin kendine has özel güçleri var. Güçlerimizi birleştirmeliyiz!” dediğimde, Klarissa hemen sözümü keserek heyecanla atıldı:

-– “Ben çok uzaktaki sesleri duyabilir, oradaki olayları görebilirim!”

Bob ise gözlerini kırparak gülümsedi:

-– “Ben insanları hipnotize edebilir, nesneleri oldukları yerde dondurabilirim.”

Flarian ise kendinden emin bir sesle ekledi:

-– “Ben de doğadaki elementleri emrime alıp onları yönlendirebiliyorum.”

Elimizden çok iş gelmesine rağmen, bu sihirli yetenekleri kullanmakta henüz yeterince tecrübeli değildik. Bu yüzden o büyük sihirbaza karşı galip gelmemiz oldukça zordu. Flarian, sihirbaz John Black’in hangi günler dinlendiğini öğrenmekle görevlendirilmişti. Bizim buralarda günler havaya göre isimlendirilirdi; yağmur yağdığı ya da kar yağdığı günler tatil günleri olurdu.

Flarian nefes nefese odaya girip istihbaratı verdi:

-– “Pazartesi ve salı günleri John Black dinleniyor! Onun yerine oğlu Cem nöbet tutuyor.”

Hemen planı devreye soktum:

-– “Harika! Babasındansa oğlu Cem’i alt etmek çok daha kolay olacak. Hazırlıklarımızı kusursuz yapmalıyız!”

Bugün rüzgarlı bir gündü, yani çarşamba. Bizim hamle yapmamız için önümüzde sadece beş gün kalmıştı. Hazırlıklarımız son sürat devam ediyordu.

Bu arada, size büyük bir neşeyle okulumu tanıtmak istiyorum. Okulumuz çok yüksek bir binada yer alıyor, heybeti görenlerin yüreğine korku salıyordu. Özellikle her bir sınıfın kendine has sıra dışı, doğaüstü bir atmosferi vardı; bu da insanı adeta büyülüyor ve tehlikeli bir heyecanın içine çekiyordu. Dersleri, kendi alanında uzmanlaşmış usta sihirbazlar veriyordu. Bizi de kendileri gibi geleceğin büyük sihirbazları olarak yetiştiriyorlardı. Okulda her an çok ilginç ve gizemli olaylar yaşanırdı.

Bugün yine okula gittiğim sıradan bir gündü. Koridorda yürürken aniden önüme sihirbaz John Black çıktı! Yolumu kesip yapmacık, ürkütücü bir tebessümle yüzüme baktı:

-– “Merhaba küçük kız… Sana sihirli boyutta küçük bir gösteri yapmamı ister misin?” dedi.

Karşımdaki bu düşmandan asla bir iyilik gelmeyeceğini çok iyi biliyordum, bu yüzden zaruri işim olduğunu bahane ederek hemen gitmeye yeltenmiştim.

Ancak John Black, daha ben ne olduğunu anlayamadan elimden sıkıca yakaladı ve sertçe çekerek beni peşinden sürüklemeye başladı. Ne kadar çırpınsam, karşı koysam da nafileydi… Beni kendi özel odasına götürdü ve sert bir hareketle içeriye fırlattı. Oda inanılmaz derecede ürkütücü ve buz gibi soğuktu. John Black oradaki gizli bölmeden birkaç kalın büyü kitabı aldı, ardından beni okulun loş ve bitmek bilmeyen uzun koridoruna doğru peşinden sürükledi. Sonunda, karanlık bir hücrenin önünde durduk. Burası, cezalandırılan tehlikeli yaratıkların kapatıldığı zindandı. Aslında öğrencilerin bu bölüme girmesi kesinlikle yasaktı. Bunu ona hatırlatmaya çalışarak geri çekildim:

-– “Buraya girmemiz yasak! Lütfen beni bırakın!” diye haykırdım.

Fakat John Black beni hiç duymuyormuş gibi zindan kapısının ağır kilidini açtı. Tam o an bir fırsatını bulup kaçmaya yeltendim. Ancak John Black beni tek hamlede yerden yukarı fırlatarak hücrenin içine doğru savurdu. İçeriden burnu sızlatan, iğrenç bir koku yükseliyordu. John Black gözlerini gözlerime dikti ve öfkeyle kükremeye başladı:

-– “Seni gidi velet! Sen ve o lanet olası deden benim bütün planlarımı altüst edebileceğinizi mi sandınız? Amacım, senin o zavallı aileni kökünden kazımak, adınızı bu sihir dünyasından sonsuza dek silmek! Bu işin bu kadar çabuk ve kolay bitmesi benim için bile sürpriz oldu. Ama buna sen kendin kaşındın, bana yardım etmiş oldun! Şimdi seni burada, bu çirkin yaratığa yem edeceğim. Fakat bu iğrenç manzarayı izleyerek vaktimi harcayamam. Ne de olsa benim kalbim çok hassastır, böyle trajik şeyleri gör悔nce hemen ağlayasım gelir! Maalesef, seni burada yalnız bırakmak zorundayım. Büyük sihirbazların küçük hanımı, elveda!”

Sözlerini acımasız bir kahkahayla bitiren John Black, arkasını dönüp hızla odadan çıkmak üzere hamle yaptı. O an dehşet içinde öne atıldım, dizlerimin üzerine çöküp onun pelerinine yapıştım:

-– “Yalvarırım yapmayın! Lütfen beni burada bırakmayın!” diye hıçkırdım.

Zalim büyücü yüzüme bile bakmadan beni sertçe tekmeledi:

-– “Zümrüt oda seni bekler!” diyerek kapıyı suratıma kapattı.

Dışarıdaki ağır kapının demir kilidi büyük bir gürültüyle “şarak” diye kapandı. İşte o an bütün gücüm tükendi, umutsuzca yere yığıldım. Hayattan ümidimi tamamen kesmiş bir halde, o karanlık köşede bana doğru yaklaşan ölümcül tehlikeyi beklemeye başladım. Çok geçmeden, hücrenin dipindeki karanlıktan o korkunç yaratık belirdi. Onu karşımda gördüğüm an korkudan kaskatı kesildim, dilim tutuldu. Yaratığın kocaman, kapkara gözleri doğrudan bana kilitlenmişti. Uzun, pençeli elleri ve mızrak gibi keskin, upuzun dişleri vardı. Açlıktan ağzından salyalar akıtıyor, etrafa dayanılamayacak kadar iğrenç, pis bir koku yayıyordu. Canavar, üzerime doğru yavaş ve emin adımlarla yürüyordu. Çok uzun zamandır aç olduğu her halinden, vahşi hareketlerinden belliydi. Onun bu amansız vahşeti yüreğimi tarifi imkansız bir korkuyla doldurdu. Çığlıklarım duvarlarda yankılanıyor, adeta bütün hücre sallanıyordu:

-– “İmdat! Kimse yok mu?! Kurtarın beni!” diye avazım çıktığı kadar bağırdım.

Fakat bu haykırışlarımın canavara hiçbir etkisi yoktu. Yaratık tam önüme kadar gelip pençesini kaldırdığında, aniden beynimde bir şimşek çaktı! Sevgili öğretmenim Anna’nın bana zor zamanlar için öğrettiği o çok güçlü gizli dua ve tılsım sözleri aklıma geldi. İnsan her ne kadar zor bir durumla karşılaşsa da, eğer kendi gücüne inanır, korkusunu yenmeyi başarabilirse, o zaman en büyük sihirbazlik marifetini gösterebilir, derdi her zaman üstadım.

Ben de zihnimi tek bir noktada toplamak için gözlerimi sımsıkı yumdum. Alvastının iğrenç pençelerini bedenimde hissettiğim an, içimdeki o büyük korkuyu yenmeyi başardım. Sihirli sözleri kalbimden geçirip fısıldayarak üst üste birkaç kez tekrarladım. Odanın aniden daha da karardığını hissettiğimde anladım ki gökyüzünü kapkara bulutlar kaplamıştı. Çok şiddetli bir fırtına koptu; durduğumuz odanın pencerelerindeki aynaları tuzla buz ederek, alvastıyı havaya uçurdu ve fırıl fırıl döndürerek gökyüzünün derinliklerine doğru fırlatıp attı.

Korku va hayretten donakalmıştım. Bir süre sonra etrafa derin bir sessizlik çöktü. Kendime geldiğimde, kırılan pencereden dışarıya baktım. İşin ilginci, alvastı hiçbir yerde görünmüyordu; sanırım bir daha geri dönmemek üzere uçup gitmişti. Yoksa burası altüst olur, büyük bir patırtı kopardı. Şiddetli fırtına dindiğinde, zindan kapısının da kırılıp açıldığını fark ettim. Etrafa ürkek gözlerle bakıp, hiç kimsenin olmadığına emin olduktan sonra dışarıya çıktım ve hızla dostlarımın yanına koştum. Onlara bu müjdeli haberi sevinç içinde anlattım. Çünkü ben artık sihri, az da olsa doğru bir şekilde kullanmayı başarmıştım. Biz de bu işi, planımızı eksiksizce hayata geçirmek adına yeniden gözden geçirip, uyumak için yatakhanelerimize çekildik.

Ertesi sabah beni sağ salim karşılarında gören John Black ve yandaşları hayretten donakaldılar. Biz ise hiç kimseye John Black’in yaptığı bu kötülüğü anlatmadık. Çünkü onun bu çirkin işlerinden haberdar olan üstatlar, onu görevinden azledip yerine başka bir sihirbaz atayabilirlerdi. Bu durum ise bizim gizli planımızı gerçekleştirmemizi zorlaştırıp işleri karıştırabilirdi.

Yukarıda sizlere ilginç olaylardan bahsedeceğime söz vermiştim. Kendi hakkımda çok fazla konuşup asıl konudan uzaklaşmışım. Bu ilginç ve gizemli olaylar genellikle geceleri meydana gelirdi. Ben okula daha yeni başladığım yıllarda, korkumdan dolayı odamdan dışarı adımımı bile atamazdım. Ancak dostlarımdan biri olan Flarian, maalesef son derece meraklı bir çocuktu; sıra dışı ve korkunç olaylara bayılırdı.

Günlerden bir gün, Flarian beni adeta zorla sürükleyerek korkunç bir gecenin karanlığına çıkardı. Bana, “Sana okulumuzun en gizemli nesnesini göstereceğim,” diyerek bahane uydurdu ve harabe bir yere doğru peşinden sürükledi. Korkudan tir tir titriyordum; Flarian’a yalvararak geri dönmek istediğimi söyledim. O ise bana sertçe çıkışarak odanın kapısını açtı ve beni içeriye soktu. Flarian, burayı çok görmek istediğini fısıldadı. Tam o esnada, nereden geldiği belli olmayan, kulakları tırmalayan yüksek sesli bir kahkaha her yeri sarstı! Korkudan ne yapacağımı bilemeyip hemen Flarian’ın arkasına saklandım. Flarian ise ikimiz bir oz ikilemde kaldıktan sonra, hemen kapıya doğru koştuk.

1 Beğeni

Ancak, o yaşlı cadı bizden önce davranıp kapıyı kilitlemeyi başarmıştı. Biz can havliyle çıkış yolu ararken, o anda birdenbire karşımızda korkunç ve heybetli bir cadı peydah oldu. Bize dik dik baktıktan sonra, yavaşça yaklaşarak adımızı sordu:

-– “Kimsiniz siz bakayım? Bu saatte burada ne işiniz var?”

Neyse ki cadıyla çabucak ortak bir dil bulmayı başardık. Aslında bu cadı, ilk başta düşündüğümüz gibi öyle kötü ya da gaddar biri değilmiş. İsmi Miroka’ymış; meğer onun da ataları zamanında çok büyük sihirbazlarmış. Bizimle bir süre sohbet ettikten sonra, her ne kadar hatıra fotoğrafı çekilmek istemese de, bize kendi özel hediyelerini verdi. Ona canıgönülden teşekkür edip, canımız okulumuza geri döndük.

Bana bir diğer ilginç hikâyeyi ise arkadaşım Klarissa anlatmıştı. Bir gece uyurken, birinin sürekli kendi ismini fısıldayarak çağırdığını hissedip irkilmiş. Klarissa hemen uyanıp dışarıya çıkmış. Kendisini çağıran o gizemli sesin peşinden giderek, yürüyebildiği kadar yürümüş ve sonunda harabe bir yere varıp kalmış. Etrafta hiç kimse görünmüyormuş; sadece bir kadının kulak tırmalayıp ürkütücü gelen o çirkin sesi işitiliyormuş. Klarissa korkudan kulaklarını sımsıkı kapatıp yere çömeldiğinde, ses aniden kesilmiş. Ancak başını kaldırıp doğrulduğunda, etrafını saran acuzeler, yani cadılar korosunun şarkı söylediğini fark etmiş. Cadılar ona doğru yavaş yavaş yaklaşmaya başlamış. Korkudan tir tir titreyen Klarissa ne yapacağını bilemeyip kalakalmış. O korkunç yaratıklar iyice yaklaştığında, tam ümidini kesecekken, aniden annesinin kendisine verdiği, onu tüm belalardan koruyan tilsimli tılsımı (muskayı) hatırlamış. Klarissa aceleyle boynundaki tılsımı çıkarmış ve sihirli sözleri fısıldamış. Tam o anda, Klarissa’nın etrafında ateşten devasa bir çember dönmeye başlamış. Bu alev çemberi, cadılar ile Klarissa arasında aşılmaz bir duvara dönüşmüş. Cadılar ne kadar uğraşırsa uğraşsın, Klarissa’nın yanına yaklaşmayı bir türlü başaramamışlar. En sonunda bu sıkıcı durumdan bezmiş olacaklar ki, teker teker oradan uzaklaşmaya başlamışlar. Cadıların hepsi gittiğinde, etraftaki o alev çemberi de kendiliğinden sönüp yok olmuş. Klarissa, zifiri karanlık gecede evine, yani okuluna korku içinde geri dönmüş. Onun anlattığı bu korkunç hikâye hepimize büyük bir ders oldu.

Plana göre, bugün herkes tatlı bir uykudayken atalarımızın dünyasına geçmemiz gerekiyordu. Biz sadece en mühim olan eşyalarımızı, hiç kimsenin şüphelenmemesi adına yavaş yavaş toplamak için harekete geçmiştik. Ancak, oda arkadaşımız rahatsızlandığı için, bütün yatakhane bizim odamıza toplanmıştı. Bu beklenmedik durum yüzünden planı yarına ertelemek zorunda kaldık. Şansımıza, ertesi gün de Cem nöbet tutuyordu.

Nihayet, ertesi gün o hasretle beklediğimiz gün gelip çattı.

Yolculuğa çıkmadan önce sizi sıkmamak adına, birbirinden ilginç olan derslerimizle tanıştırıp geçeceğim. Sanırım bugün işlenecek derslerde benimle birlikte gıyaben oturup, sihirli sözleri tekrarlayarak küçük sihirbazlıklar yapmak sizin de hoşunuza gider. Bunun için üstün zekâya gerek yok, azıcık yeteneğinizin olması kâfidir. İlk dersimiz “İnsan Hipnozu” dersiydi. Gecikmemek adına hep birlikte hızlıca koşmamız gerekiyordu. Sizi ilk dersten koşturduğum için özür dilerim. Şansımıza; kahverengi saçlı, güldüğünde yanağında daima gamzeler beliren sevimli öğretmenimiz Kent çok merhametli biriydi. Derse geç kalmamamız konusunda bizi uyararak, yerlerimize oturmamıza müsaade etti:

-– “Çocuklar, acele edin ve yerlerinize geçin. Ders başlamak üzere!” dedi kibarca.

Ders esnasında herkesin, her cümlede olduğu gibi, sizlerin de gözlerinizi tek bir noktaya dikerek, dikkatinizi toplayıp sihirli sözleri söylemeniz gerekir. Bu işlemi gerçekleştirmek için sihirli bir ip lazımdı:

-– “Hocam, bizde sihirli ip yok, ne yapmalıyız?” diye sordum endişeyle.

Öğretmenimiz gülümseyerek cevap verdi:

-– “Sizde sihirli ip olmadığı için, bu çalışmayı benim ipimle gerçekleştireceğiz, Suğdiyana.”

Ancak sihirli sözleri doğru telaffuz edemediğim için hipnozu gerçekleştirmeyi bir türlü başaramadım. Sağlık olsun, sonraki derslerde bu işin üstesinden gelmeye çalışacağım elbette.

Bir sonraki ders ise yine bir başka harika öğretmenimiz olan Anna’nın dersiydi. Bu derste sihirbazlığın küçük sırlarını öğreniyorduk. Bu defaki çalışmamızda, sihirli sözler yardımıyla nesnelere hareket vermeyi öğrenmeye başladık. Kendinizin de şahit olduğunuz üzere, Klarissa bu işi mükemmel bir şekilde başardı:

-– “Bakın! Nesneleri hiç dokunmadan hareket ettirebiliyorum!” diye neşeyle haykırdı Klarissa.

Sonraki dersimiz ise uygulamalı bir eğitimdi ve daha çok tabiatın bağrında gerçekleştiriliyordu. Ne de olsa dağ eteğindeki temiz havada, yemyeşil çayırların ortasında yapılan çalışmaya hiçbir şey denk gelemezdi. İşte böyle muazzam bir yerde uygulamalı derslerimize başladık. Öğretmenimiz Tomson, bize tabiat unsurlarından (elementlerden) faydalanmayı öğretmeye başladı. Bunun için, öncelikle her günü bir yöne yönlendirip, ardından sihirbazlığı gerçekleştirmek gerekiyordu. Sudan nasıl faydalanılacağını öğrendik. Bu işi, tabii ki doğuştan gelen yeteneğimiz olduğu için, ben ve Flarian çok iyi başardık.

Bir sonraki dersimiz de yine pratik ağırlıklıydı ve bu dersi öğretmenimiz Bayan Luiza veriyordu. Biz bugün nesneleri dondurmayı ve istediğimiz yere bir anda ulaştırmayı öğrenmeye başladık. Bu işleri gerçekleştirmek için öğretmenimiz Luiza bize sihirli bir broş verdi.

Biz bu broşu göğsümüze takıp, sadece adımızı ve gitmek istediğimiz yeri söylesek kâfiydi. Nesneleri olduğu yerde dondurup bırakmak için ise üç tane şahsi şifremizi ve bu nesnenin adını söylememiz lazımdı. Biz hepimiz uygulamada çok iyi bir sonuç gösterdik. Bu yüzden öğretmenimiz Luiza, düşmanlardan korunabilmemiz için o sihirli broşu bize teslim etti.

Bizim hasretle beklediğimiz o anlar da nihayet gelip çattı. Büyük bir dikkat ve temkinle okuldan çıkıp, sihirli broş yardımıyla öte alemlerle bağ kuran “yukan”, yani sizlerin tabiriyle “geçit” yerine ulaştık. Sessiz adımlarla sihirbaz Cem’in yanına vardık. O bizi görünce hayretler içinde kaldı ve ne amaçla geldiğimizi sordu:

-– “Hayırdır? Bu saatte burada ne işiniz var sizin?” dedi şüpheyle.

Bob öne doğru bir adım atıp kararlılıkla konuştu:

-– “Eğer bize yardım edersen, sabaha kadar geri dönme sözü veriyoruz. Ama bize karşı çıkarsan, kendin bilirsin, sana yazık olur!”

Cem bu sözler karşısında bıyık altından sinsice güldü ve alay ederek dedi ki:

-– “Sizi gidi veletler! Çabuk olun da hemen buradan defolun gidin! Bir daha buralarda o kara yüzlerinizi görmeyeyim! Yoksa dördünüzü birden iğrenç birer kurbağaya çeviririm! Tepem atmadan yıkılın karşımdan!”

Bu sözler üzerine sabrımız taştı. Her ne kadar terbiyeli çocuklar olsak da, başka çaremiz kalmadığı için tıpkı sokak serserileri gibi Cem’e aniden hücum ettik. Onu evire çevire dövüp, elinden anahtarı ve sihirbazların işini gören sihirli düğmesini çekip aldık; ardından hızla koşarak zindandan yukarı tırmandık. Cem de çabucak kendini toparlayıp, öfkeyle arkamızdan koşarak geliyordu. Biz aceleyle kapı kilidini açıp içeriye daldık. Uzun koridorun sonundaki kapının yanına ulaştık. Sihirli sözler yardımıyla kapıyı açtık. Çünkü bu kapı anahtarsızdı, sadece sihirli sözlerle açılırdı.

Ben dostlarımdan, hayatlarını tehlikeye atarak benimle gelmeye gerçekten razı olup olmadıklarını son kez sordum:

-– “Dostlarım, bu yolun dönüşü olmayabilir. Benimle gelmeye gerçekten hazır mısınız?” dediğimde, hepsi tek bir ağızdan sevinçle razı olduklarını dile getirdiler.

Odaya girdiğimizde, halka şeklinde dizilip, yüksek sesle gitmek istediğimiz yerin adını durmadan tekrarlamaya başladık. Odanın ortasında güçlü bir ışık saçarak dönen, içinde çok konforlu koltukları olan “kayb-kayb”, yani zaman makinesi peydah oldu. Biz koltuklarımıza yerleşir yerleşmez, Flarian makinenin kontrol paneli yardımıyla onu çalıştırmaya başladı. Tam o esnada arkamızdan Cem de yetişip geldi. Fakat artık çok geç kaldığı için, ne kadar uğraşırsa uğraşsın bizi durdurmayı başaramadı. Zaman makinesi bizi tam da kendi istediğimiz o kadim dünyaya ulaştırınca gözden kayboldu. Biz ise geri dönebilmek adına o sihirli sözleri söylesek, zaman makinesi yeniden peydah olacaktı.

Biz bu buraların nasıl bir yer olduğunu hiç bilmiyorduk. Bugün, dedemin vaktiyle tarif ettiği o eski hâlinden eser kalmadığını, buraların çok değiştiğini açıkça fark ettik. Asırlar boyunca yaşanan değişimler silsilesiyle buralar muazzam güzellikte yerlere dönüşmüştü. Elimizdeki altınları farklı eşyalara dönüştürüp nakit paraya çevirdikten sonra, kendimize güvenli bir otel bulduk. Sıradan birer turist gibi giyinip bir dükkâna girdik ve dinlendik. Ertesi sabah erkenden uyanıp, dükkânların birinden buraları daha iyi tanımak adına bir harita satın aldık. Meğer bu topraklar bugün Özbekistan adıyla anılan bağımsız bir devlete aitmiş! Bizim aradığımız menzil ise buradaki küçücük bir köyden ibaretti. Köyün insanları da oldukça azdı. Sonradan kütüphaneler sorup insanları rahatsız etmemek adına, yerin adını bir kenara not etmedim. Dört tekerlekli o harika makineyle (arabayla) atalarımızın yaşadığı köye nihayet ulaştık.

Ancak buradaki insanların sihirbazlığa zerre kadar inanmamaları bizi biraz üzdü. Bu yüzden insanlara "Sihirli Dünya"dan geldik demek yerine, kendimizi tanıtıp basitçe:

-– “Bizler sıradan turistleriz, buraları gezmeye geldik,” deyiverdik.

Buradaki millet ve halklar gerçekten çok cana yakın ve merhametliydi. Bizleri çok iyi karşılayıp, bağırlarına basarak kadim millî yemeklerinden ikram ettiler. Biz de bu diyarda kesinlikle sihir kullanmamaya kendi aramızda ant içtik.

O sırada Bob’un elindeki sihirli saatten bir sinyal sesi gelmeye başladı. Bob hayretler içinde saate bakıp düğmesine bastı. Sebebini sorduğumuzda yüzü asılarak cevap verdi:

-– “Dostlar, kötü haber… Sihirbaz John Black, oğluyla birlikte bu dünyaya geçmiş ve hararetle bizi arıyor!” dedi.

Fakat bizim bu alemden hemen ayrılmamız mümkün değildi. Çünkü bu dünyanın bütün sırlarını ve gizemlerini iyice öğrenmemiz şarttı. Düşmanlarımız bizi bulana kadar şu temiz kalpli insanların arasında yaşayıp saklanmaya karar verdik. Buranın halkı o kadar saf ve sevecendi ki, onlardan bize millî şarkılarından söylemelerini rica ettik. Bu şarkıları dinleyerek ruhumuzu dinlendirdik. Özellikle lapar, tanovar, lazgi, dilhiroç ve çankovuzdan yayılan o muazzam nağmeler bize inanılmaz keyif verdi. Gece vakti etraf sırılsıklam bir sessizliğe büründüğünde, bu yeri daha iyi keşfetmek amacıyla gece yürüyüşüne çıktık.

Tan yerinin ağarmasına sadece birkaç saat kala odalarımıza dönüp uykuya daldık. Uyandıktan sonra, kahvaltı vaktinde ev sahipleri yanımıza gelip bizi uyardı:

-– “Çocuklar, birileri her yerde sizi soruyor, hararetle arıyor haberiniz olsun!” dediler.

Biz de durumu toparlamak için hemen bir yalan uydurduk:

-– “Onlar bizim amcalarımız, bize şaka yapmak için saklambaç oynuyorlar. Bizim bir yere saklanmamız lazım!” dedik.

Ev sahibi de çocuk olduğumuz için bu sözlerimize inandı ve bizi arka kapıdan tarfa doğru yönlendirdi.

Bizleri arayanların azılı rakiplerimiz olduğunu kendiniz de çok iyi bilirsiniz. Onlardan kurtulmak adına yalan söylemek mecburiyetinde kalmıştık. Arka kapıdan çıkıp gitmek üzereyken o merhametli insanlarla vedalaştık. Bizlerin kaçtığını fark eden John Black derhal peşimize düştü. Biz, Bob’un işaret ettiği bir imalathaneye (atölyeye) saklandık. Maalesef, saklanmakta epey geç kalmıştık. O hain, bizim saklandığımız yere oğlu Cem ile birlikte aniden baskın yaptı. John Black, oğluna dostlarımı dışarıya çıkarıp götürmesini emretti. Onlar dışarıya çıktıktan sonra, gözlerimin içine dik dik bakarak şu ürkütücü sözleri söyledi:

-– “Seni gidi bücür! Sonunda kendi asıl mekânını bulup gelmişsin ama seni bu topraklarda asla SAĞ bırakamam. Anne ve baban seni buldukları an, yine o lanet sihirbazlık okuluna geri götürecekler. Ben ise bunu kesinlikle istemiyorum. Sen onların yegâne varisisin. Eğer seni yok edersem, sizlerin nesliniz tamamen tükenecek. Doğru, amcan ve çocukları var ama onlar sihirbazlıkla uğraşmadıkları için hesaba katılmazlar. Velhasıl, anne ve babanın soyunu kurutursam, sizlerden büsbütün kurtulmuş olurum. Sihirli boyutta yegâne meşhur sihirbaz sadece ben olacağım. Ha, bu arada, ölümünden önce söyleyecek son bir sözün varsa söyleyebilirsin. Yoksa dedenle görüşmeye hazır ol!”

Zalim büyücü bu sözleri söyledikten sonra, büyük bir öfkeyle güçlü bir sihirli duayı okumaya başladı. Alevden bir kuş peydah oldu ve canımı almak üzere şiddetle üzerime doğru uçup gelmeye başladı. Ne yapacağımı bilemeyerek, çocukça bir korkuyla tir tir titriyordum. Kuş bana iyice yaklaştığı an, aniden sudan faydalanma duamı okudum. Tabiat unsurları üzerindeki tecrübem az olsa da, o an risk almaktan başka çarem yoktu. Sakinliğimi koruyarak okuduğum an, büyük bir mucize gerçekleşti. Atölyenin tahtalarını kırıp parçalayarak, dalgalı su içeriye muazzam bir güçle daldı. John Black dehşet içinde kalıp arkasına bakmadan kaçmaya çalıştı. Ama çok geç kalmıştı; azgın tufan onun o alevli kuşunu da, kendisini de bir anda yutup helak etti. Ben ise sihirli sözler yardımıyla suyu geri püskürtüp, odayı eski nizamına soktum. Dostlarımla yeniden bir araya gelip, ağlaşarak kucaklaştık. Dedemin vasiyetini yerine getirdiğim ve o büyük şerden kurtulduğum için tarifsiz bir mutluluk içindeydim. Sihirbaz John Black’in ölümüne sadece oğlu Cem diz dövüp ağlıyordu, o kadar.

Ben ve dostlarım, büyük atalarımızın kabrini saygıyla ziyaret ettik.

Oradaki güzel insanlarla bir kez daha vedalaştıktan sonra, zaman makinesi ile öz dünyamıza doğru yola çıktık. Sihirbazlık dünyasına vardığımızda, Cem vakit kaybetmeden bizi okul müdürü Kaya’ya şikâyet etti. Babasının ölümüne bizim sebep olduğumuzu özellikle vurgulayıp durdu. Konuşma sırası bize geldiğinde, ben sadece dedemin vasiyetini yerine getirip geri dönmek istediğimi, ancak sihirbaz John Black ve oğlu Cem’in beni yok etmeye çalıştığını anlattım. Şansım yaver gidip sihirli dua yardımıyla John Black’i alt ettiğimi, oğlunu ise affedip bizimle birlikte buraya getirdiğimizi söyledim. Sözlerimin doğruluğunu dostlarım da bir bir tasdikledi. Biz insanlara karşı hiçbir şekilde sihir kullanmamıştık. Rose ise çok merhametli bir hoca ve temiz kalpli bir liderdi. John Black’in kendisi bize zarar vermek istediği için, onun ölümü hesaba katılmadı. Cem’i ise aciz bırakıp çocuklarını tutsaklıktan kurtararak işten azat ettiler. Ancak, bizi de izinsiz gittiğimiz gerekçesiyle on gün hücre hapsine mahkûm ettiler. Biz bu cezayı çekip bitirdikten sonra, canımız okulumuza geri döndük.

Benim birinci hikâyem işte bundan ibaret. Bir sonraki sarguzashtları (maceraları) işitmeye hazır mısınız? Aziz dostlar, biraz yorulmuş görünüyorum, müsaadenizle biraz dinleneyim. Sonra suhbetimiz (sohbetimiz) devam eder. Görüşmek üzere, hoşça kalın!

1 Beğeni