SUĞDİYANA
“Merhaba sevgili okur!
Bu hikâyeden kendine göre bir pay çıkaracağını umuyorum. Başkahramanımız Suğdiyana’nın başından geçen maceraları okurken hem çok eğlenecek hem de hayat yolunda sana rehberlik edeceğine inanacaksın. Hikâyedeki her tasvir sıradan birer cümle değil; tam aksine, her biri seni hayatta iyiliğe ve doğruluğa yönlendirecek gizemli işaretler. Atalarımızın ruhuna ve vatanımıza duyduğun o derin saygı, eminim ki bu sayfaları okurken kalbini sımsıcak yapacak.”
SUĞDİYANA VE SİHİRBAZLIK OKULU
İnsanlar genellikle sadece kendi yaşadıkları dünyaya inanırlar; başka dünyaların varlığına ihtimal bile vermezler. Ama yanılıyorlar! Bu gizeme inanan azınlık bir kitle her zaman vardır.
Ben de bugün size, sıradan insanların bilmediği bambaşka bir diyar olan Jenefer Wales sihir dünyasını anlatacağım. Ah, sormayı unuttum, değil mi? Benim asıl adım Suğdiyana. Bizim köklerimiz, yani atalarımız kadim Türk boylarına dayanıyor. Onlar doğanın dilini çözen, büyü ve sihir ilminde usta insanlardı. Hatta sihir dünyasının padişahı, atalarımın bu yeteneğini görünce onları bizzat kendi ülkesine davet etmiş. İşte o günden beri benim ailem bu sihir dünyasında yaşıyor.
Burada sihrin ve büyünün her türlüsü öğretiliyor. Okulda bir sürü arkadaşım var, yani yalnız değilim. Ama evde işler biraz karışık… Annem ve babam kendi milletlerini pek sevmezler. Sürekli birbirlerine dert yanarlar:
— “Atalarımız zamanında buralardan sürgün edilmiş, geçmiş geçmişte kaldı!” derler.
İşte bu yüzden kendilerini Türk değil, inatla İngiliz olarak kabul ediyorlar.
Bugün ise bizim köyde yer yerinden oynuyor! Çünkü iki büyük sihirbaz meydanda kozlarını paylaşıyor. Bu sihirbazlardan biri benim canım dedem! Dedem, etraftaki cansız nesnelere hareket vererek, onları canlandırarak sihir yapar.
Meydandaki kalabalığın arasından yarışı izlerken dedeme bağırdım:
— “Hadi dede! Göster onlara gücünü!”
Ancak rakip taraf gerçekten çok dişli ve acımasızdı. O, büyüsünü doğrudan ateşle yapıyordu. Dedemin canlandırıp üzerine gönderdiği her nesneyi alevlerle küle çeviriyordu. Yarışma ilerledikçe dedemin nefes nefese kaldığını, yorulmaya başladığını fark ettim. İçim cız etti.
Çünkü rakibi, bu diyarın en güçlü sihirbazlarından biri olan John Black’ti! Oğlu Cem de en az babası kadar kibirli, kendini beğenmiş ve güçlü bir çocuk sihirbazdı. Cem meydanda kasıla kasıla yürüyüp bana bakarak güldü:
— “Bak küçük kız, babam senin dedeni şimdi unufak edecek!” dedi.
O sırada John Black, asasını göğe doğru kaldırdı ve dudaklarından en güçlü büyünün sözleri döküldü. Bir anda güpegündüz hava karardı, gökyüzünü kapkara bulutlar kapladı. Çatır çatır şimşekler çakmaya başladı. John Black durmadı, o karanlığın içinden daha da korkunç bir büyü fısıldadı. Şimşeklerin arasından, alevlerden oluşmuş devasa bir canavar peydah oldu!
John Black elini dedeme doğru uzatarak canavara emretti:
— “Saldır ve yok et!”
Dedem ne kadar direnmeye, kalkan yapmaya çalışsa da nafile… Canavarın alevleri dedemi bir anda yuttu. Her şey saniyeler içinde olup bitti. Gözlerimi açtığımda, dedemin olduğu yerde sadece bir avuç kül kalmıştı… O günden sonra ailemiz kapkara bir yasa ve bitmek bilmeyen bir acıya büründü.
Dedemden kalan külleri nehre savurduk. Bu bizim cenaze merasimimiz oldu. O zamana kadar Müslüman olduğumuz için mollayı çağırıp tüm dini vecibeleri yerine getirdik. Merhumun külleri, onu çok sevdikleri için su elementine karıştırılarak akıtıldı. Dedem suyu çok sevdiği için, küllerini suya bırakmayı uygun gördük. Eve döndükten sonra dinlenmek için odama çekildim.
Anneannem yanıma gelip dedemin son sözlerini fısıldadı. Bu vasiyeti hiç kimseye, hatta anne ve babama bile söylememem gerektiğini sıkı sıkıya tembihledi:
-– “Suğdiyana, deden senin atalarımızın yurduna gitmeni vasiyet etti.”
Anneannemin bu sözleri üzerine odada ayağa fırlayıp kararlılıkla bağırdım:
-– “Bu vasiyeti mutlaka yerine getireceğim! Gerekirse dostlarımı da yanıma alıp yola çıkarım!”
Ancak başka bir aleme geçiş yolunu, baş düşmanımız John Black ve oğlu Cem sıkı bir şekilde koruyordu. En büyük sorunumuz da tam olarak buydu. Bir sihirbazı alt edip öte aleme geçmeyi tek başımıza başarmamız imkansızdı. Ama denemek zorundaydık. Dostlarım Bob, Klarissa ve Flarian ile birlikte tehlikeli bir plan hazırlamaya karar verdik.
Çocukları odama toplayıp haritayı masaya açtım:
-– “Dostlar, hepimizin kendine has özel güçleri var. Güçlerimizi birleştirmeliyiz!” dediğimde, Klarissa hemen sözümü keserek heyecanla atıldı:
-– “Ben çok uzaktaki sesleri duyabilir, oradaki olayları görebilirim!”
Bob ise gözlerini kırparak gülümsedi:
-– “Ben insanları hipnotize edebilir, nesneleri oldukları yerde dondurabilirim.”
Flarian ise kendinden emin bir sesle ekledi:
-– “Ben de doğadaki elementleri emrime alıp onları yönlendirebiliyorum.”
Elimizden çok iş gelmesine rağmen, bu sihirli yetenekleri kullanmakta henüz yeterince tecrübeli değildik. Bu yüzden o büyük sihirbaza karşı galip gelmemiz oldukça zordu. Flarian, sihirbaz John Black’in hangi günler dinlendiğini öğrenmekle görevlendirilmişti. Bizim buralarda günler havaya göre isimlendirilirdi; yağmur yağdığı ya da kar yağdığı günler tatil günleri olurdu.
Flarian nefes nefese odaya girip istihbaratı verdi:
-– “Pazartesi ve salı günleri John Black dinleniyor! Onun yerine oğlu Cem nöbet tutuyor.”
Hemen planı devreye soktum:
-– “Harika! Babasındansa oğlu Cem’i alt etmek çok daha kolay olacak. Hazırlıklarımızı kusursuz yapmalıyız!”
Bugün rüzgarlı bir gündü, yani çarşamba. Bizim hamle yapmamız için önümüzde sadece beş gün kalmıştı. Hazırlıklarımız son sürat devam ediyordu.
Bu arada, size büyük bir neşeyle okulumu tanıtmak istiyorum. Okulumuz çok yüksek bir binada yer alıyor, heybeti görenlerin yüreğine korku salıyordu. Özellikle her bir sınıfın kendine has sıra dışı, doğaüstü bir atmosferi vardı; bu da insanı adeta büyülüyor ve tehlikeli bir heyecanın içine çekiyordu. Dersleri, kendi alanında uzmanlaşmış usta sihirbazlar veriyordu. Bizi de kendileri gibi geleceğin büyük sihirbazları olarak yetiştiriyorlardı. Okulda her an çok ilginç ve gizemli olaylar yaşanırdı.
Bugün yine okula gittiğim sıradan bir gündü. Koridorda yürürken aniden önüme sihirbaz John Black çıktı! Yolumu kesip yapmacık, ürkütücü bir tebessümle yüzüme baktı:
-– “Merhaba küçük kız… Sana sihirli boyutta küçük bir gösteri yapmamı ister misin?” dedi.
Karşımdaki bu düşmandan asla bir iyilik gelmeyeceğini çok iyi biliyordum, bu yüzden zaruri işim olduğunu bahane ederek hemen gitmeye yeltenmiştim.
Ancak John Black, daha ben ne olduğunu anlayamadan elimden sıkıca yakaladı ve sertçe çekerek beni peşinden sürüklemeye başladı. Ne kadar çırpınsam, karşı koysam da nafileydi… Beni kendi özel odasına götürdü ve sert bir hareketle içeriye fırlattı. Oda inanılmaz derecede ürkütücü ve buz gibi soğuktu. John Black oradaki gizli bölmeden birkaç kalın büyü kitabı aldı, ardından beni okulun loş ve bitmek bilmeyen uzun koridoruna doğru peşinden sürükledi. Sonunda, karanlık bir hücrenin önünde durduk. Burası, cezalandırılan tehlikeli yaratıkların kapatıldığı zindandı. Aslında öğrencilerin bu bölüme girmesi kesinlikle yasaktı. Bunu ona hatırlatmaya çalışarak geri çekildim:
-– “Buraya girmemiz yasak! Lütfen beni bırakın!” diye haykırdım.
Fakat John Black beni hiç duymuyormuş gibi zindan kapısının ağır kilidini açtı. Tam o an bir fırsatını bulup kaçmaya yeltendim. Ancak John Black beni tek hamlede yerden yukarı fırlatarak hücrenin içine doğru savurdu. İçeriden burnu sızlatan, iğrenç bir koku yükseliyordu. John Black gözlerini gözlerime dikti ve öfkeyle kükremeye başladı:
-– “Seni gidi velet! Sen ve o lanet olası deden benim bütün planlarımı altüst edebileceğinizi mi sandınız? Amacım, senin o zavallı aileni kökünden kazımak, adınızı bu sihir dünyasından sonsuza dek silmek! Bu işin bu kadar çabuk ve kolay bitmesi benim için bile sürpriz oldu. Ama buna sen kendin kaşındın, bana yardım etmiş oldun! Şimdi seni burada, bu çirkin yaratığa yem edeceğim. Fakat bu iğrenç manzarayı izleyerek vaktimi harcayamam. Ne de olsa benim kalbim çok hassastır, böyle trajik şeyleri gör悔nce hemen ağlayasım gelir! Maalesef, seni burada yalnız bırakmak zorundayım. Büyük sihirbazların küçük hanımı, elveda!”
Sözlerini acımasız bir kahkahayla bitiren John Black, arkasını dönüp hızla odadan çıkmak üzere hamle yaptı. O an dehşet içinde öne atıldım, dizlerimin üzerine çöküp onun pelerinine yapıştım:
-– “Yalvarırım yapmayın! Lütfen beni burada bırakmayın!” diye hıçkırdım.
Zalim büyücü yüzüme bile bakmadan beni sertçe tekmeledi:
-– “Zümrüt oda seni bekler!” diyerek kapıyı suratıma kapattı.
Dışarıdaki ağır kapının demir kilidi büyük bir gürültüyle “şarak” diye kapandı. İşte o an bütün gücüm tükendi, umutsuzca yere yığıldım. Hayattan ümidimi tamamen kesmiş bir halde, o karanlık köşede bana doğru yaklaşan ölümcül tehlikeyi beklemeye başladım. Çok geçmeden, hücrenin dipindeki karanlıktan o korkunç yaratık belirdi. Onu karşımda gördüğüm an korkudan kaskatı kesildim, dilim tutuldu. Yaratığın kocaman, kapkara gözleri doğrudan bana kilitlenmişti. Uzun, pençeli elleri ve mızrak gibi keskin, upuzun dişleri vardı. Açlıktan ağzından salyalar akıtıyor, etrafa dayanılamayacak kadar iğrenç, pis bir koku yayıyordu. Canavar, üzerime doğru yavaş ve emin adımlarla yürüyordu. Çok uzun zamandır aç olduğu her halinden, vahşi hareketlerinden belliydi. Onun bu amansız vahşeti yüreğimi tarifi imkansız bir korkuyla doldurdu. Çığlıklarım duvarlarda yankılanıyor, adeta bütün hücre sallanıyordu:
-– “İmdat! Kimse yok mu?! Kurtarın beni!” diye avazım çıktığı kadar bağırdım.
Fakat bu haykırışlarımın canavara hiçbir etkisi yoktu. Yaratık tam önüme kadar gelip pençesini kaldırdığında, aniden beynimde bir şimşek çaktı! Sevgili öğretmenim Anna’nın bana zor zamanlar için öğrettiği o çok güçlü gizli dua ve tılsım sözleri aklıma geldi. İnsan her ne kadar zor bir durumla karşılaşsa da, eğer kendi gücüne inanır, korkusunu yenmeyi başarabilirse, o zaman en büyük sihirbazlik marifetini gösterebilir, derdi her zaman üstadım.
Ben de zihnimi tek bir noktada toplamak için gözlerimi sımsıkı yumdum. Alvastının iğrenç pençelerini bedenimde hissettiğim an, içimdeki o büyük korkuyu yenmeyi başardım. Sihirli sözleri kalbimden geçirip fısıldayarak üst üste birkaç kez tekrarladım. Odanın aniden daha da karardığını hissettiğimde anladım ki gökyüzünü kapkara bulutlar kaplamıştı. Çok şiddetli bir fırtına koptu; durduğumuz odanın pencerelerindeki aynaları tuzla buz ederek, alvastıyı havaya uçurdu ve fırıl fırıl döndürerek gökyüzünün derinliklerine doğru fırlatıp attı.
Korku va hayretten donakalmıştım. Bir süre sonra etrafa derin bir sessizlik çöktü. Kendime geldiğimde, kırılan pencereden dışarıya baktım. İşin ilginci, alvastı hiçbir yerde görünmüyordu; sanırım bir daha geri dönmemek üzere uçup gitmişti. Yoksa burası altüst olur, büyük bir patırtı kopardı. Şiddetli fırtına dindiğinde, zindan kapısının da kırılıp açıldığını fark ettim. Etrafa ürkek gözlerle bakıp, hiç kimsenin olmadığına emin olduktan sonra dışarıya çıktım ve hızla dostlarımın yanına koştum. Onlara bu müjdeli haberi sevinç içinde anlattım. Çünkü ben artık sihri, az da olsa doğru bir şekilde kullanmayı başarmıştım. Biz de bu işi, planımızı eksiksizce hayata geçirmek adına yeniden gözden geçirip, uyumak için yatakhanelerimize çekildik.
Ertesi sabah beni sağ salim karşılarında gören John Black ve yandaşları hayretten donakaldılar. Biz ise hiç kimseye John Black’in yaptığı bu kötülüğü anlatmadık. Çünkü onun bu çirkin işlerinden haberdar olan üstatlar, onu görevinden azledip yerine başka bir sihirbaz atayabilirlerdi. Bu durum ise bizim gizli planımızı gerçekleştirmemizi zorlaştırıp işleri karıştırabilirdi.
Yukarıda sizlere ilginç olaylardan bahsedeceğime söz vermiştim. Kendi hakkımda çok fazla konuşup asıl konudan uzaklaşmışım. Bu ilginç ve gizemli olaylar genellikle geceleri meydana gelirdi. Ben okula daha yeni başladığım yıllarda, korkumdan dolayı odamdan dışarı adımımı bile atamazdım. Ancak dostlarımdan biri olan Flarian, maalesef son derece meraklı bir çocuktu; sıra dışı ve korkunç olaylara bayılırdı.
Günlerden bir gün, Flarian beni adeta zorla sürükleyerek korkunç bir gecenin karanlığına çıkardı. Bana, “Sana okulumuzun en gizemli nesnesini göstereceğim,” diyerek bahane uydurdu ve harabe bir yere doğru peşinden sürükledi. Korkudan tir tir titriyordum; Flarian’a yalvararak geri dönmek istediğimi söyledim. O ise bana sertçe çıkışarak odanın kapısını açtı ve beni içeriye soktu. Flarian, burayı çok görmek istediğini fısıldadı. Tam o esnada, nereden geldiği belli olmayan, kulakları tırmalayan yüksek sesli bir kahkaha her yeri sarstı! Korkudan ne yapacağımı bilemeyip hemen Flarian’ın arkasına saklandım. Flarian ise ikimiz bir oz ikilemde kaldıktan sonra, hemen kapıya doğru koştuk.

