TANRI MİSAFİRİ OTELİ
Akşam saatleriydi. Basmane sokaklarını çevrede yanan sobaların dumanı akşamın sisiyle birleşmiş esrarlı bir hale sokmuştu. Sokak lambalarının etkisini arttırdığı bu saatlerde bir adam dar sokaklarda elinde spor çantasıyla yürüyordu. Köşesinde eski mermer çeşme olan sokağa girdiğinde yüzünde gülümseme belirdi. Aradığı sokağı bulmuştu. Hafif yokuş ve Arnavut kaldırımı döşeli sokakta bir zaman yürüdükten sonra gotik yazıyla “Tanrı Misafiri Oteli” yazan bir taş levhanın önünde durdu. O ara karşıdan gelen yaşlı bir adam
“Evladım burada kalamazsın.” Yolcu soru ile cevap verdi yaşlı adama
“Bey amca namaza mı?” Cevabı beklemeden “Şimdiden Allah kabul etsin.” Yaşlı adam anlamamış gibi kafasını salladı.
“Benim için endişelenme burası iyi bir yer. Üstelik burada daha öncede kaldım.” Minarelerden yükselen ses yaşlı adamın hareketlerini hızlandırdı. Yokuş aşağıya ezan sesinin geldiği yöne yürümeye başladı. Biraz yürüdükten sonra geriye dönüp baktı başını salladı.
Halim Bey, birkaç basamağı çıktı. Kır saçlarını, yılların erken bıraktığı derin izleri görmezden gelebilirseniz yakışıklı bile sayılırdı. Kendisini kapıda yaşlı bir adam karşıladı.
“Beyim hoş geldiniz, uzun zamandan beri görünmüyordunuz.”
“Dünya hali ne yaparsın” dedi Halim Bey karşılık olarak. “Ne zamandır gelmek istiyordum, kısmet bugüneymiş”
“Yıllar önce geldiğiniz odanız hazır.” Otelcinin belleğinin bu kadar iyi olmasına şaşırdı.
Beş on dakika sonra koltuğa oturmuş günün yorgunluğunu atmaya çalışıyordu. Kendisiyle birlikte odaya çıkan otelci hazır tuttuğu şömineyi yakmıştı. İçerisi tatlı bir çam ve çıra kokusuyla kaplanmıştı. Kapısının hafifçe çalındığını duydu. Buyurun dediğinde kapının eşiğinde aynı yüzü gördü.
“Yemeğinizi buraya mı getireyim yoksa aşağıda mı yersiniz.” Halim Bey şaşırmıştı. Böyle bir otelden böyle bir hizmet beklemiyordu. “Burada yesem daha iyi” der demez kapının dışında bekleyen kadın elinde tepsiyle içeri girdi. Odayı nefis yemek kokuları kaplamıştı.
Karnı tıka basa doyunca eski ama rahat koltuğa oturdu. Çantasından hep yanında taşıdığı kitabı çıkardı. Eski ciltli, küçük boy bir kitaptı. Rastgele bir sayfasını açtığında karşısına Orhan Veli’nin şiiri çıktı.
Alnımdaki bıçak yarası
Senin yüzünden;
Tabakam senin yadigarın;
‘İki elin kanda olsa gel’ diyor
Telgrafın;
Nasıl unuturum seni ben,
Vesikalı yarim?
Böyle bir sevgiliye sahip olmanın bahtiyarlığını düşündü gözlerini kapatıp. Böyle biri var mıydı hayatında. Olsa hatırlardım" dedi kendi kendine. Tam gözlerini kapatıp şekerleme yapacaktı ki kapı tekrar çalındı. Otelci tekrar içeriye girdi ve tabakları sessizce aldı.
“Eşim kahve yaptı sizde ister misiniz?” Daha evet kelimesi dudaklarından dökülmeden yaşlı kadın elinde tepsisiyle kapıda belirdi.
“Kahve fincanını sabah alırız, başka bir arzunuz olmayacaksa biz çekilelim istiyoruz” Kapının kapanma sesi duyulunca adam sessizlik denizine çoktan dalmıştı.
Kahvesini içip fincanı ortadaki sehpaya bıraktı. Bir rehavet çökmüştü üzerine. Bakışları bir müddet odadaki eşyalar üzerinde dolaştı. Her gün silinmekten ağarmaya başlamış soluk mavi badana vardı duvarlarda. Hangi devre ait olduğu belli olmayan yağlı boya tablolar asılıydı. Ayaklarının altındaysa sarmaşık desenli bir halı vardı. Bakışlarını halıdan pencereye kaydırdığında koltuk kumaşıyla aynı desene sahip kalın perdeleri gördü. Oda, koltuklar perdeler hatta halı bile tanıdık geldi. Bir kere daha “dejavu” mu acaba diye aklından geçirdi. Belleğinin bir yerlerinde benzer anılar kalmış olmalıydı. Sonra hiçbir şey düşünmeden tavana baktı.
Aslında odada tavan yoktu. Direk çatı vardı. İlk göze çarpan çatıyı taşıyan kalın ağaç kirişti. Nedense insan beli kalınlığındaki ağaç tanıdık geldi. Nereden geldiği bilinmez bir "burası mıydı? Sorusu aklana takıldı. Kirişin taşıdığı mertekler ve çatı tahtaları görünüyordu. O arada şömineden etrafa sessiz bir gölge gibi hoş bir koku yayılmaya başladı. Halim Bey günün yorgunluğunu iyice hissetmeye başlamıştı. Oturduğu koltuktan yanı başındaki kitabına uzanmaya çalıştı ama başaramadı. Uyuklar bir halde öylece kalakalmıştı. Bir sihirli âlem kuşatmıştı kendisini. Nasıl becerikli bir el sigara dumanıyla nasıl çeşitli figürler oluşturursa odadaki dumanda öyle dans ediyordu. Bir beyaz bulut oluyordu bazen, bazen de bir beyaz martı gibi havada süzülüyordu. Hafif bir yelde salınan dallar görüyordu bazen de. En son gülümseyen bir yüz şeklini aldı. Tanıdık yüz, her daim gülen gözler, biçimli bir burun ve zarif bir çene. Adamın dudakları kıpırdadı ve yalnızca kendisinin duyabileceği bir sesle “Leyla” dedi fısıldar gibi.
Leyla, vicdanının en derin yerinde saklanmış bir anıydı. Yıllarca kendinden bile gizlediği bir sırdı. Tatlı başlamış ama kâbus gibi bitmiş ve bu yüzden derinlerde çok derinlere atılmış zehirli bir sandıktı. Onca yıl sonra tedaviyle ilaçlarla en derine itilmiş anıları bir tatlı koku hafif bir beyaz duman ortaya çıkarmaya yetmişti.
Yıllar önce on yedisindeyken bir sabah uzak bir kasabadan kaçarken yalnız değildi. Yoksul bir ailenin kızı yanındaydı. Önce uzaktan uzağa kaçamak bakışlar yaşamışlardı. Sonra gizli gizli buluşmalar gelmişti. Kendi geleceklerinin hayalini kuruyorlardı. Halim, bir gün babasına anlatmıştı düşüncesini. Zenginliğini her şeyi temeline oturtmuş babası şiddetle karşı çıkmıştı bu evliliğe. Onlarda hem babasından hem de kendisine dar gelen bu küçük kasabadan, kasabanın örfünden ve âdetinden kaçmıştı. Birlikte İzmir otobüsüne binmişlerdi. Paralarının anca yettiği bir otel bulmuşlardı, Tanrı Misafiri Oteli.
O gencecik bedenlerin büyük idealleri vardı. Madem birbirlerini seviyorlardı o zaman tüm engelleri aşacak hem çalışacak hem okuyacaklardı. Bu yüzden bu büyük kentte gelmişlerdi. Bir yandan iş arıyorlar diğer yandan da eğitimlerine devam etmek için okula yazılmaya çalışıyorlardı. Ama umutları da hayalleri de iki gün sürmüştü. Bir sabah uyandıklarında delikanlının babası yataklarının başucunda dikiliyordu. Yatağından doğrulamadan bir okkalı tokat geldi suratına. Kolundan kavradığı gibi geride kalanı düşünmeden hızla çarpıp çıktıkları bir kapı vardı.
Halim Beyin gözleri yaşlarla doldu. Babası küçük bir çocuğu sürükler gibi çıkıp gitmişlerdi otelden. Bir başka sabah bir başka otobüsle kasabaya dönmüşlerdi. Elinin tersiyle yanağından süzülen yaşları sildi. “Sen, benim tek oğlumsun ve bu servetin biricik varisisin” sözü kulaklarında çınladı durdu yıllarca. Baba otoritesi altında yetişen birinin direnmeye gücü yoktu. En kötüsü ise sonradan gelmişti.
Birkaç gün sonra haberi olmuştu olan bitenden. Kendisinden gizlemişlerdi daha fazla üzülmesin diye. Kasabanın tek gazetesinde manşet olmuştu sevdiği kızın ölüm haberi. Ama bir intihar olayı olarak değil de kutsal bir olay gibi anlatılmıştı. Birlikte geldikleri ve otel odasında tek başına kalan kızın kendini astığını görenler vardı ama kızın cesedi kaybolmuştu. Uzun zaman her yerde aranmış bulunamamıştı. Şimdi hıçkırarak ağlıyordu.
Bir düşten uyanmış olan adam neler olduğunu anlamaya başlamıştı. Bütün sırlar dökülmüş çıplak gerçekle baş başa kalmıştı. Eski bir yangından kalan yıkıntıların içindeydi. Yıkık duvarlar ve yanık bir koca kiriş kalmıştı geriye. Belki de yıllar önce yapması gerekeni şimdi yapmalıydı. Ağır ağır yerinden doğruldu. Kenarda duran kırık dökük masayı ortaya çekti. Kendisini çağıran davete uymalıydı.
Meraklı kalabalığın içinden önündeki insanları ite kaka bir adam çıktı. Yaşlı, çenesinde kısa beyaz sakalları olan şık giyimli biriydi. Mahallelinin daha fazla yaklaşmasını engellemeye çalışan polis memurunun kulağına bir şeyler fısıldadı. Genç memur yana çekildi adamın geçmesine izin verdi.
Yıllardır kullanılmayan bir binanın kalıntılarıydı içeri girdiği. Geniş pencereli ve yüksek tavanlı eski zaman binalarından biriydi. Geniş kapı yerinde büyük bir boşluk vardı Alelacele çakılan tahtalar çakılmış viran binaya birilerinin girmesine engel olunmaya çalışılmıştı. Geçirdiği yangının izlerini hala taşıyordu duvarlar ve çatı. Enkazın hali adamın kılık kıyafetiyle tam bir tezat oluşturuyordu. Üç dört basamağı çıktı, eğilerek ve bükülerek içeri girdi.
Girişte duran birkaç kişi içeri giren adamı görünce dönüp baktılar. İçlerinden biri yaklaşarak, buyurun dedi.
“Bedri Yıldız, Ruh hekimiyim” Bir saniyelik tereddütten sonra içerideki adamın eli uzandı.
“Komiser Melih” Konuşmaları duyan bir başka kişi çömeldiği yerden seslendi
“Merhumu tanıyor musunuz?” Yaklaştı, yerde boylu boyunca yatan bedenin bir kısmını açtılar. Tanımıştı.
“Evet, kendisi yılardır benim hastamdı.” Gözleri dolmuştu sanki. "Rahmetli babasını tanırdım. Zengin ve aksiydi. Kendisini işine o kadar çok vermişti ki ne ailesini ne de çocuklarını gözü görmüyordu. Üç kızı ve iki oğlu vardı. Büyük oğlunu kendisine veliaht gibi yetiştirmişti. Küçük oğlu ise içine kapanık bir o kadar da duygusal biriydi. Önceleri işler iyi gidiyordu. Bir gün büyük ağabey trafik kazasında vefat edince aksi ve prensiplerine sıkı sıkıya bağlı baba ilgisini ve enerjisini küçük oğluna çevirdi.
Kalacak mal mülk, idare edilmesi gereken işler küçük oğlanın umurunda değildi." Bakışları yerde yatan üzeri eski bir battaniyeyle örtülmüş bedene kaydı.
"Halim Bey, o yıllarda yoksul bir kıza âşıktı. Bunu duyan baba şiddetle karşı çıktı. İçine kapalı genç yapabileceği başka bir şey olmayınca kaçtı. Yanında da yavuklusu vardı. Kasabadan buraya İzmir’e geldiler. Eliyle duvarda kırılmış bir şekilde duran "Tanrı Misafiri…yazısını göstererek "Bu otelde kaldılar. Baba çılgına dönmüş, otoritesinin çiğnenmesine öfkelenmişti. Nerede olduklarını aradı buldu. Peşlerinden geldi. Oğlunu tüm otel personelinin önünde azarladı ve genç kıza hakaretler etti. Ardından da küçük bir çocukmuş gibi oğlunu alıp geriye kasabaya döndü. Yaşlı doktor bir an durdu. Öykünün en dokunaklı yerine geldiği belliydi.
“O saat genç kızı odasında kendini asmış bir halde buldular. Birkaç gün sonra da otel yandı. Söylentilere göre zengin adam oteli satın almış çalışanları uzaklaştırdıktan sonra da yaktırmıştı. Halim’de yaşadıklarından sonra tamamen içine kapandı işte o zamanda ben devreye girdim. Uzun yıllar tedavisini yaptım ama bazı şeylerin önüne geçemiyorsunuz.” O ara adli tabipte gelmişti. Kısa bir muayeneden sonra “Morga kaldırabilirsiniz.” Aileden birilerinin gelip naaşı teslim almalarını bekleyeceklerdi.
“Peki buraya nasıl geldi?” dediğinde
“Yıllar içinde tedavinin olumlu seyrettiğini düşünüyorduk. Hastamızın düzeldiği konusunda umutluydum. Bu yüzden tedbirleri gevşetmiştik. Dün klinikten kaçtığını fark edince buraya gelmiş olabileceğini düşündüm.” Görevliler ortada duran mevtayı kaldırdılar. Doktor uzaklaşmak üzereyken komiser sordu
“Delikanlının babasına ne oldu?”
“Kendini dine ve hayır işlerine verdi ama iş işten geçmişti.”
Bir köşede olanları izleyen yaşlılardan biri “Yere batsın onun hayır işleri” dedi. Yanındaki yaşlı adam anlamadı. “Ben bu işe uyanmalıydım. Dün akşam namaza giderken bu adam içeriye girmeye çalışıyordu.” Yaşlı karıkoca birbirlerine baktılar. Yıllardır geri geleceğine inandıkları kişiye son servislerini yapmışlardı. Delikanlının vicdanı kendilerine yardım etmişti. Şimdi kızları Leyla mezarında daha huzurlu uyuyacaktı.