“Neler oluyor?”
“Bunlar da nereden çıktı? Bize benzeyen bu sivri kulaklılar da kim? Uzun sakallı tıknaz yaratıklar…”
“Kanatlı yaratıklar da nereden geldi? Bildiğin alev kusuyor bunlar…”
Bu ve benzer sorular, yaşayanlar tarafından dillendirilerek havada süzülüyordu, insanların boyutu Paradruin’de. Aynı soruların farklı dillerde benzer olanları da diğerlerinde de kendi boyutlarına uygun şekilde seslendiriliyordu. Cypraqual adındaki şimdiki dünya oluşmadan önce dört boyut halinde ölümlülerin yaşadıkları ayrı ayrı dünyalar, birbirine karışıyordu. İnsanlar, elflerin, cücelerin ve ejderhalar dahil kötü yaratımların boyutlarına geçiş yaparken diğerleri de aynı şekilde kendi boyutlarından öbürlerine geçiş yapıyordu, daha doğrusu dört dünya aynı anda birbirlerinin içine giriyordu. Aniden bir dağ, insanlar günlük hayatını yaşarken dükkanlar arasında ortaya çıkmış, daha sonra onun sağ kısımlarında bir şato durmuş, düşmeye yüz tutmuştu. Sarsıntılar devam ederken yapı yüksekten yere doğru yol almaya başlamış, izleyenler onlara çarpacağını zannederken hiç yoktan var olan ağaç topluluklarının üzerine bindirmişti. Her boyutta beklenmedik bir çok olay meydana geliyor ve ölümlüler oradan oraya savruluyordu. Bütün her yer, bina yıkıntıları, birden bire ortaya çıkan ve birçok yeri sular altında bırakan denizlerin dalgaları, nehirlerin akıntılarına kapılan eşyalar, ağaçlar, kayalar, ölümlüler, moloz yığınları… Daha birçok doğal felaketlerin sonuçları doluyken yeni bir dünya oluşmuştu.
Bu, dördü arasındaki boyut kapıları ortaya çıkarılıp faaliyete geçirilince, Ansomal adındaki Paradruin dünyasından insan büyücü ve yanındaki kötü yaratımların tanrısı Asdachen’in ölümlüler arasındaki tezahürü sayesinde, her şey değişmişti.
Fanilerin hepsi binlerce ölümün olmasına, her yerin cesetlerle, yıkıntılarla, harabelerle… dolu olmasına sebep bu büyük depremden bir şekilde kurtulmak ve kaçmak için, kuvvetli rüzgarın savurduğu kuru yapraklar gibi farklı farklı yönlere dağılmışlardı. Yaralılar ve yürüyebilecek durumunda olanlar kaçabiliyorken, yaraları çok ağır olanlar, kolları, bacakları kopanlar ve çok daha kötü durumda olanlar ise cehenneme dönen bu yeni dünyada bırakılıyordu. Kimsenin onlar için yapabileceği bir şey yoktu zira herkes kendi canını düşünüyordu. Sallantılar azaldıkça oradan oraya kaçışlar hızlanıyordu. Her yöne büyük kalabalıklar, topluluklar savruluyordu.
Elflerin nadir bulunan mücevherlerle süslü kuleleri insanların boyutundaki binalara girmiş, cücelerin yer altındaki tünelleri yer yüzüne çıkmış, ejderhaların inleri, orkların mağaraları… Hepsi birbirleriyle adeta akraba olmuştu. Sanki yeryüzü ile gökyüzü birbirlerine kavuşmuş ve şiddetli geçimsizlikle birbirinden ayrılmıştı adeta. Faniler, çil yavrusu gibi etrafa dağılmış: kimileri yaralı, kimleri hayatının son demlerinde, kimileri de mucize eseri hiç yara almamıştı. Yeni meydana gelmiş tek dünyanın her yerinde öyle yığınlar oluşmuştu ki… Ejderhaların boyları ne olursa olsun ölenler haricinde kalanlar, tedavisi uzun yıllar sürecek çok büyük ve derin yaralar almıştı. Feryatları ortalığı inletiyor kulakları sağır ediyorken kocaman kırmızı bir ejderhanın çığlığı ise çok daha farklıydı. Peşi sıra sonu gelmeyecek gibi devam eden uzun süren, etkisi oldukça büyük sarsıntılarla yer yerinden oynarken, her tarafı yarıklar kaplarken yeni bir dünya Cypraqual, katliam gibi meydana gelmişti. Adına Metamorfoz denilen, kelimelerin anlamına sığmayacağı kadar büyüklükteki ve güçteki, müsebbibi olan Kötü yaratımların Tanrısı ve diğerlerinin, canlıların tabiriyle, nefesi dahi hissedilmiyordu. Ancak ölümlerin bazıları için, daha doğrusu büyü ile uğraşanlar için, adına büyücü denilecek olanlar için bıraktıkları hediye ise: sınırsız enerji (Kendilerinden kaynaklanan saf enerji, yine onların dünyaya dağıttığı, sadece bu enerjiye katkı yapması için ve daha da güçlendirilmesi için esas alınarak yeni oluşan dünyaya salık verdikleri uyumlu olacak biçimde emanetlerinin (Kötü yaratımların tanrısının ki biraz farklıydı) yaydığı güç, oluşum sırasında ölen büyücülerin güçlerinin toplanıp, istiflenip çeşitli malzemelere dağıtılıp biriktirdikleri güç ve Metamorfoz sırasında açığa çıkan, salınan enerji), bir diğer adıyla, büyüydü.
Tedirgin ve şaşkınlık içerisindeki ölümlüler, dört bir yana hiç arkalarına bakmadan, yine de derin yarıklarla kavuşmamak için o hengamede bile olsa dikkatli davranarak yıkım yerlerinden neresi olursa olsun hızla uzaklaşıyordu. Zaman ilerledikçe hayatta kalanlar, kendilerine yurtlar edinecek ve bu yeni dünyalarında birbirlerinin arasında antlaşmalar yaparak bir düzen oturtacaklardı. Bu akitler, çeşitli savaşlardan sonra yapılacak ve uyanlar, yurtları olarak gördükleri yerlerini kabul edilen maddelere göre sağlamlaştıracaklardı. Uymayanlar ise savaşmaya devam edecekti. Yıllar geçtikçe ticaret gelişecek ve yerleşik hayatı benimseyenlerin kurdukları bölgeler ilerleyecekti. Kötücül yaratımlar kuytularda, köhne yerlerde, kimsenin uğramaya lüzum görmediği viranelerde, harabelerde, karanlık köşelerde hayatta kalmaya çalışacaktı. Bir gün şehirlere ineceklerdi ki onların bu hareketi, Metamorfoz’dan uzun, uzun yıllar sonra uyanıp tekrar ortaya çıkacak ejderhaların görünmesinden kısa bir süre öncesinde olacaktı. Cypraqual, ondan sonra alt üst olmanın ilk işaretlerini görecekti.
Metamorfoz’un gerçekleşmesinden kısa bir süre sonra dört bir yana savrulan topluluklardan batıya gidenlerin arasında, çoğunluğu insanlardan oluşan, elfler ve cüceler ile beraber tamamlanan bir grup vardı. Bu ırklar, farklı boyutlarda birbirlerinden habersiz yaşarken, yeni oluşmuş bu dünyada birbirlerini tanımaya başlayacaklardı.
Bu gruptaki üç ırk, zaman ilerledikçe, yürüyüşleri aynı yolda batıdan ayrılıp kuzeye gittikçe, birbirlerini daha fazla tanıma fırsatı bulup sonunda kendi aralarından liderler seçtiler. Onların bir nevi sözcüleri olan ileri gelenler, geleceğe dair bir toplantı yapmaya karar verdi. Sonucunda ayrı yolu değil aynı tarafı takip etmek kararı altında görüş birliğine varıldı. Daha sonrası için aynı yöne ilerledikçe, kimi zaman konakladılar ve bu konar göçer yerleşim esnasında da uzun günler birlikte yaşam biçimlerini tartıştılar.
“Bizler çoğunlukla ormanlarda yaşar, oralarda hayat kurar ve günlük yaşamımızı düzenleriz. Tek bir dünyada yaşarken, diğer kısımlarda da hayat sürenlerimiz mevcuttu ancak merkezi olarak ağaçların bol olduğu yerler yoğunluk noktalarımızdı,” dedi Nordia adındaki elflerin ileri gelenlerinden biri. Kendi ırklarındakine göre, daha fazla yol kat etmişti ömür yolunda.
“Dağlar ve altı bizim için yuvadır. Onu şekillendirip evler kurar, tüneller yapar, maden çıkarırız…Hayatımızın büyük bir kısmı yer altında geçer ve yaşamımızı buralarda idame ettiririz. Tabii ki tek bir dünyada yaşarken yer yüzündeki diğer bölgelerde de farklı tarzları benimseyip hayatını idame ettirenler yok değildi ancak en önemli yerler, sözlerime başlarken ifade ettiğim gibi dağlar ve altıdır,” diye devam etti sakalı oldukça uzun ve diğerlerine göre daha yaşlı olan cücelerin ileri gelenlerinden biri.
“Bizim ömrümüzün uzunluğu, sizlerden öğrendiğimiz kadarıyla, ifade ettiğiniz şekliyle sizinkilerden çok çok daha kısadır. İnsanlar için ev kavramı çok çeşitlidir. Tabii ki büyük bir çoğunluğumuz yer yüzünde yaşamayı tercih ederiz. Ana kısım, bizim için ovadır. Nasıl ki cüce dostlarımız dağların altını, elf dostlarımız ormanları şekillendirirse bizler de yer yüzünü biçimlendiririz. ” diye katkıda bulundu, insanların ileri gelenlerinden birisi.
Toplamda her ırktan üç sözcünün bulunduğu toplantı esnasında hangilerinin nerelerde yaşayacağına dair görüşler bildirilmiş ve kararlar alınıp onaylanmış ve bir sonrakinde ise insanlar için ovanın, elfler için ağaçların ve cüceler için dağın bulunabileceği bir bölge, birlikte yaşamaları için uygun görülmüştü. Daha sonraki başlık, beraber nasıl yaşayacaklarıydı. Bir sonraki yürüyüşlerinden es verip bekledikleri ve belli bir süre çadırlar kurarak kaldıkları bir diğer bölgedeki toplantıda insanlardan birisi:
“Düz bir ovaya on tane kule inşa edelim. (İki parmağıyla oturdukları yerde bir çember oluşturarak) dokuz tanesini bu gördüğünüz şeklin kenarlarına birbirleri arasındaki uzaklıkları aynı olacak şekilde yapalım ve bunların ortasına da tek kuleyi koyalım. Etrafında da elfler için orman ve cüceler için dağ olacak tabii,”
Bu düşünceye ne elfler ne de cüceler itiraz etti. Uzun konuşmalardan sonra bir karara varılmıştı. Bu fikir diğerlerinin de aklına yatınca ayrıntılar tartışıldı.
“Bu kuleler için cüce dostlarımızın ustalıkları gerekecek. Bizler ve elf dostlarımızın onlara yardımımızla birlikte bu işi başaracağız. Önemli olan her konuyu birlikte konuşup, birlikte karara varıp sonlandırmamız,”
“Bu, birlikte inşa edeceğimiz kuleler arasında geçişi sağlamak adına bir önerim var dostlar. Kenarlardaki dokuz kulenin üst ve alt kısımlarına ardından gelecek olan bir sonrakine ulaşılabilecek şekilde bağlantı yolları kuralım. Merkezdeki kuleye gidebilmek için de aynı seviyede kuracağımız dokuz tanesinin orta kısımlarından onun ortasına da yollar çıkalım,” dedi elflerden biri.
“Senin önerini desteklemek ve katkıda bulunmak adına: Örneğin çemberin kenar noktalardan birine, on katlı yüksek bir kule inşa ettik diyelim, üçüncü katına ve sekizinci katına, sonraki gelen aynı sayıda kattaki kulenin de eşit seviyedeki ilkindeki gibi üçüncü ve sekizinci katına ulaşacak şekilde bağlantı yolları yaptık. Mesela ilk kulenin beşinci katındaki birinin diğer kuleye gidebilmesi illa ki üçüncü kata inmesi ya da sekizici kata çıkması gerekecek. Bu durum zaman kaybına sebep olur gibi sanki,” dedi insanlardan birisi.
“Yani sözlerinden anladığım kadarıyla söylemem gerekirse, her kata bir sonraki kuleye ulaşmak adına bağlantı yolu yapalım. Kenardaki iki kule arasında, her kata eşit seviyede olacak biçimde on tane birbirinin üstünde yol olsun, diyorsun,” diye uzun sakalını geniş elleriyle sıvazlayan, bariton sesiyle, cüce katılımcılar arasındaki en genç olanı.
“Aynen öyle. Önerimi desteklemek amacıyla ve sağlamlık ya da güvenlik konusunda şüpheler varsa bir nebze olsun gidermek anlamında: İlk kattaki yolun ortasının başlangıç ile son noktasının aralarına, yer yüzünden tabanına katın yüksekliğiyle birebir, yolun tabanına kenetlenecek şekilde her iki yanına birer sütun koyalım. Bu ikisinin arasına , az bir mesafe koyarak yolun merkezine yakın iki sütun daha koyalım. Bu biçimin aynısını, diğer kuleyle birleşme noktasıyla yolun ortası arasında kalan yere de uygulayalım. Bu yapılanmayı, her kat için düşünürsek, her yol için sekiz sütundan seksen tane demek. Bütün kolonlar en üstten en alta doğru düzgün ve hizalanmış şekilde olmalı. Bir sıradaki on tanesinin üst üste konulup tek bir sütun olarak görünmesi gibi,” dedi ilk öneriyi atan.
“Öncelikle, onar katlı on tane kule inşa edeceğiz. Dokuz tanesi kenarda bir tanesi de bu çemberin merkezinde olacak. Ana kule diğerlerine göre çok daha geniş olmalı. Sonrasında ilk olarak senin düşüncenden hareketle, kenardaki dokuz kulenin, birbirleriyle bağlantısı anlamında on tane yürüyüş yolu olacak. Her yol için de dörder tane sütun. Hesaplamalarıma göre dokuz kule için doksan adet yol ve her biri için seksen sütundan yedi yüz yirmi sütun eder. Merkezdeki ana kuleye, her kuleden bağlantı şekilde bunu oranlarsak toplamda yüz seksen yol ve bin dört yüz kırk tane sütun demek. Amacı zaman kaybını önleme olan öneri esasıyla, bence çok fazla,” diye araya girdi bir elf.
Katılımcılar arasında değerlendirmeler yapıldı.
Onaylamayanlar çoğunluktayken yaşça daha genç olanlar nedense diğerlerine göre yapılabilir düşüncesindeydi. Irkların sözcüleri kendi aralarında konuştuktan sonra, temel düşünce olan dokuz kule arasında iki bağlantı ve onların ana kule arasındaki tek bağlantı yollarına karar kılındı ancak yine de öneriyi ortaya atandan daha fazla söyleyeceği varsa bu konuda, söylemesini istediler.
“Evet sayılar fazla ama cüce dostlarımızın zoru başaracak nitelikteki ustalıklarıyla, bizim ve elflerin yardımıyla bence yapılabilir. Sonrası için söyleyeceklerim kanımca zaman kaybını daha da indirgeyecek. Bu öneriyi hayata geçirdik. Çemberin kenarındaki iki kule arasını esas alarak diyorum ki, üst üste kurulmuş on tane yolun, başlangıcındaki ve sonundaki dörder tane sütuna paralel, üst üste on tane sütunun tek olduğunu baz alırsak, her birine karşı, on tane yolun en yükseğine paralel kalın ve genişçe bir sütun daha inşa edelim. Toplamda sekiz eder. Amacım her bir yoldan, yani kenarından sırasındaki kalın kolona, on tane kement ya da bağlantı noktası oluşturmak. Her katla aynı düzeyde on tane. İki kalın sütun arası ve onların yol kenarlarıyla bağlantı noktalarının katlarla aynı seviyede aralarını kapatmak. Bu kare ya da dikdörtgen şeklindeki dört tane yapıyla yollar arasındaki boşluğa da sarmal merdivenler yaparak vatandaşların, hem kulelere giriş kapısından hem de yerden, merdivenler vasıtasıyla ulaşımını sağlamış olacağız. Ana kuleye bağlanan yollar için de geçerli. Bunu hallettik varsayarsak, en önemli nokta kısa yollar,” dedikten sonra biraz soluklandı. Önündeki bakır maşrapadan bir yudum su içtikten sonra, iki maşrapa daha aldı önüne. Bunları üçgen şeklinde yerleştirdi.
“Bunlar üç kule olsun. Yanda iki tane ve merkezde bir tane. Yolları, merdivenleri ve sütunları hallettik. Kısa yollardan kastım, Merdivenlerin olduğu dört yeri, (İki kule arasına dört kağıt koydu, bunların ana kuleyle birbiri arasına da dörder kağıt koydu. En yakın, çapraz olan iki kağıdın arasına da masadaki meyvelerden bir tane üzüm tanesi koydu. Uzak çapraza da üç tane koydu. Aynı şekilde iki kulenin, ana kuleyle ikisi arasındaki birbirine yakın ve uzak olanlarına da bir ve üç adet olmak üzere üzüm koydu. Bu kısa yollar beşer tane olabilir,” diyerek sonlandırdı.
Değerlendirmeler sonucunda ilk ana öneri kabul gördü.
“Kenarlardaki kulelerin alt, üst yollarının bina bağlantılarına kapılar yapalım, ayrıca ortadakine de kuralım,”
“Ana kulenin dokuzundan gelen yol bağlantılarını dışına yapabilmemiz için merkezdeki, ya diğerlerine göre daha büyük yapılacak ya da bağlantı yollarının genişliği ona ulaşırken küçülecek ve uygun bir şekilde sonlanacak. Yani, dokuz kulenin kendileri arasındaki yol bağlantıları düz ve aynı genişlikte olabilirken, ana kuleye olanlarda düz ama daha az genişliğe sahip olmalı,”
“Cüce dostlarımızın kulelere ulaşabilmeleri için onların en alt kısmına giriş kapısı konulmalı ve de tüneller kurulmalı,”
“Bize göre insan dostlarımızın binaların arasında ya da kenarlarında yuva kurmaları fark etmez,”
“Biz cüceler, sizlerin de yardımıyla yer altına bağlantı tünellerini yer yüzüne zarar vermeyecek şekilde kurarız. Sizler için kulelere ulaşmak konusunda bir sıkıntı olmayacak. Peki yaşam yerlerimizi hallettik, binalara nasıl ulaşılabileceğimize dair görüşlerimizi paylaştık da oralarda ne yapılacak,”
“Üç ırk arasında kurulacak olan bu bölgede kendi aramızdaki birlikte geçireceğimiz zamanlar… Örneğin hayatımızı devam ettirebilmemiz için çalışmamız gerekli. Kendi aramızdaki ticaret için, toplantılar için, sosyal yaşamımız için, eğlenmek için, birlikte yaşamamız ve vakit geçirmek için, daha birçok beraber gerçekleştirebileceğimiz faaliyetler için kullanırız,”
“Her kuleden sorumlu aramızdan seçeceğimiz bireyler olmalı. Ayrıca ana kulenin üst kısmı büyücülerin eğitimi için kullanılabilir. Zaten orta kısmı diğer kulelere geçiş için ve alt kısım da diğerlerinin yönetim kadrosunun aralarında toplantılar yapmaları için kullanılabilir,”
Bu ve benzer konuşmalar toplantıdan toplantıya ırkların sözcüleri arasında yapılmaya ve arayışlar da bu bağlamda devam etti. Yıllar sonra karara vardıkları bu yaşam biçimlerine uygun bir bölge, biraz da kendi çabalarıyla sağlayarak oluşturdular. Uzun arayışları esnasında bir çok şey buldular ki bunlardan birisi de küçük kristal parçalarıydı.
Bulunan taşları, elflerden ve insanlardan oluşan büyücüler incelediğinde, içlerinde adlandıramadıkları bir çekimin, güç yoğunluğunun bulunduğunu keşfettiler. Aralarında yapılan görüşme sonunda inşa edilecek kuleler için kullanmaya karar verdiler.
Binaların yapılması için uygun olan yer bulununca yani sağlanınca uzun yıllar sürecek olan çalışma başlatıldı. Daha önce toplantılarda konuşulanlara göre konumları tanımlandı ve o şekle göre kulelerin yapımları tamamlandı. Büyücülerin de yardımı, elflerin şekillendirmedeki estetik güzelliğiyle, insanların akla yatkın fikirleriyle ve cücelerin hünerli ustaları sayesinde yapılar sağlam temellere oturtulmuştu.
Zaman ilerledikçe dıştaki dokuz kuleyi birbirine bağlayan alttan ve üstten, merkezdekine de onlardan bağlantı sağlayan yollar, kenarlarına yerleştirilen korumalar, bunların başlangıç ve bitiş noktalarına yapılan kapılar… öngörüldüğü gibi kuruldu. Kuleler için konuşulan her çalışma uygun şekilde icra edildi. Onların tepelerine ise dıştakilere birer tane ve merkezdekine de iki tane olmak üzere kristal parçaları yerleştirildi.
Kulelerde beraber geçirdikleri zaman dilimindeki günlük hayat yaşanırken kendi bölgelerinde ise kalan zamanı değerlendiriyorlardı. Ay ve yıldızların ışığı binaların tepesindeki kristal parçalarına vurdukça görkemli bir ışık sergisi kuruluyor ve üç ırkın mensupları bunu, her gün karanlığın kapısı açıldığında görebiliyorlardı. Nesneler, kendilerine çarpan doğal ışıkları birbirlerine lütfederek ölümlülerin kurduğu bu yerde onlara görsel bir ziyafet sunuyorlardı. Ayrıca güneş ışınlarıyla beraber ay ve yıldızların ışıklarının bir kısmını da içlerinde depoluyorlardı. Bu durum görsellik dışında aşağıya, kuleler arasında kurulan bağlantı yollarına ve korumalara ışık sağlamakta kalmıyor, kristallerin güç yoğunluğunu da yıllar geçtikçe arttırıyordu. Büyücüler de bundan katkı sağlıyor, hatta büyü yapmaları kolaylaşıyor ve sanatsal güçleri de çoğalıyordu. İnsanlar, elfler ve cüceler, kurdukları bu yaşam biçiminden oldukça memnundular ve dünyanın kalanıyla bir yere kadar ilgilenmediler. Her şey yerli yerine ve bu yaşam şekli oturunca, ana kulenin alt katlarından birinde yapılan görüşmelerden sonra diğerleriyle artık bağlantıya geçilmesine dair karar alınmış, bundan dolayı muhteşem şehirlerini görmelerine izin verilmişti.
Daha sonra dünyanın kalanıyla da ticareti geliştireceklerdi. Yıllar yılların ardına düştü ve şehir çok ilerledi. Cypraqual’ın dört bir yanından ölümlüler akın ediyor ancak burada kalmalarına göz yumulmuyordu. Bu gelişmeyle paralel de büyücülerin ünü arttıkça arttı.
Kristal parçalarından yansıyan ışınlar, zaman içerisinde kulelerin dış kısımlarına minik pırıltılar halinde vurdukça temas ettikleri kısım nokta olarak iz bıraktı ve giderek kristalleşti. Şehri kuranlar, taşları binaların tepelerine koymuşlardı ancak onları etkilediklerinden hiç haberdar değillerdi. On tane kulede dış kısımlarındaki bu yeni oluşan kristalleşmelerle ışıl ışıldı ve bunlar bağlantı yollarını da güzelleştirmişti. Yaşayanlar karanlık çökünce parıldayan kurdukları bu yerden mutluydu. Binaların dışının bu kristalleşmeye elverişli olması için taşların gücünün onları bu duruma hazırlamasıyla şehri daha da çekici kılan minik ışık parçaları, üstlerine ışınlar vurmaya devam ettikçe sonunda tamamen kulelerle bir olmuşlardı. Burası bu gelişmeden sonra Kristal Kuleler Şehri olarak anılacaktı. Büyücüler neden böyle olduğuyla alakalı hiç düşünmediler, onlar ünleriyle ve sanatlarıyla meşguldüler. Diğerleri de aslında bu minik ışık parçalarının ne olduğunu hiç düşünmedi zira her şey çok güzeldi.
Metamorfoz’dan uzun, uzun yıllar sonra uyanacak olan ejderhaların dünyaya tamamıyla yaralarından arınmış bir şekilde göz kırpmalardan birkaç zaman önce, yani kötü yaratımların ortaya çıktığı dilimde, ana kuledeki iki kristal parçasındaki güç yoğunluğu öyle bir arttı ki, diğer dokuzunun tepesindeki taşları çok güçlü akımlarla kendine çekmeye başladı. Bunun akabinde tamamı birleşti ve kristal kendini tamamlayıp bir oldu. Bu aşamadan sonra bakanları kör edecek nitelikte bir ışık patlaması meydana geldi ki ondan yayılan ışınlar, kulelerin dış kısmı olmuş kristalleşmiş parçalara çarptı. Onlara vurmaya devam ettikçe yerlerinden oynatıp daha da parçalayarak toz haline getirdi.
Nihayetinde, zerrecikler havaya karışıp şehrin her tarafına yayıldı. Bütün elfler, cüceler, insanlar ve büyücüler, nefes aldıkça bunları içlerine çektiler ve hepsi anında ölüp cansız bebeğe döndüler. Bu devam eden patlamadan doğan öyle bir rüzgar ortaya çıktı ki kulenin tepesindeki kristali yerinden oynatıp onu yere doğru itti. Nesne, kulenin dış kısmından aşağıya doğru ilerlerken rüzgar, zerrecikleri on tane büyücünün üstüne savurmuştu. Tam, taş yere düşüp parçalanacakken onlardan biri tekrar dirilip onu yakaladı. Diğer dokuz tanesi de yeniden canlanmıştı ancak diğer ölümlülerden farklı olarak yaşayanlardan değillerdi.
Aslında tek parça olan bu kristal, Ölülerin Tanrısına ait malzemelerden birisiydi ta ki Asdachen, kendi aralarında girdikleri bir iddia da bunu ondan alıp, içerisine yarı tanrısal bir varlığı aynı kolyedeki yöntem gibi yerleştirip dünyaya Metamorfoz esnasında, kendisine ve ona bağlı daha düşük seviyedeki tanrılara ait olan diğerleriyle beraber, öbür tanrıların emanetlerini savurdukları gibi atana kadar. Bu tanrısal malzemeyi ölülerin tanrısı ölen orkların ruhlarını toplamak için kullanırdı. Bütün ruhları ayırt etmek için, farklı ırklara mensup olanları başka malzemelerde de toplardı. Tanrıların boyutunda kendi malzemelerinin şekli çok farklıydı ancak ölümlerin dünyasında değişik şekillerde ortaya çıkıyordu. Tıpkı Kuleler Şehri’ndeki kristalin yaptığı gibi. Ölümlülerin, yarı tanrısal yaratıkların, hammaddesi kötücül ilahi varlıkların… boyutu ile tanrılarınki arasında büyük farklılıklar vardı ve Metamorfoz esnasında onların gitmeden önce bıraktıkları emanetlerinin (Asdachen adındaki tanrıya ait olanlarda farklı olarak bir nevi yarı tanrısallar giydirilmişti ve bundan diğer tanrıların haberi yoktu) bir şekilde, kendilerini burada tanımlamak için, sonuç olarak Cypraqual Dünyasında yaşayanların ölçütüyle birkaç yüzyıl geçmesi gerekiyordu. Bu süre sonrasında tamamıyla faal hale geçeceklerdi. Bu, bir planın başlangıcıydı. Ayrıca bu ve benzer emanetlerden ilki olan bu taşın uyanması, Cypraqual dünyasının yapısındaki, fanilerin görebilme seviyelerinden yüksekte, aslında var olan katmanların ortaya çıkmasına sebep olacaktı. Yüksek seviye büyücüler için bu (görebilme düzeylerinden bir tanesi için) durum geçerli değildi. Sınırsız enerjinin bulunduğu, ana kaynağın katmanı ile beraber keşfedilince Büyücülerin Yolu, olarak adlandırılacak ara düzlem, onlar için kullanılabilecek bir katmandı. Yüksek düzeyde bir büyücünün bir yerden bir yere uzaklık fark etmeksizin gidebilmesini sağlayan girişi ve çıkışı iki portal olan geçiş yolu anlamına geliyordu. Katmanlardan bir diğerinde de ölümlülerin fiziksel olarak göremediği yaşadıkları dünyada bulunan, maddi formlarının olup olmadığı bilinmeyen varlıklar… Fısıldayanlar… adı altındaki yaratıklar bulunuyordu. Bazıları onları karabasan şeklinde isimlendirirken, bazıları öldükten sonra bile dünyayı terk etmeyen, kendilerine eziyet eden, musallat olanlar, diye nitelendirecekti.
Tanrısal materyal kendini tamamlamış ve oluşturduğu yaşayan ölü büyücülerle de koruma altına almıştı ta ki… Tanrıların, Metamorfoz sırasında bu dünyadan ayrılmadan önce kendi aralarında yaptıkları antlaşmaya göre, diğerleri gibi asıl sahibi ya da hizmetkarları gelene kadar. Işık patlaması hortuma dönüştü ki bu eylem, bütün kuleleri yerlerinden oynatacak kadar güçlüydü. O, kristali, kuleleri ve ölü büyücüleri, kara parçasını yerinden oynatarak öyle bir savurdu ki Ascander Denizi’nin altına kadar. Orada kristalin gücü hortumu, etrafa salınımlar yayan bir kalkana çevirdi.
Marjuarane’nin yurdu, nasıl, nereden, ne amaçla geldikleri şehrin sakinleri ve onu kuşatanlar tarafından bilinmeyen ve de ne oldukları anlaşılamayan kara zırhlara bürünmüş yaratıklar yüzünden istila edilmiş ve yakılıp yıkılmıştı. Onlar, istediklerini Chrubergine şehrinde Bilge kılığındaki Chirraphreix adındaki güneyin sahibi olarak kendini gören Beyaz’ın birinci adamından almışlardı. Burasını, anne babası tarafından terk edilmiş bir çocuk gibi karanlığa gömmüş ve şehirde adeta sessizliğin krallığını kurmuşlardı. Yapılan savaşta güçlü bir beyaz ejderha ölmüş, mücadele esnasında bir çok bina, dükkan vs. zarar görmüş ve hiçbir canlı kalmamış ancak şehrin görüntüsü mücadeleden sonra eskisi gibi olmuştu. Şehirdeki atmosfer bomboş takılıp, bir o kadar da ıssızlıkla demlenirken sanki savaş ve katliam hiç yaşanmamıştı. Etrafta kimsecikler görünmezken ufacık bir ses dahi gezinmiyordu. Hiçbir yerinde savaşın izleri kalmamış sadece ondan önceki görüntüsünden tek fark olarak, yaşayan da yoktu. Bu bakış, sadece ölümlü olanların ve bu dünyaya ait olanların gördüğüydü, eğer buraya başka bir boyuta ait yaratık bakmış olsa gerçek haliyle, yani Cyraqual Dünyası’nın yapısına katılan yeni bir katman şeklinde karşılaşacaktı. Bu durumun tanığı sadece onlar olmayacak, yüksek seviye büyücülerin iki portal arası geçiş rotalarından birine de zamanla, diğer emanetlerin ortaya çıkışıyla dönüşecekti. Ancak buranın esas halinde görünen ise, çürümüş ve kokuşmuş bir şekilde, katledilenler her nerede öldüyse orada kalmışlardı. İnsanı duydukça deliliğe sevk eden feryatlar, kulakları kanatan acımasız tonlarla yüklü oradan oraya savrulan çığlıklar bir döngü halinde süregelip gidiyordu. Bedenleri parçalanmış ve yanmış ejderhalar dahil, hangi ırktan olursa olsun cesetler arasında saydam ve asap bozucu görünüşler dolaşmasını sürdürüyor ama aynı dehşetin yüzdüğü alanda dönüp durmaktan gayrı bir şey yapamıyorlardı. Bu vahşetin çığlıkları hiç bitmeyecek gibi kendini tekrar edip dururken ölenlerin ruhları da bu denizde kısıp kalmıştı.
Kara zırhlıların amaçlarını elde etmek uğruna giriştikleri savaşın tek tanığı ise Tischveria adındaki batının sahibi olarak kendini gören siyah ejderhaydı.
Marjuarane’nin şehrinin ne olduğuyla alakalı her hangi bir şeyden haberi yoktu. Kendisi, doğunun sahibi olarak kendini gören kırmızı ejderha Dacassyre’nin inini bulmak için yola çıkmış ve yanındaki üç kişiyle, bu dünyada yeni doğmuş bir ırkın ilk temsilcileriyle, o bölgenin kötü bir üne sahip şehrinde mücadele ediyordu.
Ascander Denizi’nin altında yol alan kara zırhlılar, bineklerinin üstünde deniz canlılarının bir bir yanlarından geçiyordu. Onları gören birkaç tanesi sanki kendi aralarında fısıldaşmaya başladı. Nitekim, ziyaretçiler yanlarından gittikten sonra belirli bir yöne doğru ilerlediler ki bu canlılar, deniz ejderhası Lostigallian’in hizmetkarlarıydı.
Denizin altında rahatça ilerleyen diğer yaşayanlar gibi boğulma riski taşımayan bu yaratıklar, atlarının üzerinde Kuleler Şehri’nin harabelerinin bulunduğu yere doğru gidiyordu.
Burada bulunan kayalar topluluğunun içindeki geniş bir oyukta Lostigallian adındaki deniz ejderhası dinleniyordu. Hizmetkarları olan balıklar onu uyandırmaya çekinse de içlerinden en cesur olanı, bunu gerçekleştirdi. Ejderha huysuzlansa da, onun söylediklerinden sonra, sakinleşti.
“Misafirlerimizi karşılayalım o zaman.”
Bir başka balık hizmetkarı yanlarına geldi ve kara zırhlıların yaklaştığı haberini verdi. Ardından ejderha oyuğundan çıktı ve kayaların önüne doğru ilerleyerek karşılamaya durdu. Onlar yakınlaştıkça gözlerini kıstı çünkü gelenler atlarından inmiş ve su da rahatça yürüyebiliyorlardı. Lostigallian, geniş ağzından suya nefes verdi. Ardından, oldukça yüksek dalgalar bu hareketlenmelerle gelenlere vurdu ancak hiçbir şekilde yürüyüşleri bozulmadı, aksine daha da ona doğru yaklaştılar.
Karalara bürünmüş yaratıklar, deniz ejderhasından yeni bir hamle beklemeden aniden ilerleyişlerine son verip durdular. Elinde üç katmanlı kılıç olanı, sağ elinin üçüncü parmağını, sola doğru çevirdi ve akabinde su, minik dalgalar halinde rakiplerinin üstüne doğru yolculuğa başladı. Ejderha, bunu gördükten sonra nerdeyse kahkaha atacaktı ama… Kendisine doğru yol aldıkça çok hızlı bir şekilde bu dalgalar küçük çemberlere ayrılarak ve çoğalarak büyümeye başladı. Büyüdü, büyüdü… Onu kafasından kuyruğuna kadar alacak şekilde seri halde su dalgaları boyutsal anlamda genişledi. Ona hareket etme fırsatı bırakmadan hızlı bir şekilde ayrı ayrı çemberlerden önü ve arkası açık, içerisinde kendisinin olduğu su tüneli oluştu. Kara zırhlının, hemen parmağını geriye çekmesiyle ayrı haldeki içerisinde sadece su bulunan çemberler, birbirlerine yakınlaşarak birleşti ve boru şekline döndü. Ejderha, arada sıkışmış ve ne yaparsa yapsın sudan kurtulamıyordu. Elinde üç katmanlı pulu olan diğer kara zırhlı onu, boru haldeki suya dokundurmasıyla nesneden çıkan uzantılar suya karıştı. İç kısımlarda daha da uzayıp büyüyerek sarmaşıklar şeklinde ejderhayı her tarafından yakalayıp debelenmesini engelledi. Sudan mamul bir nevi bitkilerin yapraklarındaki damarlar uzayıp genişleyerek, öncelikle, yaratığın geniş ağzını açmamasını sağlayacak şekilde bağlayarak ve bir mızrağın ucu misali sivrilerek, bir çeşit mahkumun sanki yumuşak bir dokuymuş gibi, gerçek bir sivri uçlu silahın bile kolaylıkla işini göremeyeceği pullarından oluşan sert derisine rahatça battı. Onun bedenindeki bütün kanı çekerek suyu tamamıyla kırmızıya boyadı. Deniz ejderhası ölürken kara zırhlı parmağını tekrar ileri alıp ilk konumuna getirdikten sonra çevirdiği yönün tersini yapınca tekrar kanla dolu su, önce merhumun boyutunda çemberlere ayrılarak gerilemeye başladı ve başlangıç noktasına yaklaştıkça küçüldü, küçüldü… Kan kırmızısı bir yüzük oldu. Diğer iki kara zırhlı, yaratığın derisini yüzdü ve onu parçalara ayırdı. Minik yüzüğe değdirdiklerinde ejderhanın kendi kanı, kendi derisini içine çekti.
Önde, parmağında kan kırmızısı yüzüğü olan kara zırhlı, arkasında diğerleri yürümeye, bu kısa aradan sonra tekrar koyuldu. Yanlarında da üç tane siyah balık yüzüyordu. Bir süre sonra tekrar durdular zira harabelerin üzerindeki koruyucu kalkanın salınımlarını hissetmeye başladılar. Sahip oldukları pul hariç diğer üç katmanlı silahları ayırdılar.
Onlar biliyorlardı ki kalkanın altındaki liçler, ruhsuz ve yaşayanlardan değildi.
Bunlardan elinde pulu olan, üç parçaya ayrılmış kılıçları yoldaşından aldı. Silahların kabzaları birbirine bakacak ve konumları her kenarı eşit bir şeklin köşelerinde olacak şekilde onları denizin tabanına girmeyecek biçimde yerleştirdi. Ölümlülerin boyutuna ait olmayan ve içerisinde Quaraschar geçen bir cümle seslendirdi ve kılıçlar, bir tur tamamlayacak şekilde dönmeye başladı. Onlar, bunu sağladıkça büyüdü ve üçünün ortasında sabit bir hortum oluştu. Ardından, elindeki üç katlı pulu ayırıp köşelerden birindeki silahın kabza kısmına bir tanesini bir nevi yapıştırdı. Tekrar geri çekince, pulun aynısı kabzayla bir olmuş bir şekilde görünüyordu. Diğer ikisine de aynısını yaptıktan sonra bir diğer büyülü olanı hançerlerden birini alarak, koyu renk pullardan birinin ve diğer ikisinin ortasını çember şeklinde çizip onları çıkardı. Sahip oldukları, bedenleri gibi silahlardan baltaların sap kısımlarının uç kısmını, kesici tarafları hortumun içinde kalacak şekilde bu oyuklara yerleştirdikten sonra döngünün içindeki üç baltanın kesici kısımları, birbirlerine değecek şekilde konumlandırıldı. Kalkanları, iki kılıcın eşit uzaklıkta ortasına yani ikisi arasına, düz bir çizgide bir kılıcı alacak şekilde yerleştirdi. Son olarak ta büyünün yapılması için zeminin oluşturulması adına, üç hançeri de, kalkanların orta kısmına dıştan içe doğru saplayıp onlardan uçlarını geçirerek, hortumun içindeki baltaların birbirine dokundurulmuş kesici kısımlarını kesişim noktalarındaki boşluğa gelecek şekilde yerleştirdi. Nihayetinde, hançerlerin elle tutulan sap bölümlerini üç kara zırhlı, aynı anda çevirerek ritüeli başlattı. Bu arada üç siyah balıkta, hortumun içinde dönüyordu.
Denizin altında hançerlerin uçlarının baltalarınkine dokunmasıyla, parlak bir ışık hortumun içinde peydah olarak önce onların uç kısımlarında gezintiye başladı, ardından orda çok fazla kalmayıp sap kısımlarına uğradı ve bir seyyah misali, üç kılıcın kabzalarını da ziyaret ettikten sonra kalkanların iç kısımlarına girerek kısa yolculuğunu sonlandırdı. Kara zırhlılar, hançerlerin sapını, aynı anda bir kez, ilkindeki gibi içinde bu kez kötü yaratımların tanrısı Asdachen’in isminin geçtiği bir başka cümleyi de aynı tonda biraz daha coşkuyla seslendirerek çevirdi. Ardından, kalkanların içindeki büyülü ışık yerinde duramayan yaramaz çocuklar gibi dönmeye, dönmeye başladı ve girdap oluştu. Bu meydana gelenler, çekici dudaklara sahip bir kadının öpücüğü misali hortumu ve üç siyah balığı kendine çekmeye başladı ve bu yetmezmiş gibi onları alıp kendi içinde daha da gerilerle gönderdi. Akabinde, hortum tamamen içine girdikten sonra kalkanlar karardı. Kara zırhlılar, bir süre daha bekledikten sonra öncekiler gibi, dillerinde tanrılarının ismini söyleyerek hançerlerin sapını tekrar çevirdiler. Kalkanların içi, yeniden girdap gibi dönmeye başladı ve aynı hortum, balıkların solungaçlarına tutunmuş ruhlarla oradan çıkarak kılıçların arasındaki yerini aldı. Ruhları, bulundukları alemden Tanrılarının yardımıyla şimdiki dünyaya getirmişlerdi. Bunun içinde büyülü silahlarını kullanmışlardı ki oluşturdukları şekil, Asdachen’in daha önceden, liçlerin ruhlarını getirmek için öngördüğüydü. Eğer silahlardan bir tanesi dahi olmasaydı, ritüel gerçekleşmeyecekti.
Elinde pulu olan ve diğer ikisi, hançeri ilk konumuna getirerek büyünün ilk safhasını sonlandırdı. Hançerler, kalkanlar ve baltalar tamamıyla kaldırıldı. Ruhların içinde döndüğü hortum ise kılıçların kabzalarındaki pullarda olan boşluğa girip orayı doldurdu. Büyünün ikinci safhasının başlangıcı ise kılıçların tekrar üç katman haline getirilmesiyle boşluklar birleşti ve tek oldu. Daha sonra asalardan birinin sap kısmı, o boşluğa dokundurulup diğer ikisinden biri ilkine, en son kalanı ikincisinin içine girdi. Üç bölmeli bir nevi oluk oluştu.
Son büyülü söz daha duyulduktan sonra, on tane ruh, birer birer en üstteki sapın içine girerek, sonrasında ikincisinden geçip üçüncüsünden sonra, kan kırmızısı yüzüğe tabiri uygunsa döküldü, daha doğrusu yüzüğün etrafında dönmeye başladılar. Onlardan kılıca sahip olanın taktığı kan kırmızı rengindeki minik halka, liçlerin ruhlarını ve ejderhanın kanıyla, derisini barındırıyordu.
Binekleri olan atlarının üzerinde, nihayetinde kulelerin harabelerini bütünüyle koruyan kalkanı görmeye vakıf oldular. Kara zırhlı ki daha önce bir ölümlüyken -Kötücül Tanrı Asdachen’in hizmetkarlarından biri olan Quaraschar, kendisine ve iki arkadaşına bir şekilde dokunmadan önce- adı Sawnhall olan, hiç bekleme yapmadan yüzüğü parmağından çıkarıp kalkana doğru tuttu. Kara zırhlının hareketiyle kan kırmızısı nesneden minik çember şeklindeki çıkan dalgalar, kalkana yaklaştıkça büyüdü, büyüdü… Yolculuğun sonunda, onu da bütünüyle kendi rengiyle boyadı.
Liçler, harabelerde, farklı yerlerde kristale yakın, başıboş dolanıp duruyorlardı. Hep aynı şeyi yapıyorlardı ve kalkan, çıkışlarını engelliyordu. Onları alıkoyan kristalin oluşturduğu bu engel, tamamıyla kırmızıya boyanınca dolanmalarına son verdiler. Öte yandan kara zırhlılardan biri, pulu kalkana dokundurdu ve yine ilkindeki gibi sarmaşıklar kan kırmızısı renginde eller misali on tane liçi, şaşkınlık içerisinde hareket edemeyecek şekilde yakaladı. Onların yerine başıboş dolanan kalkanın içinde kendi ruhlarıydı. Sarmaşıkların damarları yine genişleyip uzadı ancak bu sefer ejderhanın kanını ve içerisindeki deri parçalarını, liçlerin iskelet bedenlerine boşalttı. Sıvı , kemiklere değdiği anda, içerisindeki ejderhanın deri parçaları, on tane liçin iskeletlerine yapıştı ve hemen onların derisi haline gelip et bağladı. Ve yaratığın kanı da onların bedenlerine tamamen boşaltıldı. Amaçsızca dolanan ruhlarda, kara zırhlıların liçlerin isimlerini tek tek söylemesiyle birer birer bedenlerine girdi. Ardından kalkan ortadan kalktı ve yüzük yok oldu.
Liçler, bir ucube şeklinde tekrardan bir nevi diriltildi. Bu halde çok yaşayamadılar zira artık ölümlü olan bu büyücüleri, kara zırhlılar silahlarıyla kısa bir sürede parçalayıp ortadan kaldırdı. Kristali ellerine aldılar zira ilkini bulmuşlardı. Sırada ikincisi vardı ve onun yeri, şu an taşın içinde küçük bir küre şeklindeki biçimlenmenin döndüğü görüntüdeydi.
İkinci tanrısal emaneti almak adına Kara zırhlılar, Doğu ve Batı Kanadı olarak ikiye ayrılmış elflerin topraklarına doğru yol almak için hareketlendiler.