Tecessüs Dedektiflik Bürosu

Tecessüs Dedektiflik Bürosu’nun sahibi, baş dedektifi ve aynı zamanda yegane personeli olan Pertev Tecessüs, Küçükpazar’da şerirlere karşı şedit bir harbin içine düşmüştü. Kuveloğlu Han’daki çay ocağında iskemleye oturmuş çay içerken bir yandan gözleri ağzının kenarında tuttuğu günün on üçüncü sigarasının dumanından yanarak sulanıyor, bir yandan da kolları abartılı hareketlerle etrafını saran şerirleri kovalamaya çalışıyordu.

Şerirlerden biri, masanın bir karış sağında, hanın talaş serpilmiş eğri büğrü taş zeminine sereserpe serilmişti. Pertev Bey’in iskarpinlerinin hemen dibine pervasızca çöreklenmişti bu şerir. Pertev Bey, önce sağ bacağını masanın altından savurdu, lakin hedefi tutturamadığı gibi, diz kapağını masanın demir bacağına feci şekilde çarptı. Yüzü acıyla buruştu. Ağzından saçılmak üzere olan sunturlu küfürleri güçlükle yuttu. Gözlerinden yaşlar akarken renk vermemek için ensesini kaşıyormuş gibi yaptı.

“Def ol! Def ol, bre melun!”

Kara kedi, bir süre fosforlu gözleriyle baygın baygın Pertev Bey’e bakmaya devam etti. Sağ arka patisini kaldırıp umursamazca kulağının ardını kaşıdı. Esnedi. Sonunda bir öne bir arkaya gerindi ve bezgin adımlarla merdivenlere doğru yürüdü. Kedi, merdivenin karanlık basamaklarında gözden kaybolurken, öfkeden yüzü kıpkırmızı kesilmiş, göğsünden hırıltılar yükselen Pertev Bey; tabaktaki ince belli bardağa kaydırdı bakışlarını. Çayı soğumuştu. Ağzının kenarında duran, filtresi erimiş izmariti homurdana homurdana küfrederek kül tablasına fırlattı. Küçükpazar’ın binbir çeşit kokuyla harmanlanmış yoğun havası, hanın taş duvarlarına siniyor, her nefesinde genzini daha da yakıyordu. Ceketinin iç cebinden sigara paketini çıkarmak için davrandığı sırada, göğsünün tam ortasına yine o kahrolası sızı çöreklendi. Acıdan bir anlığına gözleri karardı. Sanki paslı bir kerpetenle kaburgalarını sıkıştırıyordu biri.

Boncuk boncuk ter dökerek solumaya çalışırken aklına Şinasi’nin söyledikleri geldi. Daha on beş gün evvel Doktor Şinasi onu muayene etmişti. Pertev Bey’e kalsa doktora gideceği yoktu ama yazık ki bir vakanın izini sürerken göğsünü tutarak Çarşamba Pazarı’nın orta yerinde bayılmış, hemen birkaç adım ötede tezgah açan işgüzar Rüstem de onu Şinasi’ye götürmüştü. “Deyyus,” diye tısladı. Röntgen filmlerini ışığa tutarken başını iki yana sallayarak “Pertev Bey, sizin damarlarınızda kan değil, zift akıyor,” demişti. “Kalbiniz bu kadar nikotin ve kafeini kaldıramaz. Bu damar tıkanıklığı safhasının da ilerisinde… İç organlarınıza asfalt dökülmüş sanki.”

Nefes nefese, yüksek sesle “Deyyus,” diye hırladı bir kez daha. “Ulan Osmani adamı iki bardak çay, üç paket sigara öldürecekse yuh olsun bizim adamlığımıza!” Sıktığı yumruğunu hınçla formika masanın üzerine indirdi. Yan masada uyuklayan bir ihtiyar irkilerek uyandı, kasketini başından düşürdü. Yere yuvarlanan kasketini titreyen elleriyle alıp başına oturttuktan sonra ters ters Pertev Bey’i süzmeye başladı. Uykudan sulanmış çapaklı gözlerini kırpıştırarak “Masaya ne vuruyorsun hemşehrim,” diye yarım ağız homurdandı.

Pertev Bey’in göğsündeki sızı, yumruğunu masaya indirdiği an hafiflemişti. Oturduğu iskemlede azametle dikleştirdi duruşunu. Rengi atmış, Hamidi kalıbı bozulmuş, ensesine yıktığı vişneçürüğü fesini düzelterek o mağrur bakışlarını ihtiyara dikti. “Burası umumi bir kıraathanedir efendi, Şark Ekspresi’nin yataklı vagonu değil,” diye gürledi, sigaradan çatallanan bariton sesiyle. “Elalemin içinde ahlaka mugayir salyanı akıtarak horlaya horlaya uyuduğun için haya edeceğine utanmadan laf yetiştiriyorsun. Edep yahu, edep!”

İhtiyar uykudan uyanmış olmanın verdiği cesareti yitirmişti. Laf anlatamayacağı bir meczupla karşı karşıya olduğunu kabullenip elini havada yaşlılara özgü o elemle sallayarak, sessizce söylene söylene uzaklaştı.

Tam o sırada Ahmet, elinde dumanı tüten bir bardak çayla bitiverdi Pertev Bey’in başında. Belindeki mavi renk önlüğe ıslak ellerini silerken “Aman Pertev Beyamca, tansiyonun fırlayacak yine maazallah. Masalara da vurmasan gözünü seveyim, zaten han başımıza yıkılacak,” dedi.

Pertev Bey, uzatılan çayı zarif bir tavırla alıp “Sen çay demlemeye bak evladım. Başka bir boktan anladığın yok,” diyerek Ahmet’i başından def etti.

Ahmet elindeki boş tepsiyle ocağa doğru seğirtirken bir şeyler mırıldandı ama Pertev Bey oralı olmadı. Avamın düşüncelerine aldırış etmezdi. Çayına dokuz şeker atıp karıştırırken “Zift akıyormuş,” diye söylendi kendi kendine. “İç organlarıma asfalt dökülmüşmüş… Zifti baban olacak adem müsveddesi anan olacak aşüfteye zerk etmiş ya behey teres!” İnce belli bardağı nikotin sarısı parmaklarıyla kavradı ve çaydan koca, höpürtülü bir yudum aldı. Kaynar sıvı boğazını yakarak midesine bir sıcaklıkla yayılırken, sızının yerini ferahlık hissi aldı. Fesinin altından alnına akan teri, ceketinin cebinden çıkardığı ütüsüz kumaş mendille sildi. Sonra dayanılmaz bir tütün hasretiyle paketine uzandı. Bir sigara yakıp dumanı iştahla ciğerlerinin en ücra köşelerine kadar çektikten sonra gülümsedi. “Elhamdülillahi rabbil alemin,” dedi keyiflenerek.