Terkedilmiş
Tepenin yamacındaki terkedilmiş kulenin gölgesi, bozkır ovaya gölgesini düşürürken, kurumuş sarı otlar rüzgarla tarandı. Savaşçı, kılıcına yaslanmış bekliyordu. Rüzgar, eski bir kehanetin sözleri gibi kulaklarına fısıldayıp geçti.
Büyücü, ince parmaklarını kara asasının etrafında kenetlemişti. Solgun renkli gözleri, yaşını olduğundan daha ileri gösteriyordu. Gözler yalnızca şimdiki zamanı değil, geçmişi de görüyordu.
“Bazı kapılar,” dedi kısık bir sesle, “açıldığında dışarı tanrılar bırakır.”
Gökyüzü o anda yarıldı. Terkedilmiş tanrının varlığı, gökten inen bir çığlık gibiydi; karanlık, gündüzü geceye dönüştürdü. Eski tanrı konuşmadı, konuşmasına gerek yoktu. Onun sessizliği bile diz çöktürüyordu.
Savaşçı, kalbinin bir yanı onurla, öteki yanı korkuyla titrerken büyücüye baktı.
“Bu savaşı kazanamayız,” dedi.
Büyücü gülümsedi. Acı bir gülümseme.
“Kazanmak mı?” diye fısıldadı. “Hayır, sadece deneyeceğim.”
Asasını kaldırdığında, Tanrının karanlığı bir anlığına sendeledi. Savaşçı o an anladı, kahramanlık bazen kılıçla değil, bedeli ödenmiş bir bilgelikle yazılırdı.
Ve terkedilmiş tanrı ilk kez bir ölümlünün iradesine dikkat kesildi. Bunu daha önce yapmış olsaydı belki de hiç unutulmayacaktı.
Karanlık geri çekildi. Bozkır yeniden aydınlanırken kule yok olmuştu. Büyücü, savaşçıya dönüp omuzlarını silkti.
