Way Down Yonder in New Orleans

Ellis yirmi yedi yıldır Crescent City Phonograph’te çalışıyordu. Chartres Street’in Camp’e aktığı köşede. Dükkanın vitrininde güneşten solmuş, köşeleri yapışkanlığını yitirip kıvrılmış Louis Armstrong ve Preservation Hall Jazz Band posterleri asılıydı. Vitrinin camı yıllar boyunca yandaki Cajun restoranının yağ ve baharat dumanıyla boğulduğu için ince, sarımsı bir tabakayla kaplanmıştı. Dükkanın kapı çanı bozuktu. Sonny üç yıl önce bir çarşamba günü “Cuma günü hallederim,” demişti, cuma günü dükkana gelmiş, “ofisim” diye nitelendirdiği arka odaya geçip Atlanta’da yaşayan kızı ve torunuyla saatlerce görüntülü konuşmuş, Ellis de bir daha kapı çanından Sonny’e hiç bahsetmemişti. Bozuk kapı çanı da artık Crescent City Phonograph’in bir parçasıydı: Tıpkı vitrindeki solmuş posterler, tıpkı sararmış cam, tıpkı tezgahın köşesindeki çizik -1999 yılında bir koleksiyoncu bir koli dolusu Edison silindiri getirmiş, Sonny ağır koliyi heyecanla tezgaha indirirken köşesini çizmişti-, tıpkı arka odadaki rutubet kokusu gibi, ne kadar havalandırırsan havalandır çıkmayan, duvarların ve döşemenin içine sinmiş bir koku, New Orleans’a benzeyen bir koku, keskin, inatçı ve sebat dolu.

Ellis sabahları yedide uyanırdı, duş alırdı, jiletle tıraş olurdu -bir türlü jiletten makineye geçmemişti hala, tıraş olmayı annesinden öğrenmişti, babasız büyüyen bir çocuğa tıraş olmayı annesinden başka kimse öğretemezdi zaten-, kahvaltıdan nefret ederdi, sabahları bir şeyler yemeyi midesi kaldırmazdı, sadece bir bardak su içerdi, musluk suyu, New Orleans’ın suyu klor kokardı ama Ellis doğduğundan beri buna alışkındı. Hazırlandıktan sonra dairesinden çıkıp dükkana doğru yürümeye koyulurdu, Bayou Road’dan Esplanade’e, Esplanade’den parkın kenarına doğru ilerler, St Philip boyunca, ağaçları seyrede seyrede yürüyüp Chartres’a çıkardı, kırk dakika, bazen elli, bezginse yürüyüşü bir saati bulurdu, yazın ter içinde, kışın paltosuna sarınarak, ama yirmi yedi yıldır her gün, her sabah, aynı yol, aynı binalar, aynı kaldırımlar.

Dükkanı saat sekizde açardı, kahve makinesini çalıştırırdı -Jamaican Blue Mountain, Sonny ucuz kahve içmezdi, dükkanın para kazandığı filan yoktu fakat Sonny kahveden tasarruf etmezdi, “İnsanın bu hayatta taviz vermeyeceği iki şey olmalı Ellis, bu iki şeyden biri de kaliteli kahvedir,” derdi, Ellis ikincisinin ne olduğunu hiçbir zaman sormazdı-, kahvesini fincanına doldurup yudumlaya yudumlaya dükkanın tozunu alırdı, tezgahın, rafların, pikabın üstünün, vitrinin iç tarafının, sonra rutin devriyesine çıkardı, rafları kontrol etmeye. Raflarda bütün plaklar alfabetik olarak sıralanmıştı, plakların hemen hemen tamamı caz plaklarıydı ve caz plakları da döneme ve janra göre ayrıca tasnif edilmişti: 1920’ler bir taraftaydı, 1930’lar başka tarafta, 1940’ların yeri ayrıydı, bebop’ın ayrı, cool jazz’in ayrı, free jazz plakları en üst rafta sıralanmıştı çünkü cazla yatıp kalkacak kadar aklını kaçırmamış kimse dükkana gelip Ellis’ten bir Ornette Coleman ya da Lester Bowie plağı istemezdi, Ellis’in yirmi yedi yıllık plakçılık geçmişinde rastladığı bu tür müşterilerin sayısı da bir elin parmaklarını geçmezdi. Bütün bu sistemi Ellis tesis etmişti, Sonny umursamıyordu, seneler önce bu kategorizasyon fikrinden ilk kez bahsettiğinde “Nasıl istersen, sen bilirsin,” demişti ve Ellis bilirdi, evet, Ellis düzeni severdi, her şeyin yerli yerinde olmasını isterdi, hayatı boyunca böyle olmuştu, belki de tam da bu yüzden yirmi yedi yıldır plakçıda çalışıyordu, çünkü plaklar oldukları yerde dururdu, kımıldamazlardı, tasnif edilebilirlerdi, etiketlenebilirlerdi, sıralanabilirlerdi, A’dan Z’ye bütün plakların ait olduğu bir yer vardı ve Crescent City Phonograph’teki bütün plaklar şaşmaz bir nizam içinde hep ait oldukları yerde dururdu.

Dükkana müşteri nadiren gelirdi. Nadiren bile fazla iltimas tanıyan bir sözcük olurdu aslında, Crescent City Phonograph’e hemen hemen hiç müşteri gelmezdi demek daha doğru bir ifadeydi. Turistler uğrardı bazen, Amerika ziyareti sırasında New Orleans’ı bir yerlerden duyup gelen, ama asla sadece New Orleans’ı görmek için ülkeye seyahat etmemiş turistler, Vieux Carré’de dolaşırken Chartres Street’in nihayet bulduğu yerdeki bu ufak, biraz harap, biraz büyülü görünen dükkanı fark ederlerdi, kapıyı açıp çekingenlikle içeri girerlerdi, raflara şöyle bir göz gezdirirlerdi, sonunda tezgahın önünde dikilip utana sıkıla Ellis’e “Ben bir caz plağı almak istiyordum ama…” derlerdi, yüzlerinde ne istediğini bilmeyen insanlara has o belli belirsiz gülümsemeyle. Ellis böyle tipler için raflardan daima Satchmo’nun Hello, Dolly’sini bulup zarfa koyarak uzatır, “Başlangıç için bu albüm en iyisidir” derdi, her seferinde bir otomat gibi aynı albümü verip aynı cümleyi söylerdi, müşteri ücreti öderdi, zarflanmış plağı koltuğunun altına sıkıştırarak dükkandan çıkardı, Ellis hiçbirini bir daha asla görmezdi. Bir de ciddi koleksiyoncular vardı, düzenli aralıklarla gelirlerdi, bazıları yılda bir, bazıları iki kez dükkanı ziyaret ederdi, çoğu New Orleans’ta yaşamıyordu, okyanusun ötesinden gelenler de vardı. Japonya’da yaşayan Matsuda vardı mesela, Sapporo’dan bir berber, sanki bir ritüelmişçesine her beş yılda bir dükkana gelirdi, en son 2023 yılında geldiğinde Bunk Johnson’ın 1944’te basılan Spicy Advice derlemesini almıştı, Ellis’e bin dolar uzatmıştı, “Teşekkür ederim Ellis-san, müşterilerim Bunk Johnson dinleyerek saçlarını kestirmeye bayılıyorlar,” demişti. Almanya’dan Dieter vardı sonra, bütün ömrünü Kid Ory’e adamıştı, Dieter için rahatlıkla “Kid Ory uzmanı” denilebilirdi, dünyadaki en büyük Kid Ory koleksiyonuna sahip olduğunu iddia ediyordu, şüphesiz doğruydu. Bütün bunların haricinde dükkan boştu, Ellis genelde on saat boyunca kasanın arkasında tek başına otururdu, kahve içerdi, plak dinlerdi, bazen kitap okurdu, caz tarihi, biyografiler, otobiyografiler, bazen de hiçbir şey yapmazdı, öylece beklerdi, sokağı seyrederdi, insanlara bakardı, bazen bir şeyler düşünürdü, bazen hiçbir şey düşünmezdi, zaman böyle geçerdi.

Ellis’in bu yaşantıyla ilgili sorunu yoktu. Bu belki basit, derinliksiz bir cümle gibi işitiliyor olabilir ama Ellis’in yaşamının özeti hakikaten de tam olarak buydu. Hayatındaki hiçbir şeyle sorun yaşamıyordu. Hayatı onun için bir sorun değildi, yalnızlığı onun için bir sorun değildi, tekdüzeliği onun için bir sorun değildi. Elli üç yaşındaydı. Hiç evlenmemişti, hiç nişanlanmamıştı, hiç ciddi bir ilişkisi bile olmamıştı aslında, otuzlarının ortalarındayken Earlene diye bir kadınla birkaç ay görüşmüştü sadece, Earlene ilkokul öğretmeniydi, yatıştırıcı ve su gibi akan bir sesi vardı, sabırlı ve sakindi, bir akşam yemek yerken Ellis’in ondan beklemeyeceği türden bir soru sormuştu. “Ellis,” demişti, “Ellis, senin kalbinde hiçbir şeye karşı bir his yok mu? Sevgi, heyecan, neşe, hatta nefret… Hiçbir şey hissetmiyor musun?” Ruhu yıllar önce nasırlaşmış Ellis’in bu soruya verebileceği bir yanıt yoktu ve o akşam yemeğinde aralarındaki şey bitmişti. Annesi Dolores yirmi yıl önce ölmüştü, akciğer kanserinden, hayatı boyunca tek bir sigara bile içmemişti ama Ellis’i yalnız büyütürken senelerce barlarda çalışmıştı, Bourbon Street’te, dumanlı, karanlık, gürültülü batakhanelerde, bitmek bilmeyen gece vardiyalarında tüketmişti ömrünü, Ellis’i büyütmek için, tek başına. Ellis babasını hiç tanımamıştı, liseye geçtiği yaz annesi onu karşısına oturtup “Baban bir denizciydi, bir gece hayatıma girdi, ertesi gece sonsuza dek kayboldu” demişti, buna inanmamıştı Ellis ama üstelememişti, üstelerse annesi üzülebilirdi ve Ellis annesini üzmekten korkardı, çünkü annesini kaybetmekten korkardı, hayatta korktuğu tek şey buydu, ta ki annesi ölene kadar. Annesi öldükten sonra Ellis bir daha hiç kimseyi kaybetmekten korkmadı çünkü artık kaybedecek kimsesi kalmamıştı.

Tremé’de küçük bir dairesi vardı, Esplanade’in hemen paralelinde, daire bir oda bir de mutfaktan oluşuyordu, tavanları yüksekti, dört metre, belki de daha fazlaydı, New Orleans’ın eski evlerinin tavanları böyle olurdu, ısınan hava yukarı yükselsin diye, pencereleri genişti evin, çerçeveleri çatlayarak soyulmuş, boyaları kabarmış, yaz aylarında sıcaktan zırıl zırıl terlerdi Ellis, kliması yoktu, klima yerine odasının tavanında bir vantilatör vardı, büyük, ağır, beş kanatlı, her dönüşünde hafif, derin bir uğultu çıkarırdı, monoton, ritmik, dairenin nabzıydı sanki bu ses, ve Ellis bu sesi severdi. Buraya taşındığı ilk günlerde rahatsız olmuştu aslında, geceleri saatlerce uyuyamamıştı, ama birkaç hafta sonra uğultu ona huzur vermeye başlamıştı, yuvasının sesiydi bu, on sekiz yıldır aynı evde yaşıyordu, on sekiz yıldır tepesinde aynı vantilatör uğulduyordu, ve o uğultu artık yaşamının bir parçasıydı, elektrikler kesildiğinde ve uğultu durduğunda Ellis tedirginlik duyardı, sanki hayatında tarif edilemez derecede büyük bir şey eksikmiş gibi.

Dükkanı kapattıktan sonra akşamları genelde evine dönerdi, bazen rotasından sapıp Coop’s Place’e uğrardı. Coop’s Place, Decatur Street’te, dar, basık, karanlık, alçak tavanlı bir yerdi, duvarlara asılmış Mardi Gras maskeleri, timsah kafaları, rengi uçmuş eski fotoğraflar, ve havada tüten yağ ve Cajun baharatı buğusu. Ellis bar tezgahına otururdu, her zaman aynı tabureye, soldan üçüncüye, jambalaya ısmarlardı, yerken yanında bir bira içerdi, Abita Amber, bazen yemeği bitince üstüne bir bira daha söylerdi, bazen yanındaki tabureye oturan biriyle laflarsa üçü, dördü de bulurdu, Ellis daima havadan sudan konuşurdu, Saints’in son maçından, şehrin tarihi binalarındaki imar usulsüzlüklerinden, turistlerin giderek daha da kabalaşmasından, belediyedeki yolsuzluk iddialarından, ama bunlar derinleşmeyen sohbetlerdi, iki yabancının nezaketen birbirine bahşettiği cümleler, Ellis şayet ismi sorulursa söylerdi, incelik olsun diye kendisi de muhatabının ismini sorardı, Coop’s Place’in kapısından çıkıp on metre uzaklaşınca ismi unuturdu, evine yürürdü, pikabını çalıştırıp yatağına uzanarak uyuyana dek plak dinlerdi.

Gerçekten yaşadığı ve kendisi olduğu tek an buydu. Sabahları uyanıp hazırlanmak bir görevdi, evden çıkıp işe yürümek bir görevdi, dükkanı açmak bir görevdi, kahveyi hazırlamak bir görevdi, toz almak bir görevdi, tezgahın arkasında on saat boyunca oturmak bir görevdi, ama akşam evinde yatağına uzanarak plak dinlemek başka bir şeydi. Ellis’in her sabah uyandığında gün boyu beklediği an, belki de günü katlanılabilir hale getiren tek an. Pikabı eski bir Technics SL-1200’dü, neden aldığını Ellis bilmiyordu ama pikabı annesi bir garaj satışından almıştı 1986 yılında. Geceleri barlarda çalıştığından Dolores müzik dinlemezdi, hatta müziğe neredeyse kin duyardı, oğlunun caza duyduğu sevgiyi bilip bilmediği de meçhuldü. Ellis her gece en az üç plak dinlerdi, bazen alfabetik bir sırayla dinlerdi plaklarını, A’dan başlardı, Abdullah Ibrahim, Ahmad Jamal, Albert Ayler, Alice Coltrane, Anthony Braxton, Archie Shepp, Art Blakey, Art Pepper, Art Tatum, sonra B, sonra C… Böyle giderdi, haftalar boyunca, ta ki Z’ye gelene dek, alfabe bittikten sonra en baştan alfabetik sırayı takip ederdi. Bazen de alfabetik sıraya mola vermesi gerektiğini düşünür, o gün ne hissediyorsa ruh haline kulak vererek onu dinlerdi, hüzünlü gecelerinde Chet Baker, öfkeli gecelerinde Charles Mingus, hiçbir şey hissetmediği gecelerde Charlie Parker, çünkü Bird daima bir şeyler hissettirirdi insana, Bird’ün saksafonunda tarifi imkansız bir şey vardı, nefes aralıkları bile notalar kadar anlamlı gelirdi, Ellis bunun üzerine yıllardır düşünüyordu.

Plak dinledikten sonra uyurdu. Sabah uyanırdı. Dükkana giderdi.

Yirmi yedi yıldır.

1 Beğeni

Sonny’nin asıl adı Solomon Tate’di ama bunu anımsayan kimse yoktu artık, kendini bildiğinden beri herkes ona Sonny diye sesleniyordu ve ismi Sonny’di işte, Sonny Rollins’ti adının kaynağı, annesi Rollins’e hayrandı. Bir keresinde, 1964’te ya da 1965’te, Sonny tam tarihi hatırlayamıyordu çünkü artık hafızası bulanmaya başlamıştı, annesi Sonny Rollins’i Dew Drop Inn’de görmüş, masalara yapması gereken servislere boş verip cesaretini toplayarak Rollins’in oturduğu masaya gitmiş, “Bay Rollins, oğluma sizin adınızı verdim,” demiş heyecandan ve gerginlikten titreyen bir sesle, Rollins gülmüş, “Umarım o da tenor çalmaz,” demiş, zaten çalmayacaktı da Sonny, ne tenor saksafon ne başka bir enstrüman. Ama müzik dinlemeyi bilirdi, bir plağın değerini ölçerdi, nadir olanla sıradan olanı kulaklarıyla ayırt edebilirdi ki, bu da az şey değildi.

Sonny yetmiş bir yaşındaydı, Ellis’ten on sekiz yaş büyüktü, kısa boylu ve geniş omuzluydu, saçları bembeyazdı, yüzü kırışıklıklar içindeydi ama açık kahverengi gözleri hala canlılıkla parıltılı ve berraktı, ailesi Kreol olduklarını söylerdi, belki de gerçek buydu, Sonny umursamazdı, New Orleans’ta herkesin damarlarında her soydan bir damla da olsa kan akardı, Fransız, İspanyol, Afrikalı, Karayipli, Kızılderili, hepsi birbirine karışmıştı, Sonny bu tür bahisler açıldığında “Ben New Orleans’lıyım,” derdi hep yalnızca.

Dükkanı 1988’de açmıştı, karısı Eudora’nın sayesinde. Eudora’nın babası Yedinci Bölge’de kasaptı, iyi para kazanıyordu, öldüğünde kızına yüklüce bir miras bırakmıştı, Eudora da kocasına plakçı açması için para verip “Şu kahrolası dükkanını aç da artık evimde huzur içinde yaşayabileyim,” demişti. Sonny yıllardan beri plakçı açmak istiyordu, bu yüzden de karısının başının etini yiyordu, Eudora ondan kurtulmanın tek yolunun bu olduğunu anlamıştı. Sonny’e hiçbir zaman “Bunun aptalca bir fikir olduğunu biliyordum,” demedi, en azından konuşarak söylemedi bunu, bakışlarıyla her gün hala söylüyordu, otuz sekiz yıldır bu cümleyi dillendiren gözlerle bakıyordu ona, Sonny de otuz sekiz yıl boyunca bu bakışları görmezden geldi, onların evliliğini ayakta tutan şey de buydu zaten: Söylenmemiş sözler ve görmezden gelmeler.

Sonny son yıllarda dükkana haftada iki üç gün uğramaya başlamıştı. Dükkanda olduğu günler arkadaki odada, aslında ıvır zıvırın tıkıştırıldığı ama kendisinin “ofisim” dediği yerde otururdu bir süre, ve saatlerce telefonda konuşurdu, kızıyla, torunuyla, damadıyla, eski arkadaşlarıyla, koleksiyoncularla, diğer plakçılarla. Sonny çok konuşkan ve canayakın bir adamdı, Ellis’in tam zıddıydı, sükunetten ve hareketsizlikten nefret eder, hatta ürkerdi, boşlukları bir şeyler söyleyip doldurmaya çalışırdı. Telefonda konuşma ritüeli sona erince Ellis’in yanına otururdu, kahve içip konuşurlardı. Aslında Sonny konuşurdu, Ellis dinlerdi. Yirmi yedi yıldır böyleydi ve bu durum ikisinin de hoşuna gidiyordu.

Sonny’nin konuşmaları genellikle benzer konular etrafında dönerdi. Dükkanın mali durumu -ki kötüydü, her zaman kötüydü, ama Sonny bunu “Bu ay sadece üç yüz dolar zarar ettik Ellis, bu da bizim için kar demek,” diyerek neşe dolu bir sesle tarif ederdi-, Eudora’nın sağlığı -karısı eklem ağrıları ve yüksek tansiyondan mustaripti, doktordan korkuyordu, Sonny bir türlü onu hastaneye gitmeye ikna edemiyordu, “Benden o kadar nefret ediyor ki beni üzmek için benden önce ölmeye çalışıyor” derdi- ve caz. Sonny her zaman cazdan bahsederdi. Caz bilgisi Ellis’inkinden farklı bir derinlikteydi. Ellis müziği bilirdi, armoniyi, plakları, katalog numaralarını, kayıt tarihlerini, stüdyoları, hangi albümde kimin ne çaldığını, hangi yılda hangi sahnede çalınmış canlı emprovizasyonun dinlenmesi gerektiğini. Sonny insanları bilirdi, müzisyenlerin yaşamlarını, dedikoduları, efsaneleri, söylentileri. Bir ansiklopedinin birbirini tamamlayan iki cildi gibiydiler.

“Ellis,” demişti Sonny bir defasında, tezgahın arkasında, kahvelerini içerlerken, öğleden sonraydı, dükkan boştu, Chartres’ın sonunda uzakta bir yerlerden bir klarnet sesi geliyordu, Basin Street Blues belki, tam işitilmiyordu, “Ellis, ben bu dükkanın kepenklerini indirip neden hayatıma bakmıyorum sence? Beş kuruş kazandığım yok, sen de görüyorsun. Eudora haklı, en başından beri haklı, ama buna rağmen kapatmıyorum hala dükkanı, sence neden, biliyor musun?”

Ellis bilmiyordu. Umursamıyordu da.

“Çünkü bu plaklar,” diye devam etti Sonny yine de, “ölülerin sesi Ellis. Düşünsene. Armstrong öldü. Bechet öldü. Bird öldü. Trane öldü. Hepsi öldü. Ama bak, hala raflardalar, ve iğneyi indirdiğimiz zaman bizimle konuşuyorlar, hala, yıllar sonra bile. Bu dükkan bir mozole Ellis ve ben de buranın bekçisiyim. Dükkanı kapattığımda onlara ne olacak? Bir depoya mı atacağım bunca plağı? Bir koleksiyoncuya mı satacağım? Hayır, burada olmaları gerekiyor, istediğim zaman onlara ulaşabileceğim bir yerde. Ve ondan da öte, onları insanlara ulaştırabileceğim bir yerde.”

Heyecanlanıp nefes nefese kalan Sonny, kahvesinden bir yudum aldıktan sonra daha alçak, daha boğuk bir tonda devam etmişti.

“Bazen ne düşünüyorum Ellis, biliyor musun?” Gözleri belirsiz bir noktaya sabitlenmişti, dalgınlaşmıştı. “Seslerini hala duyabiliyoruz istediğimiz zaman, belki bir asır öncesini bile, plak dönüyor, iğne oluklara oturuyor, biz o sesi işitiyoruz. Peki, ya ruhları? Gerçekten yok mu oldular? Seslerini dondurduk, ama ruhları nerede?”

Ellis cevap vermemişti. Sonny de cevap beklememişti zaten. İkisi de kahvelerini bitirmişti. Klarnetçi şimdi Promenades aux Champs-Elysees’ye geçmişti. Güneş, Chartres Street’i portakal rengi bir ışığa boğuyordu.

Bu, yirmi yedi yılda yapılmış binlerce konuşmadan sadece biriydi. Ama Ellis’in hatırına kazınmıştı. Neden unutmadığını bilmiyordu. Henüz bilmiyordu.

Eylülün ilk haftasıydı, boğucu sıcak dinmemişti henüz. New Orleans’ta eylülün ağustostan farkı yoktur, bu herkesin bildiği ve dile getirmeye lüzum görmediği bir gerçektir, o mahvedici nem, ağır, yapışkan, insanın göğsüne çöreklenip nefesini kesen nem, ekim ortasına dek dağılmaz, bunu o sabah dükkana yürürken soluk soluğa kalan Ellis de elli üç yıldır biliyordu. Her zaman olduğu gibi o sabah da dükkanı açtı, kahveyi hazırladı, tozları aldı, rafları kontrol etti, her şey yerli yerindeydi, her zaman olduğu gibi.

Saat onu geçerken Sonny geldi, kolunun altında büyükçe, kahverengi, itinayla bantlanmış bir koliyle. “Gentilly’de oturan Fontenot’u hatırlıyor musun?” diye sordu, koliyi tezgahın üstüne bırakırken. Ellis hatırlamıyordu. “Yahu şu emekli postacı,” diye diretti Sonny, “her Paskalya uğrardı… Armstrong koleksiyoncusuydu… Nasıl hatırlamazsın? Her neyse, geçen ay ölmüş. Ailesi bütün plakları elden çıkarmak istiyormuş. Oğlu aradı beni, bu kadar plağı beş yüze aldım, ama ne var ne yok hiç incelemedim. Bir baksana şu plaklara, pek umutlu değilim ama, belki nadide bir şey çıkar içlerinden.”

Sonny mendiliyle terini silerek arka odaya geçti, kahkahalar ata ata telefonda konuşmaya başladı. Ellis koliye hemen bakmadı. Acelesi yoktu, hayatında acele gerektiren hiçbir durum hatırlamıyordu, muhtemelen hiç acele etmeye ihtiyacı olmamıştı. Öğlene dek iki müşteri uğradı, biri turistti, doğrudan “Armstrong,” dedi, Ellis bu yüzden Hello, Dolly yerine Hot Five and Hot Seven kayıtlarının olduğu plağı çıkarıp verdi. Ötekisi ihtiyar bir adamdı, Wallace, Marigny’de yaşardı, ayda bir dükkana gelirdi, plakları bahane ederdi, sohbet etmekti niyeti aslında, karısı üç yıl önce ölmüştü, yalnızdı, Ellis bunu bilirdi, Wallace ile sohbet ederdi, belki on beş dakika, belki yarım saat, havadan, müzikten, eski New Orleans’tan. Sonra Wallace giderdi, Ellis tezgahın arkasındaki yerine dönerdi. Wallace gittikten sonra, Sonny, karısından yakınarak kendisine veda ettikten sonra, öğleden sonra saat ikide, dükkanda sadece klimanın monoton uğultusu duyulurken, dışarıda güneş Chartres Street’i portakal rengine boyarken, Ellis koliyi açtı.

Plakları teker teker, dikkatle çıkardı, her birini iki eliyle kenarlarından, yüzeyine dokunmadan kavrayarak. Bir plakçının refleksiydi bu, yüzeye parmak değdirilmez, parmak plakta iz bırakır, iz de plakta yüzey gürültüsüne neden olur. Plakların çoğu bildik şeylerdi. King Oliver’s Creole Jazz Band, iyi durumda, kapak hırpalanmış ama plak tertemizdi, Jelly Roll Morton, Albert King, Muddy Waters, Freddie Hubbard, hemen hemen her yerde bulunabilecek türden edisyonlar. Bir Bix Beiderbecke, Singin’ the Blues, 1927, orijinal Okeh baskısı, bu değerli bir parçaydı işte, üç yüz dolar ederdi, kondisyonuna göre belki dört yüz. Ellis plağı ışığa tuttu, birkaç hafif çizik, yüzey gürültüsü yapar ama müziği boğmaz. Üç tane Sidney Bechet plağı, biri Blue Note baskısı, katalog numarasını kontrol etmesi gerekiyordu çünkü nadir olabilirdi. Alttaki plaklar daha da eskiydi, kapakları iyiden iyiye yıpranmış, dökülmeye yüz tutmuş, bazıları kapaksız, sadece kağıt zarfların, naylon kılıfların içinde, bazılarının etiketleri okunmaz halde, solmuş, lekelenmiş, zaman ve hava tarafından kemirilmiş.

Kutunun dibine doğru gölgeler içinde gezinen Ellis’in elleri bir plağa değdi, diğerlerinden farklı bir şeyden imal edilmiş bir plağa. Ağırdı. Diğerlerine göre hayli ağır, ebonitin yoğunluğundan, eski taş plaklar öbür plaklara göre çok daha ağır olurdu, daha kalın, nasıl denilmeli, daha kaba, on dokuzuncu yüzyılın sonundaki ve yirminci yüzyılın başındaki plaklar böyleydi, Ellis ellerinin altında plağın dokusunu, ağırlığını, kalınlığını hissetti, ve bir şey, karın boşluğunda, kalbinin hemen altında bir yerde, hafif bir kasılma, bir uyarı mı, bir heyecan mı, bir öngörü mü, anlayamadı.

Plağı büyük bir dikkatle kutudan çıkardı. Etikete baktı.

Etiket solmuştu ama hala okunaklıydı. Matbaada basılmamıştı, elle yazılmıştı, mürekkep biraz aksa da yine de okunuyordu. Düzgündü el yazısı, eğitimli bir elin yazdığı belliydi, harfler adeta altın bir oran uyarınca sıralanmıştı, sağa doğru hafif bir meyille “Buddy Bolden’s Blues - 1901” yazıyordu.

Ellis plağı tezgahın üstünde öylece tutmaya devam etti. Bir süre hiçbir şey yapmadı, sadece etikete baktı. Baktı. Kelimeleri okudu, tekrar okudu, tekrar okudu, sanki tekrar okumak sözcükleri değiştirecekmiş gibi, sanki bir sonraki okuyuşunda etikette King Oliver ya da Jelly Roll Morton yazacakmış gibi. Ama her okuyuşunda aynı şey yazıyordu. Buddy Bolden’s Blues. 1901.

Etiketin altında, daha minik harflerle, aynı el yazısıyla, bir satır daha vardı. Ellis plağa yüzünü yaklaştırdı, ışığa tuttu, dudaklarını kıpırdatarak okudu: “Recorded at Odd Fellows Hall, South Rampart St.” Plağı yavaşça tezgaha bıraktı. Beynini hummalı düşünceler kemiriyordu: 1901, taş plak, New Orleans, Buddy Bolden…

Buddy Bolden.

Ellis yirmi yedi yıldır plakçıda çalışıyordu. On üç yaşından beri ibadet eden bir dindarın metanetiyle her gün caz dinliyordu, annesinin aldığı pikapta, pikaplarla birlikte annesi birkaç plak da getirmişti, plaklardan biri Armstrong’du, Ellis plağı dinlemiş ve hayatı değişmişti, on üç yaşındaydı, akşamdı, mutfakta oturuyor ve annesi işten dönene kadar uyanık kalmaya çalışıyordu, Armstrong’un trompeti, hayatını değiştirmişti. O günden sonra yaşamında cazın olmadığı tek bir an bile olmamıştı, yavaşça, sabırla, plak plak, kitap kitap, yıl yıl, cazı yutmuştu, sindirmişti ruhu, sessizce ve inatla. Caz tarihini bilirdi, herkes kadar değil, herkesten daha çok, sınava girmemişti, tez yazmamıştı, kürsüye çıkmamıştı, konferanslarda konuşma vermemişti, ama bilirdi. Ve en iyi bildiği şeylerden biri, caz tarihinin en büyük trajedilerinden biri, tartışmasız, kesin, mutlak şeylerden biri şuydu: Buddy Bolden hiçbir zaman kayıt yapmamıştı.

Hiçbir zaman. Hiçbir stüdyoda, hiçbir kayıt cihazının karşısına geçip, hiçbir silindir ya da plak için çalmamıştı. Edison silindirleri 1900’lerin başında New Orleans’a gelmişti, bazı müzisyenler kayıt yapmıştı, ama Bolden yapmamıştı. Kayıt yapmamasının nedenini kimse bilmiyordu kesin olarak, belki teklif gelmemişti, belki Bolden umursamamıştı, belki de tam o sırada çıldırmıştı, ama gerçek buydu: Cazı yaratan adamın, kornetinin sesi millerce öteden duyulan adamın, o sesi duyunca şehrin öbür ucundan insanların koşarak dinlemeye geldiği adamın sesi zamanın karanlık dehlizlerinde yitip gitmişti. Bolden’dan geriye tek bir fotoğraf kalmıştı, grubuyla altı kişilik bir fotoğraf, ayakta, ikinci sırada, ve o kişinin Bolden olup olmadığından bile kimse kesin bir biçimde emin değildi. Holt Mezarlığı’nda yattığı biliniyordu ama mezarı yoktu, işaretsiz, taşsız, kayıp, toprağın altında bir yerdeydi kemikleri. Bolden bir hayaletti, bir gölgeydi, bir efsaneydi, cazın en büyük ve en meçhul figürüydü. Ve sesini 1907 yılından sonra kimse duymamıştı.

Ellis plağa baktı. Göğsü sıkışıyordu. Plak hala tezgahın üstünde duruyordu. Ellis bir göz yanılsaması olmasını dilerdi, bir hayal, bir sanrı. Birdenbire tezgahın üstünden yok olmasını isterdi.

Sahte olmalıydı bu. Tabii ki de sahteydi. Başka herhangi bir açıklaması yoktu. Birisi, belki Fontenot, belki onun aldığı kişi, belki ona bu plağı satandan önceki, eski bir taş plağın üzerine, Buddy Bolden’s Blues yazmıştı. Acınası bir şaka. İnsanlar böyle şeyler yapardı. Ellis senelerdir böyle şeyler görmüştü, sahte Charlie Parker kayıtları, sahte Robert Johnson kayıtları, bir defasında dükkana gelen bir adam Django Reinhardt’ın kayıp kaydı diye bir plak getirmişti, plakta etiket yoktu, adam beş bin dolar istiyordu. Ellis plağı dinlemişti, plakta bir swing orkestrası çalıyordu, Django’yla filan alakası yoktu, adama söylediğinde adam sinirlenerek plağı almış, ardına bile bakmadan çekip gitmişti.

Plağı eline aldı. Kenarlarını inceledi. Çatlak yoktu. Yüzeyinde birkaç çizik vardı ama bu çizikler taş plağın derin oluklarını etkilemiyordu. Mamul de orijinal görünüyordu, 1900’lerin başındaki koyu, kalın, opak siyah ebonit, sonraki devirlerin parlak, ince taş plaklarından daha farklıydı. Ellis etiketi parmağının ucuyla, çok hafifçe, neredeyse korkarak yokladı. Etiket eskiydi, kağıt eskiydi, solmuştu, mürekkep uçmuştu, yapay olarak kotarılamayacak türden bir deformasyon, bir asrı aşkın bir zamanın solgunluğu ve uçuculuğu.

Ellis bir plakçıydı. Yirmi yedi yıldır plakçıydı. Vinili bilirdi, taş plağı bilirdi, balmumu fonografları bilirdi. Ve ellerinde tuttuğu plak şayet sahteyse mükemmele yakın bir sahteciliğin ürünüydü. Bu sahteyse, bunu yapan kişi Ellis’ten daha iyi biliyordu plakları, malzemeyi, dönemin taş plak üretme metodunu, etiket için kağıdı ince eleyip sık dokuyarak bulmuştu, mürekkebi de, her şeyi doğru yapmıştı. Belki onlarca seneye yayılacak bir emeğin sonucu. Acınası bir şaka için.

Ya da plak sahte değildi.

Ellis bu düşünceyi zihninden kovaladı, uzaklaştırdı, saçmaydı çünkü, imkansızdı. Plağı tezgahın altına kaldırdı. Kutuda kalan plakları inceledi, Beiderbecke’nin Singin’ the Blues’unu ayırdı, Bechet’nin Blue Note baskısını ayırdı, geri kalan plakları raflara yerleştirdi, kutuyu arka odaya kaldırdı.

Saat altıda dükkanı kapattı. Eve yürüdü. Coop’s Place’e uğramadı. Dairesine çıktı, vantilatörü açtı, vantilatör uğuldadı. Pikabı çalıştırmadı, yatağa uzandı, tavana baktı, vantilatörün dönüşünü seyretti, uğultuyu dinledi, ve düşündü.

Vantilatörün bıçak gibi keskin kanatları boşluğa uçarak süzülen bulanık düşüncelerini paramparça ediyordu ama tek bir düşünce çınlamaya devam ediyordu kafasında: Sahte, elbette sahte. 1901’de New Orleans’ta kayıt yapacak ekipman var mıydı ki? Victor Talking Machine Company 1902’de kayıtlara başlamıştı. New Orleans’ta yapılan ilk kayıt ne zaman yapılmıştı? Ellis bunu tam olarak bilmiyordu. Odd Fellows Hall, South Rampart Street, evet, gerçek bir yerdi, Bolden gerçekten de orada çalmıştı. Ama kayıt? Neden hiç ortaya çıkmamıştı? Yüz yirmi beş yıl boyunca neden bu plağı kimse duymamıştı, neden bu plaktan kimse bahsetmemişti? Yüz yirmi beş yıl boyunca bodrumlarda mı saklanmıştı?

Sahteydi.

Tabii ki de sahteydi.

Vantilatör uğuldadı. Ellis gözlerini kapattı. Uyumaya çalıştı.