Way Down Yonder in New Orleans

Ellis yirmi yedi yıldır Crescent City Phonograph’te çalışıyordu. Chartres Street’in Camp’e aktığı köşede. Dükkanın vitrininde güneşten solmuş, köşeleri yapışkanlığını yitirip kıvrılmış Louis Armstrong ve Preservation Hall Jazz Band posterleri asılıydı. Vitrinin camı yıllar boyunca yandaki Cajun restoranının yağ ve baharat dumanıyla boğulduğu için ince, sarımsı bir tabakayla kaplanmıştı. Dükkanın kapı çanı bozuktu. Sonny üç yıl önce bir çarşamba günü “Cuma günü hallederim,” demişti, cuma günü dükkana gelmiş, “ofisim” diye nitelendirdiği arka odaya geçip Atlanta’da yaşayan kızı ve torunuyla saatlerce görüntülü konuşmuş, Ellis de bir daha kapı çanından Sonny’e hiç bahsetmemişti. Bozuk kapı çanı da artık Crescent City Phonograph’in bir parçasıydı: Tıpkı vitrindeki solmuş posterler, tıpkı sararmış cam, tıpkı tezgahın köşesindeki çizik -1999 yılında bir koleksiyoncu bir koli dolusu Edison silindiri getirmiş, Sonny ağır koliyi heyecanla tezgaha indirirken köşesini çizmişti-, tıpkı arka odadaki rutubet kokusu gibi, ne kadar havalandırırsan havalandır çıkmayan, duvarların ve döşemenin içine sinmiş bir koku, New Orleans’a benzeyen bir koku, keskin, inatçı ve sebat dolu.

Ellis sabahları yedide uyanırdı, duş alırdı, jiletle tıraş olurdu -bir türlü jiletten makineye geçmemişti hala, tıraş olmayı annesinden öğrenmişti, babasız büyüyen bir çocuğa tıraş olmayı annesinden başka kimse öğretemezdi zaten-, kahvaltıdan nefret ederdi, sabahları bir şeyler yemeyi midesi kaldırmazdı, sadece bir bardak su içerdi, musluk suyu, New Orleans’ın suyu klor kokardı ama Ellis doğduğundan beri buna alışkındı. Hazırlandıktan sonra dairesinden çıkıp dükkana doğru yürümeye koyulurdu, Bayou Road’dan Esplanade’e, Esplanade’den parkın kenarına doğru ilerler, St Philip boyunca, ağaçları seyrede seyrede yürüyüp Chartres’a çıkardı, kırk dakika, bazen elli, bezginse yürüyüşü bir saati bulurdu, yazın ter içinde, kışın paltosuna sarınarak, ama yirmi yedi yıldır her gün, her sabah, aynı yol, aynı binalar, aynı kaldırımlar.

Dükkanı saat sekizde açardı, kahve makinesini çalıştırırdı -Jamaican Blue Mountain, Sonny ucuz kahve içmezdi, dükkanın para kazandığı filan yoktu fakat Sonny kahveden tasarruf etmezdi, “İnsanın bu hayatta taviz vermeyeceği iki şey olmalı Ellis, bu iki şeyden biri de kaliteli kahvedir,” derdi, Ellis ikincisinin ne olduğunu hiçbir zaman sormazdı-, kahvesini fincanına doldurup yudumlaya yudumlaya dükkanın tozunu alırdı, tezgahın, rafların, pikabın üstünün, vitrinin iç tarafının, sonra rutin devriyesine çıkardı, rafları kontrol etmeye. Raflarda bütün plaklar alfabetik olarak sıralanmıştı, plakların hemen hemen tamamı caz plaklarıydı ve caz plakları da döneme ve janra göre ayrıca tasnif edilmişti: 1920’ler bir taraftaydı, 1930’lar başka tarafta, 1940’ların yeri ayrıydı, bebop’ın ayrı, cool jazz’in ayrı, free jazz plakları en üst rafta sıralanmıştı çünkü cazla yatıp kalkacak kadar aklını kaçırmamış kimse dükkana gelip Ellis’ten bir Ornette Coleman ya da Lester Bowie plağı istemezdi, Ellis’in yirmi yedi yıllık plakçılık geçmişinde rastladığı bu tür müşterilerin sayısı da bir elin parmaklarını geçmezdi. Bütün bu sistemi Ellis tesis etmişti, Sonny umursamıyordu, seneler önce bu kategorizasyon fikrinden ilk kez bahsettiğinde “Nasıl istersen, sen bilirsin,” demişti ve Ellis bilirdi, evet, Ellis düzeni severdi, her şeyin yerli yerinde olmasını isterdi, hayatı boyunca böyle olmuştu, belki de tam da bu yüzden yirmi yedi yıldır plakçıda çalışıyordu, çünkü plaklar oldukları yerde dururdu, kımıldamazlardı, tasnif edilebilirlerdi, etiketlenebilirlerdi, sıralanabilirlerdi, A’dan Z’ye bütün plakların ait olduğu bir yer vardı ve Crescent City Phonograph’teki bütün plaklar şaşmaz bir nizam içinde hep ait oldukları yerde dururdu.

Dükkana müşteri nadiren gelirdi. Nadiren bile fazla iltimas tanıyan bir sözcük olurdu aslında, Crescent City Phonograph’e hemen hemen hiç müşteri gelmezdi demek daha doğru bir ifadeydi. Turistler uğrardı bazen, Amerika ziyareti sırasında New Orleans’ı bir yerlerden duyup gelen, ama asla sadece New Orleans’ı görmek için ülkeye seyahat etmemiş turistler, Vieux Carré’de dolaşırken Chartres Street’in nihayet bulduğu yerdeki bu ufak, biraz harap, biraz büyülü görünen dükkanı fark ederlerdi, kapıyı açıp çekingenlikle içeri girerlerdi, raflara şöyle bir göz gezdirirlerdi, sonunda tezgahın önünde dikilip utana sıkıla Ellis’e “Ben bir caz plağı almak istiyordum ama…” derlerdi, yüzlerinde ne istediğini bilmeyen insanlara has o belli belirsiz gülümsemeyle. Ellis böyle tipler için raflardan daima Satchmo’nun Hello, Dolly’sini bulup zarfa koyarak uzatır, “Başlangıç için bu albüm en iyisidir” derdi, her seferinde bir otomat gibi aynı albümü verip aynı cümleyi söylerdi, müşteri ücreti öderdi, zarflanmış plağı koltuğunun altına sıkıştırarak dükkandan çıkardı, Ellis hiçbirini bir daha asla görmezdi. Bir de ciddi koleksiyoncular vardı, düzenli aralıklarla gelirlerdi, bazıları yılda bir, bazıları iki kez dükkanı ziyaret ederdi, çoğu New Orleans’ta yaşamıyordu, okyanusun ötesinden gelenler de vardı. Japonya’da yaşayan Matsuda vardı mesela, Sapporo’dan bir berber, sanki bir ritüelmişçesine her beş yılda bir dükkana gelirdi, en son 2023 yılında geldiğinde Bunk Johnson’ın 1944’te basılan Spicy Advice derlemesini almıştı, Ellis’e bin dolar uzatmıştı, “Teşekkür ederim Ellis-san, müşterilerim Bunk Johnson dinleyerek saçlarını kestirmeye bayılıyorlar,” demişti. Almanya’dan Dieter vardı sonra, bütün ömrünü Kid Ory’e adamıştı, Dieter için rahatlıkla “Kid Ory uzmanı” denilebilirdi, dünyadaki en büyük Kid Ory koleksiyonuna sahip olduğunu iddia ediyordu, şüphesiz doğruydu. Bütün bunların haricinde dükkan boştu, Ellis genelde on saat boyunca kasanın arkasında tek başına otururdu, kahve içerdi, plak dinlerdi, bazen kitap okurdu, caz tarihi, biyografiler, otobiyografiler, bazen de hiçbir şey yapmazdı, öylece beklerdi, sokağı seyrederdi, insanlara bakardı, bazen bir şeyler düşünürdü, bazen hiçbir şey düşünmezdi, zaman böyle geçerdi.

Ellis’in bu yaşantıyla ilgili sorunu yoktu. Bu belki basit, derinliksiz bir cümle gibi işitiliyor olabilir ama Ellis’in yaşamının özeti hakikaten de tam olarak buydu. Hayatındaki hiçbir şeyle sorun yaşamıyordu. Hayatı onun için bir sorun değildi, yalnızlığı onun için bir sorun değildi, tekdüzeliği onun için bir sorun değildi. Elli üç yaşındaydı. Hiç evlenmemişti, hiç nişanlanmamıştı, hiç ciddi bir ilişkisi bile olmamıştı aslında, otuzlarının ortalarındayken Earlene diye bir kadınla birkaç ay görüşmüştü sadece, Earlene ilkokul öğretmeniydi, yatıştırıcı ve su gibi akan bir sesi vardı, sabırlı ve sakindi, bir akşam yemek yerken Ellis’in ondan beklemeyeceği türden bir soru sormuştu. “Ellis,” demişti, “Ellis, senin kalbinde hiçbir şeye karşı bir his yok mu? Sevgi, heyecan, neşe, hatta nefret… Hiçbir şey hissetmiyor musun?” Ruhu yıllar önce nasırlaşmış Ellis’in bu soruya verebileceği bir yanıt yoktu ve o akşam yemeğinde aralarındaki şey bitmişti. Annesi Dolores yirmi yıl önce ölmüştü, akciğer kanserinden, hayatı boyunca tek bir sigara bile içmemişti ama Ellis’i yalnız büyütürken senelerce barlarda çalışmıştı, Bourbon Street’te, dumanlı, karanlık, gürültülü batakhanelerde, bitmek bilmeyen gece vardiyalarında tüketmişti ömrünü, Ellis’i büyütmek için, tek başına. Ellis babasını hiç tanımamıştı, liseye geçtiği yaz annesi onu karşısına oturtup “Baban bir denizciydi, bir gece hayatıma girdi, ertesi gece sonsuza dek kayboldu” demişti, buna inanmamıştı Ellis ama üstelememişti, üstelerse annesi üzülebilirdi ve Ellis annesini üzmekten korkardı, çünkü annesini kaybetmekten korkardı, hayatta korktuğu tek şey buydu, ta ki annesi ölene kadar. Annesi öldükten sonra Ellis bir daha hiç kimseyi kaybetmekten korkmadı çünkü artık kaybedecek kimsesi kalmamıştı.

Tremé’de küçük bir dairesi vardı, Esplanade’in hemen paralelinde, daire bir oda bir de mutfaktan oluşuyordu, tavanları yüksekti, dört metre, belki de daha fazlaydı, New Orleans’ın eski evlerinin tavanları böyle olurdu, ısınan hava yukarı yükselsin diye, pencereleri genişti evin, çerçeveleri çatlayarak soyulmuş, boyaları kabarmış, yaz aylarında sıcaktan zırıl zırıl terlerdi Ellis, kliması yoktu, klima yerine odasının tavanında bir vantilatör vardı, büyük, ağır, beş kanatlı, her dönüşünde hafif, derin bir uğultu çıkarırdı, monoton, ritmik, dairenin nabzıydı sanki bu ses, ve Ellis bu sesi severdi. Buraya taşındığı ilk günlerde rahatsız olmuştu aslında, geceleri saatlerce uyuyamamıştı, ama birkaç hafta sonra uğultu ona huzur vermeye başlamıştı, yuvasının sesiydi bu, on sekiz yıldır aynı evde yaşıyordu, on sekiz yıldır tepesinde aynı vantilatör uğulduyordu, ve o uğultu artık yaşamının bir parçasıydı, elektrikler kesildiğinde ve uğultu durduğunda Ellis tedirginlik duyardı, sanki hayatında tarif edilemez derecede büyük bir şey eksikmiş gibi.

Dükkanı kapattıktan sonra akşamları genelde evine dönerdi, bazen rotasından sapıp Coop’s Place’e uğrardı. Coop’s Place, Decatur Street’te, dar, basık, karanlık, alçak tavanlı bir yerdi, duvarlara asılmış Mardi Gras maskeleri, timsah kafaları, rengi uçmuş eski fotoğraflar, ve havada tüten yağ ve Cajun baharatı buğusu. Ellis bar tezgahına otururdu, her zaman aynı tabureye, soldan üçüncüye, jambalaya ısmarlardı, yerken yanında bir bira içerdi, Abita Amber, bazen yemeği bitince üstüne bir bira daha söylerdi, bazen yanındaki tabureye oturan biriyle laflarsa üçü, dördü de bulurdu, Ellis daima havadan sudan konuşurdu, Saints’in son maçından, şehrin tarihi binalarındaki imar usulsüzlüklerinden, turistlerin giderek daha da kabalaşmasından, belediyedeki yolsuzluk iddialarından, ama bunlar derinleşmeyen sohbetlerdi, iki yabancının nezaketen birbirine bahşettiği cümleler, Ellis şayet ismi sorulursa söylerdi, incelik olsun diye kendisi de muhatabının ismini sorardı, Coop’s Place’in kapısından çıkıp on metre uzaklaşınca ismi unuturdu, evine yürürdü, pikabını çalıştırıp yatağına uzanarak uyuyana dek plak dinlerdi.

Gerçekten yaşadığı ve kendisi olduğu tek an buydu. Sabahları uyanıp hazırlanmak bir görevdi, evden çıkıp işe yürümek bir görevdi, dükkanı açmak bir görevdi, kahveyi hazırlamak bir görevdi, toz almak bir görevdi, tezgahın arkasında on saat boyunca oturmak bir görevdi, ama akşam evinde yatağına uzanarak plak dinlemek başka bir şeydi. Ellis’in her sabah uyandığında gün boyu beklediği an, belki de günü katlanılabilir hale getiren tek an. Pikabı eski bir Technics SL-1200’dü, neden aldığını Ellis bilmiyordu ama pikabı annesi bir garaj satışından almıştı 1986 yılında. Geceleri barlarda çalıştığından Dolores müzik dinlemezdi, hatta müziğe neredeyse kin duyardı, oğlunun caza duyduğu sevgiyi bilip bilmediği de meçhuldü. Ellis her gece en az üç plak dinlerdi, bazen alfabetik bir sırayla dinlerdi plaklarını, A’dan başlardı, Abdullah Ibrahim, Ahmad Jamal, Albert Ayler, Alice Coltrane, Anthony Braxton, Archie Shepp, Art Blakey, Art Pepper, Art Tatum, sonra B, sonra C… Böyle giderdi, haftalar boyunca, ta ki Z’ye gelene dek, alfabe bittikten sonra en baştan alfabetik sırayı takip ederdi. Bazen de alfabetik sıraya mola vermesi gerektiğini düşünür, o gün ne hissediyorsa ruh haline kulak vererek onu dinlerdi, hüzünlü gecelerinde Chet Baker, öfkeli gecelerinde Charles Mingus, hiçbir şey hissetmediği gecelerde Charlie Parker, çünkü Bird daima bir şeyler hissettirirdi insana, Bird’ün saksafonunda tarifi imkansız bir şey vardı, nefes aralıkları bile notalar kadar anlamlı gelirdi, Ellis bunun üzerine yıllardır düşünüyordu.

Plak dinledikten sonra uyurdu. Sabah uyanırdı. Dükkana giderdi.

Yirmi yedi yıldır.

1 Beğeni