BÂB-I EVVEL
Der-beyân-ı sebeb-i te’lîf ve bu hakîrin ağzına bir katre hamr koymadığı ve şehr-i Yankoviçe’nin kangı kâide üzre kâim olduğu ve leyl-i cemâziyelevvel Taş Nerdübân’dan kimin yuvarlandığı ve nevbetine kimlerin gelüp nûş etdüğü ve dahi ol mahlûkun niçün uyandırılmadığı
Sebeb-i te’lîf-i in kitâb-ı bî-hisâb ve bâ’is-i tahrîr-i in hâb-ı bî-hâb budur kim bu hakîr-i pür-taksîr ve kâtib-i nevbet ve nedîm-i ervâh Zıllîzâde derler kim ya’nî Gölgeoğlu zîrâ merhûm pederimizin ism-i şerîfi Zıllî idi ve anın dahi atası gölge idi ve hülâsâ-i kelâm bu hakîr medîne-i Kütahya muzâfâtından Zıllîoğulları nam soydan gelmektedir kim gölge gurup vaktinde sâhibini terk eyler ve sâhibi hâb-ı nâza yatınca kalkup gezer ve muhayyel diyârlardan geçer ammâ vallâhi’l-azîm bu hakîr ömrümde kendi sâhibimi bir kerre olsun görmedim. Kırk yıldır ya’nî on dört bin altı yüz on gecedir bu şehr-i azîmin gecelerinde gözüm yummadım kim kirpiklerim kaşlarıma mıhlanmış, göz kapaklarım bir kalafatçının Kasımpaşa’da unutduğu yelken gibi şahrem şahrem olmuş, rüzgâr girer çıkar ammâ gözlerim kapanmaz ve uyumadığım içün bu şehri temâşâ etdüm zîrâ bu şehir ancak uyumayanlara zâhîr olur uyuyanlar şehrin içinde mahpûsdur ve mahpûs olan seyreyleyemez, mâhinin deryâyı ve serhoşun şarâbı ve mevtânın kabristânı seyredemediği gibi. Bu şehr-i azîme Ebü’l-feth anı almazdan bin yıl evvel Yankoviçe derlermiş ve hâlâ nısf-ül-leylde ol zulemât-ı leyâlde Unkapanı’nın bozahânelerinde ve Galata’nın yerin yedi kat dibine inen meykedelerinde ve Samatya’nın tuz ve arak ve balık kokulu dehlizlerinde ağzında diş kalmamış pîr-i fânîler yine Yankoviçe derler ve o ân ağızlarından ılık bir buhâr çıkar ve buhârın içinden ince ve uzak bir inilti işidilir kim velhâsıl anın tasvîrinde diller kâsırdır.
Ve vallah ve billah bu hakîr vâlide-i müşfikâmızdan ayık doğup ayık emzirilüp ayık sünnet olunup ayık güveyi girüp ayık dul kalup ömr-i hırâş-ı cânımızda ağzımıza ne şarâb-ı nâb ve ne şarâb-ı bî-hicâb ne şarâb-ı Bozcaada ne kehribâr misillü şarâb-ı Ankona ne İslâmbol’un ketehoryasını kim bağları Eyyûb kurbünde mezarlığın ardındadır ve salkımları mevtânın gözleri gibi mosmor ve yuvarlakdır ve gece vakti insana uğursuz uğursuz nazar eder ne üç kertikden ikisi kaynayup biri kalınca helâl olan müselles ve ne yedi kertikden yedisi dahi yerinde duran ol haram müselles kim anı bir müselman içmeye ne rakı ne arak ne horilka ne Sinân’ın ne Momo’nun bozası kim avradı içeni başka bir âdem sanup gece vakti kapuyu açmaz ve ol âdem kendi kapusu önünde başka bir âdem olup mürd olur ne kımız ne talkan ne bal suyu ne arpa suyu ne kahve kim esâtir-i evvelde Araplar şarâba kahve derler idi ve kahve dahi bunu unutmamış idi ne Frengistan tütünü ne Yenice tütünü ne Kıbrıs yaprağı kim sâhib-i tebdîl hazretleri tüttüreni kapusu önünde asar ve asılan şerîr darağacında dahi tüter ne afyon ne “Karahisârî değildür” deyü uğruna bıçak çekilen KarahisârÎ ne berş ne beng ne esrâr ki bu hakîr cümle esrâra vakıfdır ammâ esrârın birin bile dumanını çekmedim ne habb-ı uşşâkî ne habb-ı safâ ne habb-ı nisyân ne ma’cûn-ı dil-küşâ ne ma’cûn-ı dil-bend ne ma’cûn-ı felâsife kim çiğnendikçe büyür ve çiğneyen âdem âkıbet Eflâtûn’un sadâsıyla kendi anasına şetm eyler ne Kâğıthâne gülünden çekilmiş ol pembe arak kim içen bir Hıdrellez gecesi bir sene sürer zanneder ki öyledir ne ayazma şırası ne ecinni şerbeti ne zemherîrin on ikinci gecesinde Zeyrek’ten geçen koncoloz arabalarının tekerleklerinden damlayan ol kara yağ, ne ölü helvasına dökülen, ne gelin hammâmının kurnasından avuçla içilen, ne cellâdın kılıcını sildiği paçavradan sıkılan, ne asesin fenerine katılan ve ne dahi ol kırmızı su kim yerin altında yedi bin yıldır mahpûs yatup geceleri üstüne basanın tabânına “Beni çıkar, beni çıkar, ben hummâya devâyım, ben uykuya devâyım, ben ölüme devâyım, ben devâya devâyım” deyü yalvarır, hiçbirinden bir katre tatmadım. Ammâ ismin ve resmin ve keyfiyyetin ve kaç akçeye satıldığın ve kangı dükkânda kangı kadehle ve kangı mezeyle ve kangı türküyle ve kangı sabâha karşı kangı gözyaşıyla içildiğin niçün bilürsün dersen, ey okuyan ve ey okurken sallanan ve ey sallanırken bu satıra iki kerre nazar eden, bilmiş ol kim bunlar bu hakîrin hânesinde durmaz, muhayyilesinde durur.