Merhabalar, ilk yazma deneyimlerine başladığımda her zaman uğradığım Öykü Seçkisinde bir kaç bölüm yayınladığım Yıldız Tozu adlı fantastik, bilimkurgusal ve macera dolu hikayemin uzunca bir kısmını kesintisiz olarak burada sizlerle paylaşmaya karar verdim. Saygılarımla…
ÖNSÖZ
Hakan, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Fizik bölümü okuyan ve kendisini oldukça sıradan gören bir öğrenciyken, büyük dedesinden kalma, onun için manevi değeri paha biçilemeyen cep saatini çalıştırmak için onu işinin ehli, eskilerden bir saat ustasına götürdüğünde, hayatının inanılmaz derecede değişeceğini bilmemektedir.
Ustadan duyduğu hikayeye kendini kaptıran genç Hakan, başına gelen garip olaylardan dolayı, bir asker olan babasını kaybetmenin verdiği acıyla delirdiğini düşünmeye başlayacaktır ama hikayenin sonunu getirmeye kararlıdır. Bu azmi, onu hiç ummadığı bir yolculuğa çıkaracak, başına gelen olaylar sayesinde aslında hiç de sıradan biri olmadığını keşfedecek ve kendini tehlikeyle yüzyüze kalacağı, akıl almaz olayların olduğu bir maceranın içinde bulacaktır.
Aslında yaşadığımız evrenin ne kadar büyük olduğunu ve yalnız olmadığınızı hissedeceğiniz bu hikayede, Hakan’ın yoldaşlarıyla beraber bir çok farklı zamana ve mekana giderek çok farklı uygarlıklarla nasıl uyum sağladığına, mücadele ettiğine, bu arada yaşanan dramlarına, aşklarına ve çekişmelerine şahit olacaksınız. Keyifli okumalar.
ZAMANI GÖSTERMEK HÜNERLİ BİR İŞTİR
1.BÖLÜM
Büyük dedemden kalmaydı bana bırakılan İngiliz saati. B.C Arrivet diye biri yapmıştı ya da en azından ben öyle olduğunu zannediyordum kapağın arkasındaki ismi okuduğum zaman. Büyük dedem Çanakkale savaşında onu, yaralı halde bulduğunda, kanamasını gömleğinden kestiği parçayla sarıp durdurarak, çok az kalmış azığından kalan ekmek ve suyla besleyip hayatta kalmasını sağladığı bir İngiliz askerinden hediye olarak almıştı. Benim için ise manevi değeri paha biçilemezdi. Bu saat, o acı savaşta hala barış için umut olabileceğini vurguluyordu ve yaşanan dramın canlı bir kanıtıydı.
Bundan tam iki yıl önceydi. Dedemden kalan saat yıllardır kitaplığımın çekmecesinde durur, ara sıra tozunu alırdım. O zamana kadar herhangi bir arızası olmamış, her zaman gerektiği gibi çalışmıştı. Yine yapacak bir şey bulamamış ve saati temizlemeye karar vermiştim ama onu elime aldığımda çalışmadığını fark ederek endişelendim. ‘Belki tozdan durmuştur!’ diyerek içimden geçirip, her tarafını sertçe üfledim. Hiç ses yoktu. İçinden bir parçanın yerinden çıktığını düşündüğüm için elime alıp kulağıma yaklaştırarak saati sallayıp tekrar kurdum ama yine çalışmadı. Paniklemiştim. 1890’lardan kalma bir saatti ve zamana meydan okurcasına çalışıyordu şimdiye kadar. Ama iyice dinlediğimde, içinden gelen ufak ‘Tik tak!’ları duyamamak beni çok üzmüştü. Onu bir tamirciye göstermeli miydim?
Ne yapacağıma karar vermem gerekiyordu. Eğer onu herhangi bir saat tamircisine götürürsem bir şey olur, bir parçası eksilir ya da bir daha hiç çalışmayabilirdi. ‘Hayır!’ Bu saati işinin uzmanı olan en iyi saat tamircisine götürmeliydim.
Bunun için araştırmaya koyuldum. İki hafta boyunca aklıma gelen tüm kaynaklardan ciddi bir araştırma içine girmiştim. İstanbul’da gitmediğim yer, sormadığım kişi kalmamıştı. İnternetteki araştırmalarımın ise pek faydası dokunduğu söylenemezdi. Tüm bildiğim eski sokakları arşınlamış ve üstat diye tabir ettiğimiz tüm yol sanatçılarına danışmıştım. Aldığım sonuç hep aynı adresi ve aynı kişiyi gösteriyordu.
Yol sanatçılarının genel yorumu ise ‘Yalnız orası tuhaf bir yer. Herkesi kabul etmiyorlar. Garip şeyler olursa şaşırma! Gidenlerin anlattığına göre yıllar önce ölen Cevdet Usta hala orada görülüyormuş. Şimdilerde ise oğlu ve çırağı Soner Usta var.’ şeklindeydi.
Yıllar önce ölen usta görülüyor muydu? Bu da ne demekti şimdi? Hayaletli bir yerdi demek. Oldum olası fantastik gerçeklerin var olabileceği olgusu büyülemişti beni ama her zaman sağduyu ve mantığa inanmış biri olarak kanıtsız hiçbir şeyin beni ikna edemeyeceğini düşünürdüm. Yine de bu durum merakımı oldukça cezbetmişti.
Bana tarif ettikleri yer, Beyoğlu’nun arka sokaklarında eski bir evdi. Koyu kahverengi, ahşap, işlemeli kapının önüne geldiğimde, kapının üzerinde ‘Zamanı Göstermek Hünerli Bir İştir!’ yazısını gördüm. Çok hoşuma gitmişti bu yazı. Kapı zilini aradım ama bulamadım. Yerine kapıdaki asma tokmağı üç kere vurdum. Zil çalmaya başlayınca, birden irkildim. Tahmin etmediğim bir şeydi bu. Meğerse kapı tokmağının hemen altındaydı kapı zilinin düğmesi. ‘Ah bu eski yapılar!’ diye geçirdim içimden. Ne zaman böyle antika yapıların içinde veya yanında bulunsanız, illa ki garip bir durum ortaya çıkardı ama asıl garip olan bu değildi, hem de hiç!
Kapıyı hafif toplu, ellilerinde, kısa, kıvırcık, kahverengi saçlı, güleç bir bayan açtı. Hemen kendimi tanıtarak durumumu anlattım kendisine.
“Tabii ama beklemeniz gerekiyor! Usta şu an çok meşgul! Eğer yeterince beklerseniz sizi kabul edecektir. Şöyle, bahçedeki sandalyede oturabilirsiniz!” dedi sakince, beni evin bahçesine açılan yola yönlendirerek. Aradan belki on saniye bile geçmeden içeriden tekrar belirdiğinde, elinde bir tabak kurabiye ve çay vardı.
Onları yavaşça masaya bırakırken gülümseyen parlak gözlerle beni süzerek, “Beklerken biraz kurabiye yiyebilirsiniz. Yeni yaptım.” dedi ve hızla gözden kayboldu.
Kenarları sarmaşıklarla dolu bahçede beni evin girişinde bulunan masaya davet ederek, arkasındaki küçük ofise girip form ve kalem getirdi. Hemen doldurmaya başladım.
Bu, kırk sorudan oluşan ve bazıları test sorusu olan ayrıntılı bir formdu. Kendi kendime, ‘İşe başvururken bile bu kadar ayrıntı istemiyorlar!’ dedim.
Soruların üçte biri sağlıkla ilgiliydi ve bu ilgimi çekmişti. Bahsettikleri olaylardan olsa gerek diye düşündüm. Biri kalp krizi geçirmişti herhalde. Eline formu alan bayan ofisin hemen yanındaki ahşap yapıya girerek arkasından kapıyı kapattı.
Etrafa göz gezdirmeye başlamıştım. Yemyeşil sarmaşıklar bahçenin ve evin her yanını sarmış, kuşlar neşeyle ötüyordu sarmaşıkların üstüne konarak. Ortalık kuş sesleri haricinde çok sessizdi ama dikkatimi çeken sadece kuş sesleri değildi. Daha dikkatli dinlediğimde, birbirine karışan tik tak seslerini hemen tanımıştım. Yaşayan zaman göstergeleriydi onlar ama benim ki maalesef yaşamıyordu. Elime saatimi alarak hüzünle bakıyordum. Kafamı kaldırıp sarmaşıkların üzerindeki kuşlara bakarken ‘Keşke tekrar çalışsan!’ diye içimden geçirdiğim sırada evin ikinci katındaki pencerenin aralanmış perdesinin arkasından bir an için birinin bana baktığını fark ettim. Soner usta olmalıydı.
O sırada yanıma gelen bayan, “Usta sizi kabul etti, buyurun!” diyerek bana yol gösterdi. İkinci katta karşıdaki odaya girmemi söyleyen bayan yukarı çıkmadan yanımdan ayrılmıştı.
Kapıya geldiğimde kapıyı tıklattım ama cevap veren olmadı. Kapıyı açarak içeri girdiğimde küçük bir odada asılı onlarca saatin birbirlerine karışan seslerini duyuyordum. Tek gözüne saatçi büyüteci takmış, kırlaşmış, dökülmeye başlamış saçları ve oldukça yaşlı bir çehresi olan ustayı ise elindeki küçük aletiyle bir saati incelerken bulmuştum. Kafasını yavaşça kaldırıp yeşil, yaşlı sol gözüyle bana bakarak,
“Otur bakalım genç, çekinme!” dedi.
“Merhabalar Soner Usta!” dedim kenardaki sandalyeye otururken. Bana gülen gözüyle dikkatlice bakarak yumuşak ses tonuyla konuşmaya başladı yaşlı usta.
“Evlat, ben Cevdet Usta’yım. Soner yeni yaptığım saatleri teslim etmeye gitti. Birazdan gelir. Onunla görüşmek istiyorsan on dakika bekleyeceksin. Burada bekleyebilirsin. Hem beklerken biraz sohbet edebiliriz.” dedi.
‘İşte şimdi kafayı sıyırdım herhalde!’ dedim içimden. Gözüm yavaşça bahçede uçuşan kuşlara, duvardaki saatlere ve sonra tekrar ustaya kaydı. İçime derin bir nefes çekip, “Aa! Bana sizin öldüğünüz söylenmişti!” dedim çekinerek.
Kafasını kaldırdı ve sağ gözündeki büyüteci çıkarıp ciddi yeşil gözlerini bana dikerek beni süzdü. Şaşkın halde ona bakıyordum. Sonrasında bir kahkaha patlattı sonunu öksürükle tamamlayıp. Önündeki içi yarı su dolu cam bardaktan biraz su içip kendini toparlayarak tekrar bana baktı.
“Hangi şapşal söyledi bunu sana?” dedi gülümseyerek.
“Etrafta sorduğum çoğu kişi sizin hakkınızda öyle söylemişti.” dedim.
“Hımm! Bu genel bir kanı demek ki. Bak evlat! Bizim burada yaptığımız iş nesiller boyu sürdürdüğümüz bir hadise. O yüzden her elini kolunu sallayan buraya giremez. Ben ise yıllardır dışarı çıkmadım çünkü işimi burada yapıyorum. Herhalde bunların etkisiyle öldüğümü zannetmişler. Bir ara mahalleye çıkıp kendimi göstersem fena olmayacak!” dedi.
Rahatlamıştım. Demekki asıl usta hayattaydı ve bu benim için çok iyi haberdi.
“Ben buraya aslında büyük dedemin saati için gelmiştim. Benim için dünyadaki her şeyden daha değerli ve herkese gösteremeyecek kadar tedirginim aslında. Bu yüzden iyi bir tamirci ararken tüm işaretler sizi gösterdi.”
“Saati görebilir miyim?” dedi merakla.
Saati ona uzattığımda gözleri parlamıştı.
“Ooo! Nadir bir parça bu! Bakalım nesi varmış?” diyerek arka kapağını eline aldığı küçük aletiyle dikkatlice kaldırdı. Sağ gözüne büyütecini takarak incelemeye başladı. Daha sonra bana dönerek başından geçirdiği o garip hikâyeyi anlatmaya başladı.
“Bu saat bana yıllar önce yaşadığım garip bir olayı hatırlattı. Henüz yirmidört yaşındaydım. Bir yandan saat tamirciliği işini babamdan öğreniyor, diğer yandan onun tamir ettiği saatleri müşterilere teslim etme görevini sürdürüyordum. Yeni evlenmiştim ve bir oğlum olmuştu ama talihsiz bir şekilde severek evlendiğim eşim Leyla’yı doğumda kaybetmiştim. İyice içime kapanmış, kendimi tamamen saat tamirine vermiştim. Acımı hafifletmenin başka bir yolu yoktu o an için.
Bir gün yine babamın tamir ettiği saatleri teslim etmek için yola çıkmış, yürürken bir çöp tenekesinin yanında yere devrilmiş çöplerin arasında, güneşle yansıyan bir obje görmüştüm. Daha yakından baktığımda, onun parçalarına ayrılmış bir cep saati olduğunu fark ettim. Hemen cebimden çıkardığım mendille parçaları toplamış, kapağın arkasına baktığımda onun S.W. Collier marka bir İngiliz saati olduğunu anlamıştım.
İnsanların nasıl olur da böyle değerli bir şeyi tamir ettirmek yerine sokağa atabileceğini aklım almıyordu. Onu sarıp cebime atarak yola koyuldum. Genelde basit saatleri tamir ederdim ama bu eski antika saatlerin tamirini ve inceliklerini yeni yeni öğrenmeye başlıyordum. İşimi bitirdikten sonra saati babama gösterdim. Babam çok eksik parça olduğunu ama vereceği parçalarla saati tamir edebileceğimi, ayrıca bunun benim için çok eğitici olacağını söylemişti.
Tüm parçalarını dağıtıp temizlemek iki günümü almıştı. Şimdi sıra toplamaktaydı. Babamın bana yıllar boyu öğrettiği işçiliği mükemmel bir şekilde sergiliyor, sabırla tek tek tüm parçaları birleştiriyordum. Saati tamamladığımda ikinci günün gecesiydi. Şimdi geriye tek bir şey kalmıştı, o da saati kurmak. Heyecanla saati kurdum. Bir saat tamircisi için dünyanın en büyük mutluluklarından biriydi tamir ettiği saati çalışır halde görmek.
Kurma düğmesini kapattım ve saniyeye baktım. Kurulduktan en geç beş saniye sonra çalışması gerekiyordu ama bir şey olmadı. Tekrar kurdum ama yine bir şey yoktu. Arka kapağını açarak, büyütecimi sağ gözüme takıp dikkatle baktım. Her şey olması gerektiği gibiydi. Gözüme hafif bir parlaklık çarpmış gibi geldi. ‘Acaba bilmediğim ve göremediğim bir şey mi var?’ diye düşünerek elle tutulan diğer büyük büyüteci, açtığım çekmeceden alıp bir daha baktım dikkatlice.
Çok küçük bir parlaklık gözüme çarpıyordu. Sağ gözümdeki büyüteç ve elimdekiyle çok daha güçlü bir görme açısı sağlayıp her ikisini kullanarak tekrar baktığımda, kurma kolunun kuruluktan sonra tekrar yerleştirilirken girmesi gereken yerde, mikroskobik boyutlarda pırlanta benzeri bir taş vardı ve kırmızı, hareket ediyormuş izlenimi veren bir maddenin üzerindeydi. Dikkatle bakarak elimdeki, çok ince maddeleri almak için tasarlanmış cımbızı o araya hareket ettirdim. Eğer onu oradan alabilirsem kurma kolu tam yerine oturacak ve saat çalışacaktı.
Madde çok küçük olduğu için onu alamadım. Daha da kötüsü onu iyice çukura itmiştim. Elimdekileri bırakıp saatin arka kapağını taktım. Şimdi yeniden hepsini sökmem gerekiyordu. Acele etmeyecektim. Nasılsa başarıyla toplamıştım. Tekrar saate bakarak ‘Keşke çalışsaydın!’ diye düşünürken saat masanın üzerindeki ellerimin arasında hafifçe kayar gibi oldu ve saatin kurma kolu masaya hafifçe çarparak yerine oturdu.
Gözlerimi açtığımda bir mağaradaydım. Oraya nasıl geldiğimi ve neler olduğunu hatırlamıyordum ama hatırladığım en son şey tamir ettiğim saatin kurma kolunun yerine ‘Tık!’ diye oturduğuydu. Mağaranın dışarıya doğru genişleyen ağzında, havadan gelen güneş ışınlarını fark etmiştim. Yavaşça ayağa kalktım. O sırada hemen yanımda yüzükoyun yatan cübbeli adama gözlerim takıldı. Yüzü görünmüyor, üzerinde kahverengi uzun bir elbise vardı. Ayakları çıplaktı ve sadece bir terlik giymişti.
Beni asıl şaşırtan ise bu ayakların yeşile yakın mor bir renkte, oldukça iri ve iki parmaklı oluşuydu. Morarma, ölmesinden kaynaklanmış olabilirdi ama bu ayaklar sanki bir adama ait değil de yaratığa aitmiş gibiydi. Kenarda ise ona ait olduğunu düşündüğüm yeşil bir gözlük ve üzerinde tabancaya benzer bir şey olan kemer vardı.
Dışarı doğru çıktım. Bir tepenin yamacındaydım. Aşağıda uzanan bir kilometrelik bir sahili ve arkasındaki ormanları görebiliyordum. Sonu görünmeyen durgun ve engin okyanusun üzerinde martılar oynaşıyordu. Sahil bomboştu. ‘Neredeyim?’ diye düşünürken kafamı gökyüzüne kaldırdığımda hayatımdaki en garip duyguyu yaşadım. Gökyüzünün her iki yanında iki güneş vardı.
‘Nasıl olur bu?’ diye şaşkınca etrafıma bakınırken martı sandığım kuşların aslında martı olmadığını anlamam çok uzun sürmemişti çünkü biri bana doğru hızla inişe geçmişti. Uzaktan küçük bir kuş gibi gördüğüm şey aslında üç dört metrelik dev bir canavar gibiydi. Bembeyaz tüylerinin arasından bana bakan korkunç kırmızı gözleri ve dev pençeleriyle yaklaşıyordu. Aklıma o anda gelen tek şey mağaradan içeri kaçmak olmuştu.
İçeri doğru fırlayıp kemeri kapmamla silaha benzer şeyi alıp içeri girmeye çalışan yaratığa ateşlemem bir oldu. Yuvarlak, kalın, mavi bir ışın silahtan çıkıp kuşu paramparça etmiş ama beni de geride ki duvara yapıştırmaya yetmişti. Yere çökmüş halde elimdeki silaha bakıp nasıl bir şey olduğunu şaşkınlıkla kavramaya başlamıştım. Hemen ayağa kalkıp kemeri belime sardım.
Henüz nerede olduğumu ve başıma gelenlerin ne olduğunu anlayamamıştım ama mutlaka çözecektim. Yerde bulunan ve rüzgâr geçirmez kenarları olan yeşil camlı gözlüğü de alarak mağaradan dışarı çıktıktan sonra küçük çalılıkların arasına saklanarak uçan yaratıklara görünmemeye çalışıp aşağı doğru yöneldim.
Sahile inip gözümü okyanus tarafına çevirdiğimde uçan yaratıkların gittiğini görmüştüm. Biraz rahatlayıp saklandığım çalılığın arasından çıkarak deniz kenarında yürüyüşe başladım. ‘Burada ne işim var?’ diye düşünüyor ve nasıl bu duruma geldiğimi çözmeye çalışıyordum. Gelen güneş ışınları gözlerimi rahatsız etmeye başlamıştı. Arkadan bir lastikle bağlı olan yeşil gözlüğü takmaya karar verdim. Gözlüğü gözüme taktığımda ise şaşkınlığım bir kat daha arttı. Gözlük bir çeşit makine gibiydi. Camda çeşitli koordinatlar, kendi kendine oluşan şekiller ve bilmediğim bir alfabede yazılar, sağ ve sol üst köşelerde ortaya çıkıyordu.
Gözlüğü tekrar çıkarıp kafamın üzerinde durmasını sağlayarak yürüyüşüme devam ettim. Birden denizin kabardığını hissettim. Sanki denizin altından büyük bir şey geliyormuş gibi denizin yüzeyi kabarmıştı. İşte o an yukarı doğru yavaşça çıkan dev, yuvarlak, koyu yeşil kafayı ve siyah renkteki büyükçe tek gözü gördüm. Bu uçan canavarların ortadan yok oluşunu açıklıyordu.
Bana doğru gözlerini dikmiş, denizden yükselmeye devam ediyordu. Etrafındaki kabarıklıktan deniz canavarının devamının geleceğini anlamıştım. Canavarın kenarlarından yavaşça yükselen vantuzlu uzun kolları onun dev bir deniz ahtapotu olduğunu gösteriyordu. Şaşkınlığımdan bir an sıyrılıp hemen arkamı sahile vererek koşmaya başladım ama canavarın kollarından biri çoktan denizden sahile doğru uzanmış, üzerime doğru yönelmişti.
Kafamı çevirip baktığımda dev kolun üzerime doğru geldiğini fark ederek kendimi sağa doğru fırlattım. Yuvarlanarak son anda bu saldırıdan kurtuldum. Fazla vaktim yoktu. Hemen ayağa kalkıp yüz metre ötedeki ağaçlığa sığınmalıydım. Yeterince uzaklaşırsam o, denizden çıkamazdı ve böylece kurtulabilirdim. Bir an arkamı döndüğümde çok fena yanıldığımı anladım. Bu, insanın hayallerinin ötesinde bir durumdu ve hiç tanımadığım bu vahşi yerde garip yaratıklarla mücadelem devam ediyordu. İşin ilginç yanı garipliğin sonu hiç gelmiyordu neredeyse.
Dev ahtapot öndeki iki kolunu vantuzları üste gelecek şekilde yatırmış, vantuzların içinden benim iki katım büyüklüğünde karafatmalara benzeyen siyah böcekler dışarı çıkıyordu. O an gerçekten aklımı yitirecek gibi olmuştum. Ormana neredeyse girmiştim ve arkamdaki sahilde bir böcek ordusu beni yakalamak için peşime düşmüştü. Kurtulma ümidimi yitirmek üzereyken, elimi birinin tuttuğunu fark ederek ona baktım.
Neredeyse bayılacaktım çünkü elimi tutan, yarı çıplak, yerli kıyafetleri içinde, kıvırcık, siyah saçlı, koyu kahverengi gözleri, kalın etli dudaklarıyla bana bakıp aceleyle bir şeyler söyleyen ve tıpatıp ölen eşime benzeyen bir kadındı. Beni çekti ve anlamadığım bir dilde konuşup hızla ormanın içine doğru koşmaya başladı. Hemen peşine takılıp onu takip etmeye başladım. Beni kurtarmaya geldiğini anlamıştım. Bir yandan koşuyor bir yandan da peşimize takılan siyah iğrenç böceklere bakıyordum.”
Cevdet Usta yaşlı gözlerini bana dikti hikayesini anlatmayı durdurarak. “Neden bize birer çay almıyorsun? Boğazım kurudu anlatırken. Hem çayımızı içeriz, hem hikâyeye devam ederiz. Ben de bu arada saatini temizlemeye başlayayım.”
“Tabii!” dedim hemen kalkarak. Gerçek şu ki aklım ya hiç yerinde değildi ya da burada çok tuhaf şeyler oluyordu. Önce ustanın haytta olduğunu öğrenmiştim ki dışarı çıkmama hikayesi pek de yutulacak cinsten değildi. Şimdi de ölmüş olması gereken bu yaşlı adam, durumun tuhaflığından çok daha garip olan bir hikaye anlatıyordu bana. Hem şaşırmış hem de ürkmüştüm ve saatim içeride olmasa orada bir dakika bile durmayacaktım ancak geri dönmem gerekiyordu.
Sözüne devam eden usta, “Aşağıda, Selma Hanım’a söyle! O sana yardımcı olur ve genç, mutlaka geri gel çünkü hikayenin devamını anlatacağım!” dedi gülümseyerek.
Odadan çıkıp aşağı doğru dar, ahşap, gıcırdayan merdivenlerden inerken neden “Mutlaka geri gel!” dediğini düşünmeye başlamıştım. En nihayetinde iki bardak çay alıp geri dönecektim ve öyle demesine gerek yoktu. ‘Gerçekten tuhaf bir adam şu Cevdet Usta!’ diye düşünerek Selma Hanım’ın yanına gittim. Ustanın gönderdiğini ve çay istediğimizi söyledim.
Selma Hanım gülümseyerek çayı yeni demlediğini ve şanslı olduğumuzu söyleyip çayları koyarken bana döndü ve “Biliyor musun? Usta çok nadir çay içer müşterileriyle. Senden hoşlanmış olmalı!” dedi.
Gülümseyip çayları aldıktan sonra yanından ayrılarak elimde çaylarla odaya girdim ve kapıda öylece kalakaldım. Çünkü karşımda o, neredeyse doksan yaşında diyebileceğim kır saçlı adam gitmiş, kafasının ortası kel olan ellilerinde görünen daha genç biri gelmişti. Bir kat daha artmış olan şaşkınlığımı gizleyerek yavaşça çayı koyup oturdum.
“Neredeyse bitti!” dedi genç usta. “Kurma kolunun arasına çok küçük parlak bir cisim, muhtemelen bir cam kırığı girmiş ve kurma kolu yerine oturmuyordu. Almak için hepsini sökmem gerekecekti. Neyse ki çıkarabildim onu oradan!”
Tam durumu açıklayacaktım ki aklıma onun Cevdet Usta’nın oğlu olduğu geldi ve “Soner Usta, babanız ne kadar zaman oldu öleli?” diye sordum. Nefesimi tutup vereceği cevabı bekliyordum. Birçok insan burada olanlardan aklını kaçırabilir ve kaçabilirdi ama ben soğukkanlı olmayı seçip incelemeyi uygun bulmuştum. Ya ben kafayı üşütmüştüm ya da burada gerçekten garip olaylar oluyordu.
“Cevdet Usta, yani babam öleli yirmi beş yıl oluyor.” dedi arkadaki tabloya dönerek.
Gözüm arkadaki tabloya takılmıştı. Yeşil, zeki ve canlı gözlerle bakıp hafifçe gülümsüyordu Cevdet Usta. Ne demişti ben odadan çıkarken? “Mutlaka geri gel!”

