Yıldız TV

Kasetler ortaya çıktığında yıl 2019’du. Bir ilkbahar günü, Mamak’ın Altınevler Mahallesi’nde, yetmişli yıllarda inşa edilmiş, doksanlı yıllarda ise imar affından yararlanmış, sıvası dökülmüş, ne tam açılan ne de tam kapanan panjurları çürük dişler gibi paslı menteşeler üzerinde asılı duran eski bir apartman dairesinde bir tasfiye satışı yapılıyordu. Alıcıların çoğu ucuza ıvır zıvır almak isteyen tiplerdi. Ama alıcılar arasında tuhaf ilgilere sahip bir adam da vardı ve kasetleri bulan da oydu. Dairenin sahibi, Necati Erol, yetmiş sekiz yaşındaydı. PTT’den emekli olmuştu. Birkaç hafta önce mart ayında ölmüştü. Ölüm sebebi kayıtlara kalp krizi olarak geçmişti. Çocukları yirmi yıldan fazla bir süredir İstanbul’da yaşıyordu ve babalarıyla tek temasları bayramlarda telefonlaşarak hal hatır sormaktan ibaretti. Cenazeye gelip namazını kıldıktan sonra alelacele İstanbul’a geri dönmüşlerdi.

Bu yüzden satışı Necati Erol’la ahbaplığı olan bir emlakçı üstlenmişti. Yatılı okul senelerinden beri dostu olan adamın yatağını, koltuklarını, sandalyelerini, 1987’de imal edilmiş, rengi artık atarak sararmış Arçelik buzdolabını, vitrine dizilmiş on kadar Kütahya işi çini tabağı, ağır gardıroptaki güve yeniği takım elbiseleri, yüklükteki nemli ve küflü kolileri; kısacası bir ömrün biriktirip geride bıraktığı ne varsa hepsini, arkadaşça bir minnettarlıkla fiyatlandırarak satışa sunmuştu. Adam Necati Erol’un öyküsüne başta hiç önem vermemişti. Sonuçta bir ölünün eşyalarından beğendiklerini satın almaya gelmişti, hikayesi kendisini ilgilendirmezdi.

Tuhaf ilgileri olan adamı uzaktan akrabası olan emlakçı arayarak davet etmişti. Garip bir koleksiyoner olduğunu biliyordu. Yıllar önce evine bir kez gitmiş ve gördüğü çeşit çeşit koleksiyon parçaları karşısında şaşkınlık içinde kalmıştı. “Rahmetlinin yaklaşık 300 yaşında nefis bir el dokuması Yörük halısı var,” dediğinde onu kilometrelerce ötedeki bu ilçeye çekeceğini biliyordu. Bu halıyı kaskallayabileceği başka kimseyi de tanımıyordu doğrusu. Adam da beklediği üzere halıya bakmak için gelmişti. Ama geldiğine pişman olmuştu. Halı gerçekten de 300 yaşındaydı 300 yaşında olmasına, fakat halıdan geriye pek bir şey kaldığı söylenemezdi. Kir ve yosun tutmuş, paramparça olmuş, iplik ve yünden bir süprüntü… O kadar yol teptiği için hayıflanarak evden çıkmaya yöneldiği sırada istiflenmiş kolilerden biri dikkatini çekti.

O kolinin içinde üst üste, plastik yüzeyi sararmış, tozlanmış Betamax kasetler duruyordu. Kasetleri evirip çevirdi. Hepsinin üstüne tarihler not düşülmüştü. 1994, 1995, 1996, 1997 diye gidiyordu tarihler. Bazı kasetlere kırmızı mürekkeple “CANLI YAYIN” kelimesi yazılmıştı. Bazılarına ise siyah keçeli kalemle “BANT” ibaresi düşülmüştü. Adam koliyi aldı. Emlakçı yüzünde sahte bir gülümsemeyle “Halıyı da tekrar bir düşünseydin,” dedi. Hiç konuşmadan emlakçıya 1000 lira uzattı. Kuru bir veda sözcüğü mırıldanıp aceleyle evden çıktı.

Adamın adı Serhan Akıncı’ydı. Kırk üç yaşındaydı. Ankara’da bir lojistik firmasında muhasebe müdürlüğü yapıyordu ve hafta sonlarını eski televizyon programlarını, reklam filmlerini izleyip kaybolmuş yayınları derleme, toplama, kataloglama ve bazen internetin derinliklerindeki bazı forumlarda paylaşmaya ayırıyordu. Bunu neden yaptığını soran az sayıda kişiye şöyle diyordu: “Bir zamanlar var olan şeylerin kaybolup gitmesi kadar hüzünlü hiçbir şey olamaz.” Bu cümle bir şey ifade ediyor muydu, açıkçası bilmiyordu.

Aslında 2003 yılında annesi öldükten sonra, annesinin gençken neler izlemiş olabileceğini merak etmesiyle başlamıştı bu ilgi. O zamandan beri dinmek bir tarafa, şiddetlenerek sürmüştü. Geçmişe dair görüntüleri, sesleri, kayıtları biriktirirse, neyi olduğunu bilmese de sanki bir şeyleri kurtarabilecekmiş gibi hissediyordu. Bir defa evlenmenin eşiğine gelmişti, otuzlu yaşlarının başındayken, ama kadın, ismi Elif’ti, matematik öğretmeniydi, Kolej’de 1+1 bir dairede yaşıyordu, onu terk ettiği gece “Sen benimle değilsin,” demişti, “benimle aynı odada yan yana oturuyorsun ama benimle değilsin, bilmediğim bir yerde, bilmediğim bir zamanda yaşıyorsun.” Serhan itiraz edememişti çünkü kadın haklıydı.

Kasetlerle birlikte Ankara’ya döndüğünde Betamax oynatıcı bir makine bulmak için tam iki hafta uğraştı. İkinci el cihazlar da satan elektronik dükkanlarına, eskicilere, sahaflara, internet sitelerine baktı. Betamax, Serhan’ın evinde bolca bulunan VHS’lere karşı verdiği savaşı kaybetmiş bir formattı. Seksenli yılların ortasında kısa bir süreliğine Türkiye’de yaygınlaştıktan sonra tamamen ortadan kalkmıştı. Çoğu makine çoktan ya hurdacıların eline düşüp paramparça edilmişti ya da ne olduğundan habersiz kişiler tarafından çalışır durumda veya bozuk olup olmamasına bakılmaksızın astronomik fiyatlara satılıyordu.

Sonunda Ulus’taki bir pasajda 1983 yılında üretilmiş bir Sony SL-C30E buldu. Dükkanın vitrininde transistörlü radyolar, tüplü televizyonlar, kasasının rengi atmış telsize benzer cep telefonları sergileniyordu. Dükkanın sahibi, altmışlı yaşlarda, kel, nikotin sarısı pos bıyıklı bir adamdı. Adı Mithat’tı. Serhan önceden de bu dükkandan birçok VHS kaset almıştı. Makineyi poşete koyarken Mithat şöyle dedi: “Neredeyse seninle yaşıt. Nazik davran ki banda zarar gelmesin.” Duraksadı. “Allah aşkına, Betamax’a ilgin nereden çıktı birdenbire?”

Serhan, Necati Erol’un ölümü sonrası evinde neyi var neyi yoksa satışa çıkarıldığını, satışı yapan emlakçının uzaktan akrabası olduğunu ve kendisini çağırdığını, tam evden çıkacakken üstünde tarihler ve ibareler bulunan kasetleri fark edip satın aldığını anlattı. Mithat başını salladı. Yüzüne özellikle “CANLI YAYIN” ibarelerinden bahsettiğinde garip bir ifade çökmüştü. Sanki dilinin ucunda bir soru varmış ama alacağı yanıttan da çekiniyormuş gibiydi. En sonunda dayanamayıp “Kasetleri Bolu’dan mı aldın?” diye sordu. Serhan “Hayır, Mamak’tan,” dedi. Mithat şimdi rahatlamış gibi görünüyordu ama bu rahatlama da tuhaftı. Niçin rahatlamıştı ki? Mamak ile Bolu arasında ne fark vardı? Serhan sormadı. Sonradan düşündüğünde çok pişman olacak, “Keşke sorsaydım,” diyecekti ama o an sormadı.

Makineyi eve getirdi. “Arşiv odası” olarak isimlendirdiği odada duran tüplü Philips televizyona bağladı. Televizyonu annesinin ölümünden sonra sattığı Ören’deki yazlıklarından yol boyu ağlayarak Ankara’ya getirmişti. Bu kasetleri izlemek için modern ekranlar işe yaramazdı. Görüntü fazla keskinleşiyor ve ruhu ölüyordu. İlk kaseti taktı.

Tarih 14 Nisan 2019’du. Dışarıda Ankara’nın kavurucu bozkır sıcağı vardı. Apartmanın duvarları gün boyu ısıyı emmişti ve gece olmasına rağmen Serhan hala terliyordu. Pencereleri açmıştı ama esinti yoktu. Açtığı bira şişede ılımıştı. Kliması vardı ama bozuktu ve ilk bozulduğunda tamirci çağırdığı zaman bir klima fiyatı kadar ücret istediği için üç yıldır öylece duruyordu. Ter şakaklarından ve boynundan aşağı süzülürken televizyonun ekranı önce masmavi, narkotik bir ışıltıyla doldu, sonra görüntü belirdi. İlk izlediği kasetin üzerinde “4 Mart 1995 - CANLI YAYIN” yazıyordu.

Kaset, Yıldız TV’nin o günün öğle saatlerindeki yayınıyla başladı. Ekranda kanalın logosu belirdi önce: Altın renkli, ilkel programlarla stilize edilmiş üç boyutlu bir yıldız, yıldızın etrafını dairesel olarak saran açık mavi renkli YILDIZ TV yazısı, altta ise “Bolu’nun Yıldızı” diye yavan bir slogan. Bolu’yu görünce aklına Mithat’ın tuhaf davranışları geldi. “Belki de bir tanıdığı bu kanalda çalışıyordu,” diye geçirdi içinden ve üzerine çok düşünmeyerek birasından bir yudum alıp ekrana odaklandı tekrar.

Logo epey ucuz görünüyordu. Büyük ihtimalle kanal yönetiminden birinin özel üniversitede paralı okuyan yeğeni tarafından tasarlanmıştı. Türkiye’de yerel televizyon kanalları zaten böyle işlerdi. Kanal müdürünün yeğeni tasarımdan anlamasa da logo yapardı. Lise müdürünün oğlu düğünlerde elinde kamerayla gezdiği için kameraman olurdu. Belediye başkanının kayınbiraderi yıllar önce ortaokuldayken bir milli bayram töreninde şiir okuması gerekçe gösterilerek haberleri sunardı. Logo sekiz saniye ekranda kaldı. Arka planda synthesizer ağırlıklı bir müzik çalıyordu, o dönemde televizyonda sıkça duyulan tarzda bir jenerik müziği. Hem neşeli hem de açıklanamaz bir şekilde hüzünlü. Sanki çoktan ölmüş bir çocuğun doğum günü partisinde çalınan bir melodi gibi.

Ardından ekranda stüdyonun görüntüsü belirdi. Stüdyo küçücüktü. Sanki bir evin salonunun köşesine kurulmuş gibiydi. Arka planda ucuz, yer yer kırışmış, mavi kumaştan bir fon vardı. Önde yine o dönemin modasına uygun biçimde mavi bir büro masası, masanın üzerinde dağılmış kağıtlar, bir bardak su, bir mikrofon. Masanın ardında bir kadın oturuyordu. Otuzlu yaşlarının başındaydı. Siyah saçları küt kesilmişti. Yüzü yuvarlaktı ve kalın çerçeveli bir gözlük takıyordu. Uçuk pembe bir ceket giymişti, omuzları vatkalıydı. Alt bantta ismi belirdi: “Sevim Yılmaz - Spiker”.

Sevim Yılmaz seyircileri profesyonel ve soğuk bir gülümsemeyle karşılayarak selamladı ve günün haberlerini aktarmaya başladı: “İyi günler sayın seyirciler. Bolu’nun Yıldızı Yıldız TV’nin öğle haberleriyle karşınızdayız. Ben Sevim Yılmaz. Bugün 4 Mart, Cumartesi. İşte günün gelişmeleri…” Sevim Yılmaz’ın sesi eğitimliydi ama derinlerinde taşranın sertliğini barındırıyordu. Bazı harfler ara sıra olması gerekenden daha da kunt bir biçimde tınlıyordu.

Haberler alışılageldik Anadolu’dan haberlerdi. Bolu Belediyesi, Köroğlu Parkı’ndaki yenileme çalışmalarını tamamlamıştı. Belediye Başkanı Oktay Çınar bir açılış töreni düzenlemişti. Sevim Yılmaz bu gelişmeyi anons ederken ekrana belediye başkanı, eşi ve iki çocuğunun kurdele keserken çekilmiş fotoğrafları verildi. Arkalarında yeni banklar ve kışın hırpaladığı yapraklarını dökmüş ağaçlar. Mudurnu’da bir traktör kazasında iki kişi yaralanmıştı. Traktör gizli buzlanma yüzünden şarampole yuvarlanmıştı. Traktör şoförü ve yanındaki tarım işçisi hastaneye kaldırılmıştı. Hayati tehlikeleri yoktu. Gerede Ticaret Odası’nın seçimleri yaklaşıyordu. Adaylardan Hasan Keçeli ilçe esnafını ziyaret etmişti. Ekranı bu defa Keçeli’nin fotoğrafı kapladı. Tıknaz, kel, bıyıklı, boncuk boncuk terlemiş ellili yaşlarında bir adam, esnafla el sıkışıyordu. O gece şehir genelinde sıcaklık sıfırın altına düşecekti. Meteoroloji İl Müdürlüğü’nün tahmin dairesi kar beklemiyordu ama don ihtimali vardı. Çiftçilere dikkatli olmaları tavsiye ediliyordu.

Bunların hepsi sıradan haberlerdi. Klasik taşra televizyonculuğu. Serhan bu tür haberleri çok görmüştü. Arşivindeki kasetlerin çoğu böyle şeylerle doluydu. Belediyelerin açılış törenleri, esnaf ziyaretleri, trafik kazaları, hava durumu… Tuhaf olan hiçbir şey yoktu. Ama Serhan, kaseti ikinci defa izlerken, bir şey fark etti.

Sevim Yılmaz haberleri sunarken bazen duraksıyordu. Bunlar çok kısa duraksamalardı. Bir saniyelik, belki iki, belki üç saniyelik duraksamalar. Gözlerini kağıtlardan kaldırıp bir anlığına stüdyonun kameranın açısına girmeyen bir bölümüne bakışlarını dikiyordu. Sonra rüyadan uyanırmışçasına gözlerini kırpıştırarak derin bir nefes alıp hiçbir şey olmamış gibi devam ediyordu. Profesyonelceydi, ama canlı yayınlar için. Kayıt tekrar izlendiğinde spikerin bu acayiplikleri göze çarpmaya başlıyordu.

Serhan bu duraksamaları ilk izleyişinde fark etmemişti. Haberler çok sıkıcıydı ve bütün dikkatini ekrana vermemişti. İkinci kez izlerken Sevim Yılmaz’ın sessizleştiği anlarda kaseti yavaşlatarak sahne sahne, kare kare incelemeye başladı ve bir gariplik olduğunu anladı. Sevim Yılmaz duraksayıp stüdyodaki o görünmez kısma bakarken yüzünde bir anlığına bir ifade beliriyordu. Serhan bu ifadenin adını koyamıyordu. Buna korku denilemezdi. Kadının yüz kasları korkuyla gerilmiyordu. Hayret değildi, kaşları şaşkınlıkla yukarı kalkmıyordu. Endişe de değildi bu, alnı telaşla kırışmıyordu. Belki tanıma olarak, hatırlama olarak isimlendirilebilirdi. Unutulmuş birini tanırmış gibi, hafızadan silinmiş bir şeyi hatırlarmış gibi, ama aynı zamanda tanımak, hatırlamak istemezmiş gibi. Tanımanın ve hatırlamanın pahası çok ağırmış gibi bir ifadeydi bu. Ama ifade saniyeler içinde kadının yüzünden siliniyor, profesyonel maske tekrar kalıplaşarak spikerin suratını sarıyordu. Ve haberler devam ediyordu.

Serhan bu duraksamaları saymaya başladı. Yarım saat süren haber bülteninde Sevim Yılmaz yedi kez duraksayarak bir noktaya bakıyordu. Yedi kez canlı yayından kopup başka bir aleme gitmiş gibi görünüyordu.

Haberlerin ardından reklam kuşağı başladı. Yıldız TV’nin reklamları, doksanlı yıllarda Türkiye taşrasının bir panoraması gibiydi. İlk reklam Bolu’daki bir mobilya mağazasına aitti: “Öztürk Mobilya, Konforu Evinize Taşır, Oturma Grubu Modellerinde Büyük İndirim”. Ekranda krem rengi, kadifeyle kaplanmış bir koltuk takımı gösteriliyordu. Arkada cam kapaklı ahşap bir konsol vardı. Reklamın seslendirmeni “Rahatlık ve şıklık herkesin hakkı!” diye bağırıyordu. İkinci reklam Kılıçarslan Et adlı bir kasabın reklamıydı. Kasabın ürünleri “Bolu’nun en tazesi” olarak anons ediliyor ve ekleniyordu: “Kurbanlık ve adaklık siparişleriniz alınır.” Üçüncü reklam ise bir düğün salonunundu: “Beyaz Saray Düğün Salonu, En Unutulmaz Gününüz İçin Bizi Arayın”. Reklamda gelin ve damat beceriksizce dans ediyor, davetliler alkışlıyor, ekranın köşelerinden fırlayan tüller ve çiçekler reklamın sonuna doğru bütün ekranı kaplıyordu.

Düğün salonu reklamından sonra ekran bir süreliğine karardı.

Sonra tekrar aydınlandı.

Siyah zemin üzerinde kırmızı harflerle “KAMU SPOTU” yazısı belirdi. Yazı ekranda birkaç saniye kaldıktan sonra yavaş yavaş silindi. Serhan’ın aklına erken çocukluk yılları geldi. Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve birçok devlet kurumu, kamu spotlarıyla halka belli mesajlar verirdi. Sigarayı bırak, aşılarını yaptır, hız sınırlarını aşma, ormanlarda atık bırakıp yangınlara yol açma türünden öğütler. Fakat bu kamu spotu hangi kuruma aitti, belli değildi. Hiçbir sembol, hiçbir kurum ismi yoktu. Sadece siyah fon, kırmızı renkli karakterler, sessizlik.

Ardından ekranda bir görüntü belirdi. Uçsuz bucaksız bir orman görüntüsü… Kış ortasında bir orman. Yapraklarını dökmüş ağaçlar, çıplak dallar, metalik gri gökyüzü. Kamera sabitti, hareket etmiyor, yalnızca orman manzarasını kaydediyordu. Serhan hafif bir rüzgar uğultusu duydu, birbirine sürtünen dalların sesini, havalanan kuru yaprakların hışırtısını. Başka hiçbir ses yoktu. Ne hayvan sesi ne insan sesi ne motor gürültüsü. Hiçbir şey.

Otuz saniye boyunca hiçbir şey olmadı. Serhan pürdikkat ormanı izleyip doğanın derinden gelen sesini dinledi.

Sonra ekranın alt kısmında siyah bant içinde kırmızı harfler ve büyük puntolarla bir yazı belirdi: “Akşam hava karardıktan sonra ormana girmeyiniz.”

Yazı on saniye kadar ekranda kaldı. Sonra kayboldu. Issız ormanın görüntüsü birkaç saniye daha devam etti. Sonra ekran karardı ve reklam kuşağı normal seyrinde devam etti. Bir alışveriş merkezinde o hafta yapılan indirimlere ilişkin duyuru, bir bankanın taşıt kredisinde sunduğu fırsatlar.

Serhan kaseti durdurdu. Geri sardı. Kamu spotunu tekrar izledi. Bir kez daha izledi. Bir kez daha. Ne olduğunu söyleyemezdi ama ormanda bir tuhaflık vardı. Sadece ayrımsayamıyordu. İlk izleyişinde de, ikinci izleyişinde de bu tuhaflığı fark edemedi ancak üçüncü izleyişinde, görüntüyü durdurup her pikseli itinayla incelediğinde içinde kabaran bir tekinsizlikle gördü. Ekranın sağ kenarında, görüntünün sınırlarında, ağaç kümelerinin arasında bir şey vardı. Çok küçüktü, neredeyse görünmezdi ve analog kaydın karlanmasına karışarak daha da belirsiz bir hal alıyordu. Yine de oradaydı ve Serhan fark etmişti. Ormanın derinliklerinde bir şey hareket ediyordu. Bir hayvan mıydı, bir insan mıydı, şeklinden anlaşılamıyordu. Saatlerce o sekansı izledi. Geri sardı, tekrar ve tekrar izledi. Gün doğarken kıpkırmızı kesilmiş gözleri yanıyor, elleri titriyordu. Ve içinde, ta derinlerinde bir yerde, daha önce hissetmediği ama çok tanıdık gelen bir his kımıldanıyordu. Merak. Huzursuzluk. Telaş. Korku. Ya da hepsinin bir harmanı. Birbirinden ayırt edilemeyecek kadar iç içe geçmiş duygular.