Selamlar ve sevgiler yoldaşlar! Bu konuyu romanımı tanıtmak, gelecek soruları cevaplamak ve muhabbet etmek için açtım. Kurguladığım evrendeki her bir karakteri, kurumu ve başat olayı sizlere tanıtmak istiyorum. Başlangıç için arkadaşlarımın okuyup beğendiği, romanın bir bölümü olarak yazdığım evren kurgusunun çekirdeğini buraya aktaracağım. Keyifle okumanız dileğiyle.
“Öykümüz günümüzden onlarca yüzyıl öncesinde başlıyor. Karanlığı düşünün. Hiçliği düşünün. Hiçlik, aklınıza gelen manzaradan daha anlaşılmazdır. İnsanların asla algılayamayacağı hiçliğin efendisi Yondaru olarak bilinen sonsuz kudrettir. O yokluğu yaratıp hükmedebilecek kadar kuvvetlidir. Yondaru bir süre seyahat etti sonsuz boşluğun içinde. Varlığı yarattı önce. Hiçlik esneyip inceldi. Sınırları azaldı. Varlık ile hiçlik yeni evli birer aşık gibi iç içe geçtiler. Uzun süre salınıp kıvrılan varlık biçime kavuştu nihayetinde. Yıldızlar oluştu. Uzak alemlerdeki gezegenler, Güneş ve Ay… Ama bunların varlığı tatmin etmedi Yüce Yondaru’yu. Evrendeki sonsuzluk ve cansız kalabalık varoluşu anlamlı kılacak sesler talep ediyordu Yondaru’dan. Yondaru da yalnızlıktan usanmıştı. Yedi çocuk yarattı bir gün. Günümüzden bin beş yüz sene önce… Çocuklar sevimliydi. Sevgi doğdu bu sayede. Çocuklar neşeliydi. Sevinç doğdu bu sayede. Çocukların bir babası vardı. Aile doğdu bu sayede. Ancak çocuklar sınanmalıydı. Sonsuz kudret onlara sirayet etmiş miydi? Su yaratıldı. Hayatın başlangıcı… Engin okyanusun üstüne yedi kum tanesi bırakıldı. İnsanların kıta dediği, bir kıyıdan diğerine varmanın aylar aldığı kum taneleriydi bunlar. Yedi çocuk yedi kıtaya gönderildi. Temiz bir yazı tahtasına benzeyen kıtaları yaşamla donatmak ve yönetmek çocukların göreviydi. Üzerinde yaşadığımız kıta Asurah’ın idaresine verildi.
Asurah obur karanlık ile şefkatli aydınlığın birleşimiydi. Onun yüreğinde ne kadar gece varsa o kadar gündüz vardı. Onun ruhu kötülüğün iyilikle, güzelliğin çirkinlikle, sevginin nefretle ve kargaşanın düzenle çatıştığı bir savaş alanı gibiydi. Kıtası ruhunun yansımasıydı. Bir tarafta toprağından mahsuller fışkıran Bereketli Bağ diğer tarafta göreni bunaltan, ürküten Hayırsız Çayır… Bir tarafta sıcağın mızrak gibi et deldiği Kuzeyini, diğer tarafta soğuğun et dişlediği Güneydibi… Bir tarafta güzelliğin ete kemiğe bürünmüş hali Besmitler, diğer tarafta korkunun hayat bulmuş hali Balarglar… Asurah tanrı-kral olarak hakimiyetinde sevgi ve nefreti, itaat ile isyanı aynı anda yaşattı. Onun tacı kullarının korkusundan, tahtı kullarının cesetlerindendi. Buna rağmen sarayı inancın ışığını yansıtıyordu. Kimsede isyana kalkışacak cesaret yoktu. Kimse de isyanı başarıya ulaştıracak kuvvet yoktu. Ama itaat kullara ağır geliyordu. İyilik vardı ama kötülüğün içinde acı çekiyordu. Hayat zordu.
Binlerce, belki de milyonlarca kulun içinden sadece Kangiri başını toprağın altından çıkarabildi. O, Tanrı-Kral Asurah’ın köle olarak yarattığı Kasserit soyundandı. Savaşması beklenmemişti. Savaşsın diye yaratılmamıştı çünkü. Ama o üzerine geçirilmiş gömlekten, bileğine vurulmuş prangadan usanmış, nefret etmişti bir kere. Madenlerde çalışmaktan beli bükülmüş yığınların arasında ulu iradesinden doğan gücüyle öne çıkıyordu. Çalışıyordu diğer madenci kardeşleri gibi, bazen günlerce çalışıyordu bir başına. Bir eşi, bir çocuğu vardı. Yegâne isteği onları mutlu etmekti. Bir gün daha ateşli bir istek kalbine yerleşti. Çocuğu sırtına yüklenen kömür sepetini devirdiği için kırbaçlanmıştı. Sırtı paramparça edildi küçük bir hata yüzünden. Narin vücuttan akan kızıl kan isyan bayrağına renk verdi. Tanrının kalıbı bozulmuş gibi, hürlük kardelenleri Kangiri’nin köle zihnini delip geçti. Kendisine biçilen kıyafeti söküp attı üzerinden. İsyan bayrağını bir başına açtı. Onun yanında kalbindeki isyan ateşinden başkası yoktu. Halkı uyandırma çabası “Tanrıyla baş edilemez.” denilerek karşılıksız bırakıldı. Eziyetten, kırbaçtan ve açlıktan kaçtı bir gece. Madenden kaçtı. Kölelik etsin diye yaratılmış insanın taçlanma hikayesi, yönetsin diye yaratılmış Asurah’ın mahvoluşu başladı.
Eziyet çekti Kangiri. Zayıf bacaklarıyla fersahları aşmak zordu. Günde üç kere guruldayan karnı doyurmak zordu kara ekmek tayını yokken. Her lokmasında damağını kesen yaban otlarını yemek zordu. Yılmadı ama. Çektiği eziyetler onu üzmeye bile yetmedi. Onu kahreden kardeşlerinin korkusuydu. Hiç kimse, binlerce belki de milyonlarca kuldan biri bile uyanmadı. Onu davasından vazgeçirmeye çalıştılar üstelik. Kendini kimsesiz hissettiği günlerin ardından baba tanrının ilgisine mazhar oldu. Yüce Yondaru çocuğunun durumundan memnun kalmamıştı. Kangiri’ye baş koyduğu yolda başarıya ulaşması için güç bahşetti. Büyünün bu topraklarda ilk defa görünmesiydi bu. Kangiri büyüyle kutsanmıştı.
Cesaret ve intikam hırsı onu Asurah’ın başkenti Kaladril’e götürdü. İnciden sarayında, kulların cesetlerinden yapılma tahtında oturan tanrının karşısına çıktı. Asurah köle kulunun hadsizliğine şaşırdı. İtaat etsin diye yarattığı bir canlı neden isyana kalkışmıştı? Yarattığına lafını geçiremeyen biri gerçekten de tanrı mıydı? Kangiri’nin bedeninde babasının izini görünce ihanete uğradığını anladı. İhaneti tadınca hiç hissetmediği bir duygu sızdı kalbine. Öfke miydi yoksa hüzün mü? Öfkelenen, hüzünlenen biri tanrı olabilir miydi? Tanrı-kral, kendine yabancılaştı o sırada. Nihayetinde kararını verebildi. Önce hadsiz bir böcek sandığı kulunu öldürecekti. Ardından da babasıyla yüzleşecekti.
Kölelik etsin diye yaratılmış insanın taçlanmasını, yönetsin diye yaratılmış Asurah’ın ölümünü sağlayacak savaş başladı. Kangiri doğanın bütün elementlerini ustaca kullandı. Şelalelerden daha çılgın akan sular yaratıyor, binlerce ejderha bir olsa püskürtemeyeceği kadar koyu alevler saçıyor, halihazırda var olan dağları yerinden oynatıyor, yeni dağlar çıkartıyor, yeryüzündeki havaya hükmediyordu. Asurah fareyi paylayan kedi gibiydi o sırada. Denir ki Kangiri kaybetmeye yüz tutmuşken kimsenin beklemediği bir hamle yapmış. Dört temel elementi birbirine bağlayıp ilahi kudreti açığa çıkarmış. Bu bir uydurma mı yoksa gerçek mi bilemiyoruz. Savaş kıtanın her tarafına yayıldı. Birçok şehir tahrip oldu, yer şekilleri tamamen değişti. Sonunda nihai harp gökyüzüne kadar uzandı. Asurah babasının ona bahşettiği kuvveti tüketmişti. O zaman fark etti kudretinin ölümsüz bedeninden akıp gittiğini. Babası ondan vazgeçmişti. Buna emindi. Asurah bu ihanetin ağırlığını kaldıramayarak savaşmaktan vazgeçti. Kangiri’nin kendisini öldürmesine izin verdi. Belki hâlâ kazanma şansı varken kendisine boşluğa bıraktı. Kangiri gökyüzünün en üst katında Asurah’ın canını aldı. Nedendir bilinmez Asurah’ın ruhu kaynağına geri dönmedi. Bir yağmur misali yeryüzüne yayıldı. Kangiri, Asurah’ın yanı başında olduğundan ruhtan en çok nemalanan oldu. Kangiri ölümlü bedeninde Yondaru’nun büyüsünü ve Asurah’ın ruhunu taşıyordu artık. Yenilmez, yüceliği reddedilemezdi o günden sonra. Zaten kimse reddetmedi.
Kangiri yeryüzüne inince hiç vakit kaybetmeden ezilenleri, köleleri özgürleştirmek için harekete geçti. Önce maktul tanrının karanlık tarafının yansıması olan canlıları katletti. Öyle vahşi bir kıyım oldu ki sokakların günlerce kan ağladığını kaydetti günlüğüne insanlar. Hayatta kalan canavarlar mağaralara, dağlara, dehlizlere, Mızrak Orman’ın derinliklerine saklandı. Onlar da avlandı sonraki asırlarda. Kılıçlar kınına konduğunda asıl iş başladı. İnsanların devletini kuracaktı İlk Kral Kangiri. Memleketine, yıllarca madeninde çalıştığı yere bir saray inşa ettirdi. Madenden kurtardığı insanlar gelip yerleşti buraya. Güzel bir isim verildi kente. Hipermeion… Hür Şehir… Böylece ebedi başkent belli oldu. Kanunlar hazırlandı. Bürokrasi oluşturuldu. Hayatın gidişatı kökünden değiştirildi. Konuştuğumuz dilin temeli o zamanlarda atıldı. İnsan ile böcek arasındaki farkı göremeyecek kadar kibirli olan Asurah kullarına iki yüz sözcük vermişti sadece. Kangiri kurduğu devlete “Kabokam Krallığı” adını verdi. “Kabokam” Antik Lisan’daki iki kelimenin birleşimidir. İlah ve isyan… Asurah’ın sarayı, onu hatırlatacak her şey yakıldı, yıkıldı ve gömüldü. Anısı lanetlendi. Bu yetmeyecekti ama. Kangiri ölecek, Tanrı-Kral Asurah’ın ruhu yeryüzünde dolaşmaya devam edecekti.”
Hikâye sona erince müthiş bir alkış tufanı koptu. Tavernadakiler anlatılanları iliklerinde hissedip coşmuşlardı. Kangiri’ye özenmişler, Asurah’tan nefret etmişlerdi. Kimeru hakkını vermişti hikâyenin. Onu bir ozan dinleseydi takdir ederdi muhakkak. Maceracılar yoldaşlara bira ve kuruyemiş ısmarladılar. Kimeru bu ikramlar için teşekkür ettikten sonra Asurah’ın Ruhu’nu anlattı.
“Asurah’ın Ruhu’nu bir kelime ile özetleyecek olsaydım “kargaşa” derdim. Bu kuvvet kaynağı mantığın sınırları içinde kalarak anlatılamaz. Hakkında saatlerce konuşabilirsiniz. Günün sonunda hiçbir şey ifade etmemiş olursunuz. Birazdan söyleyeceklerim basit tanımlardan ötesi değil. Öncelikle belli bir biçimi yoktur. Cevher gibi görünebilir. Su gibi akışkan olabilir. Havayla solunabilir. Zamana da mekâna da meydan okur. Eskimez, eskitilemez. On dört asırdır varlığını muhafaza ediyor. Okyanus dibinde, bir yanardağın koynunda veya bir dağın zirvesinde olabilir. Biraz da hoş olmayan konulara değineyim. Ruh kendi bilincine sahip değil. Buna eminiz. Maalesef ki bir vücuda yerleştiği zaman asıl ruh ile çatışmaya başlıyor. Taşıyıcının denetimine göz koyuyor. Uzun süre maktul tanrının ruhunu taşırsanız kimliğinizi yitirebilirsiniz. Ruha sıkça başvurursanız süreç hızlanır. Bu yüzden bazı kralların, örnek olarak Harmund ve Einard’ın, hangi ruha sahip olduğunu bilmiyoruz. Hiç kullanmadılar çünkü. Ruhun aktarımına dair net bilgiler bulunmuyor. Ruh sahibi anne veya babadan çocuğa geçebildiğini biliyoruz. Ne kadarı geçer, nasıl geçer bir tahmin konusu sadece. Kesin olan vücudunuzdan ruhun tamamı çıkartılırsa öleceğinizdir. Kasser hanedanından birisi ameliyat olarak Asurah’ın Ruhu’ndan kurtulmak istemiş, kurtulunca ölmüş. Zavallı korkak… Ancak bizim böyle bir sorunumuz olmayacak. Ruhu çıkartmanın en yaygın yolu pek tabii taşıyıcı öldürmektir. Ama bu istenen sonucu vermeyebilir. Ruhun kaçtığı olmuş. Bir tanrının nelere kadir olduğunu herkes bilir. Asurah’ın Ruhu’na sahipseniz çok büyük işler başarabilirsiniz. Ama bu da tehlikeli bir kumardır. Tanrının çiçek açtırma gücüne sahip olduğunuzu hayal edin. Bol kazançlı çiçekçi dükkânı karşılığında ruhunuzdan vazgeçmiş olacaksınız.”


























