Asurah'ın Ruhu Evreni

Selamlar ve sevgiler yoldaşlar! Bu konuyu romanımı tanıtmak, gelecek soruları cevaplamak ve muhabbet etmek için açtım. Kurguladığım evrendeki her bir karakteri, kurumu ve başat olayı sizlere tanıtmak istiyorum. Başlangıç için arkadaşlarımın okuyup beğendiği, romanın bir bölümü olarak yazdığım evren kurgusunun çekirdeğini buraya aktaracağım. Keyifle okumanız dileğiyle.

“Öykümüz günümüzden onlarca yüzyıl öncesinde başlıyor. Karanlığı düşünün. Hiçliği düşünün. Hiçlik, aklınıza gelen manzaradan daha anlaşılmazdır. İnsanların asla algılayamayacağı hiçliğin efendisi Yondaru olarak bilinen sonsuz kudrettir. O yokluğu yaratıp hükmedebilecek kadar kuvvetlidir. Yondaru bir süre seyahat etti sonsuz boşluğun içinde. Varlığı yarattı önce. Hiçlik esneyip inceldi. Sınırları azaldı. Varlık ile hiçlik yeni evli birer aşık gibi iç içe geçtiler. Uzun süre salınıp kıvrılan varlık biçime kavuştu nihayetinde. Yıldızlar oluştu. Uzak alemlerdeki gezegenler, Güneş ve Ay… Ama bunların varlığı tatmin etmedi Yüce Yondaru’yu. Evrendeki sonsuzluk ve cansız kalabalık varoluşu anlamlı kılacak sesler talep ediyordu Yondaru’dan. Yondaru da yalnızlıktan usanmıştı. Yedi çocuk yarattı bir gün. Günümüzden bin beş yüz sene önce… Çocuklar sevimliydi. Sevgi doğdu bu sayede. Çocuklar neşeliydi. Sevinç doğdu bu sayede. Çocukların bir babası vardı. Aile doğdu bu sayede. Ancak çocuklar sınanmalıydı. Sonsuz kudret onlara sirayet etmiş miydi? Su yaratıldı. Hayatın başlangıcı… Engin okyanusun üstüne yedi kum tanesi bırakıldı. İnsanların kıta dediği, bir kıyıdan diğerine varmanın aylar aldığı kum taneleriydi bunlar. Yedi çocuk yedi kıtaya gönderildi. Temiz bir yazı tahtasına benzeyen kıtaları yaşamla donatmak ve yönetmek çocukların göreviydi. Üzerinde yaşadığımız kıta Asurah’ın idaresine verildi.

Asurah obur karanlık ile şefkatli aydınlığın birleşimiydi. Onun yüreğinde ne kadar gece varsa o kadar gündüz vardı. Onun ruhu kötülüğün iyilikle, güzelliğin çirkinlikle, sevginin nefretle ve kargaşanın düzenle çatıştığı bir savaş alanı gibiydi. Kıtası ruhunun yansımasıydı. Bir tarafta toprağından mahsuller fışkıran Bereketli Bağ diğer tarafta göreni bunaltan, ürküten Hayırsız Çayır… Bir tarafta sıcağın mızrak gibi et deldiği Kuzeyini, diğer tarafta soğuğun et dişlediği Güneydibi… Bir tarafta güzelliğin ete kemiğe bürünmüş hali Besmitler, diğer tarafta korkunun hayat bulmuş hali Balarglar… Asurah tanrı-kral olarak hakimiyetinde sevgi ve nefreti, itaat ile isyanı aynı anda yaşattı. Onun tacı kullarının korkusundan, tahtı kullarının cesetlerindendi. Buna rağmen sarayı inancın ışığını yansıtıyordu. Kimsede isyana kalkışacak cesaret yoktu. Kimse de isyanı başarıya ulaştıracak kuvvet yoktu. Ama itaat kullara ağır geliyordu. İyilik vardı ama kötülüğün içinde acı çekiyordu. Hayat zordu.

Binlerce, belki de milyonlarca kulun içinden sadece Kangiri başını toprağın altından çıkarabildi. O, Tanrı-Kral Asurah’ın köle olarak yarattığı Kasserit soyundandı. Savaşması beklenmemişti. Savaşsın diye yaratılmamıştı çünkü. Ama o üzerine geçirilmiş gömlekten, bileğine vurulmuş prangadan usanmış, nefret etmişti bir kere. Madenlerde çalışmaktan beli bükülmüş yığınların arasında ulu iradesinden doğan gücüyle öne çıkıyordu. Çalışıyordu diğer madenci kardeşleri gibi, bazen günlerce çalışıyordu bir başına. Bir eşi, bir çocuğu vardı. Yegâne isteği onları mutlu etmekti. Bir gün daha ateşli bir istek kalbine yerleşti. Çocuğu sırtına yüklenen kömür sepetini devirdiği için kırbaçlanmıştı. Sırtı paramparça edildi küçük bir hata yüzünden. Narin vücuttan akan kızıl kan isyan bayrağına renk verdi. Tanrının kalıbı bozulmuş gibi, hürlük kardelenleri Kangiri’nin köle zihnini delip geçti. Kendisine biçilen kıyafeti söküp attı üzerinden. İsyan bayrağını bir başına açtı. Onun yanında kalbindeki isyan ateşinden başkası yoktu. Halkı uyandırma çabası “Tanrıyla baş edilemez.” denilerek karşılıksız bırakıldı. Eziyetten, kırbaçtan ve açlıktan kaçtı bir gece. Madenden kaçtı. Kölelik etsin diye yaratılmış insanın taçlanma hikayesi, yönetsin diye yaratılmış Asurah’ın mahvoluşu başladı.

Eziyet çekti Kangiri. Zayıf bacaklarıyla fersahları aşmak zordu. Günde üç kere guruldayan karnı doyurmak zordu kara ekmek tayını yokken. Her lokmasında damağını kesen yaban otlarını yemek zordu. Yılmadı ama. Çektiği eziyetler onu üzmeye bile yetmedi. Onu kahreden kardeşlerinin korkusuydu. Hiç kimse, binlerce belki de milyonlarca kuldan biri bile uyanmadı. Onu davasından vazgeçirmeye çalıştılar üstelik. Kendini kimsesiz hissettiği günlerin ardından baba tanrının ilgisine mazhar oldu. Yüce Yondaru çocuğunun durumundan memnun kalmamıştı. Kangiri’ye baş koyduğu yolda başarıya ulaşması için güç bahşetti. Büyünün bu topraklarda ilk defa görünmesiydi bu. Kangiri büyüyle kutsanmıştı.

Cesaret ve intikam hırsı onu Asurah’ın başkenti Kaladril’e götürdü. İnciden sarayında, kulların cesetlerinden yapılma tahtında oturan tanrının karşısına çıktı. Asurah köle kulunun hadsizliğine şaşırdı. İtaat etsin diye yarattığı bir canlı neden isyana kalkışmıştı? Yarattığına lafını geçiremeyen biri gerçekten de tanrı mıydı? Kangiri’nin bedeninde babasının izini görünce ihanete uğradığını anladı. İhaneti tadınca hiç hissetmediği bir duygu sızdı kalbine. Öfke miydi yoksa hüzün mü? Öfkelenen, hüzünlenen biri tanrı olabilir miydi? Tanrı-kral, kendine yabancılaştı o sırada. Nihayetinde kararını verebildi. Önce hadsiz bir böcek sandığı kulunu öldürecekti. Ardından da babasıyla yüzleşecekti.

Kölelik etsin diye yaratılmış insanın taçlanmasını, yönetsin diye yaratılmış Asurah’ın ölümünü sağlayacak savaş başladı. Kangiri doğanın bütün elementlerini ustaca kullandı. Şelalelerden daha çılgın akan sular yaratıyor, binlerce ejderha bir olsa püskürtemeyeceği kadar koyu alevler saçıyor, halihazırda var olan dağları yerinden oynatıyor, yeni dağlar çıkartıyor, yeryüzündeki havaya hükmediyordu. Asurah fareyi paylayan kedi gibiydi o sırada. Denir ki Kangiri kaybetmeye yüz tutmuşken kimsenin beklemediği bir hamle yapmış. Dört temel elementi birbirine bağlayıp ilahi kudreti açığa çıkarmış. Bu bir uydurma mı yoksa gerçek mi bilemiyoruz. Savaş kıtanın her tarafına yayıldı. Birçok şehir tahrip oldu, yer şekilleri tamamen değişti. Sonunda nihai harp gökyüzüne kadar uzandı. Asurah babasının ona bahşettiği kuvveti tüketmişti. O zaman fark etti kudretinin ölümsüz bedeninden akıp gittiğini. Babası ondan vazgeçmişti. Buna emindi. Asurah bu ihanetin ağırlığını kaldıramayarak savaşmaktan vazgeçti. Kangiri’nin kendisini öldürmesine izin verdi. Belki hâlâ kazanma şansı varken kendisine boşluğa bıraktı. Kangiri gökyüzünün en üst katında Asurah’ın canını aldı. Nedendir bilinmez Asurah’ın ruhu kaynağına geri dönmedi. Bir yağmur misali yeryüzüne yayıldı. Kangiri, Asurah’ın yanı başında olduğundan ruhtan en çok nemalanan oldu. Kangiri ölümlü bedeninde Yondaru’nun büyüsünü ve Asurah’ın ruhunu taşıyordu artık. Yenilmez, yüceliği reddedilemezdi o günden sonra. Zaten kimse reddetmedi.

Kangiri yeryüzüne inince hiç vakit kaybetmeden ezilenleri, köleleri özgürleştirmek için harekete geçti. Önce maktul tanrının karanlık tarafının yansıması olan canlıları katletti. Öyle vahşi bir kıyım oldu ki sokakların günlerce kan ağladığını kaydetti günlüğüne insanlar. Hayatta kalan canavarlar mağaralara, dağlara, dehlizlere, Mızrak Orman’ın derinliklerine saklandı. Onlar da avlandı sonraki asırlarda. Kılıçlar kınına konduğunda asıl iş başladı. İnsanların devletini kuracaktı İlk Kral Kangiri. Memleketine, yıllarca madeninde çalıştığı yere bir saray inşa ettirdi. Madenden kurtardığı insanlar gelip yerleşti buraya. Güzel bir isim verildi kente. Hipermeion… Hür Şehir… Böylece ebedi başkent belli oldu. Kanunlar hazırlandı. Bürokrasi oluşturuldu. Hayatın gidişatı kökünden değiştirildi. Konuştuğumuz dilin temeli o zamanlarda atıldı. İnsan ile böcek arasındaki farkı göremeyecek kadar kibirli olan Asurah kullarına iki yüz sözcük vermişti sadece. Kangiri kurduğu devlete “Kabokam Krallığı” adını verdi. “Kabokam” Antik Lisan’daki iki kelimenin birleşimidir. İlah ve isyan… Asurah’ın sarayı, onu hatırlatacak her şey yakıldı, yıkıldı ve gömüldü. Anısı lanetlendi. Bu yetmeyecekti ama. Kangiri ölecek, Tanrı-Kral Asurah’ın ruhu yeryüzünde dolaşmaya devam edecekti.”

Hikâye sona erince müthiş bir alkış tufanı koptu. Tavernadakiler anlatılanları iliklerinde hissedip coşmuşlardı. Kangiri’ye özenmişler, Asurah’tan nefret etmişlerdi. Kimeru hakkını vermişti hikâyenin. Onu bir ozan dinleseydi takdir ederdi muhakkak. Maceracılar yoldaşlara bira ve kuruyemiş ısmarladılar. Kimeru bu ikramlar için teşekkür ettikten sonra Asurah’ın Ruhu’nu anlattı.

“Asurah’ın Ruhu’nu bir kelime ile özetleyecek olsaydım “kargaşa” derdim. Bu kuvvet kaynağı mantığın sınırları içinde kalarak anlatılamaz. Hakkında saatlerce konuşabilirsiniz. Günün sonunda hiçbir şey ifade etmemiş olursunuz. Birazdan söyleyeceklerim basit tanımlardan ötesi değil. Öncelikle belli bir biçimi yoktur. Cevher gibi görünebilir. Su gibi akışkan olabilir. Havayla solunabilir. Zamana da mekâna da meydan okur. Eskimez, eskitilemez. On dört asırdır varlığını muhafaza ediyor. Okyanus dibinde, bir yanardağın koynunda veya bir dağın zirvesinde olabilir. Biraz da hoş olmayan konulara değineyim. Ruh kendi bilincine sahip değil. Buna eminiz. Maalesef ki bir vücuda yerleştiği zaman asıl ruh ile çatışmaya başlıyor. Taşıyıcının denetimine göz koyuyor. Uzun süre maktul tanrının ruhunu taşırsanız kimliğinizi yitirebilirsiniz. Ruha sıkça başvurursanız süreç hızlanır. Bu yüzden bazı kralların, örnek olarak Harmund ve Einard’ın, hangi ruha sahip olduğunu bilmiyoruz. Hiç kullanmadılar çünkü. Ruhun aktarımına dair net bilgiler bulunmuyor. Ruh sahibi anne veya babadan çocuğa geçebildiğini biliyoruz. Ne kadarı geçer, nasıl geçer bir tahmin konusu sadece. Kesin olan vücudunuzdan ruhun tamamı çıkartılırsa öleceğinizdir. Kasser hanedanından birisi ameliyat olarak Asurah’ın Ruhu’ndan kurtulmak istemiş, kurtulunca ölmüş. Zavallı korkak… Ancak bizim böyle bir sorunumuz olmayacak. Ruhu çıkartmanın en yaygın yolu pek tabii taşıyıcı öldürmektir. Ama bu istenen sonucu vermeyebilir. Ruhun kaçtığı olmuş. Bir tanrının nelere kadir olduğunu herkes bilir. Asurah’ın Ruhu’na sahipseniz çok büyük işler başarabilirsiniz. Ama bu da tehlikeli bir kumardır. Tanrının çiçek açtırma gücüne sahip olduğunuzu hayal edin. Bol kazançlı çiçekçi dükkânı karşılığında ruhunuzdan vazgeçmiş olacaksınız.”

5 Beğeni

Hocam kitabınızı başkalarını da paylaştığımız gibi yeni çıkanlarda paylaşmıştım daha önce. Aynı yayınevinden çıktığımız için siz de görünün istedim. Kitaba kalın ve yeni yazar dediler, ince olsa bu da çok ince çocuk mu yazdı derler. İsmi bilinen yazar olsan zaten çöp de yazsan bilindiğin için çıkmıştır derler. Ayarı yok bu işin. Kitabınızın iç sayfalarının ön okumasının kitapyurdu sitesinde olduğunu belirtmiştim, ayrıca instagram hesabınızda evren tanıtımını bu metinlerle yaptığınızı belirtmiştim.

Benim de “kalın” bir fantastik romanım var. Böyle önyargıları kırmak için online okunan berzah fanzin ismindeki yeni dergide bölüm bölüm okutacağım bir yola girdim. İsteseydim zaten oradan ikinci baskısını da yapan bir kitabım olduğu için Patara çıkarır diye düşünüyorum ama ben evrenimin fanzinle biraz görünürlük kazansın istedim, ki 10 yıl önce eski forumda da paylaşıyordum.

Bu ülkede yazana da çeviri bekleyene de kolay gelsin.

Bu arada kitabı henüz almadım, sepetimde bekliyor her zaman. Moral bozmak veya tartışma olsun diye yazmadım düşüncelerimi…

3 Beğeni

Hocam iyi sözlerinizin için teşekkür ederim evvela. Bence bu konuda haksız olan kimse yok. Bahsettiğiniz konuşmayı okudum ve arkadaşın ifade ettiği meseleler genel kitlenin de ifade ettiği meseleler. Evet, şimdilik tanınırlığım yok. Nasıl yazdığı bilinmeyen bir yazarın kitabına beş yüz lira vermek de sekiz yüz sayfa okumak da insanlara saçma geliyor. Farkındayım ve bu yüzden o arkadaşa hiç kızmadım. Hatta düşünüldüğünü düşündüğüm önyargıları birinin yazıya dökmesi hoşuma gitti. Gelgelim siz de kesinlikle haklısınız. Ne olursa olsun bir önyargı geliştirilecekti. Kısa fantastik eserler derinliği olmadığı, çocuksu olduğu, az olay ve karakter barındırdığı gerekçesiyle eleştirilip yıpratılıyor. Kalın olanlar ise “Bunu kim okur ki?” denilerek hemen eser mezarlığına gönderiliyor. Ben, siz ve muhtemelen herkesin fark ettiği bir sorun var. Bu sorun benim tanınır ve güvenilir bir yazar olmamam. Bu sorun da biraz şans, zaman ve çaba ile aşılır umuyorum ki. Son olarak kendi açımdan durumu şöyle özetleyeyim. Ben sağlam, kült ve muadillerini gölgede bırakan bir fantastik evren kurmaya çabalıyorum. Bu da doğal olarak biraz tafsilatlı olmasını gerektiriyor. Bu seri daha kısa yazılamaz mıydı? Muhtemelen hayır. Daha kısa olsaydı benim hayalini kurduğum evrenin kıyısına bile yaklaşamazdı. En başta dediğim gibi bu konuda herkes haklı. Dediğinize katılıyorum. Bu ülkede yazana da çeviri bekleyene de kolay gelsin.

3 Beğeni

Sato Rüzgarkıran

Kıtanın batısında yer alan Tagean’a bağlı Tütenocak Köyü’nde doğmuştur. Sato on yaşındayken köyü bir felakete kurban gitmiş, kıtlık ve kuraklık her tarafa kollarını uzatmıştır. Açlıkla sınanan, hem bedenen hem de ruhen yıpranan köylüler bir Sefir’in yönlendirmesiyle korkunç bir günaha bulaşmıştır. Bu günah o sırada köyde dolaşan bir keşiş tarafından görülmüş ve öfke nöbetine giren keşiş bütün köylüleri öldürmüştür. Günahın pençesinden son anda kurtarılan ve keşiş sayesinde hayatta kalan Sato manastıra götürülür. Tagean’daki Kutsal Ağaç Manastırı bu cılız ve nefret dolu çocuğa on sene boyunca yuva olur. Ona dövüşmeyi, ilahiyatı, tarihi, belagati ve felsefeyi öğretir. Sato on senenin sonunda keşiş olarak manastırdan ayrılır. Amacı kıtayı dolaşmak olarak bilinir fakat o aslında bütün kötülüğü yeryüzünden silmek için harekete geçmiştir. Üç sene boyunca çeşitli maceralar yaşayarak, kötüleri katledip iyileri kurtararak yol teper. Ve yol onu nihayetinde mahvolmuş ve doğanın güzel yüzünden mahrum kalmış bir kasaba olan Aetir’e ulaştırır. Burada hayatını tepeden tırnağa değiştirecek yoldaşlar beklemektedir onu.

Sato tanrıya sağlam bir iple bağlanmıştır. Tanrıyı sevmektedir ve bu sevgiyle sürekli sınanmaktadır. Birkaç gümüş için katledilen masumlar, hiçbir belaya uğramamış zalimleri görmek Sato’nun ilahi adalete olan güvenini sarsmaktadır. Bu sarsıntı ruh sağlığını her geçen gün biraz daha bozmaktadır. Geçmişte yaşadığı korkunç olaylar kabuslarında sürekli sahnelenmektedir üstelik. Bu haliyle o her an yıkılabilecek bir anıt gibidir. Ruhunu sakinliğe kavuşturmak için fırsatını buldukça doğanın şefkatli kollarına bırakmaktadır kendini. Ormanda geçirdiği bir gece onun ömrünü uzatmaktadır sanki. Sato ruhen yıkılmasa bile bedenen eninde sonunda yıkılacaktır. Çünkü zayıftır. Kutsal Ağaç Manastırı’nın en güçlü keşişlerinden değildir. Kıtadaki birçok vahşi savaşçıyla kıyaslandığında bir karıncadan farksızdır. Kaçmayı ve vazgeçmeyi bilmemesi onun sonunu getirecektir.

2 Beğeni

Hangi programla çizdiniz resimleri çok beğendim

1 Beğeni

Çizim yeteneğim olmadığı için maalesef ChatGPT’ye çizdirdim hocam. Gelecekte roman serisi biraz okunursa gerçek çizerlere yöneleceğim.

2 Beğeni

Hikan

Kabokam Krallığı’nın başkenti olan Hipermeion’da doğmuştur. Çocukluğu huzur ve mutluluk içinde geçmiştir. Bütün kalbiyle sevdiği anne ve babasının katledilmesinden sonra başkentteki bir aile tarafından evlat edinilmiştir. Önüne her türlü imkan ve nimet konulmasına rağmen Hikan intikam ateşiyle yanmış, hayatı kendine zindan etmiştir. Kurnaz ve zeki yaratılmış olan Hikan zayıf bir çocuk olduğunun bilincindedir. Ailesini katleden güçlü savaşçılardan -ki onlar Kangiri Lejyonu’nun şövalyeleridir- bir başına intikam alamayacağı için başkenti kargaşaya sürükleyen Hipermeion Yeraltı Örgütü’ne katılır. Örgütün liderlerinin güvenini kazanmak için yıllar boyunca ne emir verilirse onu yerine getirir. Görevi insanların zihnini bulandıran ve onları zevkten uçuran zehirlerin ticaretini yapmaktır. Bu zehri kullanan insanlar zevk alsa da yavaşça çürümekte, bağımlılıkları artmakta ve birkaç senenin sonunda ölmektedirler. Hikan zehir tacirliği yaparak birçok insanın kanına girmiştir. Bundan utanç duysa da amacından vazgeçmez. Hipermeion Yeraltı Örgütü’nün güvenini kazandıktan sonra ona mühim bir iş verilir. Ailesini katleden güçlü ve nüfuzlu şövalyelere zehir götürecektir. Hikan bu fırsatı değerlendirir ve yıllardır içini kemiren intikam ateşini işkenceler ve cinayetler silsilesi ile söndürür. Nihai amacına ulaşmıştır. Yaşamasının bir anlamı kalmamıştır artık fakat o intihar edemez. Bir kudret onu bundan vazgeçirir. Yaşamak zorunda olduğunu ve artık başkentte barınamayacağını fark eden Hikan sessiz sedasız firar eder. Hipermeion’dan yüzlerce fersah uzakta olan metruk ve berbat haldeki Aetir’e yerleşir. Burada hem ruhunu hem de hayatını değiştirecek yoldaşlarla tanışacaktır. Değişmeye muhtaçtır. İntikamını almış olan Hikan’ın ruhu artık utancın ateşiyle yanmaktadır. Ölümüne sebep olduğu onlarca zehir bağımlısı onu kabuslarında kovalamaktadır.

1 Beğeni

Kimeru Demirsancak

Kıtanın doğusunda bulunan Penas Timanar’da doğmuştur. Şehrin sahibi olan Albaran Kağan ile Aşina’nın en küçük çocuğudur. Üç ağabeyi ve iki ablası ile huzurlu ve eğlenceli bir çocukluk geçirmiştir. Şehrin yüksek surlarında, engin bozkırlarda, bahçelerde, dökümhanelerde, ahırlarda özgürce dolaşıp hayatı tanımaya çalışmıştır. Penas Timanar’ın düşüşünden sonra hayatı kararmıştır. Ağabeylerinin ve babasının şehri savunurken katledilmesi onu ölümün en sert yüzüyle tanıştırmıştır. Ablaları ve annesiyle kentten kaçıp zor şartlarda başkente sığınmaları, burada her çeşidinden çileyle boğuşmaları onun kişiliğini şekillendirmiştir. Her soylunun ruhunda biraz bulunan kibir ve miskinlik onunkinden silinip gitmiştir. Çalışıp çabalamaktan hoşlanır hale gelmiştir. Kimeru’nun kişiliğine nihai biçimini veren Büyü Akademisi’nde geçirdiği yıllar olmuştur. Penas Timanar’ın düşüşü esnasında canla başla savaşan bir büyücüyü seyreden ve onun büyülerini bir festival gösterisine benzetip aşık olan Kimeru o gün kararını vermiştir: Ben de büyücü olacağım! Fakat bu gülünç bir hayaldir çünkü büyü yalnızca Kasser soyuna mahsustur. Etrafındaki istisnasız herkes onu bu hayalinden vazgeçirmeye çalışmıştır. Kimeru hem onları hem de büyücü seçimlerinden sorumlu gözetmenleri şaşırtmış ve bir ateş büyüsü yapabilmiştir seçmeler esnasında. Bu tarihte bir ilktir. İlk kez Kasser olmayan bir çocuk akademiye dahil olmuştur. Fakat bu onun hikayesinin yalnızca bir kısmıdır. Kimeru on sene boyunca ayrımcılığa, nefret ve aşağılamaya maruz kalacaktır. Demirsancakların savaşçı kökeni sürekli yüzüne vurulacak ve fakir olduğu için hor görülecektir. Büyücü olma hayalini gerçekleştiren Kimeru bir hayal daha kurar: Krallık tarihinin en güçlü büyücüsü olacağım! Fakat sonuç beklediği gibi olmaz ve Kimeru tarihe “Büyü Akademisi Tarihinin En Düşük Puanla Mezun Olan Öğrencisi” olarak geçer. Kimsenin umursamadığı metruk kasaba Aetir’e yollanır. Kendini ispatlama serüveni sekteye uğrar. Zirveye doğru olan yolculuğunu Sato Rüzgarkıran ile tanışana kadar askıya almak zorunda kalır.

2 Beğeni

Selamlar, Kaç kitap çıkarmayı düşünüyorsunuz bu evren için! 800 sayfa beni bile korkutur ama aslında hikayeyi yavaş yavaş deneyimlemeyi severim. aklımda bir evren var ama oturması 30 yılları alacaktır. Şimdilik yan hikaye ile başladım oda 600 sayfa tuttu :slight_smile:

1 Beğeni

Selamlar hocam. Beş cilt olarak tasarladım. Yolculuk esnasında başat bir değişim olmazsa beşinci ciltte sona erdireceğim bu hikayeyi. İlk cildin uzun olması sizi korkutmasın. Su gibi akacağının sözünü verebilirim. Yan hikayeleri yazmanıza sevindim. Evreni oturtmak konusunda endişelenmeyin. Kervan yolda düzülür sözüne güvenenlerdenim ben :smiley: Tanıtım hoşunuza gittiyse sizi Asurah’ın Ruhu evrenine beklerim.

1 Beğeni

Ren Karasu

Kıtanın güneybatısında yer alan Villoris’te doğmuştur. Şehrin liderliğini üstlenmiş soylu ailenin iki kızından birisidir. Babaannesi meşhur şövalyelerinden birisidir ve Ren çocukluğunu onun başarılı kariyerini dinleyerek geçirmiştir. Babaannesinin izinden gitmeye karar vermiş ve Şövalye Akademisi’ne katılmıştır. Burada hem güzelliği hem de yeteneği ile nam salmıştır. Öyle ki babaannesinin şanını unutturmuş, birçok hayran edinmiştir. Akademiden mezun olduktan sonra kariyer basamaklarını hızla atlamıştır. Birçok tehlikeli görevde sorumluluk almış ve alnının akıyla sorunların üstesinden gelmiştir. Sevecenliği ve sevimliliği sayesinde arkadaşlarının kalbini kazanmış ve onlarla sağlam bağlar kurmuştur. Şövalye Tarikatı ona “Işık Saçan” lakabını vermiş, bu lakap isminden daha fazla bilinir olmuştur.

Ren Karasu gizli görev için gittiği ıssız bir bölgede arkadaşlarıyla birlikte pusuya düşürülmüştür. Esareti sırasında korkunç bir muameleye maruz kalmış ve arkadaşları gözlerinin önünde can vermiştir. Bu olaylar silsilesi ruh sağlığını bozmuş ve içine canavar tohumları ekmiştir. Bazen bir çocuk gibi masum ve aptal, bazen de yaşına uygun şekilde olgun bir kadın gibi davranmaktadır. Esaretinden kuvvetli bir kahraman tarafından kurtarılan Ren Karasu daha sonra metruk bir kasaba olan Aetir’e yerleşmiştir. Burada onu ruhunu iyileştirecek bir kanun kaçağı beklemektedir.

1 Beğeni

Binbaşı Utarit

Krallığın kalbinde yer alan ve asker-kent olarak nam salmış Perjev’i çekip çeviren şahıs Binbaşı Utarit’tir. Muhteşem bir lider olmasının beraberinde dirayetli ve çalışkan kişiliğiyle takdir toplamıştır. Anaç tavırları sayesinde askerlerinin sevgisini de kazanmıştır. Bu sayede Perjev ordusunun ciddi bir kısmı ona tam bir bağlılık geliştirmiştir. Binbaşı Utarit’i hakkettiği şekilde tanımak için kendi sözlerine kulak verelim.

“Kendimi övmeyi sevmem.” diyerek övülesi bir kariyere sahip olduğunun haberini verdi Utarit. “Hayatımı bir özet halinde sunmam daha iyi olur. 1359 senesinde, altınovanın ilk gününde, Çakalderesi Köyü’nde doğdum. Sıcak bir gündü derdi babam. Güneşin keskin ve sivri sıcağını yumuşatacak bir bulut bile yokmuş mavi gökyüzünde. Gece de sürmüş sıcak, annemi bunaltmış. Beni yanına alıp dama çıkmış hava almak için. Kara göğe âşık oldum derdi annem. Çiçeği burnunda bir anne olduğundan kalbi hassas, ruhu uçarıymış. Kara gökten kastı kara göğü süsleyen ak yıldızlar bu arada. Ömrü boyunca karanlıktan korktu annem. İşte o gece Orion koymuş adımı. Orion takımyıldızına bir atıf… Geleceğimin aydınlık olmasını niyaz eden bir dua…

Çakalderesi’nde hayat zordu. Hatırdan silinmeyecek kadar zor… Sekizimde çakal boğdum dere kıyısında. Dokuzumda bir kurt sürüsü kovdum köyümden. Onumda haydut vurdum. On birimde bir ayı öldürdüm. İri bir kızdım. Arkadaşlarım köyden uzağa gideceği zaman beni yanlarında isterdi. İri olmayı tanrının lütfu sayardım. Bir gün öküzün teki geldi köyümüze. Bana bakıp bu kız mutlaka şövalye olmalı dedi. Neden? İriydim de ondan. O gün umursamadım adamın sözünü. Babam da umursamadı. Annemin şövalye görmüşlüğü yoktu ömründe. İki ay sonra bir öykü kitabı geçti elime. Bir dostumun doğum günü hediyesiydi. Okumaya üşendiğinden bana verdi kitabı. Onun okumak istemediği kitaba âşık oldum. Yüz kez okumuşumdur. Meşhur şövalyelerin hikayesiydi anlatılan tahmin edebileceğiniz gibi. Kimler vardı kitapta? Bir düşüneyim. Dikenin Gülü Fulvia Erravan, Çifte Taç Achard Fidelia, Kuzgun Jezebel Fidelia, Cellatdoğan Lilian Velikron… On bir yaşındaki Orion’a, uzun süre Orion olarak kalmadım, Bereketli Bağ’daki anıt taşına adımın kazınacağını, adımın meşhur kahramanların üstüne yazılacağını söyleseler inanmazdı. Şu an bile bir hayal gibi mest edici benim için.

Bereketli Bağ’a gittim. Şövalye olmak istediğimi söyledim. Bana güldüler. Zırhım yoktu. Kılıç, mızrak ve hançer alacak param yoktu. Ne yiyip ne içeceksin eğitim görürken dediler. Parası olmayanın şövalye olamadığını o gün öğrendim. Andığımız şövalyelerin hangi özelliği dikkatinizi çekti? Soyadları! Karasu, Erravan, Fidelia, Velikron… Kabokam’ın en zengin ve köklü aileleri… Çocuklarında bolca para var. On iki yaşındaki Orion’un hayal bile edemeyeceği kadar para… Yoksulluk hayalimden vazgeçmemi sağlayamadı ama. Çalıştım. Hamallık, hizmetçilik, avcılık, kasaplık… Günde yirmi saat çalıştım. Bakır zırh, kör kılıç, kırık mızrak ve ekmek bıçağı satın aldım. Şövalye Okulu’na kaydımı yaptırdım.

Yoksullar için hayat zordur. Zenginlerin arasındaki yoksullar için hayat kâbustur. Otuz yıl sonra hatırlayıp anlatmak utanç verici olsa da söyleyeceğim. Soyluları kıskanırdım! Açlık nedir bilmeyen, hiç vahşi hayvanlarla savaşmamış, arzusuna anında kavuşan asillerden biri olmak isterdim. Olamayacağımı bilecek kadar akıllıydım neyse ki. Onlardan biri olmadığımı hiç unutturmadı pezevenkler. Alay ederlerdi benimle. Babam oduncuydu. “Oduncunun kızı!” diye hitap ederlerdi bana. İlk günler bu hitap utanmama neden olurdu. Utanmamın salaklık olduğunu anlayacak kadar akıllıydım. Helal para kazanan babamın mesleğinden neden utanacakmışım? Ben bir oduncunun kızıyım. Orion olmayı bıraktım. Utarit oldum. Kadim Lisan’da oduncu anlamına gelen bu adı gururla taşıdım. Kılıcımı terk edip babamın mesleğinden gocunmadığımı sözsüz anlatmak için bu tebere sarıldım. Kimseye kendimi ezdirmedim. Ezilmemek için gece gündüz çalıştım. Yedi yüz altmış sekiz puan biriktirdim. Şövalye Okulu tarihindeki en başarılı kırk sekizinci öğrenci oldum.

Perjev’e atandım. 1381 yılının gümüşnarı… Perjev’in en berbat zamanları… Dört özerk ailenin isyanları… Güneyde haydut taburları, kuzeyde kara büyücü ekibi vardı. O günleri görmeliydin, Sato. O günlerde yanımda olmalıydın. Bir yılda iki yüz doksan üç kişiyi kestim. Kara büyücü takımının liderini, haydutların başını, dört ailenin babasını Perjev’in meydanında asarak sayıyı üç yüze tamamladım. Yirmi yılda iki bine ulaştı sayı. Bastırılan on isyan, imha edilen yirmi eşkıya ordusu, Alagossa’nın yenilgisiyle sonuçlanan bir meydan savaşı, Etros ile sonuca ulaşmayan bir dizi çatışma, Erravan üzerine iki akın…”

1 Beğeni

Başçavuş Tascarin

Perjev’in yerlilerindendir. Hayatı bu şehirde geçmiş, memleketinden birkaç fersahtan fazla uzaklaşmamıştır. Perjev’e aşıktır ve hayatını bu kent için feda etmeye hazırdır. Her ne kadar kendisi kentten ayrılmasa da şöhreti her yere ulaşmıştır. Yaşayan en iyi üç kılıç ustasından birisi olduğuna kimsenin şüphesi, itirazı yoktur. İki ince ve uzun kılıçla dans eder gibi savaşması, ne sıradan düellolardan ne de en kargaşalı savaşlardan korkup kaçmaması, düşmanı birkaç hamlede paramparça etmesi ona şöhretini kazandırmıştır. Başçavuş Tascarin sanıldığının aksine Şövalye Tarikatı’ndan değildir, asker olarak eğitilmiştir, Şövalyeliğin nimetlerine, Tanrı tarafından kutsanmaya, pratik büyüleri kullanmaya muhtaç değildir. Çünkü o savaşın vücut bulmuş hali gibidir.

Başçavuş Tascarin’in önemli ve nüfuzlu bir adam olmak gibi bir derdi yoktur. Teklif edilse dahi idari bir görev üstlenmez. Onu tatmin eden yegane başarı savaş kazanmaktır fakat o savaşı hile hurdayla değil bileğinin gücüyle kazanmak ister. Şövalye olmadığı halde her türden onursuzluk onu da tiksindirir, rahatsız eder. Savaş ona göre ibadet etmek gibidir ve kılıç kutsaldır. Bu tutumu ve yeteneği ona Savaş Muhafızı’nın takdirini bahşetmiştir.

2 Beğeni

Silenzio

Perjev’in hafiyelerinin lideridir. Kentin yerlisi olmadığı, uzak ve az nüfuslu bir köyden geldiği düşünülmektedir. Gerçek ismi ve geçmişi bilinmemektedir. Emrindeki kişiler de dahil olmak üzere yüzünü gören kimse olmamıştır. Ketum biridir. Fazla konuşmaz. Duygusallaştığı, tereddüt ettiği, korktuğu anlar onca yıllık kariyerinde belki bir belki iki kez yaşanmıştır. Üst düzey bir savaşçı olmasa da ansızın başlayan kavgalarda kendisini savunabilecek kadar yeteneklidir. Onu tehlikeli kılan ustaca tasarlanmış suikastlar işleyebilmesi ve ardında hiçbir iz bırakmamasıdır. Hafiye teşkilatını yekpare bir akıl ve ruh haline getirebilmesi, dışarıya hiçbir bilgi sızdırmaması ve casusluk faaliyetlerini başarıyla yürütmesi onun zekasını kanıtlamaktadır.

Diğer hafiyeler gibi Silenzio da asker veya şövalye kökenli değildir. Gizliliği sürdürebilmek için hafiyeler emir komuta sisteminde yer almazlar. Rütbesi ne olursa olsun bir asker veya şövalye şartlar fark etmeksizin hafiyelere emir veremez. Ancak bunun bir istisnası vardır. Yalnızca bir istisna… Silenzio takdir ettiği ve güvenilirliğinden emin olduğu Binbaşı Utarit’i kendisinin yoldaşı olarak görür ve onun emirlerini uygulamaktan asla çekinmez. Binbaşı Utarit ise albayın bu tutumunu minnetle karşılar ve hafiyeleri tehlikeye atacak hiçbir emir vermez. Hafiye Teşkilatı’nın iç işleyişi Perjev kurulurken yazılan Hafiye Teşkilatnamesi’ne göredir. Silenzio bu yasayı ezbere bildiği gibi kişiliğini buradaki emirlere göre biçimlendirmiştir.

Silenzio’yu tanımlayan iki kelime vardır: sessizlik ve bilinmezlik…

1 Beğeni

Sevgili yoldaşlar ben romanımı okuyup değerlendirebilmeniz için bu siteye bölümler halinde yüklemeye karar verdim. Her haftanın pazartesi günü bir bölüm gelecek. Eleştirmekten çekinmeyiniz. Yazma şevkimin alevlenebilmesi için beğendiğiniz kısımları da yazın lütfen. Sohbet edip tartışmak için bana istediğiniz yerden ulaşabilirsiniz. Okuduklarınız hoşunuza giderse kitabı satın alarak bana destek olabilirsiniz. https://getinkspired.com/tr/story/688104/asurah-in-ruhu-kargasayla-tanisma/

4 Beğeni

Onbaşı Attelisa Fidelia

Perjev’in yerlilerinden değildir. Kıtanın batısında yer alan Temalin’in hakimi olan Fidelia ailesinin bir üyesidir. Anne ve babasının tahtta hakkı olmadığı için Attelisa’nın kenti yönetme ihtimali yoktur. Attelisa için bu bir kayıp değildir. Çünkü onun idari yetki almak, taç giymek, hürmet ve hizmet görmek gibi hevesleri yoktur. O kahramanca savaşmaya, ülkesine hizmet etmeye ve insanları kurtarıp koruma fikrine aşıktır. Şövalye Akademisi’ne katılmış, iyi bir eğitim hayatı geçirmiş ve mezun olduktan sonra Perjev’e atanmıştır. Burada doğup yetişmemiş olduğu halde kenti ve sakinlerini sevmiştir. Vatana hizmet etme arzusu ve çalışkanlığı sebebiyle kısa sürede sivrilmiş, Binbaşı Utarit’in gözdelerinden biri olmuştur. Onbaşı Attelisa Fidelia muhteşem bir savaşçı değil iyi bir takım oyuncusudur. İnsanların kusurlarını düzeltmekte, destekleyip yüceltmekte başarılıdır. Varlığı fazla hissedilmese de yokluğu insanların omuzlarındaki yükü artırmaktadır.

2 Beğeni

Kendi kitabımda da Chatgpt kaynaklı resimler kullandım. Sizin paylaşımlarınızı da çok beğendim. Sonuçta o programa hammaddeyi sizin hayal gücünüz veriyor​:clap:

Hocam bir Visual Tone Bible oluşturmanızı önerebilirim. ChatGPT ile romanınız üzerinden konuşup evrene dair bilgiler verin. Detaylı bir sohbetin sonunda ondan Visual Tone Bible yazmasını isteyin. Bu metin hem hep aynı tarz görsel üretmenizi hem de vakit kazanmanızı sağlayacaktır.

1 Beğeni

Eleth Egalinor

Perjev’in özerk ailelerinden birisi olan Egalinorların kızıdır. Kentteki birçok insandan daha iyi şartlarda yaşamasına rağmen kibirden uzak, ağırbaşlı ve sıcakkanlı bir kadındır. Hem ailesinin işleri için çalışacak hem de kentin güvenliği için savaşacak kadar gayretkeş birisidir. Sahibi olduğu Mıknatıs Ruhu sayesinde birçok çarpışmayı fazla uzamadan sonlandırmış, birçok hayat kurtarmıştır. Bu ruhu nasıl kazandığını kimse bilmemektedir. Sakin bir hayat sürmek isteyen Eleth sırf güçlenmek için birisinin kanını asla dökmez. O halde nasıl edinmiştir Mıknatıs Ruhu’nu?

Eleth’in iyi özellikleri ve başarıları ona birçok insanın sevgisini ve saygısını kazandırmıştır. Bir güvenlik garantisi olarak görülmektedir. Onun varlığı rakip kentler Erravan ile Alagossa’nın gözünü korkutuyor diye düşünülmektedir. Bu kadar önem atfedilmesi aslında tuhaftır. Eleth bir asker veya şövalye olarak eğitilmemiştir çünkü. Buna rağmen güçlü ve zeki olduğu için bazen savaşçı çoğu zaman da lider olarak bazı harekatlara gayriresmi olarak katılabilmektedir.

Eleth Egalinor ile Attelisa Fidelia yakın arkadaştırlar. Onbaşı kente atandıktan kısa süre sonra Eleth yabancılık ve yalnızlık çekmesin diye onu evine davet etmiştir. Misafir ağırlamaktan keyif alan Eleth bu buluşmada konuğuna elinden geldiğince iyi davranmış, saatler süren sohbetin sonunda onun iyi biri olduğuna karar vermiş, birbirlerini sevmiş ve hemen ikinci buluşmanın ne zaman olacağını kararlaştırmışlardır. Attelisa ile Eleth arkadaşlığı o günden sonra sorunsuz sürüp gitmiştir.

1 Beğeni

Selamlar yoldaşlar. Şiirlerimin yalnızca bana özel kalmasını istemedim. Belki birinin ruhsal yolculuğuna eşlik edebilirim diye paylaşmak istedim. https://getinkspired.com/tr/story/689011/tazarru-ve-taziz/