Ne gariptir ki,sahip olunacak güzel hatıraların ve yaşanacak güzel günlerin içeriğinde dinlemeye değer pek bir şey bulunamaz;oysaki huzur kaçırıcı, ürpertici ve hatta dehşetengiz şeylerden son derece heyecanlı öyküler çıkarılabilir ve bunları anlatmak başlı başına bir marifettir.
Cesur yeni dünyada başarıdan başarıya koştuğunu sandığı kişiler kölelik, yıkım ve ölüm konularında uzman olmakla ödüllendiriliyorlardı. Benim gözümde bu alanlarda çalışan insanlar başarılı değildir.
“Görüp geçirdiğim her şey,” dedim, "benim bir şey söylememi imkânsızlaştırıyor zaten. Mantıklı sözler etme marifetimi kaybettim. Uygar dünyaya abuk sabuk şeyler söylüyorum, o da bana aynı şekilde cevap veriyor.
Marilee ona, aniden bütün dünyanın çıldırmış gibi davranmaya başladığını söyledi.
Adam bu durumun ani bir yanı olmadığını, oldukça uzun bir zamandır dünyanın zaten tımarhanelik ya da hapishanelik olduğunu söyleyerek karşılık verdi.
Suyun şırıltısını, kuşların sabah sohbetlerini ve belki de uzakta bir arabanın sesini duyabiliyordum,ama başka bir ses de duyuyordum;tam olarak ses de olmayan,sessiz olan bir ses.Sanki etrafımda başka bir boşluk açılmıştı ve tabiri caizse o sessizliğin içinde Marie’yi duyabildiğime inanmaya başladım.Hiçbir şey söylemedi,hiç ses çıkarmadı ama yine de onu duyabiliyordum.
Roket cevap vermeyip onları fark ettiğini bildiren bir işarette bulunmayınca havaya uçurulmalıydı ve gerekli sorular daha sonra enkaza yöneltilebilirdi.
‘Now, there is an elderly lady over there selling ducks,’ said Mr Saveloy. ‘I think the next stage - Mr Willie, I am not over there, I am sure whatever you are looking at is very interesting, but please pay attention - is to practise our grasp of social intercourse.’
‘Hur, hur, hur,’ said Caleb the Ripper.
‘I mean, Mr Ripper, that you should go and enquire how much it would be for a duck,’ said Mr Saveloy.
‘Hur, hur, hur - What?’
‘And you are not to rip all her clothes off. That’s not civilized.’
Caleb scratched his head. Flakes fell out.
‘Well, what else am I supposed to do?’
‘Er . . . engage her in conversation.’
‘Eh? What’s there to talk about with a woman?’
Mr Saveloy hesitated again. To some extent this was unknown territory to him as well. His experience with women at his last school had been limited to an occasional chat with the housekeeper, and on one occasion the matron had let him put his hand on her knee. He had been forty before he found out that oral sex didn’t mean talking about it. Women had always been to him strange and distant and wonderful creatures rather than, as the Horde to a man believed, something to do. He was struggling a little.
‘The weather?’ he hazarded. His memory threw in vague recollections of the staple conversation of the maiden aunt who had brought him up. ‘Her health? The trouble with young people today?’
Türkçe’sini kitaptan bakıp yazmaya erindim. Diskdünya/ İlginç Zamanlar/ sayfa 170’lerde bir yer. Medenileşme çabaları.
“Zaman herkese eşit davransa da kendisini iyi değerlendirenleri mükâfatlandırıyordu. Elbette ki herkes bir şekilde yaşlanıyordu ancak bu şekilde yaşlananlar, kalbini ve ruhunu genç tutmayı başarabiliyordu. Böylesi insanlar için saçlarına düşen ak, zamanın nazik lütfunun işaretidir ve bedenlerinde oluşan kırışıklıklar ise doyasıya yaşanmış bir hayatın izleridir.”
"Yaşayan birinin ruhunun olmaması, ölen birinin ruhunun olmamasından çok daha korkunçtur."
Manfred, nedensiz zalimlik eden o acımasız zorbalardan biri değildi.Kaderin getirdiği şartlar insancıl olan mizacını sertleştirmişti; tutkuları aklını karartmadığı zaman erdemleri daima harekete geçmeye hazır olurdu.