Bir kişi dikkatini, mantığını kullanarak yaptığı seçimler yerine kontrolü altında olmayan şeylere verir ve başkalarının kontrolü altında olan şeylerden kaçınmaya çalışırsa her daim endişeli, korku dolu ve istikrarsız olması kaçınılmazdır. -Epiktetos
Epiktetos bize huzurun ve istikrarın, içinde yaşadığımız çevrenin değil verdiğimiz kararların ve karar mekanizmamızın bir sonucu olduğunu hatırlatır.
Eğer huzurunu bozan şeylerden (diğer insanlar, dış dünyada olan şeyler ve stres gibi) kaçınmaya çalışıyorsan, asla başarılı olamayacaksın. İstediğin kadar kaçıp saklanmaya çalış, sorunlar nereye gidersen git peşini bırakmayacak. Bunun yerine sorunların asıl kaynağı olan kötü ve zararlı karar mekanizmalarından kaçınmaya çalışırsan nerede olursan ol kararlı ve istikrarlı olabilirsin.
Huzur ancak sabit ve sarsılmaz bir karar mekanizmasına sahip kişilerin elde edebileceği bir şeydir. Geri kalanlar sürekli aldıkları kararlarda bir ileri bir geri gider ve bir şeyleri kabul etmek ile etmemek arasında bocalar durur. Bu bir ileri bir geri gidiş halinin nedeni nedir peki? Nedeni, onlara göre hiçbir şeyin net olmamasıdır ve bu yüzden de kendilerini olabilecek en güvenilmez rehberin kollarına bırakırlar: genel kanının.
Eğer iç bütünlüğümüze (ve öz farkındalığımıza) odaklanmazsak dış etkenlerin bizi darmadağın etmesi tehlikesiyle başbaşa kalırız.
Televizyondaki olumsuzluk balonunun içinde pozitif ve empatik olabilmek çok daha zor olmuyor mu? Kafan başka insanların yaşadığı sorunlar ve çatışmalarla doluyken kendi sorunlarına odaklanmakta güçlük çekmiyor musun?
Ne kadar kaçmaya çalışırsak çalışalım hepimiz kaçınılmaz olarak bir noktada bu etkilere maruz kalırız. Ama bunlara maruz kalmamız, bu etkilerin zihnimize nüfuz etmesine izin vermek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Kendimizi savunup neleri zihnimize alacağımıza karar verme yeteneğine sahibiz. Davetsiz misafirler bir şekilde evine girmiş olabilir ama onları yatak odana davet etmek zorunda değilsin. Aynı şekilde bu düşünceleri zihnine almak zorunda da değilsin.
Bu dünya üzerindeki yolunun sonuna geldiğinde edindiğin hangi tecrübe daha değerli olacak? Yaşayan ve ölen şeyler üzerindeki fikirlerin mi yoksa dizi ve filmler hakkındaki bilgin mi? Çocuklarına hangisiyle daha iyi yardım edersin? Mutluluk ve anlam üzerine görüşlerinle mi yoksa otuz yıl boyunca her gün son dakika siyaset haberlerini takip etmenle mi?
Not: Son alıntıda “dizi ve filmler hakkındaki bilgin mi?” yerine Amerikan futbol takımıyla ilgili bir ifade vardı; kendime uyarladım.
Fakat uygarlığın doğuşundan beri insanlar olayların birbirleriyle ilişkisiz ve açıklanamaz olmasını görmekten mutlu olmamışlardır.Dünyanın altında yatan düzeni kavramak için hep can atmışlardır.Bugün hâlâ neden burada olduğumuzu ve nereden geldiğimizi bilme arzusuyla yanıp tutuşuyoruz.İnsanlığın bilgi için duyduğu en derin tutku, mevcut arayışımızı sürdürmek için yeterli bir gerekçelendirme.Ve amacımız içinde yaşadığımız evrenin bütünlüklü bir tasvirini sunmaktan daha azı değil.
Çünkü temaşanın güzel kısmı mazlumun taşlanmasıydı. Kabahatlinin sorulması eğlenceden sayılmazdı. Buna vicdan ve cesaret gerekirdi. Bu ikisi ise uzun zaman evvel, “Buralardan bize ekmek çıkmaz,” deyip, kol kola girip köyü terketmişlerdi.
İşleri bitince de heyecana gelip var kuvvetleriyle, hiç bilmedikleri, hiç görmedikleri o padişaha, “PADİŞAHIM ÇOK YAŞA!” diye bağırmışlardı. Sanki padişah gelip de işin ucundan tutmuş, bir çivi olsun çakmış gibi.
Belki de tek bir akıldı, tek bir vücuttu bütün insanlar. Ayrı gayrı değil, bir bütündü hepsi. Onlar birbirlerinden ve bu hakikatten habersiz olsa da. Belki de “kötü insan” bu büyük ve tek bedende çürüyen bir organ, tedavi edilmesi lazım gelen habis bir ur idi.
Sarhoşluk düşünceyi, düşünce aydınlanmayı çağırıyorsa, sarhoşluk ayılmanın ta kendisiydi esasta.
Kafasından geçenleri gündüz gözüyle, Artuçkule’nin sokaklarında dillendirse, cesaretinin bedelini boynuna inecek bir baltayla öderdi elbet. Biliyordu. Ama kellesini büyük ve hükümran kanunlar değil; zavallı, âciz korkular uçururdu. Bunu da biliyordu. Hakikati görmenin, hakikatle yüzleşmenin korkusu; büyük imparatorluklar, kudretli kağanlar, padişahlar ve yalandan adaletler doğurmuştu. Korku ne kadar büyükse imparatorluklar da o kadar ulu ve büyük kulelerle yükseliyordu bu korkunun üzerinde.
Krallıklar yüzyıllar süren savaşlar sonunda kolayını sulh ve ticarette bulmuştu. Tebaa denen, halk denen bu koyun sürüsünü, onmayacakları kadar sıkıp ölmeyecekleri kadar bırakacaklardı çayıra. Zengin zümrenin ve kralların refah içinde yaşaması için lazım gelen kaide buydu. Ama cenk dediğini de elinde bir tehdit unsuru gibi arada halka hatırlatmak, söylencesinin, korkunç bir hayalet gibi ortalıkta dolanmasına müsaade etmek gerekirdi. Çünkü savaşın yükünü halk çekerdi. Savaş, zengine diş ağrısı, halka yürek yangınıydı. Eğer halk itaatkâr olursa, krallar ve zenginler, ellerinde tuttukları canavarın zincirini bırakmazlardı. Krallara göre savaş hem eksik olsun hem kapının kenarında dursundu.
“Refahı belirleyen, küçük adımlardır. Ama sonuç gerçekten de küçümsenemez.”
Küçük şeyler birikir. Kişinin iyi olup olmadığını, söyledikleri şeyler değil, iyi davranışlarda bulunup bulunmadığı belirler. Kişi birdenbire “kendine çeki düzen” veremez. Bu birbirinden bağımsız birçok seçimin sonucudur. Doğru zamanda kalkma, yatağını toplama, kestirme yollara direnme, kendine yatırım yapma ve çalışmaya odaklanma işidir. Ve şüphesiz ki birbirinden bağımsız eylemler küçük görünse de birikimli etkileri tam tersidir.
Psikologlar günümüzde bilişsel çarpıtma diye bir kavramdan bahseder. Bu durumda hasta abartılmış düşünce modelleriyle hayatı üzerinde yıkıcı etkileri olan düşüncelere sahiptir. Bunlardan en çok bilineni “Ya hep ya hiç” sözüdür (aynı zamanda “bölünme” olarak da tanımlanabilir). Bunun örnekleri şu tip düşüncelerdir:
•Benim yanımda değilsen bana karşısın demektir.
•Falanca kişi ya çok iyi ya da çok kötüdür.
•Tam bir başarı olmayan şey tam bir başarısızlıktır. Bu tür uç düşünme şekli depresyon ve mahrum kalma hissiyle ilişkilendirilir. Nasıl ilişkilendirilmesin! Mükemmeliyetçilik nadiren mükemmellik, çoğu zamansa hayal kırıklığı doğurur. Pragmatizmin bu tür sorunları yoktur. Kendisine ne sunulursa onu alır. Epiktetos’un bize hatırlattığı şey de budur. Hiçbir zaman mükemmel olamayacağız. Tabii eğer mükemmel diye bir şey varsa. Ne de olsa hepimiz insanız. Tüm çabamız ne kadar küçük olursa olsun her zaman gelişimi hedeflemelidir.
“Herhangi bir şeye verdiğin dikkatin, o şeyin değeriyle doğru orantılı olduğunu unutmaman çok önemli. Çünkü ancak kendini önemsiz şeylerle haddinden fazla meşgul etmediğin müddetçe yorulup pes etmezsin.” - Marcus Aurelius
Vaktini (kaynaklarının en değerli ve en geri alınamaz olanını) önemsiz şeylere harcama. Önemsiz ama yapmakla yükümlü olduğun şeyler neler? Bunlar için daha az vakit harca ve daha az endişelen.
Bir şeye hak ettiğinden fazla zaman ve enerji harcarsan o şey artık “önemsiz” olmaktan çıkar. Hayatının onun için harcadığın kısmıyla onu önemli hale getirmiş olursun. Ve üzücü olan şey ise asıl önemli olan şeyleri (ailen, sağlığın ve gerçekten bağlı olduğun şeyler), onlardan çaldığın zamanla daha az önemli hale getirmiş olursun.
Büyük bir yeteneğin,başıboş bir haylazlıktan kurtulup gelişmesini,zekânın vakarını anlamlı hareketlerle gözetmeye alışarak, yardımsız,bir başına katlandığı çetin acılar ve savaşlarla dolu olan ve insanlar arasında nüfuz,şeref sağlayan bir yalnızlığın kural ve gereklerini kabullenmesini,sadece iflah olmaz bir avarelik sıkıntılı bulur ve alaya alma eğilimi taşır.
Bizler biliyoruz Yüce Tanrım, ömrümüzün sonbaharı çok yakınındadır ilkbaharının, yazı ise hiç uzun değildir; bu nedenle böyle sabırsızlık çalkalanır kanımızda, bu nedenle büyük bir açlıkla uzanır elimiz sevdiğimizi almaya ve fani şeylere bile hemen sevinmeye; zaman geçtikçe yaşlanırken, beklemeyi nasıl öğrenim, bir gecede ölüp giderken nasıl sabredelim, zaman sönmeyen ateşiyle peşimizdeyken nasıl yanmayalım…
To see your child, is to know vulnerability. Is to know that there is something in the world that leaves you truly vulnerable, that there is this person more important to you than you, and that if anything terrible happened to her, it would be a hundred times more painful than if it had happened to you.
Google Çeviri
Çocuğunuzu görmek, kırılganlığı bilmek demektir. Dünyada sizi gerçekten savunmasız bırakan bir şeyin olduğunu, sizin için sizden daha önemli olan böyle birinin olduğunu ve ona korkunç bir şey olsa, bunun size olmasından yüz kat daha acı verici olacağını bilmek demektir.