Kitabı etkinlik zamanında okumak diyince de ben (!).
Kitabı bugün bitirdim, kafamda deli sorular. 2. kısımdan itibaren sanki kitap okuyormuş gibi değil de Inception/Fight Club tarzı film izliyor gibiydim neredeyse. Hatta Shutter Island bahsi geçmiş, tam olarak öyle bir hissiyat var hikayede.
Büyük Defter bölümü çok sıradışı, sayfalar çerez yer gibi akıp gitti. Tabii bıraktığı etki nedeniyle son bölümün ikinci kısmında her şey açıklanırken bile içimde devamlı bir şüphe vardı, güven bir kez kırılınca insan içinden o kurdu atamıyor.
Benim en çok kafamı karıştıran ve etkileyen noktalardan biri Kanıt ve Üçüncü Yalan arasındaki paralellik. 2. kitabın da güvensiz anlatıcılığı kitapta daha sonra teyit edilyordu yanlış hatırlamıyorsam, ama yarı yarıya Lucas’ın uydurması olarak değerlendirildiğinde bile Klaus’un “güvenilir” hikayesi ile paralelliği benim kafamda çorba kaynatıyor resmen. Kaçırdığım bir nokta varsa affola.
Birbiriyle bağlantılı şeyler azıcık farklı bağlamlarda dönüp durduğu için kitap sonunda dahi çoğu şeye kredi vermek mümkün değil, tamamı rüya gibi. Mesela Lucas’ın yaşadığını sandığı alkol-sigara kaynaklı hastalığı direkt Victor ile bağdaşıyor, delirium tremens’e Victor’un ablasını öldürmesi üzerine ve Lucas’ın teşhisi sırasında olmak üzere iki kere değiniliyor. Clara’nın kalın battaniyeli, tekerlekli sandalyede çirkinleşmiş ve yaşlanmış tasviri ikizlerin annesinin akıl hastanesindeki tabiri ile birebir uyum içinde. Clara’nın da akıl hastanesinden çıkması cabası. Clara’nın devamlı Tobias’dan bahsedip Lucas’ın canını sıkması ve diğer tarafta Anne’nin sürekli Lucas’tan bahsedip Klaus’un canını sıkması birebir aynı konseptler.
Kanıt bölümünde Mathias ve Yasmine, Üçüncü Yalan kısmında Sarah ve Antonia, Lucas ve Klaus’un üvey aile ortamları ve bu iki ortamdaki ensest değinimleri bile paralel. 2. kısımda Lucas’ın aksaklığından bahsediliyor muydu hatırlamıyorum, 3. kısımda bahsedilen bu olayı 2. kısımda Mathias’a kurgulu şekilde okuduk sanki. Nitekim Mathias da Lucas da intihar etti.
Gibi gibi. Lucas’ın uydurması olarak bile eşleşmeler çok bariz. İkizler iki tarafta kaderin bir cilvesi gibi paralel konseptli hikayeler mi yaşamış yoksa gerçekten de ortada sadece bir kişi var ve uydurma olan ikiz konsepti mi ben hala emin değilim.
Sonuç olarak Kanıt ve Üçüncü Yalan’da okuduğumuz paralel isimler, konsept ve hikayeler başımı döndürdü. Yazarın bir “ikiz ideali” takıntısı var, hatta diğer kitabı Neredesin Mathias?'ın arka kapak yazısı şu şekilde,
Her ikisi de, farklı yollardan olsa da, yazarın takıntılarını ortaya çıkarır: çocukluk ve onun sürüklenen bir dünyadaki ürkütücü zekası, ikiz idealine duyulan özlem, sözcüklerin aldatıcılığı, hayatın umutsuzluğu, zamanın seyrelmesi.
Yazarın yarı-otobiyografik eseri Okumaz Yazmaz olsa da, Büyük Defter üçlemesi de benzer şekilde -daha üstü kapalı bir kurgu olarak- kendisine dair çok şey yansıtıyor. Savaş, sığınma, siyasi bağlamlar tamamen kendi hayatından yansımalar. (Fun fact: ikizlerin doğum tarihi olarak kendi doğum gününü yazmış, 30 Ekim.) (Bu funfacte dikkat etme sebebim benim de doğum tarihim aynı gün. )
Bu tip eşleşmelerden ve yazarın arkaplanından dolayı ben kitabın sonuna rağmen tatmin olmuş bir emin olma hissi yaşayamadım, basbaya ucu açık bitti gibi.
Kitabı bitirdikten sonra yazmayı unutmuşum, sizin yazınızı gördüm de aklıma geldi.
Ben de birebir aynı ikilemde kaldım, hatta sorun bende sanmıştım.
Bir noktaya kadar iki kardeş olduğundan emin ilerliyoruz, sonra tek kişi oldukları kanaatine varıyoruz. Sonra da her şeyi o kadar paralel yaşıyorlar ki “tek kişinin alternatif evren senaryosu” mu yoksa “iki farklı kişinin iki farklı hayatı mı” sorusu çözümlenemiyor sanki. Ya da dediğim gibi ben oturtamadım belki de.
Tüm bunları geçersek, anlamsız sertlik dozu beni biraz kitaptan uzaklaştırdı. Yani bazı noktalarda gereksiz bir rahatsız edicilik var sanki. Hikayeye katkı sağlasa eyvallah, ama bunların çoğu hikayeyi ilerletmeye de yaramıyor. Ama yine de kitabı bıraktıracak ya da bıktıracak kadar yok. Ara sıra bir şeyler oluyor, yüzler ekşiyor, sonra kitaba kitaba tam gaz devam ediliyor.
Yine de ben çok beğendim kitabı, bu iki eksisi haricinde gayet yaratıcı ve başarılıydı bence.
Bana kalırsa tek kişi var, yalnızlığın önüne geçmek adına kendine bir ikiz ideali yaratmış. Yaşananlar karakterin gerçek hayatıyla bağlantılı hayal ürünleri, gerçeklik var ama çokça manipüle edilmiş, gerçek ile hayal arasındaki çizgi karakter için de silikleşiyor (en çok beyin yakan kısımlarda mesela). Bu kitap içinde de açık ediliyor biraz,
Özet
“Ben yazdıklarınızın gerçek şeyler mi yoksa hayali şeyler mi olduğunu merak ediyorum.”
Ona gerçek hikâyeler yazmak istediğimi söylüyorum, ama bir an geliyor, hikaye gerçekliği yüzünden katlanılmaz oluyor, bunun üzerine hikayeyi değiştirmek zorunda kalıyorum. Kendi hikayemi anlatmak istediğimi söylüyorum ona; ama yapamıyorum, cesaretim yok, hikayem çok canımı acıtıyor. Bunun üzerine her şeyi güzelleştiriyorum, olayları oldukları gibi değil, olmasını istediğim gibi anlatiyorum. syf. 247
•
Kardeşime gelince, o belki hiç var olmadı."
Komiser: “Evet, belki. Kardeşinizden bahsetmeye devam ederseniz sizi deli sanacaklar.”
“Siz de böyle mi düsünüyorsunuz?”
Başını iki yana sallıyor. “Hayır, yalnızca gerçek ile edebiyatı birbirine karıştırdığınızı düşünüyorum. Kendi edebiyatınızı.” syf. 284
Acıklı bir hikaye de olsa ikizlerin sevildiği, korunup kollandığı, hatta gıpta edildiği yerler var (hayal ürünü). Diğer karakterlere yansıtılan ‘ortak’ unsurlar da kendi acıları ama bizzat kendi yaşamış gibi anlatılmamış. Yani muhtemelen karakterin “gerçek hayatında” çok daha az insan var, Clara ile anne tek bir insan, Victor aslında yok, Mathias ana karakterin çocukluğuna daha yakın bir anlatım, tek bir üvey aile senaryosu var, vs. Deli deli düşünceler.
Öyle detaylar var ki konuş konuş bitmez bir kitap. Sansürlenmiş olmasına rağmen rahatsız edici yerler var fakat ben yine de sansürsüz tam metin okumayı tercih ederdim. Tetikleyici olsa dahi savaş atmosferinin gerçekliğini ve kitabın hissiyatını destekleyici nitelikte çünkü.
Kitabı okumayı dün bitirdim. Okurken o kadar fazla soru ve cevap buldum ki hepsi birbirine karıştı. Tam bu bölümde açıklanıyor diyorsunuz ama daha fazla soru çıkıyor ortaya. Sanırım bu muğlaklığın tamamen ortadan kalkmasını da istememiş yazar.
İlk kitabı aklımızda oturtmak kolay bunun bir çocuğun yabancı bir evde öz ailesinden uzakta yaşayabilmek, hayata tutunabilmek için kendine oluşturduğu alternatif bir gerçekliği metne dökmesi diyebiliriz sanırım. Üçüncü kitap ile olayların başlangıcını pek çok konunun gerçeğini ve nasıl bittiğini görüyoruz. Benim için en muğlak kısım ikinci kitap. Bu kitap tam olarak nedir Lucas’ın sınırı geçtikten yazdığı kısım mıdır? Öyleyse orada yaşadıklarını eski şehrine özleminden sanki orada yaşıyormuş gibi kurgulaması mı?
Örneğin ikinci kitapta sıkça söz edilen arkadaşı Peter N.'nin sınırı geçtikten sonra onu sınır muhafızlarından teslim alıp yurda yerleştiren kişi olduğunu öğreniyoruz. Peter onu yurda yerleştirdikten sonra bir şeye ihtiyacı olduğunda kendisini bulabileceğini söylüyor ve karısı Clara ile tanıştırıyor. İkinci kitapta bu iki karakter büyük yer kaplıyor, yaşandığı anlatılan olaylarda ne zaman sıkışsa Peter’a gidiyor gerçekten. Clara’yı ise başta Peter’dan bağımsız birisi olarak anlatıyor. Sonradan sözde akıl hastanesinden dönüp Peter’da kırtasiyenin üstünde yaşamaya başladığında ikisini aynı evde yaşarken anlatıyor. @taurenim’in bahsettiği gibi son kitapta öğrendiklerimizle paralellik kurabileceğimiz bazı tekrarlayan olay örgüleri olsa da tam işte bu diyebileceğim şekilde de oturtamıyorum olayları. Hele Mathias ve Yasmine’i ne olarak düşünmeliyiz? Mathias Lucas’ın sakat zavallı hali ve Yasmine’de onun açısından kendisi bakımevine bırakıldıktan sonra onu terk eden annesi mi? Mathias’ın sakat hali ile Lucas’ın son kitapta Klaus ile konuşurken kendi sakatlığına yaptığı atıf birbirini tutuyor gibi. Yürümeyi yeniden öğrenmem bir mucize diyor. Ama Mathias için olan ensest hikayesi konuda oturmuyor, bir başka ensest referansı Klaus ile Sarah arasında var ancak o da çocukluktan ve nihayete ermiyor ayrıca Lucas tarafından yazıldığını düşünürsek konudan alakasız.
Son kitapta Büyük Defter’i Klaus’a verip daha bitirmediğini ve Klaus’un bitirmesi gerektiğini söylüyor. Klaus bu kitaba yazmayı başladığını da sonradan belirtiyor. Acaba bizim okuduğumuz defter Klaus’un da eklemeler yaptığı defter mi?
Kitapta pek çok ayrıntı var ve bunların pek çoğunu kaçırdığımı düşünüyorum. Kitabın bu şekilde ilerleyeceğini düşünmemiştim, o yüzden detaylara kitabın hak ettiği seviyede dikkat edemediğimi sanıyorum.
Başlıktakileri okumuştum. Ama son kitaba da kesinkes gerçek diyemiyorum işte.
Aynı düşünüyorum, keşke not alarak okusaydım.
50 sayfalık Okumaz Yazmaz’ı bile çok beğenmiştim, bundan böyle bir şey çıkacağını tahmin etmem gerekirdi. Tadı damağımda kaldı, yazarın diğer eserlerini de okuyacağım. Gecikmiş olsam da etkinlik güzel bir şeye vesile oldu benim için.
Kesinlikle ben de sizin gibi düşünüyorum. “Aa ne yaratıcı konsept, iki kardeş garip bir formatta defter tutuyor hehehe,” diye başladım, kitap ilerledikçe dikkatsizliklerim yüzünden kendime söylenip durdum.
Agota Kristof’un şu röportajını okumanızı tavsiye ederim;
Ben bazı alıntıları koyayım;
K. Şehri : Kőszeg (Macaristan / Avusturya sınırında)
S. Şehri : Szombathely (Macaristan / Avusturya sınırında)
AK: Evet, Clara benim annem. Bana anlatmıştı. Onun saçları da Clara’nınki gibi şoktan bembeyaz olmuştu. Bu doğru, onlar, rejim, insanları ayırdılar. Örneğin Yugoslavlarla teması olan herkes vatan hainiydi.
RB: İkizler gibi siz de iki erkek kardeşinizle birlikte özel bir otodidaktik eğitim mi izlediniz?
AK: Tam olarak bir eğitim değil ama egzersizler, evet. İki gün boyunca yemek yememek, hareket etmemek, bir saat boyunca konuşmamak. Zalimlik egzersizleri de, çünkü ne annem ne de babam hayvanları öldürdü. Belki babam ama o zaten orada değildi. Yani tavukları öldüren kardeşimdi. Ben… hayır, yapamazdım. Bir kedi de astık, bu doğru. Bunu hep ağabeyim yapardı. İzlemesi zordu. Kedi çok uzamıştı, öldüğünü düşündük ve onu aşağı indirdik. Bir süre hareketsiz kaldı ve sonra kaçtı. Kardeşime çocukluğumuz hakkında yazdığımı söylediğimde bana “Kediyi unutma,” dedi.
AK: Büyükanne uydurulmuş bir karakter ama yaptığı iş uydurma değil. Bahçe, tavuklar, bunlar çok çalışan annemin işleri. Ve daha sonra yaşlı köylüleri de gördük, çok acımasızlardı…
AK: …Evimizde bir dadımız vardı, Avusturyalıydı. Aynen bunu yaptı. Onlar geçerken ekmeğini uzattı ve sonra geri çekti…
RB:Üçüncü Yalan‘da iki kardeşin tamamen bir araya gelmesinin mümkün olmadığı gibi bir durum mu söz konusu?
AK: Evet, Klaus yalnız yaşıyor. Alışkanlıklarını değiştirmek istemiyor. Sessiz sedasız yaşamak istiyor. Ve sonra kardeşini kıskanıyor.
RB: Neden homoseksüel ve mazoşist bir yabancı subay düşündünüz?
AK: Subay gerçekten vardı. Bizim dairemizdeydi. Üç oda vardı, bunlardan birinin ayrı bir girişi vardı ve savaş sırasında bu oda hep kullanıldı. Önce Macarlar, sonra Almanlar ve son olarak da Ruslar tarafından. Ama subay, hayır, o bir pedofil değildi. Onu tamamen uydurdum ancak okuru şok etmek için yapmadım bunu. Hiç de bile. Yine de bu kısmı eklememiş olsaydım, kitabımı herkes okuyabilirdi, hatta çocuklar bile, ki bunu tercih ederdim. Bu ayrıntı pek çok insanın kitabı okumasını engelliyor ve bu yüzden pişmanım.
RB:Büyük Defter‘deki Tavşandudak karakteri de beni çok etkiledi. Tanıdığınız bir kişiye mi dayanıyor yoksa tamamen kurgu mu?
AK: Ah, hayır o gerçekten vardı. Kőszegli bir kadındı. Onu nasıl yazacağımı bilemedim çünkü zaten en kötü oydu. Burnu bile kalmamıştı. Düşüp burnunu kırmıştı. İyileşmeyince burnu düşmüştü. Köydeki bütün erkeklerle yatmıştı. İki tane muhteşem çocuğu vardı, iki ya da üç, artık bilmiyorum, gerçekten çok güzellerdi…
RB: İnsomnia olan…
AK: O, Kőszeg’de değildi, buradaydı, Neuchatel’deydi. Karşımda oturan bir komşum vardı. Bütün geceyi pencerenin önünde oturarak geçiren bir kadındı. Yoldan geçenlere saati sorardı. “Saat kaç? Saat kaç?” diye sorardı. Ben balkondayken benimle konuşmaya çalışırdı.
RB: Bir yazarın eserinde yazarın varlığı. Victor’un hikayesi Kanıt‘ın neden bu kadar büyük bir kısmını kaplıyor?
AK: Neuchâtel’de bir arkadaşım vardı. Alkolikti, çok sigara içerdi. Kız kardeşini öldürmedi ama hep yazmak istedi. Bana da bazı sayfalar verdi. Şiirlerdi. Çok iyi olmalarına rağmen bir kitabın tamamını yazamayacaktı. Ölümünden sonra kız kardeşi onun el yazmalarını istedi çünkü yayınlatmak istiyordu. Şimdi pişmanım, çünkü sadece onun hakkında başka bir roman yazabilirdim. Çok daha fazlasını anlatabilirdim.
RB: Sizinle bir an için “ıssız ada” oyunu oynayabilir miyim, yanınıza sadece bir tane alabileceğinizi varsaysak, hangi kitabınızı ıssız bir adaya götürürdünüz?
AK:Kanıt.
Üçleme üzerine güzel bir okuma;
Büyük Defterüzerine notlar
Büyük Defter hakkında ek yorumlara geçmeden önce Türkçe baskıdaki iki çeviri problemine değinmek isterim. Bunları problem olarak anmamın nedeni anlamsız bir titizlik gösterisi değil, bu noktaların eserin anlaşılması ve yorumlanması sürecini etkilemesidir.
İngilizce ve Almanca metinlerde yer alan bir paragrafın Türkçe metinde hiç yer almaması: Türkçe metnin “Banyo” bölümünde (s. 66) ikizleri küvette yıkayan hizmetçi bu esnada çocukları öper ve okşar. Ancak İngilizce metinde hizmetçi çocukları sadece sevgi dolu sözcüklerle öpüp okşamakla kalmaz, ardından onlara açık şekilde cinsel saldırıda bulunur, çocukları istismar eder. Bu paragraf Türkçe metinde yer almamaktadır. Bu eksiklik metni yorumlamada iki sorun yaratır. İlki ikizlere karşılıksız yardım eden tek kişi gibi görünen hizmetçinin de aslında diğer yetişkinler gibi onları istismar etmiş olması. İkincisi ise ikizlerin hizmetçiyi acımasızca yaralamalarında bu olayın katkısının da olabileceğinin ya da bu istismarın onların eylemlerini kolaylaştırdığı fikrinin okura ulaşmaması.
Büyük Defter’in açılışında anne ve anneanne arasında şöyle bir konuşma geçer:
Anneanne: “Demek beni hatırladın. On yıldır hatırlamıyordun…”
İkizlerin annesi: “Sebebini gayet iyi biliyorsunuz. Babamı severdim ben.”
Annenin sözleri Almanca metinde ise şu şekildedir:
“Sebebini gayet iyi biliyorsunuz. Ben, ben babamı sevdim.”
Romanın İngilizce baskısı ise cümleyi‚ I loved my father (“babamı sevdim”) olarak verirken “loved” sözcüğünü italik yazarak vurgulamaktadır.
Konuşma devam eder:
Anne: Bunlar sizin torunlarınız.
Anneanne: … Torunlarım mı? Kaç tane?
Anne: İki. İki erkek çocuk. İkizler.
Anneanne: Diğerlerini ne yaptın? Boğdun mu?
“Babamı severdim ben” cümlesi ile “Ben, ben babamı sevdim” cümlesi arasındaki anlam farkı çok açık olsa da: Çevirmen “sevdim” yerine “severdim” sözcüğünü seçerek doğal bir baba sevgisi varsayımını aktarıyor. Bu, çevirinin sadece bir dil çevirisi olmayıp, aynı zamanda bir nevi kültür çevirisi de olduğu düşünüldüğünde genel olarak geçerli bir tutum. Ancak bu tutumun doğruluğu metnin bütününe, bağlamına göre değişebilir ki, bu metinde de böyle olduğunu düşünüyorum.
Almanca baskı “Ben, ben babamı sevdim/sevmiştim” şeklinde çevrilmiştir. “Ben, ben” tekrarı annenin söyleyeceği şeyi ifade ederken tereddüt ettiğini gösterir. Kısacası Türkçe çevirinin tersine, hem İngilizce hem de Almanca çeviride bu basit cümlede üzerinde durulması gereken bir aykırılık olduğunu sezeriz. Daha sonraki sayfalarda ise anneannenin kocasını zehirlediğini öğreniriz. Ancak bunun nedeni metinde açıklanmaz. Yukarıdaki diyaloga ve çeviri problemine ikinci kitabı konuşurken tekrar dönmek üzere bir çentik atalım ve devam edelim.