Listeye şöyle bir baktım da, Soğuk Savaş’ı edebi ilgilerimle bitirebilirmişim. Sadece Amerikalıları ve Rusları esin kaynağım olarak zikrederek, içgüdüsel olarak dünya barışına katkı sağlamışım.
Üslupsal hıyarlıklarımın büyük kısmının müsebbibi, Pynchon ve David Foster Wallace, Pelevin de kapitalizmi mistifiye edip aynı zamanda yerin dibine sokmamdan ve 14 yaş nihilizmiyle finale erdirmemin sorumlusu. Nabokov olmak isterdim ama ne aşk ne de kadın karakter yazabilirim. ![]()
Ben sadece Nabokov’u biliyorum, Lolita’nın yazarı. (Çalıştığım yerden geldi yaşasın ama azıcık
) ![]()
Madem Larousse hüviyetine eriştim, şunu söyleyeyim: Herkes Nabokov’u Lolita ile bilir çünkü belki de edebiyat tarihinin en kontroversiyal romanıdır. Ama aynı zamanda Nabokov’un en kötü kitaplarının başında gelir. Asıl Ada ya da Arzu edebiyat tarihinin en harika romanlarından biridir, ki onda da rahat duramamıştır marjda olacağım çabasıyla, fakat yine de yan kurguları ve dünya tasarımı büyüleyicidir. Ne yazık ki pek duyulmamasının bir diğer nedeni de Ada ya da Arzu’nun filmini çekecek servet kimsede yoktur, Lolita’yı Kubrick çekmiştir, Humbert Humbert’ı James Mason oynamıştır, vesaire…
20’lerinin ilk yarısındaki bir genç, deadlift platformundaydı. Boynunu hafif eğik tutmasından, birisi etrafından geçtiğinde sinerek yol açmasından stajyer olduğu belli oluyordu. Ağırlığı yerden her kaldırdığında sırtını ürkmüş bir kedi gibi kamburlaştırıyordu. Bu pozisyonda ağırlık kaldırdığı için omurlarının o devasa basıncın altında nasıl ezildiğini, omur disklerindeki intervertebral sıvının nasıl tehlikeli bir biçimde taşacak hale geldiğini ve sinir uçlarının sıkışarak nasıl ufalandığını Alp kınamayla karışık bir edayla tahmin ediyordu. Sadece üç cümle yeterdi aslında. Sırtını dümdüz halde tutmalısın. Göğsünü dışarı çıkarmalısın. Ağırlığı belinden değil bacaklarından aldığın güçle kaldırmalısın. Fakat Alp, haftalardır çocuğun bu şekilde adeta can çekiştiğini görmesine rağmen hiçbir şey söylememişti. Çünkü plazalardaki en büyük günah, üzerinize vazife olmadan tavsiye vermekti. Modern çağda insanların kendilerini sakatlama ve vücutlarını cehaletleri yüzünden mahvetmeye hakları vardı. Buna burnunu sokamazdı. Üstelik o kamburlaştığı omurgasıyla, bükülmüş boynuyla yine de ağırlık kaldırmadaki ısrarı, staj süresi bittiğinde ve mezun olduğunda tam zamanlı istihdam edileceğinin işaretçisiydi. Şirketin angarya işleri, hiç kimsenin önemsemediği sunumları ve yöneticilerin tafralarını sırtlanacak, boynu eğilmiş, omurları ezilmiş, “Bu saçmalık,” diyemeyen personellere de ihtiyacı vardı çünkü. Çocuğun deadlift’teki hatalı pozisyonu, stajının bir parçasıydı. Bu yüzden Alp susuyordu. Bu yüzden Alp, Beast Mode’un timpanik membranını sızlatan ritmine kulak vererek çocuğu yazgısıyla baş başa bırakıyordu.
Son setin son tekrarını tamamladığında Alp, ağırlıkları yavaşça, soluğunu hafifçe burnundan vererek, dikkatli bir biçimde kauçuk döşemenin üstüne bıraktı. Ağırlıkları gürültüyle bırakmak ve böğürmeye benzeyen sesler çıkarmak kontrol kaybıydı. Kontrol kaybı zaaftı. Alp, kontrolünü kaybetmezdi, sadece spor yapma edimini tamamlayıp aletleri sakince yerine bırakırdı. Soyunma odasını geçerek en arka taraftaki duşlara doğru yürüdü. Otuz sekiz derece. Kiehl’s aminoasit bazlı duş jeli. Bambu lif. Yalnızca üç dakika. Su bedeninden akarken Alp, cildine yapışmış olabilecek terden, organik yağlardan, feromondan, rüya kalıntılarından, kontrolü dışındaki arzulardan ve anlam veremediği huzursuzluklardan da kurtuluyor, tüm bunlar, giderde toplanıp anaforlanarak İstanbul’un kanalizasyon hattına karışıyordu. Suyu kapattı. Kurulandı. Kokusuzdu. Nötrdü. On dördüncü kata çıkmaya hazırdı.
Açık mavi Oxford gömleğini ve siyah renkli kumaş pantolonunu giydi. Alp kravat takmazdı. Kravat, modern çağda artık daha alt kademelerden itaatkar personellerin teslimiyetinin bir nişanesi haline gelmişti. Soyunma odasının çiğ ışığında boy aynasındaki yansımasına baktı. Gömleğinin yakası buruşmuş muydu? Hayır. Yüzünde yorgunluk izi var mıydı? Hayır. Göz altı torbaları belli oluyor muydu? Hayır, elbette hayır, niasinamid serumu boşuna kullanmıyordu. Saçları dağınık mıydı? Hayır, harikaydı, mat bir wax ile itinayla şekillendirilerek yana taranmıştı. Ayna, Alp’in kendisiyle yüzleştiği bir yüzey değildi, kendisinden talep edilen görsel parametreleri karşılayıp karşılamadığını teyit ettiği bir kalite kontrol ekranıydı. Aynadaki akis, modern çağın orta sınıf mensubu bir metropol sakininden bütün beklentilerini eksiksiz biçimde karşılıyordu. Sağlıklıydı, bakımlıydı, gençti, yakışıklıydı, iyi giyimliydi. Türkiye’deki kentli orta sınıfın en mükemmelleştirilmiş hali, en kusursuz nihai tezahürüydü. Elinde karton bardağa doldurulmuş filtre kahvesiyle Instagram’da “productive morning routine”ini ne zaman paylaşmaya yeltense, sistemin ilahi algoritması tarafından daima ödüllendiriliyor ve her seferinde diğer binlerce biyoorganizmanın beğeni ve onayına erişiyordu. Alp, tüketim çarkının hem en iştahlı dişlisiydi hem de bu çarkı başkalarına pazarlamak için en cazip rüyaydı.
Alp’te eksik olan hiçbir şey yoktu. Çünkü Alp’te hiçbir şey yoktu.
Yansıması aynadan silindi. Dolabını kapatıp kilitledi. Kilidin çıkardığı tok ve mekanik ses, günün gerçekten başladığının işaretçisiydi. Asansörlere doğru yürümeye başladı. Sensörler onun biyometrik varlığını saniyenin kesirleri dahilinde algıladı, sınadı, onayladı ve kapılar keyifli bir tıslamayla açıldı. Kendisini on dördüncü kata götürecek butona bastı. Tuşun etrafı kırmızı, dairesel bir LED parıltıyla boyandı. Alp, onu yukarı doğru taşıyan ivmeyi bedeninde hissetti. İçgüdüsel bir şekilde dudaklarının kenarları gülümseme olarak nitelendirilmesi mümkün bir hareketle kıvrıldı.
İlgi çekici başlıklar. İlk fırsatta Nabakov un kelebekleri kovaladığı gibi kovalayacağım yazılarınızı. ![]()
Pynchon fazla post-modern, abartı üsluplu anlaması zor o yüzden ülkemizde pek okunmayan bir yazar ama onun tarzını metninize yedirmeyi başardıysanız ne mutlu size. Umarım kendisi kadar münzevi değilsinizdir. ![]()
DeLillo’nun beyaz gürültüsünden, en azından Victor Pelevin’in tersine evrim metni Kurtadamın Kutsal Kitabı’ndan bi’haber @isos81 a birkaç doz post-modern atölyesi yazacağım, dizimin dibinde kızılcık sopasıyla dikte edeceğim artık Malazan Malazan nereye kadar. ![]()
Bu saydığın yazarlar toplanıp gelse Erikson’ın önünde diz çöküp tövbe diler. ![]()
Reisin değerini biz hakkıyla bilemedik, sonraki nesiller bilecektir inşallah.
Pynchon içlerinde beni özellikle prose bakımından en çok etkileyen isim, yazdıklarımı okuyan herkesin tiksintiyle okuması da bu yüzden olsa gerek.
DeLillo’nun Beyaz Gürültü’sü 20’nci yüzyılın edebi şaheserlerinden biri bana kalırsa. Pelevin’de ise ben Homo Zapiens/P Kuşağı’nı tercih ederdim, müthiş bir roman her yönüyle.
Pelevin ve Pynchon’ı kamuya açık alanlarda, topluluğun içinde bir yerde bulabilen, Erikson’ın önünde diz çöktürüp tövbe ettirebilir. ![]()
Basılı kitap olsa şu cümleyi 1000Kitap’a alıntı olarak girmiştim, çok iyi.
Forumdaki alıntılar başlığına yazabilirsiniz. Daha önce benzerinin yapılmışlığı var. ![]()
Yapılmış benzeri:
Bu arada kafa ütülemek gibi olmasın bu alıntı bana vaktiyle boş listelerin ele alınışını bana zor yoldan öğreten keyifli saatleri hatırlattı. Python’dan gelsin:
Ben de Esterabadi hocam gibi boş küme doğru olarak evaluate edilir diye düşünüyordum. Bunu omurgadan varsayıp devam ederek debug etmesi oldukça zor hallere sokmuş idim kendimi vaktiyle. ![]()
Ben de tam şunu yazıyordum, sonradan vazgeçmiştim:
Eğer Alp’te hiçbir şey olmadığı için eksiği olmuyorsa o zaman aynı zamanda Alp, tam da olmuyor mu?
all() bunu sağlıyor gibi. ![]()
Hocam normalde formal mantık penceresinden bakılırsa boş küme hakkında söylenen her şey doğrudur (yanlış olmamak sebebiyle).
Ama python formal doğruluktan ziyade ‘millet pata küte yazsın çalışsın’a optimize etmiş gibi.
En azından ben öyle anladım. bool({}) konusunda kendisine kuyruk acım sürmekte en azından.
Geldim. Hakikaten seviyorum yazdıklarınızı @Esterabadi. Ellerinize sağlık. Hep aynı şeyleri söylüyor gibiyim ama ayıla bayıla okusam da az gösterip çok anlatmanız zaman zaman beni koparıyor metinden. Bu benim okur tercihim tabi, ben afili lafları çok sevsem de hikaye görmek istiyorum daha çok.
İhsan Oktay Anar’a benzerliğiniz "vokabüler"inizle ilintili olabilir. Ben sizin tarzınızı bildiğim hiçbir yazara benzetemiyorum. Anlamakta zorlandığım o eski sözcükleri de kullansanız, plaza dili de kullansanız, işçiliğinize ve ince mizahınıza saygı duyuyorum ve imreniyorum.
Muazzam:
Nihayet, beklediğim o an… Tavsiyeleriniz benim için gerçekten faydalı oldu, fark ettiyseniz eğer sadece kendi anlayabileceğim oyunbazlıkları bir kenara bırakmak için uğraşıyorum.
Dukkha’da hakikaten hikaye anlatacağım.
Anar’la ben de başka bir benzerliğim olduğunu düşünmüyorum. Tarzımı hiçbir yazara benzetemiyor oluşunuz benim için bugüne dek duyduğum en büyük övgülerden biri. Küstahça olacak belki, kusura bakmayın ama, bugüne dek yayımlanmış hiçbir kitabı olmayan biri olsam da, sanırım daldan dala atlayarak da olsa sürekli yazdığım için, kendi sesimi bulduğumu düşünüyorum. Ben de özellikle üslup ve ton olarak “Şudur,” diyemiyorum çünkü. Tematik benzerlikler kurulabilir belki belli yazarlarla.
