Ek olarak, novella dokümanının sonuna @nefarrias_bredd ile yaptığım sohbetten ilhamla bir “Sonsöz” ekledim. Burada sanırım düşüncelerimi daha temiz ve anlaşılır bir biçimde artiküle edebildim.
SONSÖZ
Çağımız, nevrozlarımızı romantize ettiğimiz, küçük buhranlarımızı dünyanın merkezine koyduğumuz otobiyografik mikro-dramaların çağı. Edebiyatın uzun bir süredir, bir kuşağın maruz kaldığı o tahammül edilemez varoluşsal felci anlatmak yerine, gündelik sızlanmalara ve yüzeysel ilişki dinamiklerine sıkıştığını, “high-concept” kurgunun yeryüzünden silindiğini görüyoruz. Dukkha A.Ş. tam olarak bu edebi yoksunluktan doğdu. Plazaların eksi yedinci, on dördüncü ya da otuz ikinci katlarında anonimleşen, dünyanın her şehrinde var olan fakat edebiyatın ısrarla umursamadığı, ciddiye almadığı, karikatürize ettiği milyonlarca insanın hikayesini yazmak, kaçınılmaz bir zorunluluk haline geldi.
Geçmişin kült distopyalarına ya da sistem aleyhtarı yapıtlarına baktığınızda (Fight Club veya American Psycho gibi) içlerinde her şeye rağmen mistik bir taraf, tutunulacak kahramanca bir maçoluk, nefes kesici bir “glamour” ve manevi boşalma anları bulursunuz. Bu eserlerin kaleme alındığı televizyon ve Fukuyama çağında, kapitalizmin henüz ruhumuzun en ücra köşelerine kadar sinmediği günlerde, başkaldırının veya en azından sistemin dışına çıkmanın güç de olsa imkanı hala vardı. Ancak 2026 yılında, geç aşama kapitalizminin doruğunda, isyan etmek mümkün değil. İsyanın kendisi bile konveyör bantlarda ambalajlanıp reyonlara dizilerek satışa sunulabilir.
Bu nedenle okuduğunuz bu metinde, Alp Erksever’in klasik manada bir karakter arkı yok. Okuyucuyu rahatlatmanın, ona en sonunda “Fuck the system” dedirtip kefaretini ödetmenin, sahte bir deşarj anı yaşatmanın peşine bilinçli olarak düşmedim. Japonların Budizm’den ilhamla “Satori Sedai” yani “Aydınlanmış Kuşak” olarak adlandırdığı, her şeye sahip olma ihtimali elinden alınmış ve zaten halihazırda hiçbir şeyi arzulamayan bu jenerasyonun bir üyesinin, klasik dramatik şablonlarla tasnif edilebilecek bir gelişimi söz konusu dahi olamazdı.
Alp, çağın yarattığı mükemmel bir kahraman. Mükemmel bir boşluk. Ancak karakter arkından yoksun olması, boşluğunun statik olduğu anlamına gelmiyor. Kitabın başında karşılaştığınız Alp; kullandığı markalarla, dinlediği podcast’lerle, V60 kahve demleme ritüelleriyle, kapsül gardırobuyla tanımlanabilen, kimliksizliğini ve anonimliğini bunlarla dolduran türden bir boşluktur. Wellness endüstrisinin, hygge felsefesinin ve İskandinav minimalizminin kar marjına etkisini fark ederek kapitalizmin hepimize dayattığı bu yeni steril yaşam, aslında bizden önceki kuşaklara empoze edilen “her şeye sahip olabilirsin kapitalizmi”nden çok daha sinsi ve acımasız.
Kitabın sonundaki Alp ise, onu tanımlayan bütün nesnelerden ve kavramlardan arınmış haldedir. Tüm markalardan, eşyalardan, podcast’lerden, pratiklerden, hobilerden arınan Alp’ten geriye kalan şey, tarifi imkansız, mutlak bir boşluktur.
Dukkha A.Ş.’de kapitalizm, Budizm’in; Alp ise Buda’nın karanlık bir doppelgänger’ıdır. Kapitalizm, yüzyıllar boyunca bütün dinlerin, inanç felsefelerinin ve bilgelerin vaat ettiği o arzulardan kurtulup aydınlanma halini, yani nirvana’yı bize ruhani bir yolla değil; tüketim, optimizasyon ve anhedoniyle sundu. Her şeyin, ama her şeyin, insan ıstırabının bile, bir tüketim nesnesine, bir metaya dönüşebileceği bu tuhaf ve ürkütücü dünyada varabileceğimiz nihai nokta işte bundan ibaret.
Sen, okuyucu; harika görünüyorsun, parıldıyorsun, usanmadan çalışıyorsun, her şeyi kusursuz bir biçimde yerine getiriyorsun. En tepeye tırmanabilirsin. CEO koltuğuna oturabilirsin.
Ama o gün geldiğinde senden geriye hiçbir şey kalmayacak.
Dukkha A.Ş., teselli edici bir sığınak değil. Yüzümüze tuttuğumuz bir ayna. O aynadaki akis, felce uğramış ruhumuzun 8K çözünürlükte bir yansıması.