Dukkha a.ş

Kapı tıklatıldı. Alp bakışlarını MacBook’unun ekranından hiç çevirmeden donuk bir sesle “Girin,” dedi. İçeri giren kadın otuzlu yaşlarının başındaydı. Saçları milimetrik bir küt kesimle omuzlarının hemen üzerinde bitiyordu. Küllü sarı rengi genetik olarak aktarılmamıştı. Etiler’deki bir kuaförün koltuğunda düzenli olarak harcanan üç saatlik mesailerin ve rutin keratin bakımlarının bir ürünüydü. Yüzünde “no makeup makeup” olarak bilinen, kadını kusursuz bir biçimde doğal gösteren ama aslında katman katman Nars marka kapatıcı ve Charlotte Tilbury marka aydınlatıcıdan oluşmuş bir plaza zırhı vardı. Cildi çiğ ışığı bile emip yumuşatarak yansıtacak kadar izole edilmişti.

Lacivert blazer’ı gürültüyle pahasını haykırmıyordu ama kaşmir ve ipeğin tok duruşu, ceketin fiyatının on dördüncü kattaki bir analistin bir aylık maaşına denk düştüğünü sessizce fısıldıyordu. Ceketin vatkaları tam bir ciddiyetle omuzlarına oturmuştu. İçindeki ekru ipek bluzun yakası, köprücük kemiklerinin üstüne akan Cartier Love altın kolyeyi habersizmişçesine teşhir edecek şekilde cerrahi bir hassasiyetle aralanmıştı. Odanın havasını Le Labo Santal 33’ün kokusu doldurmuştu: Bireyselliği değil, spesifik bir sosyoekonomik kümeye ait olmayı imleyen steril ve odunsu aroma. Kadının boynunda bir kart asılıydı. Kartın şeridi bordoydu. Alp bu ayrıntıyı saliseler içinde kaydetti çünkü yukarıdaki bütün katlarda kartların şerit rengi lacivertti. Bordo renkli şerit başka bir şey söylüyordu Alp’e, başka bir yerde olduğunu apaçık bildiriyordu.

“Aramıza hoş geldiniz Alp Bey. Ben Pınar. Çalışan Bilinçli Farkındalığı, Deneyimi ve Dönüşümü Merkezi’nden.” Sesi pürüzsüzdü. Bir telesekreterin tonu kadar pürüzsüz, hatasız ama insanlık dışı. Telesekreter anonsları mekanik bir biçimde soğuktu. Pınar’ın ses tonu ise yapay bir sıcaklık taşıması için programlanmıştı ve bu programlanmış sıcaklık, mekanik bir soğukluktan daha soğuktu. “Aynı ismi taşıyan yukarıdaki merkezle karıştırmayın. Bizim onlarla aynı binayı paylaşmak dışında herhangi bir bağımız yok.”

Koltuğunun altındaki gümüş renkli iPad Pro’nun ekran kilidini açtı, sonra odaya tekrar bir bakış atarak bir anlığına duraksadı. Odada Alp’in oturduğundan başka bir sandalye yoktu ve Pınar bunu fark etmişti. Birkaç saniyelik duraksamadan sonra ayakta kalmayı sorun etmeyeceğinde karar kıldı.

“Biraz uzun sürecek, baştan söyleyeyim. Ama oryantasyonun sonunda eksi yedinci katı da en az on dördüncü katı tanıdığınız kadar iyi tanıyacaksınız.”

Alp, Pınar’ı dinlemeye koyuldu. Dinlemek Alp için bir edim değil, bir haldi. Bir başkasının konuşmasını dinlemek, tıpkı sabahları kulağına akıtılan podcast’ler gibi, arka planda var olması gereken akustik bir zorunluluktu. Bu doku kulaklarına dolduğu sürece dünya olağan seyrinde dönüyor demekti.

“Önce yapılanmadan bahsedelim. Çünkü eksi yedinci katın temelinde yapılanma yatar. Ontolojik Ekstraksiyon, kağıt üzerinde Aeterna Farmasötik bünyesinde faaliyet gösteren bir departman, organizasyonel şemadaki çemberlerden biridir. Gerçekteyse ayrı bir tüzel kişiliktir. Kendi bütçesi, kendi hukuk birimi, kendi güvenlik personeli, kendi insan kaynakları birimi vardır ki bu birimin çalışanlarından biri de benim. Üst katlarla paylaştığımız şeyler plaza ve isimdir yalnızca. Başka hiçbir ortaklığımız yoktur. Maaşınız Aeterna Farmasötik bordrosundan yatmaya devam eder. Bordro bir vitrindir. Vitrinin değişmesi lüzumu olmayan sorulara yol açar. Özetle artık Aeterna Farmasötik’in değil, Ontolojik Ekstraksiyon Departmanı’nın bir çalışanısınız. Bizim departmanımızla yukarısı arasında çelişkili bir durum ortaya çıktığında çelişkiden bizim departmanımız galip ayrılır.”

Tabletinden bir PDF dosyasını Alp’in e-postasına gönderdi.

“Şimdi yemekhane konusuna gelelim. Eksi birinci kattaki ana yemekhaneyi bir daha asla kullanmayacaksınız. Zaten oradaki turnikeler kartınızı deneseniz de okumaz. Bizim bu katta kendi yemekhanemiz var. Yalnızca departman personeline açık. Eğer siz yukarıdaki insanlarla aynı masada oturup yemek yerseniz, bir öğle yemeği sırasında, çatalınız tabağınızdaki yemeği karıştırırken, ağzınızdan bir kelime kaçabilir. Tek bir kelime. Bir ima. Bir yüz ifadesi. Ve o an dışarıdan tamamıyla yalıtılmış olan bu departmanın tüm korunması zedelenir.”

Alp’in kartı artık eksi birinci katın yemekhanesinde geçerli değildi. Artık Cem’in kahkahası, Selin’in öğle yemeğinde yaptığı istihbari buluşmalar, Efe’nin donuk gülümsemesi, Deniz’in çekingenliği, Emre’nin anime dünyalarında kaybolmuş ışıktan yoksun bakışları sessizce hayatından çıkmıştı. Alp onları özlemeyecekti. Onlar hiçbir zaman Alp’in yokluğunu hissetmeyecekti. Çünkü Alp’in yokluğunu hissetmeleri için Alp’in varlığını fark etmeleri gerekirdi. Alp varlığı fark edilen biri değildi. Alp yalnızca bir gün on dördüncü katın mutfağında, eksi birinci kattaki ana yemekhanede belirmeyi bırakan, kimsenin yokluğunu bir boşluk olarak duyumsamayacağı türden biriydi. Kendisine dair hiçbir şey barındırmayan masasına bir başka Alp oturacak, çarkın dişlileri dönmeye devam edecekti.

Pınar tabletine baktı.

“Yukarıda mesai saat dokuzda başlar. Bazen esnek çalışma modeli uygulanır. Uzaktan çalışmak da yer yer mümkündür. Ontolojik Ekstraksiyon Departmanı’nda bu tür çalışma modelleri uygulamıyoruz. Normal şartlar altında mesai saat sekiz buçukta başlar. Sizin biriminiz olan Kalite Kontrol’de ise çalışma saatleri daha da değişkendir. Mesainiz damıtımhanenin temposuna bağlıdır. Bir parti tamamlandığında, flakonlar hazırlandığında haberdar edilirsiniz ve çalışmaya başlarsınız. Eksi yedinci katta kimseye personel dostu çalışma biçimlerini vaat etmeyiz. Bu da bizim en dürüst politikamızdır.”

Alp’e e-posta aracılığıyla bir PDF dosyası daha iletti.

“Şimdi, belki de en önemli konu. Sağlık. Lütfen dikkatle dinleyin. Ayda bir zorunlu olarak psikiyatrik değerlendirmeye girmeniz gerekiyor. Psikiyatrik değerlendirmeden geçmezseniz kartınız çalışmaz, içeri giremezsiniz. Üç değerlendirmeyi atladığınız takdirde iş akdiniz sona erdirilir. Psikiyatrik değerlendirmeyi yine eksi yedinci kat bünyesindeki size özel servisimiz yapar. Çünkü diğer doktorlar bir insanın canının sıkkın olmasıyla içinin çürümesi arasındaki farkı ayırt edemez. Ontolojik Ekstraksiyon Departmanı’ndaki psikiyatrlar bu farkı bilir. Bu departmanda çalışmak insanlarda zamanla bir şeyleri değiştirebilir. Kiminin uykularını kaçırır, kimilerinin iştahını, kimi tat alma duyusunu yitirir, kiminin kısa süreli hafızası olumsuz yönde etkilenir, kiminde ise daha derinden, daha sessizce işleyen marazlar etkili olur. Bu değerlendirmeler söz konusu değişimleri erkenden teşhis etmek içindir. Bu katta müdahale, erken müdahaleden ibarettir. Geç kalındığı takdirde geride müdahale edilecek bir şey de kalmaz.”

Alp, Pınar’ın gönderdiği PDF dosyasını açtı. Bir formdu bu. Kutucukları okudu. Uyku. İştah. Ruh hali. Depersonalizasyon. Derealizasyon. “Kendinizi bir başkasını dışarıdan izler gibi izlediğiniz yönünde bir hisse kapıldınız mı?”, “Size tanıdık gelen şeylere yabancılaştığınız oldu mu?”, “Size ait olmayan bir hatıranın size ait olduğunu hiç düşündünüz mü?” gibi sorular. Form, bir insanın ruhunun parçalanıp parçalanmadığını saptamak için tasarlanmıştı. Alp bu soruların hiçbirine yanıt veremeyeceğini düşündü. Çünkü insanın bir yabancılaşma yaşaması için önce tanıdık bir zemine sahip olması gerekirdi. Alp’e tanıdık gelen bir zemin yoktu.

“Kalite kontrol protokolüne, yani sizin işinize gelelim. Sevgi Hanım muhtemelen bahsetmiştir fakat görevim gereği ben de bir daha altını çizmek zorundayım. Üst sınırınız günde beş flakon. Bu sınırı geçtiğiniz takdirde oluşacak komplikasyonlar sigortanız kapsamında değerlendirilmeyecek. Her flakondan sonra en az on beş dakika beklemenizi tavsiye ediyoruz. Bu süre mesainize dahildir. Zaten deneme amacıyla bir kalite kontrol işlemi gerçekleştirdiğiniz için bu sürece hakimsiniz.”

Sözün bu noktasında durdu. Konuşmasının başından beri ilk kez tabletten gözlerini ayırıp doğrudan Alp’in yüzüne baktı.

“Deneme flakonu için hazırladığınız dokümanı okudum. Tesir süresini dört ila altı saniye arası olarak saptamışsınız.” Söyleyeceği şeyi dilinin ucunda tarttı. Sonra söylemekten vazgeçti. Ama cümlenin söylemekten vazgeçilen bölümünün ağırlığı havada asılı kaldı. Pınar üniversiteden mezun olduğundan beri Aeterna Farmasötik’in Ontolojik Ekstraksiyon Departmanı’nda çalışıyordu ve bir insan kaynakları uzmanı olsa da yapılan işin niteliğinden de az çok haberdardı. Herhangi bir dukkha sıvısının ilk defa tadan biri için sadece dört ila altı saniye süre tesir etmesinin imkansız olduğunu biliyordu. Alp bu yarım bırakılmış cümlenin altından sızan ürpertiyi fark etti ancak ürpertinin sebebini tanımlayamadığından üzerinde durmadı.

Pınar tabletinin ekranını kilitledi. Koltuğunun altına sıkıştırdı. Kapıya doğru bir adım attı. Sonra durdu, döndü. Bu departmanda birçok çalışanın oryantasyonunu o yürütmüştü. Her seferinde muhatabının yüzünde bir şey görmüştü. Bir tedirginlik. Bir merak. Bir şüphe. Belirsizliklerin gölgesi. O istemsiz tepkiler. Alp’in yüzünde de bunları aradı. Bulamadı. Anlattığı şeylerin Alp’in yüzünde hiçbir karşılığı yoktu. Pınar karşısındaki yüze bakarken bütün sözcüklerin o yüzdeki boşlukta eridiğini sezdi. Bunu adlandıramasa da sezdi. Hem rahatlama hem de kaygıyla karışık bir hisle doldu yüreği. Ardından kurumsal gülümsemesini suratına bir kez daha yerleştirdi ve o hissin üstünü profesyonelce örttü.

“Tekrardan aramıza hoş geldiniz, Alp Bey.”

4 Beğeni

On dördüncü katta günün başladığını Nespresso Momento’nun iniltisi bildirirdi.

Eksi yedinci katın da kendi sesleri vardı.

Bu katın mutfağında da bir Nespresso Momento bulunuyordu. Tıpatıp aynı model. Bu makine de her sabah saat dokuz sularında inildiyordu. Fakat bu iniltiye katılan başka şeyler de vardı. Makinenin çığlığını koridorun ucundaki çelik kapının ardından gelen kesintisiz bir uğultu örtüyordu. Damıtımhanenin sesi. Kazanın fokurtusu, konveyör bandın motorunun monoton vızıltısı, silindirik objelerin dolum şutundan içeri düşerken çıkardığı boğuk sesler, robotik kolların kapakları mühürlerken çıkardığı hidrolik tıslamalar; hepsi birden birleşip eksi yedinci kat boyunca yükselen, durmak bilmeyen bir homurtu halini alıyordu. Bu homurtu kahve makinesinin iniltisini yutuyordu. On dördüncü katta makinenin sesi günün başladığını bildiren bir zildi. Eksi yedinci katta ise damıtımhanenin homurtusu altında bastırılan, kaybolan, neredeyse işitilmez hale gelen bir fısıltıydı yalnızca. Alp bunu fark etmedi. Fark etseydi de önemsemezdi zaten.

Eksi yedinci katın açık ofis alanı da on dördüncü kattakinin bir kopyasıydı. Aynı 4000 Kelvin LED floresanlar. Aynı gri halıfleks. Aynı masalar. Aynı ofis sandalyeleri. Yarısına kadar içilip sonra unutulmuş aynı kahve kupaları. Aynı Stanley termoslar. İnsanlar geliyor, kartını okutuyor, masalarına oturuyor, monitörlerine bakıyor, Excel’e rakamlar giriyor, Slack kanallarına dokümanlar yüklüyor, mutfakta birbirlerine hafta sonu gittikleri yerleri anlatıyor ve öğle arasında yemekhanede yiyecekleri yemeği bekliyordu. Çark dönüyor, dişliler işliyordu. Önem taşımayan tek bir farkla: Buradaki insanlar dukkha’yı taşıyor, depoluyor, fiyatlandırıyor, paketliyor, dünyanın dört bir yanındaki müşterilere pazarlıyordu. Lojistik birimi buradaydı, satış birimi buradaydı, veri analizi birimi buradaydı, pazarlama birimi buradaydı, hukuk birimi buradaydı, muhasebe birimi buradaydı.

Kalite Kontrol Birimi burada değildi.

Kalite Kontrol Birimi’nde tek bir kişi vardı. O kişi birimin hem çalışanı hem de yöneticisiydi. O Alp’ti. On dördüncü katta Alp, altı veri analistinden biriydi. Masasına oturacak bir başka Alp bulunabilirdi. Çark için yalnızca bir dişliydi. Eksi yedinci katta ise Alp ikame edilemezdi. Çünkü onun bu kattaki işi bir nitelik değil, bir hal talep ediyordu ve o hale sahip olan başka kimse yoktu. Alp, 014 numaralı odadaki sandalyeye oturabilecek tek insandı. Bu, on dördüncü katla eksi yedinci kat arasındaki en derin farktı. Yukarıda Alp değiştirilebilir bir parçaydı. Aşağıda ise yeri doldurulamayacak tek parça. Kurumsal terminolojiyle ifade etmek gerekirse bir terfiydi bu. Maaşında iki buçuk katlık bir düzeltme yapıldı. Maaş zammını bir tebrikle beraber bildiren e-posta, Alp bir kez okuduktan sonra gelen kutusunun dibine doğru çökmeye başladı.

Kalite kontrol, kolaylıkla Alp’in rutinine yerleşti.

Her sabah ofisine geldiğinde o günkü parti kutunun içinde hazır bir biçimde onu bekliyordu. Etiketlenmiş küçük flakonlar, içlerinde odadaki ışığı soğuracak kadar siyah, katranımsı sıvılar. İstanbul-Q2-204. Bursa-Q2-118. Konya-Q2-091. Gaziantep-Q2-077. Alp bu etiketleri okur, menşe bilgisine bakardı. İstanbul ya da Bursa. Bir tır şoförü ya da bir fabrikatör. Alp hüküm vermezdi. Alp için bunlar yalnızca değişkenlerdi.

Kalite kontrol işlemi, Alp’in her sabah V60 ile kahve demlemesini andırıyordu. Öyle ki bir noktadan sonra V60’ın yerini almaya başladı. Dikkat. Sabır. Ölçülü hareket. Belirli bir girdiden belirli bir çıktıyı elde etmenin garantisi. 93 derece sıcaklığa erişmiş suyun 16 gram kahve çekirdeğine ne yapacağı ne kadar netse, dilinin altına damlattığı dukkha damlasının otuz saniye içinde ne yapacağı da o kadar netti. Biri kahveyle suyun girdiği kimyasal reaksiyonken, diğeri bir insanın hayatının en dayanılmaz anlarından birinin damıtılmış özüydü. Alp için bu fark ne ahlaki bir ağırlığa yol açıyordu ne de duygusal bir yüke. İki farklı sıvı. İki farklı prosedür. İki farklı çıktı. Aynı itina. Aynı netlik. Aynı şaşmaz düzen. Hepsi bu.

İlk hafta tattığı flakonların tamamı temiz, tek frekanslı acılarla doldurulmuştu.

Bursa-Q2-118 yasla doldurulup şişelenmişti. Baskın bileşen saf, katışıksız yastı. Alp damlayı dilinin altına damlattığında kendini perdeleri sıkı sıkıya çekilmiş, panjurları indirilmiş karanlık bir odada buldu. Duvarda bir çerçeve vardı. Çerçevede hayal meyal seçilen bir fotoğraf. Fotoğraftaki yüz eriyor, duvarlardan akıyor, odanın zemininde toplanıyor, sonra girdaplanıp tekrar çerçeveye dolarak bir fotoğrafa dönüşüyordu. Bu döngü sonsuza dek tekrarlanacak gibiydi. Çünkü fotoğrafın gideceği bir yer, geleceğinde bir zaman yoktu. Eriyip tekrar çerçeveye aktığı an kendi üstüne sonsuza değin katlanıyordu.

Alp göğsünde bir sızı, gözlerinde bir yanma hissetti. Yas, Alp’in içinde aksedeceği bir şey aradı. Bulamadı.

Alp gözlerini açtı. MacBook’unu açtı.

“Bursa-Q2-118

Baskın dukkha bileşeni: Yas

Yoğunluk: Orta-yüksek

Karakter: Döngüsel, durağan. Göğüste sızı, gözlerde yanma.

Tesir süresi: 5 saniye.

Segment/pazar önerisi: Sentimilyoner ve üstü kesime pazarlanması önerilmektedir. Kuzey Amerika ve Körfez ülkeleri pazarı, bu ürünün pazarlama kampanyaları adına ana hedef olarak belirlenmelidir. Yoğunluk ortalamadan yüksek olduğundan ilk kez tüketecek müşteriler için uygun değildir.”

Gaziantep-Q2-077 hınçtı. Konya-Q2-091 pişmanlıktı. İstanbul-Q2-204 çaresizlikti. Damlalar dilinin altında ardı ardına eridi. Her biri farklı bir cehennemin kapısını araladı. Her biri Alp’in göğsündeki boşluğu tutunma ümidiyle yokladı ve her biri o boşluktan süzülerek geçip gitti. Beş ayrı insanın yaşamının en tahammül edilemez anlarına birkaç dakika içinde şahitlik etmek, sıradan bir ruhu mahvederdi.

Alp, ikinci haftanın sonunda günde sekiz flakon tatmaya başladı. Üçüncü haftanın ortalarında on ikiye, dördüncü haftada yirmiye çıktı. Artık bekleme süresi prosedürüne de uymuyordu çünkü beklenecek bir şey yoktu. Bekleme süresi, bir flakonun tesirinin ruhtan silinmesi, bir sonrakinin temiz bir ruhla tadılabilmesi için belirlenmişti. Alp’in ruhunda silinmesi gereken bir iz kalmıyordu. Bir flakondaki sıvı damlatılıyor, flakondaki acı boşluktan geçiyor, geride hiçbir kalıntı bırakmıyordu. Bir sonraki sıvı yine boşluğun orta yerine düşüyordu. Alp arka arkaya, hiç durmadan, dilinin altına yas, hınç, pişmanlık, çaresizlik, terk edilmişlik, utanç, korku damlatıyor, hepsini içine alıyor, bu hislerin hepsi o an yok oluyordu.

Beşinci haftanın başında Pınar odasının kapısını tıklattı. İçeri girdi. Odaya ikinci bir sandalye getirilmişti ama gergin bakışlarla odaya giren Pınar, ayakta durmayı tercih etti.

“Alp Bey, kayıtlarınızı inceledik de,” diye tedirginlikle söze başladı. Sesinde artık o programlanmış sıcaklığın emaresi yoktu. “Günlük… Günlük flakon ortalamanız yirmi ikiye ulaşmış. Geçen salı günü otuz üç flakon denemişsiniz.”

Alp, klavye tıkırtıları eşliğinde bir flakona ilişkin raporunu yazmaya devam ederken Pınar’a hiç bakmadan yanıtladı: “Evet, öyle.”

“Ama Alp Bey, üst sınır beş olarak belirlenmişti.”

“Biliyorum.”

Pınar bir an sustu. Gözlerini yere çevirdi. Tırnaklarını kemirmemek için kendini zor tutuyordu. Bir kez daha konuştuğunda sesi neredeyse kuru bir fısıltıya dönüşmüştü.

“Artık sigorta kapsamının dışındasınız.”

“Anladım,” dedi Alp.

Pınar bakımlı tırnaklarına baktı. Sonra Alp’e baktı. Sonra tekrar tırnaklarına çevirdi bakışlarını. Pınar’ın görevi sigorta kapsamının dışına çıkan çalışanları uyarmak, gerekirse ihtar vermek, disiplin cezaları uygulamak, hatta psikiyatrik değerlendirme talep etmekti. Fakat Pınar’ın iş tanımındaki prosedürlerin hiçbiri, günde otuz üç flakon tadıp da tek bir komplikasyon belirtisi göstermeyen Alp için yazılmamıştı. Çünkü Alp’in var olabileceği hiç hesaba katılmamıştı. Alp otuz üç flakon tattığı günün ertesinde hiçbir şey yokmuş gibi saat sabah sekiz buçukta masasına oturmuştu bile.

“Departman ve yönetim bunu… inanılmaz buluyor,” dedi Pınar. Zorlukla konuşabiliyordu. Aslında durumu tarif edebilecek sözcük “inanılmaz” değildi, fakat Pınar’ın aklına gelen sözcük buydu.

Alp hiç oralı olmadan başını salladı.

Pınar çıktı.

3 Beğeni

Saat beş kırk beşte Apple Watch nazikçe bileğine dokunduğunda Alp çoktan uyanmıştı bile. Yatağından çıktı. Mutfağa yürüdü. Bir bardak su içti. Banyoya gitti. Tıraş oldu. Yüzünü yıkadı. Duşa girdi. Sıcaklığı 38 derecede sabitledi. Yıkandı. Çıktı. Kurulandı. Sonra giyindi ve evden çıktı.

Aradaki şeyler kaybolmuştu. Granit mutfak tezgahının üstünde Baratza Encore kahve değirmeni duruyordu, Hario V60 dripper duruyordu, Fellow Stagg kettle duruyordu, cerrahi bir hassasiyete sahip olan Timemore Black Mirror hassas tartı duruyordu, NutriBullet blender duruyordu. Hepsi yerli yerindeydi. Hiçbirine haftalardır el sürülmemişti. Alp kahve hazırlamayı da shake yapmayı da bırakmıştı. Ne zaman bıraktığını bilmiyordu çünkü bir gün oturup tüm bunlardan vazgeçme kararı almamıştı. Bir sabah çekirdekleri tartmamış, ertesi sabah kahveleri öğütmemiş, sonraki sabah suyu ısıtmamıştı ve bu sabahların hiçbirinde Alp bir eksiklik hissetmemişti. Blender’ı da vızıldamayı kesmişti. Alp sabahları kahvaltı yapmıyordu. Açlık hissetmiyordu. Makine kahvaltı olmadan da çalışabiliyordu. Eksi yedinci kattaki yemekhanede bir bowl standı vardı ve Alp öğlenleri oraya gidip bir şeyler atıştırıyordu. Bu bir ihtiyaçtan çok bir formaliteydi; bedeni için değil, sosyal teamüller gereği gidiyordu yemekhaneye. Çorap seçimleri de sona ermişti. Çekmecede çoraplar hala duruyordu. Alp artık eline ilk gelen çifti alıyor, desenine bakmadan ayaklarına geçiriyordu. Alp’in duygu paleti tamamen boşalmıştı. Hoşlanma, o en sönük, en uçucu his bile Alp’e uğramıyordu. Hoşlanmak için bir özne gerekirdi. Hoşlanma fiilini gerçekleştirecek bir merkez, bir benlik. Sporu bırakmıştı. Alp’in artık demir plakalara ihtiyacı kalmamıştı. Demir plakalar da kontrol edilebilecek bir değişkenin arayışıydı ancak Alp artık kontrol etme ihtiyacı duymuyordu. Kontrol, var olan bir şeyin kaybolma ihtimalinden doğardı. Oysa Alp’in kaybedeceği hiçbir şey kalmamıştı çünkü Alp’in kaybedeceği hiçbir şey yoktu.

Alp boşluğunu doldurmaktan vazgeçmişti çünkü boşluk zaten Alp’ti.

Geriye bir tek sabah uyanınca ışıkları açmadan bir bardak su içme alışkanlığı kalmıştı. Buna neden devam ettiğini Alp bilmiyordu. Belki de su, tıpkı tattığı dukkha’lar gibi, içinden hiçbir iz bırakmadan geçip gittiği için hala bu rutinini sürdürüyordu.

Plazaya vardı. Turnikelerden geçti. Asansöre bindi. Bordo şeritli kartını panele okuttu. Eksi yedinci kat butonu belirdi. Bastı. Asansör aşağı inerken basınç kulaklarını tıkadı, eksi yedinci kata varınca kulaklarından bir tıpa çekilmiş gibi açıldı. Döner kapıdan geçti. Kaktüslü danışma görevlisinin masasının yanından yürüdü. Koridora girdi, havada süzülen ağırlığın içine battı, Alp artık ağırlığı fark etmiyordu.

Ofisine yürürken koridorda Seda’yla karşılaştı. Seda elinde bir tepsi numuneyle santrifüj odasına gidiyordu. Alp’i görünce yavaşladı, başını saygıyla hafifçe eğdi. “Günaydın Alp Bey,” dedi. Bu “bey” yukarıdaki “abi”lerden çok başkaydı. Eksi yedinci katta yukarıdaki o laçka eşitlik yoktu. Mesafeli, dikkatli, biraz da ürpertili bir saygı vardı. Seda, Alp’in gözlerinin içine bakmıyordu. Alp’in omzunun biraz yanında bir noktaya sabitlemişti bakışlarını. Numune tepsisini biraz daha sıkı kavradı. Alp başını salladı. Yürümeye devam etti.

Seda, Alp uzaklaşınca adımlarını daha da hızlandırarak yürümeye koyuldu.

Departmanda Alp hakkında söylentiler yayılmaya başlamıştı. Mola alanlarında, santrifüj odasında, açık ofiste, yemekhanenin en köşedeki masalarında alçak sesle dolanıyordu bu söylentiler. İnsanlar fısıltıyla Kalite Kontrol Şefi’nin günde on, bazen yirmi, bazen otuz flakon test ettiğini ve hiç sarsılmadığını anlatıyordu. Tesir sürelerinin saniyenin yüzde birine kadar indiği iddia ediliyordu. Psikiyatri servisinin aylık değerlendirmelerde onda hiçbir problem bulamadığı öne sürülüyordu. Bazıları şakayla karışık onun aslında insan olmadığını söylüyordu ama şakanın altında şaka olmayan bir şey saklıydı. Alp bu söylentilerden bihaberdi. Bilseydi de umursamazdı. Ofisine girdi. Masasında o günün flakonları bekliyordu.

Sandalyesine oturdu. Bilgisayarını açtı. İlk flakonu aldı. Etikete baktı. Kapağı çevirdi. Pipetin ucundaki damlayı dilinin altına damlattı. Gözlerini kapadı.

İçinden bir şey geçti. Hızla, iz bırakmadan. Alp gözlerini açtı. Kısa, kesin, telegrafik bir rapor hazırladı. Gönderdi. İkinci flakonu aldı.

3 Beğeni

Yeni işinde geçirdiği altıncı haftanın ilk gününde Alp, o günkü partinin kutusunu açarken bir aydınlanma yaşadı.

Alp her şeye aritmetik bir gözle baktığı, her veriyi zihninde kendiliğinden tasnif ettiği için, altı haftadan beri tattığı yüzlerce flakonda var olan tahammül edilemez bir düzensizlik beliriverdi birden gözlerinin önünde.

Ürünler başarılı olmaktan uzaktı. Ürünlerin tek özelliği rakipsiz olmalarıydı.

İlk hafta tattığı Bursa-Q2-118 saf yastı. Bu tek frekanslı, berrak bir acıydı ama istisnaiydi. Flakonlardaki sıvıların çoğu böyle değildi. Büyük bölümü karışık, çok katmanlı, kaotik acılardı. Alp bir flakonu tattığında yasın ortasında parlayan bir öfke, öfkenin altında gizlenmiş bir utanç, utancın gerisinde kabaran bir özlem, özlemin derinliklerinde tarif edilemez bir pişmanlık keşfediyordu. Eşinden ayrılmış bir adam yalnızca özlem duymuyordu. Özlemle birlikte kendisini terk eden kadına karşı bir nefret, nefretin yanında daha iyi bir eş olamayışına dair bir pişmanlık, pişmanlığa ek olarak yalnız kalmanın getirdiği bir korku, kendisinden daha iyi bir yaşam sürenlere karşı duyduğu kıskançlık, hepsinin altında battığı borç girdabının yarattığı çaresizlikle boğuşuyordu. Bütün bunlar aynı bağırsak mukozasında biriktiriliyor, aynı nanosüngerler tarafından toplanıyor, aynı kazanda işleniyor ve sekonder damıtımdan geçtikten sonra bile birbirinden tam olarak ayrıştırılamadan tek bir flakona dolduruluyordu. İnsanların acısı genellikle saf ve temiz değildi çünkü insanlar genellikle saf ve temiz değildi.

Bu affedilemez bir kalite kontrol sorunuydu. Kalitesizlik bir kalite şefinin tahammül edemeyeceği yegane şeydi.

O sabah flakonları test etmeye başlamadan önce MacBook’unu açtı ve Sevgi Hanım’a iletilmek üzere bir doküman yazdı.

“Konu: Ürünlerdeki kalite eksikliği üzerine bulgular

Son altı haftalık kayıtların değerlendirilmesi neticesinde ham ürün gamımızın pazarlanmasını olumsuz yönde etkileyen yapısal bir kalite problemi tespit edilmiştir. Mevcut üretim proseslerinde ham ürün, kaynak kişilere göre tasnif edilerek tekil silindirik objelerden damıtıldıktan sonra doğrudan şişelenmektedir. Tatbik edilen bu metot nedeniyle ürünün bileşen saflığı kaynak kişinin psikobiyografik karmaşasının tesiri altında kalmaktadır. Bir kaynak kişinin bağırsak florasında biriktirilen dukkha tortusu, istisnai örnekler haricinde, tek frekans taşımamaktadır. Numune havuzumuzdaki dukkha sıvılarından sadece yüzde 11’i tek baskın bileşenli yani saf olarak sınıflandırılabilmiştir. Geri kalan yüzde 89’luk kısım, sayısı iki ila yedi arasında değişen farklı bileşenlerin öngörülemez oranlarda bir araya geldiği çok frekanslı ürünlerden oluşmaktadır.

Bu durum, hedeflediğimiz premium segmente ürünlerimizin arzı açısından kritik bir tehdit doğurmaktadır. İlgili segment yani UHNWI tüketici profili, satın alımlarını kontrollü ve öngörülebilir olacak şekilde biçimlendirmiştir. Müşterinin talep ettiği baskın bileşen ile ürünün içerdiği diğer bileşenler arasındaki uyumsuzluk, tüketici deneyiminin kalitesizleşmesine, dolayısıyla müşteri kaybı ve itibar yitimi gibi risklere kapı açmaktadır.

Ham ürünün doğrudan şişelenmesi uygulamasından vazgeçilmeli, segment bazlı hedef bileşen profillerine göre çoklu kaynaktan harmanlama işlemi benimsenmelidir. Bu yöntem, ürünü işlenmemiş bir ham maddeden özel olarak imal edilmiş bir tüketim nesnesine dönüştürecek, fiyat avantajını ve tekrarlayan satın alma davranışını arttıracaktır.”

E-posta taslağını kaydetti. Göndermeden evvel ispatları da elde etmesi gerekiyordu.

Excel’e girdi ve veri setini oluşturmaya başladı.

Altı haftadan bu yana tattığı bütün flakonların bilgilerini satırlara girdi. Sütunlara baskın bileşenleri, ikincil bileşenleri, her bir bileşenin tahmini yüzdesini, yoğunluğu, karakteristik özellikleri, tesir süresini yazdı. On dördüncü katta yıllar boyunca yaptığı şeyi farklı bir malzemeyle yaptı. Türkiye’nin damıtılmış acısının veri setini yarattı. Daha önce hiç kimsenin düşlemediği bir veri setini. Aradaki tek fark, önceki veri setlerinin kritik ticari istatistiklerden, bu veri setinin ise dilinin altında yok olan cehennemlerden oluşturulmuş olmasıydı.

Her flakonu çok boyutlu bir uzayda bir vektör olarak ele aldı. Yas bir eksen, hınç bir eksen, pişmanlık bir eksen, çaresizlik, utanç, korku, özlem, kaygı, her biri ayrı birer eksen. Her flakon bu uzayda bir noktaydı. Müşteri segmentleri ise uzaydaki hedef koordinatlardı. Ham flakonların hiçbiri tam olarak hedef noktalarla kesişmiyordu. Hepsi bu uzayda göz ardı edilemez sapmalarla dağılmıştı. Şayet eğer doğru oranlarda harmanlanırlarsa hedef noktalara ulaşılabilirdi.

İlk harmanı hazırlamaya yarım saat sonra başladı.

Üç ham flakon seçti. Baskın bileşeni pişmanlık, ikincil bileşenleri özlem ve çaresizlik olan Edirne-Q3-051, baskın bileşeni korku, ikincil bileşenleri kaygı ve öfke olan İstanbul-Q3-376 ve tamamen yastan oluşan Bursa-Q2-118. Harmanlayacağı şişe olarak boş bir flakon aldı. Diğer üç flakonun ağzını bir bezle sildi.

İlk flakon olan Edirne ile başladı. Pipete tam beş damla sıvı alıp boş şişeye damlattı. Üstüne İstanbul’dan üç damla ekledi. En sona Bursa’yı sakladı. Bu sıvı o kadar yoğundu ki fazladan tek bir damla almak bile bütün harmanı mahvedebilirdi. Pipeti şişeye dayadı. Tek bir damla damlattı.

Sonra başını geriye yatırdı.

Damlayı dilinin altına bıraktı.

Gözlerini kapadı.

Kendini yumuşak, gri bir sabahta buldu. Pencereden süzülen ışık içini umutla doldurmuyordu, kederli de değildi, yalnızca nötr bir aydınlık veriyordu. Bir koltukta oturuyordu. Dışarıda bir yer vardı ama neresi olduğu belirsizdi. Önce bir çaresizlik hissetti, sığ bir çaresizlik. Ayaklarının hala zemine basmasına müsaade eden bir çaresizlik. Sonra çaresizliğin içinden bir pişmanlık filizlendi, neye karşı duyulduğu bilinmeyen, kişiliksiz bir pişmanlık. En sonda, bir nabız atımı kadar kısacık bir anda, bir yas kıvılcımı parladı ve hemen söndü. Ölçülü, dört saniyelik bir hafiflik. İnsana sahip olduklarının değerini usulca, nazikçe hatırlatan bir eksiklik. Hasar vermeyen bir burukluk. Travma yaratmayan bir hüzün. Yıkıma yol açmayan bir dukkha. Kusursuz bir pazar sabahı boşluğu.

Alp gözlerini açtı.

Ve o an, hiç kimsenin tanık olmadığı o saniyede, Alp’in yüzünde bir kıpırdanma oldu. Dudaklarının kenarında ve gözlerinin etrafında, bir milimetrenin onda birinden bile küçük bir kıpırdanma. Acıdan değil, hazdan da değil. Ağız gargarasının nanesi mukozasını yaktığında beliren o insansı ifadeyle aynı türden bir şey. Bir uyarıcıya verilen biyolojik, adı konulmamış bir yanıt.

Alp bu kıpırdanmayı hissetmedi.

MacBook’unu açtı. E-posta taslağına girdi. İlişiğe Excel’deki veri setini ve ilk harmanın analizini ekleyerek dokümanı tamamlayıp Sevgi Hanım’a gönderdi.

5 Beğeni

Oooo mavi kanlı bullshit HR çalışanı abla da girdi ortama :ok_hand:.

Haha, cidden ulusal düzeyde bir operasyonla boktan dukkha çıkarıp global elite gizli gizli satsan da iş, iştir vesselam.

HMMMM.

HHMMMMMMMMMMM.

ŞERREFSİZİM O BÖLÜMDE BENİM DE AKLIMA GELMİŞTİ BU, GERÇEK.

Checks out.

Bu o kadar değil, hedef bölgeler olurdu herhalde, segment tek bir nokta olmaz bence :thinking:

Yine soluksuz okuduk hocam. Eline sağlık :ok_hand:

3 Beğeni

Hokus pokusla dolu bir ortamdansa, Arendt’in konseptinde olduğu gibi, “kötülüğün bu denli sıradanlaşması”, insanların acılarının alışıldık bir ofis ortamında damıtılıp şişelenerek satılması bence çok daha ürkütücü.

Hmmmlara bir şey demiyorum ama, evet abi. :grinning_face:

Başlangıçta ürünler harmanlanamazdı. İki gerekçe vardı. Birincisi, insanların acılarının bireysel olarak sömürülmesi üzerine acılarının bile karıştırılması daha dehşet verici. İkincisi, bu harmanı ortaya çıkarabilecek Alp’ten başka kimse yok. Ama senin de aklına geldiyse hakikaten sende biraz Alp’lik varmış demek başlarda söylediğin gibi. :grinning_face:

Çok sağ ol, ana dokümanda söylediğin şekilde düzelttim. :grinning_face:

Artık kitabı yazmaktansa, bir an önce bitirip sana anlatmak için çıldırıyorum ben, öyle bir noktaya geldim. :grinning_face:

3 Beğeni

Sevgi Hanım’ın yanıtı ertesi sabah geldi. Bir e-posta değildi bu. Masasındaki dahili telefon çaldı. Alp telefonun sesini ilk defa duyuyordu. Masasında bir telefonun olduğunu neredeyse unutmuştu.

“Alp Bey,” diyordu telefonun ucundan kadın, renk vermeyen bir tonda. “Odama uğrayabilir misiniz acaba?”

Koridorun başındaki 001 numaralı oda. Alp kapıyı açtı. Caspar David Friedrich’in Das Eismeer’i hala duvardaydı. Masanın üstünde dumanı tüten bir bardak çay, bir dizüstü bilgisayar ve Alp’in gördüğü ilk flakon olan o cam flakon duruyordu. Alp bu odaya girdiği o ilk günden beri flakonun hiç açılmamış gibi durduğunu, sıvı seviyesinin hiç azalmadığını fark etti. Sevgi Hanım masanın arkasında oturuyordu. Gözlerinin etrafındaki halkalar Alp’le son görüşmelerinden bu yana epey koyulaşmıştı. Kadın, konuşmadan önce bir sigara yaktı.

“Oturun lütfen. Çay alır mıydınız?”

“Teşekkür ederim, almayayım,” dedi Alp, otururken.

Sevgi Hanım çayından bir yudum aldı. Sigarasından derin bir nefes çekti.

“Buraya geldiğinizden beri her şeyi öyle hızlı değiştirdiniz ki,” diye başladı söze. Bir süre sustu. “Harmanlama fikriniz gerçekten etkileyici. Şirketi bambaşka bir yerde pozisyonlamamıza yardımcı olacak. Katbekat daha fazla kar edeceğimiz sayenizde kesin gibi.” Çaydan bir yudum, sigaradan bir nefes daha. “Harmanladığınız ilk dukkha’yı ilgili merciler tattı. Çok beğenildi.”

İlgili mercilerin kimler olduğunu Alp bilmiyordu. Bir şey söylemedi.

“Biliyor musunuz Alp Bey,” diye devam etti Sevgi Hanım. Gözleri şimdi çoktan yitip gitmiş bir zaman kesitini seyreder gibi dalgındı. “Ben bu işe ilk başladığımda, yıllar önce bir flakon tatmıştım. Tek bir flakon. Çorum’dan temin edilmişti. Sıradan bir şeydi. Her şey üç saniye sürdü. Sadece üç saniye. O üç saniyenin üstünden yirmi dört sene geçti ve ben hala bazı geceler o üç saniyelik kabusun dehşetiyle uyanıyorum. O günden sonra bir daha hiçbir flakona dokunmadım. Damıtımhaneyi ben kurdum, bütün sistemi ben tasarladım, binlerce flakonun imalatından ben sorumluydum ama hiçbirini tatmadım. Tadamam. O flakon beni mahvetti. İkincisi öldürürdü.”

Sigarasını derin nefeslerle yutarcasına, filtresini eritene kadar içti. Kül tablasına bastırdı. Masadaki flakonu eline aldı.

“Bu flakonu görüyorsunuz, değil mi? Hiç açmadım. Asla açmayacağım da. Burada duruyor çünkü bana işte olduğum her saniye unutmamam gereken şeyleri hatırlatıyor. Sattığımız ürünün gerçekte ne olduğunu. İnsanların çoğu bir süre sonra bunu unutuyor Alp Bey. Lojistik birimindekiler varilleri taşırken insanların acısını yüklendiklerini düşünmemeye, pazarlamadakiler insanların acısını satabilmek için kampanyalar yürüttüklerini akıllarına getirmemeye başlıyor bir noktadan sonra. Ama ben unutmak istemiyorum. Bu gerçeği unuttuğum gün bu iş benim ruhumun da bir flakonun içinde şişelenmesine neden olur. Bu flakon bana hala bir insan olduğumu hatırlatıyor.” Duraksadı. Alp’in yüzüne baktı. “Sizin için bir şey ifade ediyor mu bu flakonlar?”

Alp flakona baktı. Sıvıyla dolu bir flakon. Tesiri en fazla beş saniye sürecek bir şey.

“Hayır,” dedi.

Sevgi Hanım uzun uzun Alp’e baktı. Sonra başını salladı yavaşça. Bir reddedişle değil, içten bir esefle.

“Biliyorum,” diye yanıtladı. “Zaten bu yüzden buradasınız.” Bir sigara daha yaktı. “Yirmi dört yıldır birini arıyordum Alp Bey. Kimi aradığımı bilmiyordum ama birini arıyordum. Flakonlardaki ıstırabı tadabilen ama mahvolmayan birini. Ben tattım ve mahvoldum. Departmanda tadıp mahvolan benden başka kimse yok artık… Hepsi tatması gerekmeyen kişiler.” Boğazını temizledi. Alp’in gözlerinin içine baktı. “Hazırladığınız harmanı test eden kişiler bana ne söylediler, biliyor musunuz? Test ettikten sonra ilk yarım saat konuşamadılar. Sonra tek bir cümle çıktı ağızlarından: ‘Bu harmanı üreten kişi acıyı hissetmiyor ama acının ne olduğunu biliyor, bu imkansız…’ Ama aslında mümkün. Karşımda oturuyorsunuz.”

Sigarasından bir nefes aldı. Bir süre konuşmadı. Sonra “Ürünlerimizdeki kalite problemine mükemmel bir çözüm getirmişsiniz,” diye devam etti, sesi şimdi daha sıcak bir tona kaymıştı. “Yıllardan beri farkında olup çözüm getiremediğimiz sorunu çözmüşsünüz. Bizim ürünümüz en başından beri ehlileştirilememişti. Orijinal bir üründü, ama güzel bir ürün değildi. Yalnızca melankoliyi tatmak isteyen müşterilerimizin tükettiği sıvılardan intihar fikri de tadılıyordu. Çünkü bu bileşenleri birbirinden ayıramıyorduk. Birkaç müşterimizi bu şekilde kaybettik. Ebediyen.” Acı acı gülümsedi. “Sizin harmanınız kusursuz. Tüketiciler neyle karşılaşacağını tam olarak biliyor. Süresinin ve içeriğinin farkında. Muazzam bir atılım.”

“Tekrarlayan satın alımda büyük bir sıçrama yaşanacak,” dedi Alp.

Sevgi Hanım güldü. Kahkahası odanın duvarlarında yankılandı.

“Evet, aynen öyle. Sizin için bütün bunların yalnızca mali birer tablo olduğunu bazen unutuyorum. İlk harmanınızı tatmaları için birkaç önemli müşterimize numune olarak gönderdik. Zürih’te bir banker, Singapur’da bir liman operatörü, Palo Alto’da bir girişimci. Tattıktan sonra üçü de aynı şeyleri sordu: Bu harmanı kim imal etti? Ne kadar üretebilirsiniz? Şayet sınırlı üretimse hepsini satın alabilir miyiz? Biri, ismini vermeyeyim çünkü muhtemelen işitmişsinizdir, dünyanın en zengin yüz insanı arasında, flakonun üstünde baş harmancının imzasının olması gerektiğini söyledi. Tıpkı viskilerde olduğu gibi. Hatta bir sanat eseri, bir koleksiyon parçası gibi.”

Alp başını salladı. İmzalı ürün. Talep fiyattan bağımsız hale gelecekti.

“Her ne yapıyorsanız onu yapmaya devam edin Alp Bey,” dedi Sevgi Hanım, ayağa kalkarak. “Dilediğinizi yapın. Mucizeler yaratıyorsunuz.” El sıkıştılar. Alp kapıya doğru yöneldi. “Bulduğum şey aradığım şeyden daha fazlası,” diye seslendi Sevgi Hanım arkasından. Alp arkasına dönmedi. Kapıdan çıktı.

Sevgi Hanım kapı kapandıktan sonra masasındaki açılmamış flakona uzun uzun baktı. Gözlerinde korku vardı.

Harmanlar bundan sonra hızla çoğaldı.

İkinci harman kontrollü bir öfke ve hınçtı. Dünyadaki büyük fon yöneticilerini, borsa simsarlarını, kripto para balinalarını, damarlarında agresyona ihtiyaç duyan ama hakiki, ham öfkenin yargılarını bulanıklaştırmasını göze alamayan insanları hedefliyordu. Üçüncü harman gösterişli bir nostaljiydi. Hiç yaşamadıkları bir geçmişe derin bir özlem duyan, köksüzlüklerini unutmak isteyen yeni zenginler için imal edilmişti. Dördüncü harman temiz, steril bir yalnızlıktı; yıkıcı değil, romantik. Bir fildişi kulede herkesten ayrı, üstün ve tek başına olmanın soğuk yalnızlığı. Bu harman teknoloji lordları arasında günlük tüketim nesnesine dönüştü.

Pazarlama birimi harmanlar için sunumlar ve kampanyalar hazırlamaya, projeler yürütmeye başladı. Ham ürünler müşteriye yalnızca menşe ve tarih bilgisiyle teslim ediliyordu. Harmanların markalaştırılması gerekiyordu. Harmanlanmış acılara sekonder damıtımda kaç hafta dinlendirildiği, içerdiği notalar gibi bilgiler eklendi. “Üst notada yakıcı bir terk edilmişlik, ortada yumuşak bir kabulllenme, alt notada uzun, keskin bir boşluk” tarzı ibareler yazıldı. Bütün seri, “Dukkha: The Master Blender’s Special Selection” olarak adlandırıldı.

Satış biriminin paylaştığı veriler beklenmedik türdendi. Harman-4 ilk çeyrekte beklenenden üç kat daha fazla sipariş edildi. Harman-7’nin bütün stoğu tek seferde Körfez’deki bir prens tarafından satın alındı. Zürih’teki bankerle tedarik anlaşması imzalandı. El sıkışılan meblağ, San Marino hükümetinin yıllık bütçesinden fazlaydı. Manhattan’dan, Kensington’dan, Palo Alto’dan, Le seizième arrondissement’dan, Gangnam’dan, Den-en-chōfu’dan sipariş yağıyordu. Hepsi aynı şeyi arzulayarak kıvranıyordu: Alp’in ürettiği kontrollü, öngörülebilir, evcilleştirilmiş acı. Hepsi yaşamlarının o anlamsız, sonsuz, dukkha’sız boşluğunda, birkaç saniyeliğine de olsa bir şeyler hissetmek istiyordu.

4 Beğeni

Otuz ikinci kat, Alp’in tanıdığı hiçbir plaza katına benzemiyordu.

On dördüncü katta da 4000 Kelvin LED floresanlar vardı, eksi yedinci katta da. Otuz ikinci katta floresan yoktu. Görünürde hiçbir armatür ya da ampul yoktu. Işık, tavanın derinliklerine gizlenmiş, mikronluk düzeyde hassas açılara sahip fiberoptik yarıklardan sızıyordu. Katı aydınlatan bu ışık, optimal olarak belirlenmiş kusursuz bir gün ışığının rengini ve açısını anlık olarak taklit ediyor, insan fizyolojisini manipülasyona uğratıyordu. Bulutlu havalarda bile otuz ikinci kat, nefes kesici bir Akdeniz sabahı aydınlığına boğuluyordu. Duvarlar standart kırık beyaz boyalı panellerle değil, tek bir ocaktan çıkarılan, incelikle akan damarları birbirini izleyecek şekilde dizilmiş, cilalı, koyu renkli Bask mermeri Nero Marquina ile kaplıydı. Mermerin üstündeki beyaz kalsit damarlar, duvarda donmuş şimşek çakıntıları gibi uzanıyordu. Zemin ise ne halıfleks ne de parkeyle kaplanmıştı. Adımların çıkardığı sesi bütünüyle yutan, elde dokunmuş ipek ve kaşmir karışımı, antrasit rengi yekpare bir halı serilmişti. Üstüne basıldığında yumuşak bir his veren ve hiçbir sesin çıkmasına müsaade etmeyen bu halı, otuz ikinci katı bir mabet kadar sessiz kılıyordu. Bütün katın cephesini oluşturan, tavandan tabana uzanan cam katmanı sıradan bir pencere değildi. Akustik izolasyonlu, ultraviyole ışınları süzen ve içeriyi kesinlikle göstermeyen kristal bir kalkandı. Camın ardında İstanbul, sabahın puslu ışığında devasa ve sessiz bir hayvan ölüsü gibi uzanıyordu. Şehir bu kattan bakıldığında bir şehre benzemiyordu. İnsanlar görünmüyordu. Ağaçlar görünmüyordu. Hayvanlar görünmüyordu. Detaylar seçilmiyordu. Yalnızca birbirine karışmış kütleler, yüzeyler, Büyükdere Caddesi’ndeki kuleler, Boğaz’ın madeni parıltısı ve sise gömülmüş ufuk çizgisi. Hastalıklı, grimsi mavi bir doku.

Ama Alp’in dikkatini çeken şey bunlardan hiçbiri değildi. Otuz ikinci katın havasıydı.

Eksi yedinci katın havası ağırdı. Ciğerlere dolduğunda bronşlarda kederli bir tortu bırakırdı. On dördüncü katta hava endüstriyel filtrelerden süzülerek parfümlenmiş nötr bir gaz yığınıydı. Otuz ikinci katın havası ikisine de hiç benzemiyordu. Burada hava incecikti. Seyreltilmiş ve pürüzsüz hale getirilmişti. Sanki oksijen molekülleri bile bir filtreden geçirilmiş, havadaki dünyevi sıcaklık ayrıştırılmış gibiydi. Yüksek dağ doruklarında, insanı yavaşça uyuşturan, şakaklarda nabız gibi atarak yayılan hafif bir sızıyla başlayan hipoksi havası gibi. Alp, ciğerlerinin yüksek irtifaya uyum sağlaması için birkaç saniye duraksamak zorunda kaldı.

Otuz ikinci katın tam ortasında, devasa cam cephenin önünde bir toplantı masası uzanıyordu. Binlerce yıllık bir bataklık meşesi bloğundan yekpare halde üretilmiş gibiydi. Kenarları fırçalanmış platinle desteklenmiş, koyu renkli ve kusursuz derecede simetrik bir kütle. Masanın cilası, tavandan akan ışığın altında parlıyordu.

Masanın etrafında sırtları şehre, ön tarafları birbirine dönük sekiz koltuk vardı. Nubuk deriden imal edilmiş bu koltukların biri boştu, diğerlerinde ise yedi kişi oturuyordu. Arkalarında İstanbul bir düş diyarı gibi uzanırken, yedi kişinin yedisi de masanın merkezinde görünmez bir noktaya odaklanmıştı.

Alp, asansörün tıslayarak açılan kapılarından çıkıp bu sessizliğin içine ilk adımını attığında zaman durdu. Yedi çift göz, soğumuş yıldız ölüleri gibi ışıldayarak ona doğru çevrildi.

Masanın baş köşesinde oturan adam ayağa kalktı.

“Alp Bey,” dedi, “hoş geldiniz. Ben Aeterna Farmasötik’in Yönetim Kurulu Başkanı’yım. Lütfen oturun.”

Tam onun karşısında, masanın diğer ucunda, diğer yedi koltuktan daha ayrı duran tek bir koltuk vardı. Alp koltuğa oturdu. Hemen önünde bir sürahi su ve bir bardak, bir de küçük bir cam flakon duruyordu. Alp’in kendi imalatı.

“Önce birbirimizi tanıyalım,” dedi Yönetim Kurulu Başkanı. Sesi nötrdü, duygudan yoksundu, ama altta, en derinlerde bir yerde bir yorgunluk vardı, sözcüklerin ardında saklanmış bir usanmışlık hissi. “Masadaki arkadaşlarım, Aeterna Farmasötik’in üst yönetimi. Mali İşler Başkanı’mız, Operasyon Başkanı’mız, Pazarlamadan Sorumlu Başkanı’mız, Hukuk Başkanı’mız, İnsan Kaynakları Başkanı’mız, Strateji ve Kurumsal Gelişim Başkanı’mız. Ve ben.” Unvanlar sıralanırken her bir ilgili kişi başını hafifçe eğerek Alp’i selamladı. “Hepimiz aylardır sizi merak ediyoruz. Çalışmalarınızı takip ediyoruz. Raporlarınızı okuyoruz. Satış verilerinizi inceliyoruz. Psikiyatrik değerlendirmelerinize göz atıyoruz. Ama size ilişkin yazılmış metinleri okumakla sizi görmek bambaşka şeylermiş. Şimdi anlıyorum.”

Alp bir şey söylemedi. Kendisinden reaktif bir veri talep edilmemişti.

Masanın sağ tarafında oturan, altmışlı yaşlarda, saçları kırlaşmış bir adam, Mali İşler Başkanı, koltuğunda kımıldanarak öne doğru eğildi.

“Geçen çeyrek,” dedi, “Aeterna Farmasötik’in yarım asrı aşan tarihindeki en yüksek kar marjını gördük. Dukkha: The Master Blender’s Special Selection, tek başına şirketin tüm cirosunun yüzde otuz dokuzunu teşkil etti. Üstelik bu veriler serinin piyasaya sürülmesinden sadece üç ay sonra derlenmiş veriler. Brüt kar marjı yüzde doksan ikiye ulaştı. Yüzde doksan iki, Alp Bey. Lüks tüketim sektöründe, elmasta, hatta tablolarda bile bu oranda marjlar imkansızdır. Siz bir ürün yaratmadınız. Siz ticari bir atılım gerçekleştirmediniz. Siz bir büyücüsünüz.” Boğazını temizledi. Doğrudan Alp’in yüzüne baktı. “Size bir soru sorabilir miyim? Sadece merakımdan… Bu sayıları gördüğünüzde ne hissediyorsunuz?”

“Hiçbir şey,” dedi Alp.

Mali İşler Başkanı bir süre Alp’e baktı. Sonra masadaki mesai arkadaşlarına baktı. Dudaklarının kıyısında bir şey kımıldandı. Gülümseme ile teyit arasında değişip duran bir şey.

“Anlıyorum,” dedi fısıltıya benzer bir sesle.

Operasyon Başkanı söze girdi. Tıknaz, kısa boylu, sıhhatli görünüşlü bir adamdı. Kararlı ve melodiden yoksun bir sesi vardı. “Aslında sizinle imalat kapasitesi hakkında konuşmamız gerekiyor Alp Bey. Talep, arzı katbekat aşmış durumda. Ham madde tedarikimizde bir aksama yok. Türkiye’nin dukkha üretme potansiyeli pratikte sınırsız denilebilir. Damıtım kapasitemiz de genişletilebilir. Sorun harmanlama aşamasında. Çünkü harmanlama tek bir kişiye, yani size bağlı. Önümüzdeki çeyrekte sizin metodunuzun standardize edilmesini ve istihdam edilecek kalite kontrol personellerine öğretilmesini öneriyorum.”

“Hayır,” diye itiraz etti Pazarlamadan Sorumlu Başkan. Daha genç gösteriyordu ama kırklarındaydı. Keskin hatlı bir yüze sahip, heyecanlı heyecanlı konuşan bir adam. “Mümkün değil. Sayın Erksever’in reçetelerindeki oranları baz alsanız bile aynı ürünü imal edemezsiniz. Alp Bey, hangi ham ürününün hangisiyle karıştırılabileceğini öngörebilecek tek kişi. Bir kişi bile değil aslında. Bir ölçü. Bir terazi.” Alp’e döndü. “Affedersiniz Alp Bey, siz buradayken sizin hakkınızda böyle konuşmam pek yakışık almadı ama meselenin özü tam olarak bu. Harmanlama işlemini yapabilmek için sizin gibi her tür filtreden, yargıdan, yorumdan, hatta benlikten azade olmak lazım. Bu yüzden sizin harmanlama metodunuz başkası tarafından icra edilebilecek bir şey değil.”

Masaya bir sessizlik çöktü. Yedi çift göz Alp’in üzerindeydi.

Çok geçmeden Strateji ve Kurumsal Gelişimden Sorumlu Başkan, ince ve uzun boylu bir adam, ağır ağır konuşmaya başladı. Her kelimeyi tartarak muhataplarına aktarıyordu.

“Aslında sizin dışınızda kalite kontrolde çalışan personellerimiz var. Avrupa’da elli kişilik bir testör ekibimiz bulunuyor. Basel’deki laboratuvarımızda çalışıyorlar. En dayanıklıları haftada iki flakon tadabiliyor. Bir ay kesintisiz çalışan personellerimiz, üç ay süren kapsamlı bir rehabilitasyon sürecine alınıyor. Psikiyatrik destek, terapi ve ilaç tedavisi sağlıyoruz onlara. Çoğu bir daha çalışma hayatına dönemiyor. Geçmişte oldukları kişi olmayı başaramıyorlar. Testörler Aeterna Farmasötik’in en maliyetli, en kısa ömürlü, en güvencesiz istihdam kalemiydi. Bir testörü eğitmek aylar alır, kaybetmek ise bir flakon damlasının yutulacağı sürede gerçekleşirdi.” Duraksadı. “Siz kaç flakonun tadımını yapıyorsunuz Alp Bey?”

“Damıtımhanenin çalışma yoğunluğuna göre değişiyor,” dedi Alp. “Günde otuz ila kırk beş arası.”

Masada bir hareketlenme oldu. O ana kadar ilgisiz bir biçimde oturan bir kadın, İnsan Kaynakları Başkanı, önündeki tabletin ekranında alelacele not almaya koyuldu. Masanın sol tarafında oturan gözlüklü, ifadesiz yüzlü adam, Hukuk Başkanı, birkaç defa öksürdü.

“Otuz ila kırk beş arası,” diye tekrarladı Strateji ve Kurumsal Gelişimden Sorumlu Başkan. “Sıradan bir insanın tahammül eşiğinden yüzlerce, belki binlerce kat fazla. Üstelik hiçbir komplikasyon oluşmamış. Psikiyatri servisinin değerlendirmelerinden hiçbiri sizde patolojik bir durum saptayamadı. Ancak her değerlendirmede bir ibare düşülmüştü: ‘Gözlemlenebilir.’ Bu sözcük kafamızı çok kurcaladı. Çünkü psikiyatri servisi sizde bir patoloji olmadığını söylemiyor. Sizdeki patolojik durumu gözlemleyemediğini söylüyor.”

“Buna nasıl dayanıyorsunuz?” diye sordu Operasyon Başkanı, doğrudan bir biçimde.

Alp flakona baktı. Sonra sürahideki suya. Sonra soruyu soran adama.

“Dayanılacak bir şey yok,” dedi sonunda. “Sıvıyı dilimin altına damlatıyorum. Gözlerimi kapatıyorum. Otuz saniye bekliyorum. Geçiyor. Bilgisayarımı açıyorum. Raporumu yazıyorum. Hepsi bu.”

Yedi yönetici birbirine baktı. Aralarında bir şey, önce yalnızca bakışlarla transfer edildi. Pazarlamadan Sorumlu Başkan, Mali İşler Başkanı’na döndü. İkisi alçak sesle bir şeyler konuştu. Alp’in karşısındaki yedi kişi, ona bir insana bakan gözlerle bakmıyordu. Yeni bir maden damarına bakan jeologların, daha işlevsel bir alaşım keşfeden metalürji mühendislerinin, eşsiz bir teknoloji geliştirmiş Ar-Ge ekiplerinin gözleriyle bakıyorlardı.

İnsan Kaynakları Başkanı, başını tabletinden kaldırdı. Gözlerinde, o derin morumsu halkaların ortasına gömülmüş kürelerde, soğuk ve hesaplanmış bir iştah parladı.

“Alp Bey, sizinle açıkça konuşacağım çünkü dolaylı konuşmaların üzerinizde herhangi bir etkisi olmadığından haberdarım. Siz dukkha bakımından yalıtkansınız. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Istırap size temas ettiğinde, içinize dolduğunda tutunacak hiçbir yer bulamıyor. Sıradan bir insanın bağırsak mukozasında dukkha tortusu birikir. Sıradan bir insanın ruhunda dukkha birikir. Sizde dukkha birikmiyor. Ne biyolojik ne de ruhsal olarak. Siz yalıtkan bir yüzeysiniz. Acı sizin içinizden hiçbir iz bırakmadan geçip gidiyor.”

Bir süre sustu. Alp’in yanıt vermesini bekledi. Alp konuşmadı.

“Basel’deki Ar-Ge departmanımız,” diye devam etti İnsan Kaynakları Başkanı, “on yıldan beri bir proje üzerinde çalışıyor. Bu projeyi ‘dukkha yalıtkan testör’ diye adlandırdık. Amacımız personelimizi genetik olarak güçlendirerek dukkha’yı hissetmeden test edebilir hale getirmekti. Genetik müdahaleler, nörolojik baskılayıcılar, farmakolojik körleştiriciler denedik. On yıl geçti. Milyonlarca euro harcandı. Başarısız olduk. Çünkü dukkha’yı yalıtan bir insanın ayırt etme yeteneği köreliyor. Dukkha’yı hissetmeyen bir insan, dukkha’yı tarif de edemiyor. On yıldır laboratuvar ortamında üretmeye çalıştığımız şey, karşımızda, kendiliğinden var olmuş halde oturuyor.”

Hukuk Başkanı kuru ve kesin bir sesle araya girdi.

“Sözleşmenizle ilgili bir hususu gözden geçirmemiz gerekiyor Sayın Erksever. Halihazırda mevcut iş akdiniz sizi bir personel olarak tanımlıyor. Biz sizin iş akdindeki tanımınızı revize etmek istiyoruz. Daha doğrusu, niteliğinizi yeniden tanımlamak istiyoruz. Sizin sahip olduğunuz biyolojik özellikler hukuken bir personel kabiliyeti değil, bir varlık, bir emtia. Dolayısıyla sözleşmenizi yenileyerek bir madde eklemeyi öneriyoruz: Biyolojik mülkiyet maddesi. Bu madde uyarınca biyolojik yapınızın incelenmesi, kan, doku, mikrobiyom örneklerinin alınması, nörolojik görüntülemenizin yapılması ve elde edilen bulguların şirket mülkiyetinde sayılmasına yönelik bir düzenleme hayata geçecek. Açık konuşmak gerekirse, sizden bir tane var ancak Aeterna için de, dünya için de bir Alp Erksever yeterli değil. Biz binlerce istiyoruz.”

Bir süre sessizlik oldu. Sonra Alp, Hukuk Başkanı’na döndü.

“Maaşıma olumlu yönde bir etkisi olacak mı?” diye sordu.

Hukuk Başkanı bir an duraksadı. Bu soruyu beklemiyordu.

“Olumlu yönde… Olumlu yönde… Şey…” diye konuşabildi sonunda. “Elbette olumlu yönde bir etkisi olacak. Ayrıca maaş zammı ve hisse opsiyonları haricinde, biyolojik mülkiyetinizden feragatiniz hatırı sayılır bir ücretle tazmin edilecek.”

“O halde neden olmasın?” dedi Alp.

5 Beğeni

İnsan Kaynakları Başkanı tabletine bir şeyler yazdı. Hukuk Başkanı gözlüğünü çıkarıp silmeye koyuldu. Mali İşler Başkanı önünde duran dolma kalemi parmaklarının arasında çevirmeye başladı. En zor kısım beklenenden kolay sonuçlanmıştı.

Yönetim Kurulu Başkanı ayağa kalktı. O ana dek izlemiş, dinlemiş, konuşmayı diğerlerine bırakmıştı. Cam cephenin önüne doğru yürüdü. Şehre döndü. Bir süre boyunca hiç konuşmadan İstanbul’u seyretti.

“Şimdi bütün bunları bir kenara bırakalım,” dedi sonunda, sırtı masadakilere, yüzü cama dönükken. “Kar marjları, üretim kapasiteleri, testler, iş akitleri. Bunlar asıl meselenin yanında hiçbir şey. Asıl meseleyi de müsaadenizle ben anlatayım.”

Masaya doğru döndü.

“Bizler, yani bu masada oturan yedi kişi,” dedi, “güne her sabah aynı şekilde başlarız. Dukkha’yla. Benim sabah dozum beş santilitredir. Mali İşler Başkanı’mız üç santilitre içer. Operasyon Başkanı’mız sabah iki, öğlen iki, akşam iki santilitre, bölüştürerek almayı tercih eder. En tepeye çıkmış, her şeye sahip olmuş insanlar olarak, hissedebildiğimiz tek şey bu. İnsanların dışkılarından damıttığımız acı.”

Bakışlarını masadakilerin yüzlerinde gezdirdi. Sonra Alp’e baktı.

“Ben yirmi beş yaşından beri hiçbir şey hissetmiyorum. Bu masadaki herkes için benzer durum söz konusu. Kimimiz hislerini daha erken kaybetti, kimimiz daha geç. Ama hepimizin vardığı yer aynı. Anhedoni. Tıp dünyası yaşadığımız hali bu isimle nitelendiriyor. Hazzın ölümü. Bir insan haddinden fazla yükseldiğinde, haddinden fazla şeye sahip olduğunda, geriye arzulanacak hiçbir şey kalmaz. Arzulanacak bir şey kalmadığında, hissedebileceği bir şey de kalmaz. Çünkü his, yoksunluktan doğar. Açlık olmadan tokluğun hazzını duyumsamak imkansızdır. Özlem olmadan kavuşmanın hazzını duyumsamak imkansızdır. Biz hiçbir şeyin eksikliğini hissetmiyoruz. Bu yüzden hiçbir şey hissetmiyoruz.”

Tekrar cama doğru yürüdü. Kendi soluk yansımasıyla konuşur gibi konuşmaya başladı.

“Size bir hikaye anlatacağım Alp Bey. Kadim bir hikaye. Dinlemek zorunda değilsiniz, ama ben anlatmak zorundayım. Çünkü bu hikayeyi yıllardan beri içimde taşıyorum ve onu anlatabileceğim tek kişi sizsiniz. Başkalarına bu hikayeyi anlatamam. Anlatırsam beni zayıf görürler. Bana acırlar. Size anlatabilirim çünkü sizinle konuşmak dibi olmayan bir kuyuyla konuşmaya benziyor.”

Camın ardında sabah pusu dağılmış, Boğaz’ın madeni pırıltısı belirginleşmişti.

“Buda’nın öğrencileri bir gün ona ‘Sen aramızdan ayrıldıktan sonra ne olacak? Öğrettiğin yol baki kalacak mı? İnsansoyu acıdan kurtulacak mı?’ diye sormulşar. Buda da onlara ‘Hayır,’ demiş, ‘benim öğretim ebedi değildir. Her şey gibi o da aşınacak, çürüyecektir. Önce sözlerim çarpıtılacak, sonra sadece yankısı kalacak, en sonunda yankısı bile kaybolacak. Öyle bir çağ gelecek ki, dünyada dharma kalmayacak. İnsanlar her zamankinden daha çok ıstırap çekecek. Acıdan kurtuluşun yolu bütünüyle unutulmuş olacak. İşte bütün ışığın kaybolduğu o karanlık çağda yeni bir aydınlanmış doğacak. Adı Maitreya olacak. Maitreya, Tuşita göğünde, bir öte alemde bekliyor. Yeryüzü tamamen çürüdüğünde, acı iyiden iyiye dayanılmaz hale geldiğinde dünyaya inecek.’ İnsanlar yüzyıllar boyunca bu hikayeyi yanlış değerlendirdi. Maitreya’yı bir kurtarıcı sandılar. Bir mehdi, bir mesih zannettiler. Acılarını dindireceğini, dünyayı altın çağa eriştireceğini, bütün insanlığa cennetin kapılarını açacağını düşündüler. Kıtlıklar sırasında, kara ölümün kol gezdiği günlerde, savaşların dehşetinde hep onun adını fısıldadılar. Tapınaklar inşa ettiler onun şerefine. Henüz var olmamış bir varlığın heykellerini diktiler. Geleceği günün umuduyla hayata tutundular. Oysa Maitreya insanlığı kurtarmaya gelmeyecek. Maitreya geldiğinde bu kurtuluşun değil, kurtuluş ihtimalinin bile yitirildiğinin habercisi olacak. Bizi yok oluştan kurtarmaya değil, yok oluşun tamamlandığını bildirmek üzere gelecek. Maitreya geldiğinde artık her şey için çok geç kaldığımızın farkına varacağız.”

Tavandan sızan sahte Akdeniz güneşinin ışığı Başkan’ın yüzünü aydınlatıyor, gözlerinin etrafındaki mor halkaları daha da belirgin hale getiriyordu.

“Bir zamanlar biz de bir şeyler hissederdik. Sabah uyandığımızda güne umutla başlardık. O günün içinde korktuğumuz, özlediğimiz, arzuladığımız, öfke duyduğumuz, kıskandığımız şeyler yaşardık. Bir terfi başımızı döndürürdü. Başarısız geçen bir sunum uykularımızı kaçırırdı. Sevdiğimiz insanın bir bakışı kalp atışlarımızı hızlandırırdı. İlk otomobilimi aldığımda günlerce hiç çalıştırmadan sadece şoför koltuğunda oturup kokusunu doya doya içime çektiğimi anımsıyorum. İlk evimi aldığımda balkonunda bir sigara yakıp ‘Sonunda başardım’ diye düşündüğümü hatırlıyorum. Bütün bu hisleri hatırlıyorum ama hiçbirini hissedemiyorum.”

Kendi koltuğunun önünde, masanın üstüne duran cam flakona baktı. Sabahın bu saatinde yarısına kadar boşalmıştı bile çoktan.

“Çünkü sonra tırmandım. Hepimiz, sürekli yukarı doğru tırmandık. Oysa yukarı çıkmak insanı öldürür Alp Bey. Yavaş yavaş, basamak basamak, adım adım öldürür. Çünkü tırmandığınız her basamak bir eksikliğinizi kapatır. Daha çok para, daha az kaygı. Daha çok güç, daha az korku. Daha çok mal, daha az yoksunluk. Zafer sarhoşluğuyla başınız dönmeye başlar. Aslında kapattığınız her gedik, sizden bir hissi sonsuza dek alıp götürür. Biz bütün eksikliklerimizi giderdik. Tek tek, hepsini. Ve eksikliklerimizi giderdikçe hislerimiz de birer birer kayboldu. Önce haz ölür. En erken ölen budur. Bir noktadan sonra hiçbir yemek artık lezzetli gelmez. Tokyo’nun en meşhur suşi ustasının tezgahında oturursunuz. Adam ömrünü o balığı hazırlamaya adamıştır. Tabakta size dünyanın en mükemmel lokmalarını sunar. Ağzınıza atarsınız ve hiçbir şey hissetmezsiniz. Çiğnediğinizi sokaktaki tezgahtan alınmış bir simit, hatta bir mukavvayla eşdeğer görürsünüz. Hepsi sizin için aynıdır. Sonra heyecan ölür. Hiçbir yere gitmek istemezsiniz çünkü hiçbir yer size yenilik vaat etmez. Çünkü bu dünyada görülebilecek her şeyi görmüş, yapılabilecek her şeyi yapmışsınızdır. Sonra korku ölür. Sonra arzu. Sonra öfke. Sonra keder. Hepsi gittiğinde, geriye ne kalır Alp Bey, biliyor musunuz? Düz, sabit, sonu gelmez bir boşluk.”

Acı acı, neredeyse kendi kendine kıkırdadı.

“İşin en tuhaf yanı şu ki, bütün bilgelerin binlerce yıl boyunca peşinden koştuğu şey tam olarak buydu. Arzunun dinmesi. Hırsın bitmesi. Kederin kaybolması. Öfkenin sönmesi. Nirvana denilen şey buydu. Tarih boyunca bütün keşişler, azizler, evliyalar, mağaralarda, manastırlarda, ıssız dağ eteklerinde, ormanların derinliklerinde, ömürlerini arzularını dindirmeye adadılar. Başaramadılar. Biz, Alp Bey, bu insanların yaşamları boyunca çile çekerek ulaşamadığı o yere, hiç çile çekmeden, sadece tüketerek ulaştık. Çıldırmışçasına alışveriş yaptık, plazalarda çalıştık ve sonunda arzularımız dindi. Kapitalizm bize nirvana’yı vaat ediyordu Alp Bey ve sözünü tuttu.”

Masanın kenarlarını titreyen elleriyle sıkıca kavradı.

“Sonra dukkha’yı keşfettik. Kendi ürünümüzü. Yıllardır ürettiğimiz, sattığımız, dünyanın dört bir yanında bize benzeyenlere pazarladığımız şeyi. Mucize gerçekleşti. O düz, sabit, sonu gelmez boşlukta birkaç saniyeliğine de olsa bir şey kıpırdadı. Bir eksiklik. Bir yoksunluk. Bir acı. Dışarıdan alınmış da olsa, endüstriyel işlemlerden geçirilmiş de olsa bir ıstırap. O birkaç saniyede yine bir şeylerin mahrumiyetini duyumsadık ve mahrumiyet bize unuttuğumuz en temel hususu anımsattı: Yaşadığımızı. İnsan olduğumuzu. Damarlarımızda kanımızın hala aktığını. O birkaç saniyelik acı, yirmi dört saatin geri kalanındaki o ölü boşluğa kıyasla öylesine güzel ki…”

Masayı bıraktı. Doğruldu. Alp’e baktı. Gözlerinin derinliklerine.

“Sonra, yerin yedi kat altından siz geldiniz. Biz size baktığımızda hiçbir zaman kurtulamayacağımızı görüyoruz. Siz bizim varacağımız noktasınız. Biz hala yoldayız. Her sabah o santilitrelerce ıstırabı içerek, içimize damlalarla da olsa insanlığın kırıntısını zerk ederek o boşluktan kaçmaya çabalıyoruz. Biz hala arzuluyoruz, en azından dukkha’yı arzuluyoruz. Ama bu sonsuza kadar sürmeyecek. Bir gün dukkha da bizi tatmin etmez hale gelecek. Mukozamız körelecek, tıpkı dopamin reseptörlerimizin köreldiği gibi. Acı önce dört, sonra üç, sonra bir saniye sürecek. Sonra hiç hissetmeyeceğiz bile. O gün geldiğinde, biz de size dönüşeceğiz. Acının bile dokunamadığı bir yüzey. Hiçbir şey istemeyen, hiçbir şey hissetmeyen, hiçbir şeye ihtiyaç duymayan bir boşluk. Siz bizim geleceğimizsiniz Alp Bey. Bizi kurtarmaya değil, mahvolduğumuzu müjdelemeye geldiniz. Sizi gördüysek, demek ki çağ nihayete erdi.”

Bir sessizlik oldu. Masadaki altı yöneticiden hiçbiri karşı çıkmadı, hiçbiri kımıldamadı. Başkan onların adına da konuşuyordu ve hepsi bu sözleri sessizlikle tasdik ediyordu.

“Bu yüzden,” dedi Başkan, sesi şimdi daha kırılgan, daha yorgun çıkıyordu, “size sunabileceğim hiçbir şey yok.”

Baş köşedeki kendi koltuğuna doğru yürüdü. Senelerden bu yana oturduğu, seleflerinden devraldığı, otuz iki katın tamamına hakim olan o koltuğa. Ellerini koltuğun arkalığına koydu.

“Size hiçbir şey sunamam, çünkü biz sizinle eşit değiliz. Bizler hala insanız, belki posa halde, belki kalıntı formunda. Hala acıya gereksinim duyacak kadar canlıyız. Siz her şeyin sona erdiği yerdesiniz.”

Koltuğu geriye çekti. Masanın başından yavaşça çekilerek bir adım kenara gitti ve eliyle boşalan tahtı, kendi tahtını işaret etti.

“Buyurun, Alp Bey. Burası sizin. En başından beri sizindi. Biz yalnızca sizin gelmenizi bekleyen nöbetçilerdik, hepsi bu.”

Alp ayağa kalktı. O derin sessizliği yararak masanın başına doğru yürüdü. Yürürken hiçbir şey hissetmedi. Ne galibiyet hissi, ne tereddüt, ne kuşku, ne tedirginlik. Yalnızca bir koltuktan başka bir koltuğa geçiyordu. Başkan’ın boş koltuğuna oturdu. Koltuk hala adamın ısısını taşıyordu ama birkaç saniye içinde o ısı dağıldı. Alp’in koltuğa verebileceği bir ısısı yoktu. Yavaş yavaş soğuyan koltuğun ısısı, oda sıcaklığında sabitlendi ve Alp’le bir denge kurdu.

Camın ardında İstanbul, o devasa, sessiz, grimsi mavi ölü şehir, sabahın altında uzanıyordu.

5 Beğeni

Etkilendim.

Aha, Neon Genesis Evangelion’daki Marduk tayfa hahahaha.

Yalıtkan değil de “inert” daha uygun bir terim olur muydu acaba :thinking: Gerçi demek istenene göre yalıtkan da olabilir.

İşte bu. Tavır budur, “ruhunu sat” denince “sen mayıştan haber ver” denir.

Hocam vaktiyle bir kaç sentimilyonerle çalışmıştım. Hayatımda daha hırslı adamlar hala tanımadım. Belki benimki sampling bias’mıştır gerçi. Ama nedense bu tarz adamların arzulamayı bırakmasına pek inanamadım :smiling_face_with_tear:. Ama belki sosyopat olmayan zepzengin -varsa- böyle oluyormuştur :sweat_smile:

Aha, Alp yoksa Maitreya mıymış :thinking:

Uf, bunu şimdiye kadar kaçırmışım, üzüldüm :smiling_face_with_tear:

Uf.

Hmmmmmm. Bunu beklemiyordum.

Fakat bu nihai ton… Yoksa? :cry:

3 Beğeni

Bitti.

Saatlerdir yorumunu bekliyorum valla, patlamak üzereydim. Sonunda size bir final sunabildim, gururluyum. :grinning_face:

Onayın gerekiyor, artık açayım mı? :grinning_face:

Neon Genesis Evangelion’a geçenlerde başladım da, içim kıyıldı, üçüncü bölümdeyim galiba, gitmiyor ya bütün siberpunk/Neo-Tokyo sevgime rağmen.

Belki çalıştığın o sentimilyonerler, Alp’in ürettiği harmanlardan kullanıyordur? :grinning_face:

2 Beğeni

Aaaa, hocam kusura bakma vakitlice okuyamadım son bölümü :smiling_face_with_tear:.

Onay senindir hocam aydınlat bizi :saluting_face:

2 Beğeni

Bir şekilde çift dikiş gittim edit yapmak isterken. :thinking:

Neyse diyordum ki onlara da dukkha tesir etmezdi bence :roll_eyes:

2 Beğeni

Estağfurullah ya olur mu öyle şey?

O halde bilinçakışı biçiminde yazmaya başlayayım. Önce temelde yaptığımı anlatayım.

Late stage capitalism’in optimizasyon çılgınlığının başka bir boyuta evrildiğini düşünüyorum. Bir parça millenial, özellikle benim dahil olduğum zillenial/Gen-Z’lerin maruz kaldığı, içinde yaşadığı şeyin; babalarımızınkinden çok farklı olduğunu düşünüyorum. İkincisi ve daha da beteri, kuşağımın felce uğrayıp bu durumu anlatmadığına/anlatamadığına, otobiyografik zırıltılara sığındığına, bu yüzden karikatürize edildiğine inanıyorum (herkesin elinde gezen uyduruk Sally Rooney kitapları vs.). “High-concept”, kurgu kayboldu adeta.

Önceki distopyalarda mistik bir yan vardır genelde hep. Ayrıca umut vardır. İnanç vardır. Dukkha A.Ş.'nin katmanlarına iyice dikkat edilmediği takdirde yüzeysel bir okumayla benzeştirilebileceği Fight Club, American Psycho gibi Fukuyama ve TV çağında, kapitalizmin ruhumuza kadar sinmediği dönemlerde yazılmış, umut, inanç gibi temaların olmadığı farz edileceği kitaplarda bile en azından tutunulacak bir maçoluk, bir glamour, bir parıltı, manevi bir boşalma ve kaçış noktası vardır.

Ben, 2026 yılında plazada çalışan bir karakterin hikayesinde dramatik gelişimin olamayacağına, karakter arkının bulunmaması gerektiğine inanıyorum. Ben okuyucuyu deşarj etmenin, rahatlatmanın, ona “Fuck the system” dedirtmenin peşine düşmedim.

Belki boşluktan ibaret bir karakteri yazmayı seçerek çetin ve aptalca bir yola giriştim ama Dukkha A.Ş. ve Alp Erksever başka türlü yazılamazdı. Yazılması gerekiyordu. Plazalarda çalışan, anonimleşen, dünyanın her yerinde var olan milyonlarca insandan oluşmuş bu kitleyi kimse ciddiye almadı, kimse oturup kitabını yazmadı. Onların abartılmış plaza dilini Ekşi Sözlük başlıklarından, hiçbir şey ifade etmeyen aşk ve cinsellik yaşantılarını da bazı bestseller’lardan biliyoruz. Hepsi bu. Bir de Severance gibi, bu kuşağı anlayamayan, bu kuşakla alakası olmayan insanların klasik bilim kurgu parametreleriyle yarattığı şeyler var ki, yine bu insanları anlatmaya yetmiyor. Bu kısmı kesmeden evvel, Japonya’da tarif ettiğim yaş grubunun halihazırda Satori Sedai (Aydınlanmış Kuşak) olarak adlandırıldığını da not olarak düşeyim. Bunu Dukkha A.Ş.'yi yazarken öğrendiğimde hayret etmiştim.

Gelelim Alp’e ve Dukkha A.Ş.'nin kendisine. Yazdığım metinde kapitalizm, Budizm’in; Alp de Buda’nın doppelganger’ı diyebilirim. Temelde tezim şuydu: Artık dünyada her şey metadır. Her şey lüks tüketim nesnesi haline gelebilir. Çünkü bu kuşağın büyük bölümü Graeber’ın tanımladığı "Bullshit Jobs"da istihdam ediliyor. Yarın sabah bir konsorsiyum, bok damıtıp şişeleme operasyonuna adım atsa, kimsenin hayret edeceğini zannetmiyorum.

İkincisi, ve belki daha da görünmez olanı ise şu: Alp mükemmel bir karakter. Her şeyi doğru, olması gerektiği gibi yapıyor. 20’lerindeki, 30’larındaki okuyucu, harika görünüyorsun, parıldıyorsun, usanmadan çalışıyorsun, ve varabileceğin nihai nokta bu: Boşluk. Kapitalizmin vaadi, nirvana’sı, Alp’in kitabın sonunda aldığı haldir. CEO koltuğuna oturabilirsin, evet, ama geriye senden hiçbir şey kalmaz.

Alp’in boşluğunun niteliğinin de altını çizmek istiyorum bu arada. Fark edildi mi bilmiyorum fakat bu statik bir boşluk değil. Kitabın başındaki Alp’le kitabın sonundaki Alp aynı Alp değil. Kitabın başındaki Alp, kimliksizleşmiş, belli markalarla, pratiklerle, uygulamalarla, eşyalarla tanımlanabilen bir şeyken, kitabın sonundaki Alp’i tanımlamak imkansız. Çünkü o markalardan, pratiklerden, uygulamalardan, eşyalardan arındırıldığı zaman karşılaştığımız şey de bir boşluk.

Şimdilik aklıma gelenler bu kadar. Aklıma geldikçe ya da merak ettiğin bir şey olursa yine böyle üç ciltlik bir yanıt yazarım, çünkü en keyifli yeri bittikten sonra üstüne konuşması, kusura bakma. :grinning_face:

5 Beğeni

Ha bir de girmişim ama değinmeden çıkmışım: Late stage capitalism’in optimizasyon çılgınlığı, bize dayatılan minimalizm vesaire konusunu aslında Budist pratiklerle çok benzetiyorum.

Bize övülen bütün o İskandinav sadeliği, hygge, bilmem ne, aslında ebeveynlerimize empoze edilen her şeye sahip olabilirsin kapitalizminden daha sinsi ve daha acımasız geliyor bana, bunu da ekleyeyim.

Bir de en önemli şeyi atlamışım. Alp’i okuyucuya çevirdiğim bir ayna olarak tasarladım. Bu yüzden de boş. Bu yüzden de Bateman ya da Durden olamazdı.

3 Beğeni

İşim optimizasyon; son 6 aydır yürüttüğüm proje bir iki KPI’ı %0,3 oynattı. Diyorlar ki yıllardır bu düzeyde bir iyileşme yapılmamış. Size hak vermekten başka çarem yok :sweat_smile:

Kesinlikle.

Katıldım; kurgusuzlık ve felç konusunda hikayenin tamamı bu olmayabilir ama kesinlikle bir kısmı bu.

Kesinlikle katılıyorum. Ama hocam bence problem biraz daha başka. Yani hocam düşününce köleliğin bir kurum olduğu, atın insanla aynı yemeği yediği, canın harcanan alınıp satılan ikame edilen bir şey olduğu ortamda (ki tarım devrimi sonrası nerdeyse her zaman her yerde geçerli olan durum bu) her şeyin şimdikinden de daha metalaşmış olması gerekirdi gibi geliyor bana. Öyle düşününce de diyorum ki acaba mevzu artan metalaşma değil de azalan kolektif hikaye/anlatı gibi (bir şeylerin içini dolduran) bir şey mi?

Hah! Doğru.

Bu arada Satori Sedai’ye baktım şimdi, oha. Turnayı gözünden vuran bir saptama yapmışlar:

used to describe young Japanese who have seemingly achieved the Buddhist enlightened state free from material desires but who have in reality given up ambition and hope due to macro-economic trends

HAHAHA, vallahi öyle.

3 Beğeni

Elinize sağlık çok beğendim ben. Geniş bir vakitte baştan sona tekrar okuyacağım mutlaka.

3 Beğeni

Sana bunca zamandır konduramadım, konduramadım ama, bunca zamandır gerçekten bilmeden seni mi yazdım ben acaba ya? :grinning_face:

Hikayenin tamamı “mikro-drama” olsa gerek abi. Yani Instagram’da bile. Hepimiz dünyanın merkezindeyiz ve en değerli şey görüldüde kalan mesajlarımız.

Bence o noktada da insanın özünden, doğadan kopuşu ve sanallaşması devreye giriyor. Kölenin dünyayla ne olursa olsun bağı var. Zaten o dönemin en gelişmiş devletleri dahi tecimsel açıdan evimin altındaki bakkal emmi kadar gelişmiş yapılar. Kölenin sömürüsü ve metalaşması, fiziki emek gerektiren zaman çerçevesinde olup bitiyor. Bizim sömürülmemiz ve metalaştırılmamız 7/24, asla dinmiyor. Korunaklı evimize döndüğümüzde dahi bu böyle. Ayrıca biz hangisiyiz artık? Sosyal medya hesaplarımız da bir entite olarak bizi imliyor, giydiğimiz kıyafetler de, kullandığımız telefon da, içtiğimiz sigara dahi öyle. Bu kadar çok uyaranın olduğu bir ortamda insan var olamaz.

Ebeveynlerimizin kuşağıyla aradaki farkı aslında çok yalın bir biçimde temsil ediyor bence Satori Sedai zaten. O burun kıvrılan Reagan-Thatcher-TINA kapitalizminde bile temelde bir özne var. İnsan bir arzu öznesine dönüştürülüyor. Şimdi ise bir boşluğa. Mutluluk, yoksunluk üzerinden tanımlanıyor.

3 Beğeni

Değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim, çok sağ olun.

2 Beğeni

Hey, geri döndüm! Tatil bitti, okuyalım bakalım. :slight_smile:

Bok’un en güzel tarifi. :poop:

Çok doğru. :+1:

Bu arkadaşlara birer derdinizi seveyim butonu hediye edelim. :sweat_smile:

Valla biz de merak etmiştik Nefarrias hocamla birlikte. :slight_smile:

Alp’e o dozu neden verdiler, bir açıklama olmadı sanki? Günde 5 tane dedi bir de kadın. Çok maliyetli bir şey değil mi bu? O kısım bende biraz muallakta kaldı.

Edit: Kalite kontrol için yapmışlar. Peki tamam da neden Alp? Yani Alp’i neye göre seçtiler. Sonuçta o bir veri analisti idi. Kalite kontrol yapacak yetkinliğini nasıl anladılar?

Alp acaba Mara ya da Preta olabilir mi? Bir diğer ihtimal de Dukkha’nın vücut bulmuş hali ama bu kabak gibi ortada diye olacağını sanmıyorum. Diğer seçenekler doğru mu bilmiyorum ama öncesinde itiraf edeyim, YZ’den yardım aldım.

Le Labo Rose 31 ve Another 13 denemiştim, bunu da merak ediyordum. Güzel bir tercihe benziyor. :slight_smile:

Yani normalde çok daha uzun sürmesi gerekirdi değil mi, daha az değil? Bu kadar kısa sürdüğü için şaşkınşar.

Sen nesin be adam!

Şapka çıkardım.

Bu örüntü ile sanırım 3 ya da 4. kez karşılaşıyoruz. Biraz azaltmak gerekebilir.

Bunları allah bildiği gibi yapsın. Öhöm… Devam edelim. :slight_smile:

Hanım duymasın. :sweat_smile:

Demek, boşluğu bir başka boşlukla doldurmuşlar… Bu arada yukarıdaki hipotezlerim tutmadı. Zaten çok da umudum yoktu. Hinduizm’e bayağı uzağım. :slight_smile:

%50’yi 55 yapmakla 90’ı 95 yapmak arasında dağlar kadar fark var hocam, en iyi sen bilirsin. O %0.3 bazen cidden çok etkili olabiliyor. :slight_smile:

Ohh, sonunda bitti okumam. Biraz uzun sürdü ama çok keyifli bir yolculuktu. Öncelikle eline sağlık @Esterabadi üstat. Birkaç noktası editlendikten sonra mümkünse bi editör elinden geçtikten sonra) güzel bir yönde ilerleyebileceğini düşünüyorum. Genele hitap etmeyen niş bir eser, onu da atlamamak lazım tabii (Sally Rooney okurları kapsam dışı kaldı bile :slight_smile:).

4 Beğeni