Kapı tıklatıldı. Alp bakışlarını MacBook’unun ekranından hiç çevirmeden donuk bir sesle “Girin,” dedi. İçeri giren kadın otuzlu yaşlarının başındaydı. Saçları milimetrik bir küt kesimle omuzlarının hemen üzerinde bitiyordu. Küllü sarı rengi genetik olarak aktarılmamıştı. Etiler’deki bir kuaförün koltuğunda düzenli olarak harcanan üç saatlik mesailerin ve rutin keratin bakımlarının bir ürünüydü. Yüzünde “no makeup makeup” olarak bilinen, kadını kusursuz bir biçimde doğal gösteren ama aslında katman katman Nars marka kapatıcı ve Charlotte Tilbury marka aydınlatıcıdan oluşmuş bir plaza zırhı vardı. Cildi çiğ ışığı bile emip yumuşatarak yansıtacak kadar izole edilmişti.
Lacivert blazer’ı gürültüyle pahasını haykırmıyordu ama kaşmir ve ipeğin tok duruşu, ceketin fiyatının on dördüncü kattaki bir analistin bir aylık maaşına denk düştüğünü sessizce fısıldıyordu. Ceketin vatkaları tam bir ciddiyetle omuzlarına oturmuştu. İçindeki ekru ipek bluzun yakası, köprücük kemiklerinin üstüne akan Cartier Love altın kolyeyi habersizmişçesine teşhir edecek şekilde cerrahi bir hassasiyetle aralanmıştı. Odanın havasını Le Labo Santal 33’ün kokusu doldurmuştu: Bireyselliği değil, spesifik bir sosyoekonomik kümeye ait olmayı imleyen steril ve odunsu aroma. Kadının boynunda bir kart asılıydı. Kartın şeridi bordoydu. Alp bu ayrıntıyı saliseler içinde kaydetti çünkü yukarıdaki bütün katlarda kartların şerit rengi lacivertti. Bordo renkli şerit başka bir şey söylüyordu Alp’e, başka bir yerde olduğunu apaçık bildiriyordu.
“Aramıza hoş geldiniz Alp Bey. Ben Pınar. Çalışan Bilinçli Farkındalığı, Deneyimi ve Dönüşümü Merkezi’nden.” Sesi pürüzsüzdü. Bir telesekreterin tonu kadar pürüzsüz, hatasız ama insanlık dışı. Telesekreter anonsları mekanik bir biçimde soğuktu. Pınar’ın ses tonu ise yapay bir sıcaklık taşıması için programlanmıştı ve bu programlanmış sıcaklık, mekanik bir soğukluktan daha soğuktu. “Aynı ismi taşıyan yukarıdaki merkezle karıştırmayın. Bizim onlarla aynı binayı paylaşmak dışında herhangi bir bağımız yok.”
Koltuğunun altındaki gümüş renkli iPad Pro’nun ekran kilidini açtı, sonra odaya tekrar bir bakış atarak bir anlığına duraksadı. Odada Alp’in oturduğundan başka bir sandalye yoktu ve Pınar bunu fark etmişti. Birkaç saniyelik duraksamadan sonra ayakta kalmayı sorun etmeyeceğinde karar kıldı.
“Biraz uzun sürecek, baştan söyleyeyim. Ama oryantasyonun sonunda eksi yedinci katı da en az on dördüncü katı tanıdığınız kadar iyi tanıyacaksınız.”
Alp, Pınar’ı dinlemeye koyuldu. Dinlemek Alp için bir edim değil, bir haldi. Bir başkasının konuşmasını dinlemek, tıpkı sabahları kulağına akıtılan podcast’ler gibi, arka planda var olması gereken akustik bir zorunluluktu. Bu doku kulaklarına dolduğu sürece dünya olağan seyrinde dönüyor demekti.
“Önce yapılanmadan bahsedelim. Çünkü eksi yedinci katın temelinde yapılanma yatar. Ontolojik Ekstraksiyon, kağıt üzerinde Aeterna Farmasötik bünyesinde faaliyet gösteren bir departman, organizasyonel şemadaki çemberlerden biridir. Gerçekteyse ayrı bir tüzel kişiliktir. Kendi bütçesi, kendi hukuk birimi, kendi güvenlik personeli, kendi insan kaynakları birimi vardır ki bu birimin çalışanlarından biri de benim. Üst katlarla paylaştığımız şeyler plaza ve isimdir yalnızca. Başka hiçbir ortaklığımız yoktur. Maaşınız Aeterna Farmasötik bordrosundan yatmaya devam eder. Bordro bir vitrindir. Vitrinin değişmesi lüzumu olmayan sorulara yol açar. Özetle artık Aeterna Farmasötik’in değil, Ontolojik Ekstraksiyon Departmanı’nın bir çalışanısınız. Bizim departmanımızla yukarısı arasında çelişkili bir durum ortaya çıktığında çelişkiden bizim departmanımız galip ayrılır.”
Tabletinden bir PDF dosyasını Alp’in e-postasına gönderdi.
“Şimdi yemekhane konusuna gelelim. Eksi birinci kattaki ana yemekhaneyi bir daha asla kullanmayacaksınız. Zaten oradaki turnikeler kartınızı deneseniz de okumaz. Bizim bu katta kendi yemekhanemiz var. Yalnızca departman personeline açık. Eğer siz yukarıdaki insanlarla aynı masada oturup yemek yerseniz, bir öğle yemeği sırasında, çatalınız tabağınızdaki yemeği karıştırırken, ağzınızdan bir kelime kaçabilir. Tek bir kelime. Bir ima. Bir yüz ifadesi. Ve o an dışarıdan tamamıyla yalıtılmış olan bu departmanın tüm korunması zedelenir.”
Alp’in kartı artık eksi birinci katın yemekhanesinde geçerli değildi. Artık Cem’in kahkahası, Selin’in öğle yemeğinde yaptığı istihbari buluşmalar, Efe’nin donuk gülümsemesi, Deniz’in çekingenliği, Emre’nin anime dünyalarında kaybolmuş ışıktan yoksun bakışları sessizce hayatından çıkmıştı. Alp onları özlemeyecekti. Onlar hiçbir zaman Alp’in yokluğunu hissetmeyecekti. Çünkü Alp’in yokluğunu hissetmeleri için Alp’in varlığını fark etmeleri gerekirdi. Alp varlığı fark edilen biri değildi. Alp yalnızca bir gün on dördüncü katın mutfağında, eksi birinci kattaki ana yemekhanede belirmeyi bırakan, kimsenin yokluğunu bir boşluk olarak duyumsamayacağı türden biriydi. Kendisine dair hiçbir şey barındırmayan masasına bir başka Alp oturacak, çarkın dişlileri dönmeye devam edecekti.
Pınar tabletine baktı.
“Yukarıda mesai saat dokuzda başlar. Bazen esnek çalışma modeli uygulanır. Uzaktan çalışmak da yer yer mümkündür. Ontolojik Ekstraksiyon Departmanı’nda bu tür çalışma modelleri uygulamıyoruz. Normal şartlar altında mesai saat sekiz buçukta başlar. Sizin biriminiz olan Kalite Kontrol’de ise çalışma saatleri daha da değişkendir. Mesainiz damıtımhanenin temposuna bağlıdır. Bir parti tamamlandığında, flakonlar hazırlandığında haberdar edilirsiniz ve çalışmaya başlarsınız. Eksi yedinci katta kimseye personel dostu çalışma biçimlerini vaat etmeyiz. Bu da bizim en dürüst politikamızdır.”
Alp’e e-posta aracılığıyla bir PDF dosyası daha iletti.
“Şimdi, belki de en önemli konu. Sağlık. Lütfen dikkatle dinleyin. Ayda bir zorunlu olarak psikiyatrik değerlendirmeye girmeniz gerekiyor. Psikiyatrik değerlendirmeden geçmezseniz kartınız çalışmaz, içeri giremezsiniz. Üç değerlendirmeyi atladığınız takdirde iş akdiniz sona erdirilir. Psikiyatrik değerlendirmeyi yine eksi yedinci kat bünyesindeki size özel servisimiz yapar. Çünkü diğer doktorlar bir insanın canının sıkkın olmasıyla içinin çürümesi arasındaki farkı ayırt edemez. Ontolojik Ekstraksiyon Departmanı’ndaki psikiyatrlar bu farkı bilir. Bu departmanda çalışmak insanlarda zamanla bir şeyleri değiştirebilir. Kiminin uykularını kaçırır, kimilerinin iştahını, kimi tat alma duyusunu yitirir, kiminin kısa süreli hafızası olumsuz yönde etkilenir, kiminde ise daha derinden, daha sessizce işleyen marazlar etkili olur. Bu değerlendirmeler söz konusu değişimleri erkenden teşhis etmek içindir. Bu katta müdahale, erken müdahaleden ibarettir. Geç kalındığı takdirde geride müdahale edilecek bir şey de kalmaz.”
Alp, Pınar’ın gönderdiği PDF dosyasını açtı. Bir formdu bu. Kutucukları okudu. Uyku. İştah. Ruh hali. Depersonalizasyon. Derealizasyon. “Kendinizi bir başkasını dışarıdan izler gibi izlediğiniz yönünde bir hisse kapıldınız mı?”, “Size tanıdık gelen şeylere yabancılaştığınız oldu mu?”, “Size ait olmayan bir hatıranın size ait olduğunu hiç düşündünüz mü?” gibi sorular. Form, bir insanın ruhunun parçalanıp parçalanmadığını saptamak için tasarlanmıştı. Alp bu soruların hiçbirine yanıt veremeyeceğini düşündü. Çünkü insanın bir yabancılaşma yaşaması için önce tanıdık bir zemine sahip olması gerekirdi. Alp’e tanıdık gelen bir zemin yoktu.
“Kalite kontrol protokolüne, yani sizin işinize gelelim. Sevgi Hanım muhtemelen bahsetmiştir fakat görevim gereği ben de bir daha altını çizmek zorundayım. Üst sınırınız günde beş flakon. Bu sınırı geçtiğiniz takdirde oluşacak komplikasyonlar sigortanız kapsamında değerlendirilmeyecek. Her flakondan sonra en az on beş dakika beklemenizi tavsiye ediyoruz. Bu süre mesainize dahildir. Zaten deneme amacıyla bir kalite kontrol işlemi gerçekleştirdiğiniz için bu sürece hakimsiniz.”
Sözün bu noktasında durdu. Konuşmasının başından beri ilk kez tabletten gözlerini ayırıp doğrudan Alp’in yüzüne baktı.
“Deneme flakonu için hazırladığınız dokümanı okudum. Tesir süresini dört ila altı saniye arası olarak saptamışsınız.” Söyleyeceği şeyi dilinin ucunda tarttı. Sonra söylemekten vazgeçti. Ama cümlenin söylemekten vazgeçilen bölümünün ağırlığı havada asılı kaldı. Pınar üniversiteden mezun olduğundan beri Aeterna Farmasötik’in Ontolojik Ekstraksiyon Departmanı’nda çalışıyordu ve bir insan kaynakları uzmanı olsa da yapılan işin niteliğinden de az çok haberdardı. Herhangi bir dukkha sıvısının ilk defa tadan biri için sadece dört ila altı saniye süre tesir etmesinin imkansız olduğunu biliyordu. Alp bu yarım bırakılmış cümlenin altından sızan ürpertiyi fark etti ancak ürpertinin sebebini tanımlayamadığından üzerinde durmadı.
Pınar tabletinin ekranını kilitledi. Koltuğunun altına sıkıştırdı. Kapıya doğru bir adım attı. Sonra durdu, döndü. Bu departmanda birçok çalışanın oryantasyonunu o yürütmüştü. Her seferinde muhatabının yüzünde bir şey görmüştü. Bir tedirginlik. Bir merak. Bir şüphe. Belirsizliklerin gölgesi. O istemsiz tepkiler. Alp’in yüzünde de bunları aradı. Bulamadı. Anlattığı şeylerin Alp’in yüzünde hiçbir karşılığı yoktu. Pınar karşısındaki yüze bakarken bütün sözcüklerin o yüzdeki boşlukta eridiğini sezdi. Bunu adlandıramasa da sezdi. Hem rahatlama hem de kaygıyla karışık bir hisle doldu yüreği. Ardından kurumsal gülümsemesini suratına bir kez daha yerleştirdi ve o hissin üstünü profesyonelce örttü.
“Tekrardan aramıza hoş geldiniz, Alp Bey.”