Bence anlam akışkanlığı olarak da İthaki daha iyi.
Prenses Irulan’ın yazdığı "Muad’Dib’i Anlamak"tan
Benim gözümü ve kulağımı tırmalıyor. Hem devrik hem sert.
Sanırım çoğu kişi imlada duraklama yapmadan okuyor ama sesli kitap olarak düşün veya sesli oku. Sarmal’da kesile kesile helak olursun. Olmaması gereken yerde işaretler var. Ben birisine sesli nasıl vurgulu, duraklı okumak gerekirse o şekilde okurum. Bu yüzden de bu hatalar benim okuma akışımı ve anlam bütünlüğümü bozuyor.
Sarmal’ın sondan bir önceki paragrafına bakıyorum yine “Paul’un ve Paul’e” tek cümle içinde aynı isim, aynı kişi farklı ekler. Bir isim kafi, boş yere anlatım bozukluğu yaratıyor. Biri kesinlikle gereksiz.
En başa döneyim…
“O, İmparator Padişah IV. Şaddam 57 yaşındayken doğmuştur.”
Burada o kişinin kim olduğuna açıklama getiriyor. Noktalı virgül olmalıydı. Virgül olduğunda anlam bozuluyor. Virgül koyunca sonrasında gelen cümlede o kişi bir şey yapacakmış algısı oluşuyor. Ya virgül koymayacak ya noktalı virgül koyacak ya da “yani” kelimesini ekleyecek.
Yine son paragrafın ilk cümlesi de devrik ve bozuk çünkü -ebilmek yüklemi doğru değil. Zaten siluet demiş. Üstelik kısık ışık olduğunu da belirtmiş. Böyle bir yükleme gerek yok. Anlam bütünlüğüne uymuyor.
Daha da eklerim ama eklemeyeceğim. Açıkçası ilk sayfada bu kadar şeye takıldığım bir kitabı ben okumam.
Bir ekleme: Bunu İthaki basmış olsaydı eğer Alfa’daki yetkiliye nasıl “Karpatlar Şatosu çok kötüydü. Korkunçtu. Okuyamadım ve kapatıp kaldırdım.” dediysem aynısını da İthaki’ye de derdim ve dedim de zaten. “Drizzt berbat. Okunacak gibi değil. Aldığıma pişman oldum.” dedim.
“Dedem V-2 roket filmini bir düzine kez oynattıktan sonra, günün birinde şehirlerimizin dünyada bize küçük bir alan verildiğini ve içinde yaşadığımız vahşi doğanın verdiği şeyi kolayca, üzerimize üflemek veya o kadar da büyük olmadığımızı söylemek için denizi göndermek kadar kolayca geri alabileceğini hatırlatmak için dişarıya daha çok açılacağını ve yeşilliklerin, toprağın ve vahşi doğanın daha fazla içeri girmesine izin vereceğini umduğunu söyledi.”
Bu cümle hakkında yorumunu alabilir miyim. Nokta, virgül hiçbirşey değiştirmedim.
Bu cümlede de anlamsal bozukluk var çünkü cümle çok uzun. Bunu da sürekli bağlaçlarla bağlamış. Cümlenin sonunda başını unutuyorsun. Bu da doğru bir cümle değil. Cümle kesinlikle ikiye bölünmeliydi. Yine de ben bir okuyuşta anladım.
Ekleyebilirim istersen. İki kez kolayca demiş dememeliydi. Şehirlerimizin olan kısımda anlam bozukluğu var. Kez yerine kadar kullanılsa akış daha iyi olurdu.
İşte bu cümle benim için okunmaz bir kitap demek. Yani imla hatası yok görünürde, daha doğrusu büyük bir hata yok. Virgül normal, diğer işaretlemeler normal, cümle bölünmeleri normal vs. Ama cümle anlaşılmasını zorlaştıracak kadar kötü çevrilmiş. Ki bu kitap bir bilimkurgu klasiği Fahrenayt’ın 7. Baskısında hala olan bir cümle. Bahsettiğim şey bu yani, anlaşılmıyorsa isterse en süslü Türkçe olsun, gıcık oluyorum. Ben dönüp ingilizcesinden okuyabilirim, bu kitabı. Her okuyan, Türkçe bilen insan anlayabilmeli diyorum.
Zaten çevirmenlik demek Türkçeyi gerçekten iyi bilmek demek. Yabancı dildeki bir cümleyi anlamı bozulmadan en doğru şekilde anlatabilmek demek. Sadece noktayla, virgülle olmuyor bu işler. Biraz da anlatma kabiliyeti lazım. Bu cümleye baktığımda yazarın anlattığı şeyi anlayan ama Türkçeye aynı şekilde aktarmakta zorluk çekmiş bir çevirmen görüyorum. Oysa cümleyi ikiye ayırsa sorun yaşamayacak. Edebi çeviri de burada giriyor devreye işte. Sen öyle ot gibi çevirip yazarsan bu sefer de Google çevirisi okuyormuşum hissine kapılıyorum ben. Biraz betimleme bilmek lazım maalesef.
Yalnız en iyi çevirmenler bile bu hataya zaman zaman düşüyor. Malloryan ile Balgariad arasında bariz fark var ve Çiğdem Erkal kesinlikle diğerine göre daha kötü çevirmiş. Kelime seçimleri ve cümle akışlarında sorun var. Ben çeviriyim diye bas bas bağırıyor Malloryan.
Söylediklerine sonuna kadar katılıyorum. İşte benim derdim de bu. Ben çevirmen değilim, anlayabiliyorum okuduğum ingilizceyi. Ama Türkçe anlatmam o kadar kolay değil.
Ben Fahrenayttan sonra - - ki İngilizcesi hiç de abartı değildir-- bu kitaba bunu yapmış çevirmen başka kitaplara ne yapmıştır Allah bilir diyip asla çevirdiği bir kitabı okumuyorum.
En büyük sorun burada çevirmenin genel kültürü. Klasikleri harika çevirdiğini söylüyorlar mesela Dost Körpe’nin. Ama ben şu çeviriye bakınca ben de çeviririm abi bunu diyebiliyorum. Türün yabancısı olmayan, gerçekten bu konuda birşeyler tüketmiş insanların çevirmesi gerek kitapları. Mesela Gaiman’ın Amerikan Tanrılarını Niran hanım, İskandinav Mitolojisi’ni Alican bey çevirmiş. İkisi de harikulade. Ama diğer kitaplarına geçiyorsun, Yokyer mesela çeviri ağlıyor. Yayınevleri bunu gözardı etmeden çevirmen seçmeli. Forumda diye demiyorum, mesela İhsan beyin hangi kitabını okusam çeviri muhteşem diyebiliyorum. Belki ingilizce metni okusam fark da bulurum, hata da bulurum. Ya da noktalama sorunludur mesela. Ama öyle güzel ifadeler kullanıyor ki ben geri kalan şeyleri bir kenara bırakıyorum.
Ben içimden sesli okumamak için çok çabaladım, çünkü hızlı okumak için bu sesi susturma gerektiğini öğrendim. Ki ben inanılmaz yavaş okuyorum. Bazen kelimelere bir isim veriyorum içimde mesela isim T’and’h’ruil olsun. Ben buna tandril diyorum ve sonrasında nerede denk gelsem bu çağrışımla okuyorum. Bu sebeple Sarmalın çevirisi bana rahatsız edici gelmedi. Cümleyi anlayabiliyorsam gerisini bırakıyorum yani kısaca.
Hangi çeviriyi açarsan aç mutlaka kusur bulmak istersen bulursun. Bu yaz Aslı bana desteğe geldiğinde çeviri yaparken izledim ve bazı cümleleri belki yedi kere tepetaklak ettik. Bu bana o sebeple normal geliyor.
Diğer açıdan yayınevleri yüzlerce kitap basıyor. Yüzlerce kitap üstünde çalışıyorlar. Bu alanda yetişen binlerce genç var. Onlara da bir yerden kapı açmak zorundalar. Bu gençler de çevire çevire ustalaşacaklar ama en büyük sorun bu gençlerin maalesef daha kendi dillerinin gerekliliklerini bilmemeleri. Buna çok denk geldim ve bu ustalaşma da öyle kolay olmuyor. Her gün kafama takılan en ufak şey için sözlükleri kurcalıyorum. Kendi yazdığım mesajları yazarken, yazdıktan sonra ve denk geldiğim her an okuyup kendi hatalarımı kolluyorum. Ben bunu neden böyle yazmışım? Doğru mu yazmışım? Ne demek istemişim ve diyebilmiş miyim? Bugüne dek sanırım öykü vs. olsun iki yüz bin kelime yazmışımdır ve hâlâ birçok yanlış yapıyorum. Çevirmen olmak isteyenler de maalesef kendi dillerine bu vakti ayırmak zorundalar. Bu şekilde özensiz devam ederlerse hem eleştiri alırlar hem de kendi dilimizi yavaş yavaş örselerler. Tekrar edilen her hata gelecek nesillerin beyninde doğrulaşmaya başlıyor. Çevirmenler bu hataları yapsalar da çeviri editörlerinin yetkinliği devreye girmeli ama maalesef al birini, vur ötekine devam ediyor.
Bunu ben de yapıyorum. İsimlerin detaylarıyla pek ilgilenmem. Arkadaşımla bir Menzoberranzan muhabbetimiz vardır ki sorma. Ben her seferinde bambaşka söylediğim için gülüp durur ama o kadar güldük ki sonunda doğrusunu öğrendim. Menzo der geçerim mesela ben her seferinde hede höde diye okuyamam. Üşengeç insanım ben.
Bu o kadar doğru ki. Kitaplar dilimizi geliştiren araçlar, ben şeyi hatırlıyorum “Dili doğru kullanmayı kitaplardan öğrenmek” diye bir şey vardı ben küçükken. Bu cümleyi okuyan bir çocuk nasıl geliştirin dilini?
Bahsettiğim şey böyle sağlam eserleri adam gibi çevirmeleri. Yoksa Küçük Prens okusak hiç problem yok. Sen bu seri bilimkurgu klasikleri diyorsan, bu serideki kitaplara klasikmiş gibi özen göstereceksin. Hoş PKD olmayan bir klasik serisi zaten çok da manalı değil ama Telif almaları mümkün değil biliyorum. Ya da her kitaba aynı özeni göstermeleri mümkün değil. Daha önce konuşmuştuk senle zannedersem. Seçsinler senin gibi imla bilen birini. desinlerki “Siz 10 kişi size birer adet kitap vereceğiz hataları bulup bize gönderin, kitap çıkınca size 5 tane hediye edeceğiz.” Olay bu kadar. Tertemiz hata taraması yaparsın. (Bunu BK klasikleri için söylüyorum) Bookstagramerlara verdikleri önemin yarısını sana, bana, bize verseler. Ben burada İthaki kitap çıkarmıyor dediklerinde “Çünkü hatasız olsun istiyorlar, okuyunca kitabın hakkını vermişler demenizi istiyorlar” derim. Bu ithaki özelinde değil, Altın kitabı gördün mesela King’in eski çevirilerinde.
Gelişiyoruz bunu kabul ediyorum, çünkü artık insanlar ikinci bir dil öğrenmeye, asıl kaynağa ulaşmaya çalışıyorlar. Bu da çevirmenin hatası olduğunda hemen ortaya çıkarılmasına daha çekingen davranmasını sebep oluyor. İyi çevirileri tenzih ediyorum, bazen öyle cümleler görüyorum ki (Yok yer konusunda yazmıştım, aforizmaya çevrilecek bir cümleyi mahvetmişti çevirmen) bu kadar kötü olmamalı diyorum.
Ha günün sonunda şu da var. Ben kimim? Kişisel fikrim bunlar. Kimseyi kırmak için söylemiyorum
Sen bana nazaran biraz daha dar yaklaşıyorsun. Ben yine bazı hataları ve genişlemeleri doğal karşılıyorum. İnsan elinden çıkan ve dil dönüşümü olan bir şeyde kusursuzluk mümkün değil. İmkanı yok yani.
Ben buna kesinlikle katılıyorum ama maalesef bir umudum varsa da Wattpad denilen lanet gidesi şey yüzünden onu da tükettim. Mümkünatı yok yeni gelen nesil düzelmez artık. Yarısı düzelse diğer yarısı düzelmez. Her nesilde yüzde elli oranında genişlediğini düşün bir de.
Ben beş kitap filan istemiyorum. Ne yapayım o kadar aynı kitabı? Kardeşim resmi bir şey yazacaksa veya ödev yapıyorsa ödev bittikten sonra bana gönderiyor. Ben de hatalarını kendim düzeltmek yerine tek tek söylüyorum ki düzelterek öğrensin. Ondan sonra hayretler, şaşkınlıklar tabii.
Kimseyi kırmak istediğimiz yok tabii. Fikir alışverişi yapıyoruz gerçi senin fikirler fazla heyecanlı geliyor bana ama neyse olayı kişiselleştirmeyeyim sonra sen de kişiselleştirirsin ve seni banlamak zorunda kalırım filan.
Bu olay tek yayınevi meselesi değil. Klasikler dışında olan çoğu kitapta sorun var. Dil sadece klasiklerden mi öğreniliyor acaba? Bunu zaman zaman düşünürüm ama aynı özen maalesef diğer kitaplara da gösterilmeli. İş Bankası’nın Nicholas Flamel kitaplarını aldın. Onları okurken gözlerin kanayacak emin ol. Hata üstüne hata… İş Bankası değil sanki Şiş Bankası. Ayrıntı’dan bir Ursula okudum hâlâ hatırladıkça gözlerim ağrıyor. Bu örnekleri o kadar çoğaltabilirim ki…
Çevirmen kopyası gibi ya. İstediğine hediye edersin n’olacak. Hadi 2 tane versin. 20 kitap hiçbir yayınevine koymaz bence.
Bunu senin için söylemedim ya. Dost Körpe gelse şu yazdıklarımı okusa, canı sıkılırdı muhtemelen. Yüzüne karşı da söylerim, bunca yıl yöneticilik yapınca yanlışa yanlış demeyi öğreniyorsun ama, Aslı Hanım’ın çevirileri ne dair bir tek Teftiş’i okudum mesela. Bir sorunum yok onunla. Ama ithaki soru hattında tartışmada sanki olay onun üzerine döndü gibi oldu, hatta sonrası da malum. Bu yüzden çekiniyorum artık, aslında konuyla alakası bile olmayan bir insanı kırmaktan. Çok yüksek egolu gibi görünebilirim belki ama birini kırmışsam düzeltmeden uyuyamıyorum. Hiç alakası olmayan bir çevirmen gelir okur konuyu, “bu insanlar niye bu kadar acımasız” der, kalbi kırılır diye çekiniyorum yani
Kardeşinin ödevleri ne ki. 40 yaşıma gelip kitap çıkardığımda editörüm olmanı sağlayıp, erken yaşta kalp krizinden göndereceğim seni
Yani bence kırılacak bir durum yok aslında. Eleştiriye açık olmak ve kendini de eleştirmek gerek. Klasik çevirmekte iyisindir ama bilimkurgu veya fantastikte iyi değilsindir. Bunu kişi kendisi tartacak. Bu alanda geliştirmek istiyorsa kendisini de o zaman bu eleştiriler daha fazla çalışması gerektiğini gösterir. Çevirilerinin üzerinden geçiyor olduğunu da düşünürsek bunun için çabalıyor bence. Her şey öyle ha deyince olmuyor. Bir de bazen sürekli aynı şeyi yapınca insan bir noktadan sonra görmemeye başlıyor. Ona normal geliyor olabilir. Kırgınlık biraz garip şey. Kırmak isteyerek kırmak ile farkında olmadan kırmak arasında kişinin kendi kendisini kırması veya kırılmaya müsait olması da düşünülmesi gereken bir konu. Neyse…
Kardeşimin ödevleri de sinir krizi geçirmeme neden oluyor, öyle deme. Evladım, çocuğum diye diye kendimi elinde cetvelle dolaşan öğretmenler gibi hissediyorum. Bir de işin içine latince filan giriyor, beynim yanıyor resmen.
Dünyaları versen editörün olur muyum, bilmiyorum. Çok zor be…
Ayrıca zamanında Wattpad, dergi, arkadaşlar, tanımadıklarım vs. olsun çok amme hizmeti yaptım. Bir-iki kitaplık da öyle okumuşumdur.
Bu arada Dune Sapkınları 2 ayrı sitede olmadığı ,için iptal edildi. Neyse ki uygun bir fiyatla Nadir’de bulabildim. Tüm seriyi 217.99 TL toplamış oldum.
Dune’u bitirdikten sonra Siddhartha + Işık Tanrısı kombinasyonunu okumanızı tavsiye ederim. Aralarında hiç bir organik bağ olmasa da hissettirdikleri aynı gibi geldi bana.