
F. Scott Fitzgerald - Caz Çağı Öyküleri ![]()
![]()
![]()
![]()
![]()
Okuduğum isimler ve öykülerle adım adım yaklaştığım Caz Çağı Öyküleri beklediğimden bile iyi çıkarak, yine, sinemasal bir deneyim yaşattı. Bunu en son Weinbaum ve Perutz’ta yaşamıştım.
Zelda’nın peşinden 20’lerin ışıltılı gecelerine akarak malzemesini de zenginleştiren ve kişisel dramlarını öykülerindeki karakterlere yediren Fitzgerald, Gatsby özelinde Amerikan ve 20. yy. Edebiyatı’nın en önemli yapıtını vermiş sayılmakla kalmıyor, öyküleriyle de kaleminin ne kadar güçlü olduğunun altını ustaca çiziyor.
Yazarın üçer beşer öyküsüyle oluşturulmuş bir dolu çeviri kitabımız var ancak 160-180 kadar kısa öyküsünü topluca sunan bir antolojimiz henüz yok. 4 öykü kitabından bir Uçarı Kızlar ve Filozoflar bir de bu ön plana çıkıyor. Bu kitapta, ikisi oyun şeklinde yazılmış, biri de yine 10 sayfalık teatral, 11 öykü var. Öyküler 3 bölüme ayrılmış: Benim Son Uçarı Kızlarım, Fanteziler ve Sınıflandırılmamış Başyapıtlar.
Benim Son Uçarı Kızlarım’ı başlatan ilk iki öykü direkt mıhlıyor sayfaya seyirciyi. Okur demek istemiyorum çünkü film izler gibi kapılıyoruz hikâyelere. “Jöleli Şeker” o pırıltılı alemin tabiri caizse “ayılındığı sabahta” sonlanan, kâh romantik kâh buz gibi sert köşelere giden, anlatısını lakâbını hikâyeye veren oğlana borçlu, döneme düşülen nefis bir not.
Devenin Arka Tarafı, ismini gidilecek partinin iki kişilik kıyafetinden alan ve yeterince eğlenceli değilmiş gibi sona bir de “twist” ekleyen, “daha” nefis bir öykü.
Fanteziler, “benim” diyen fantastik kitabın barındıramadığı bir öyküyle karşılıyor bizleri:
“Ritz Büyüklüğünde Bir Elmas.” Bu elmas bir dağdır. Tek parçadır ve dünyada kimselerin haberi olmaksızın, sahiplerini hizmetlileriyle birlikte izole bir yaşamda ağırlar. Nefis bir alegori, yine çarpıcı bir final. Sadece kitabın değil, edebiyat tarihinin en iyi öykülerinden.
Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi de bu bölümde yer alıyor. Filmden ve tekil basılmış novella kitaplarından zaten çoğumuz aşinayız, tersine yaşlanan Benjamin’in nefis öyküsü.
Bu bölümün sonunda, dördüncü sırada yer alan “Ey, Kızıl-Kahve Saçlı Cadı!”, aşağıda paylaşacağım metin sonrasında birden 30 sene ileriye giderken bile duygusunu yitirmeyip daha da yoğunlaştırmayı başaran, daha “olgun” ve “solgun” bir öykü. İç çekmeden bitirmenizin imkanı yok. Tek bir kitapta şu öykülerin ikisi yer alsa baş tacı edecekken beş ettiği için zaten 5 yıldızı hak ediyor, iken…
Son bölümde, ortanca piyesin başında ve sonunda, yer alan iki öykü de aynı duyguyu koruyor: “Mutluluğun Torunları” ve kapanışı güzelce yapan “Dağ Kızı Jemina”. İlki yine yıllar sonra kesişen hayatlara daha olumlu bir bakış atarken, diğeri kan davalı iki ailenin ve bir yabancının 5-6 sayfada yoğrulup pişirilen son lokmasını hakkıyla dimağlarımıza yolluyor.
Kitap sonunda yazarın öyküleri hangi motivasyonla yazıp nerelerde yayınladığı kendi kaleminden paylaşılmış. İthaki’nin editörlüğü ise, kitabın ilk yarısındaki bir düzineden fazla yazım hatası ile, Anderson’da memnun kaldığım Yedi, Ketebe, Vacilando gibi “küçüklerinin” gerisinde kalıyor.
Kitap ve yazar tanıtımlarının, kimi filmlerde de olduğu gibi, eksik, daha da kötüsü yanlış yapılması, bu gibi kalemlerin “hafif” görünüme sahip olduğu yanılgısı yaratıyor. İçki alemleri, zengin yaşamlar, dünyayı umursamayan gençler vb. Ancak kazın ayağı öyle değil. Yukarıda paylaşacağımı söylediğim metin zaten müjdeliyor. Bu yoğunluk üstüne kalemin ustalığı bizlere şapka çıkarmaktan başka şey bırakmıyor.
Yazar olmak isteyen insanların da, en azından Clapton dinledikten sonra gitarı bırakıp flüte geçen Jethro Tull solisti Ian Anderson gibi, bu gibi kalemleri okuyup, “yazılmayanı, okumak istediğim şeyi yazmak istiyorum” motivasyonu gereğince, bunu iki kere düşünmelerini salık vermek isterim.
Otuz beş ile altmış beş yaş arasındaki yıllar, insanın edilgen belleğinde açıklanması olanaksız, şaşırtıcı bir dönme dolap gibi döner durur. Doğru, o yıllar soluk soluğa kalmış, rahatsız yürüyüşlü atlardan oluşan bir dönme dolaba benzer, atlar önceleri pastel renklere, daha sonra donuk grilere ve kahverengilere boyanmıştır ama istediği kadar baş döndürücü ve kafa karıştırıcı da olsa, asla çocukluğun ve ergenliğin dönme dolaplarına benzemezdi, elbette gençliğin inişli çıkışlı, heyecanlı, rotası belli, fişek gibi lunapark trenine hiç benzemezdi. Çünkü bu otuz yıl içinde kadınların ve erkeklerin çoğu hayattan yavaş yavaş çekilir, ilkin bu, pek çok sığınağın, gençliğin binlerce yıllık eğlence ve antikalıklarının bulunduğu bir cepheden, bunların daha az olduğu, bütün tutkularımızı tek bir tutkuya indirgediğimiz, boş zaman eğlencelerimizi tek bir eğlenceye, arkadaşlarımızı bizde uyuşturucu etkisi yaratan birkaç kişiye indirgediğimiz zaman, geri hatlara çekilme biçiminde olur; en sonunda yapayalnız, ıpıssız, hiç de tahkim edilmemiş bir müstahkem mevkide buluruz kendimizi; biz orada dönüşümlü olarak bazen korkmuş, bazen yorgun halde oturur, ölümü beklerken, fişek kovanlarının ıslıkları bize iğrenç gelir, artık bizim için yarı duyulur yarı duyulmaz seslerdir. (S.287)
“Zamanların hem en iyisi hem de en kötüsüydü. Bilgeliğin ve aptallığın çağıydı.”
(İki Şehrin Hikayesi, Charles Dickens)
