
The Grey Bastards - Jonathan French
Live in the saddle.
Die on the hog.
Önce konusu işe başlayayım:
Yukarıdaki deyiş, Lot Diyarlarında yaşayan yarı-orklara ait. Hoof adı verilen yeminli kardeşliklerde yaşayan ve eskiden köle olan bu yarı-orklar, savaşmak için yetiştirilmiş devasa domuzların sırtında Lot Diyarlarında devriye gezmekte ve asil Hispartha halkını acımasız orklara karşı korumaktadır.
Jackal, Gri Piçler’in yani Lot Diyarlarında hayatta kalmayı başarabilen 8 kardeşlikten birisinin üyesidir. Genç, yetenekli ve hırslı olan Jackal, yönetim şekli giderek tiranlığa dönüşen ve Piçler’in kurucusu olan Claymaster’ın yerine geçmek için planlar yapar. Yanında ise damarlarında insandan çok ork kanı olan ve ismi Oats olan devasa bir üç-kan ile tüm kardeşliklerdeki tek kadın olan Fetching yer almaktadır.
Yabancı bir büyücünün ortaya çıkması ile Jackal’ın planları kargaşaya dönüşür. Tutsak bir elf kızını kurtardıktan sonra ittifakları çatırdamaya başlar. İhanetçi Ay ismi verilen ve insan başlı atların kana susamış bir halde herkese saldırdığı gece yaklaşırken, Jackal sadakatinin neye olduğuna karar vermeli ve sadece kötülerin ödüllendirildiği bir dünyada kendi yerini belirlemelidir.
Hikayeye çok iyi bir giriş yaptım, zaten fena olmayan bir pace’i var. Konuyu anlamak çok zor değil, ekstra bir sözlük gibi bir şeye ihtiyaç yok. Kitap boyunca bu dünyaya ait özel kelimeler kullanılıyor (thrice, frail, thick gibi) ama bunlar hemen açıklandığı için “bu kim yaa” deyip durmuyoruz. Bunlar haricinde ben ana karakterleri insan ve elf dışında olan kitaplara ekstra bir sempati duyuyorum. Mesela Orconomics’in de ana karakteri bir cüce idi (mükemmel bir kitaptır). Burada da yazar, melez denilen yarı-ork’ları kitabın merkezine yerleştirmiş.
Kitapta yer alan ırklar; insanlar (olmazsa olmaz zaten), elfler, yarı-orklar, orklar, insan başlı atlar ve buçukluklar şeklinde. Büyü ve büyücüler var, önemli fonksiyonları da var ama çok fazla büyü olmuyor, toplamda 3-4 yerde var sanırım büyü işi. Daha çok hack-n-slash şeklinde geçiyor savaş sahneleri.
Kitabın ilk yüzde 40’lık bölümünü çok sevdim ve heyecanlandım. Ancak 40-70 arası maalesef tahmin edilebilir ve sıkıcı plot twistler yüzünden “meh” şeklinde geçti. Kalan kısmı ise toparladı ve sonu da güzeldi. Yine de seriye devam etsem mi emin olamıyorum, sanırım devam etmeyeceğim. Bu arada okumak isteyenler için belirteyim, kitabın devamı var ama ilk kitap kendi içinde tamamlandığından dolayı rahatlıkla tek başına okunabilir.
Kitapla ilgili sevmediğim bir başka husus da, yarı-orkların kullandıkları argonun ve yaptıkları seks şakalarının suyunun çıkmasıydı. Bir yerden sonra artık gözlerimi yuvarlamaya başladım (ama itiraf edeyim, bir iki yerde de kahkaha attım). Normalde bunlara pek takılmam hatta güzel tasarlanmış argo da çok keyifli olabiliyor ancak bu kitapta yer yer bu tür argolar artık ucuza kaçıyordu, bu da okuyucu olarak beni rahatsız etti.
Kitaba başlarken “filthiest fantasy” yorumunu görünce merak etmiştim acaba ne var içinde diye ama filthiest çok iddialı olmuş. Yine de içerdiği bol bol seks ögesi, argo kullanımı ve kanlı savaş sahneleri ile filthy bir kitap diyebiliriz rahatlıkla.
Dilimize kazandırılması zor, o yüzden çok fazla kişiye hitap edemeyecek maalesef. Ben de çok tavsiye edemiyorum, hele ki o sene üçüncü olan Paternus bundan çok daha iyi bir kitapken. Yine de “önceden köle olup, savaştaki hünerleri görülünce serbest bırakılan, önceki sahiplerini korumakla görevli olan ve üreme yeteneği olmayan yarı-orkların” hayatlarına göz atmak isteyen olursa, kötü bir tercih yapmış olmayacaktır.
Kitaba notum 7 / 10. Orta kısmı da diğer iki kısım kadar güzel olsa rahat bir 9 alırdı ama maalesef olmadı. Şimdi sırada 2016’ SPFBO’nun ikinicisi olan The Path of Flames var.