Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Katılıyorum. Trol bence. Edebiyatta bile troller var :slight_smile:

Ben bir kere insanlar gerçekten okuyor mu diye vikipediden elmas nedir diye iki sayfa yazı atmıştım incelemeye. Biri bu ne diyene kadar 20 beğeni gelmişti xd

11 Beğeni
1 Beğeni

Netflixe gelse de izlesek Ana de Armas Monroe insan dişisi bayan kadını hanımefendiyi xd

5 Beğeni

resim

Okuduğum Tarih: 06-09 Tamız 2022
[Okuduğum 329.betik]
2022 (Pars) yılında okuduğum 56.betik
[Tamız ayının 4.betiği]

Bizi insan yapan en önemli parçamız olan beynimizi, yediden yetmişe tüm meraklılara en anlaşılır ve eğlenceli şekilde anlatan ve anlatmaya da devam eden öyküler kıyamet kadar yazılsa da bu güzel parçamızın gizemini hiçbir zaman çözemeyiz. [n]Beyin, ortak geleceğimize dair hayal kuran tüm zihinleri “Zihin ve Beyin” ana temasıyla 1. [n]Beyin Bilimkurgu Öykü Yarışması’nda dereceye girmiş yirmi bir öyküyü okurken çok zevk aldım.

Müphem Düşler (Büşra Nur ALTIN); Öykü her ne kadar kafa ütülese de başkaların rüyalarına girip o rüyaları yöneten teknolojiden dolayı ilgimi çok çekti. Normalde güya dakikalar yarışıyorum diyerek vakit ayırmamak için bahane üreten insanlarla görüşmenin yolu rüyalarda geçer. Böyle bir teknoloji olursa dengesizce davranıp araya mesafe koyan arkadaşlarımın rüyalarına girerek onlarla vakit geçirip yanlış davranışlar sergilediler diye açıklamalardan bulunurum. Ya da beni arkadaş seven sevdiceğimin rüyalarına girip onu kendime aşık ettirebilirim çünkü rüyalar insanlara mesaj veren gizemli unsurdur. Belki de o sayede kız vicdan edip yanlış davrandığın farkına varır. Baş karakter gibi bir hatadan sonra korkakça davranmam. O hatayı inkar ederim.

Merak (Umut Olcay AKAY); Nutkum tutulmuş son sayfaya kadar geldim. Öncelikle ölen insanların mezarlarından çıkartmamalıyız ki ruhu huzurlu kalsın. Eğer merak ettiğin bir durum varsa ailesinden izin alınarak cesedi kadavra niyetine kullanabilirsin. Adam neden Yağmur’un ölüsüne musallat olduğuna anlam veremiyorum. Öyküden anladığım kadarıyla Yağmur’u sessizce seven biriymiş. Oğlum, kız hayattayken neden onunla konuşmadın. Kimsenin amigdalasına dokunamaz çünkü bu onun iç dünyasına yani mahremine yolculuk etmesi demektir. Merak öyle bir hastalık ki kendini dizginleyemiyorsun…

Vicdan (Emrah BODUR); Öncelikle elindeki kısıtlı imkanlarla Türkçe uzay operası yazan kalemi takdir ediyorum. Kurguladığı gezegene Farabi adını vermesiyle aslında Türk kültürünü aydınlatan Muhteşem Türkler’i tanıtma yolunda bir adım daha atmıştır. Mensup olduğu ulusunun tüm karakteristik özelliklerini profesyonelce kullanmıştır. Ölü insanın yumurtası ve yaşayan insanın spermi ile labortuvar ortamında döllendirme işlemi yapılıp ortaya çıkan yarı klon canlıya İnsinorg demek yerine YARIMTIK adı verilirse bence doğru yerinde bir karar olmuştur. Vicdan adlı yarımtığa nerden geldiğini anlatılsaydı ve onun tercihi doğrultusunda istediği gezegende yaşama şansı verilirse çok güzel bir kurgu ortaya çıkar.

Mukadderat (Öznur BABUR); Bu öyküde toplumun kanayan yaralarından birine değinerek bilimkurgu çerçevesinde değerlendirmiş. Toplumumuzda kız çocukları hiçbir zaman sevilmedi çünkü anneden kaynaklandığını sanıyorlar. Bilmiyorlar ki erkekten kaynaklanıyor çünkü hem X hem de Y kromozomunu taşıyoruz. Dışlanan kız çocukların başka örgütlerin elinde birer piyona dönüşmelerine bile bile göz yumuyoruz. Kız çocukların vefalığını bilseler zamanla bu dışlanmalar tozlu sayfalarda yerini alır. Babamın ikiyüzlü sevgisinden dolayı beynime operasyon yapamam çünkü aklımla gurur duyuyorum. Psikolojik olarak onu kafamda öldürdüğüm için sevgim de doğal olarak bitiyor. Mukadder gibi hiçbir şey olmamış gibi babama bakamam. Gitsin onun akıl ustası ona baksın.

Şüphe (Özlemnur TAN); Zorla karşındakini dilediğin gibi biçimlendiremez çünkü beş parmağın beşi bir değildir. İnsanlık, rengarenk bahçedir çünkü farkındalığımızla gezegeni rengarenk bahçeye dönüşüyoruz. Öyküdeki Burak gibi davransaydım Nedim Güler ile arkadaşlığım sıradanlaşacaktır. Onu olduğu gibi benimsiyorum çünkü onun arkadaşlığını kazanmak için çabalamak bana zevk veriyor. Ona göre anormal olabilirim. O da bana göre matruşka gibidir çünkü dışı güzel görünse de içi boştur yani odundur. Sevgi insanı güzelleştiren iksirdir. Bir gün o iksiri bulmasını temenni ediyorum. Onu çok seviyorum çünkü onun sıcacık ve huzur verici bir ışığı vardır.

Artık Acı Yoktur (Özgür Can ÖZÜDOĞRU); Toplumun kanayan yaralarından biri olan patron zorla güzel çalışanlarına sahip olmak için her türlü zorbalığa başvuruyorlar. Gelecekte patronları koruyan yasalar ve yapay zekalar sayesinde patronlar dilediği gibi at koştururken nefsi müdafaa yapan kadınlar takdir edilme yerine cezalandırılıyor. Patronlar neden bacaklar arasında ateş olan kadınları işe alsın ki arada bir onların ateşlerini söndürmeye vesile olurlar. İffeti nefisle çalışan güzel kadınlar işlerinde rahatça çalışırlar. Bu eleştirivari öyküyü yazan erkek olduğunu görünce şaşırdım.

Geçit (Cem Sinan ALTUN); Paralel evrenlerin olması aslında çünkü her insan bir defa Dünya’ya gelir. Mantıklı olarak paralel evren olsa bile o evrendeki benzerin karşı cinste olur. Yani bu evrendeki her şeyin tam tersi olur. Belki de seçemediğimiz seçenekleri onlar yaşıyor. Bu yönüyle Himeciğimin Kurdelesi animesindeki Sihirli Dünya gibidir. Orada Himeko da Erika da kadındır. Sadece Erika’nın saçı uzun ve prensestir. Belki de gördüğümüz rüyalar o paraleldeki benzerimizin yaşadıkları olabilir. Onlar da rüya olarak bizlerin hayatlarını görüyorlar.

Davetsiz Misafir (Murat YILDIRlM); Eğer insana fayda sağlayacak hastalık varsa bizi bulsun çünkü bu bilimkurgu güldürüsü sayesinde hastalığa resmen aşık oldum. O Tümer sayesinde müdür yardımcısı olup Bihter gibi yargı dağıtırdım. Ayrıca hırsımı dizginlemesem cumhurbaşkanı bile olup allem edip kallem edip uzaya bile çıkardım. Bu öykü gibi İzmir’de tesadüfen bir Karamanlı ile aynı odada kaldım. Şeker hastalığından çok çekmiş biriydi. Onunla sohbet ederken kendimi huzurlu buldum o ortamda. Bir daha onu görür müyüm? Bilmiyorum.

Lego (Caner KAHVECİOĞLU); Bazı objeler ve bazı olaylar başka olayları hatırlatmaya vesile olur. Bu öyküde anladığım kadarıyla simülasyonla şamanlar diyarına giden gencin, hafıza kaybını gidermek için bu tedaviyi kabul ediyor. Bu simülasyon sayesinde bazı anılar hatırladığını görüyoruz. Ben de yakın zamanda yaşadığım olay sayesinde bir konuda Nedim Güler’in günahına girdiğimi sezdim. Hemen ona durumu anlatan bir mesaj attı. Tanrı’nın izniyle o konuda beni bağışlamış çünkü o benim için değerli bir insandır. İmkanım oluşursa o ayağına gideceğim çünkü insan kaybetme taraftarıyım.

Kavanozda Kelimeler (Emel ALTAY); Dünyadaki diktatör ülkelerdeki yönetimleri eleştiren bilimkurgu öyküsüdür. Düşünce özgürlüğünü kimse kısıtlayamaz çünkü herkes aynı düşünmek zorunda değildir. Bu öyküyü okuyan liderler kesinlikle ülkelerine konuşma yasağını getirirler. Nedense o liderler bana Bakara Süresi “(Onlar) sağırdırlar (hakkı işitmezler), dilsizdirler (hakkı söylemezler), kördürler (hakikati görmezler). Bu yüzden onlar (hakka) dönemezler.” yani 18.ayet-i kerimeyi hatırlatıyor. Kalemler, toplumun kanayan yaralara basarak bilimkurgu yazıyorsa halkın çığlığı olurlar. Çığlıklara kulak verelim.

Meymenetçi (Mehmet Akif DUMAN); O sözü kısmen anladım. Anladığım kadarıyla olaylara karşı iyi niyetli davranma hastalığı. Bu hastalık, Azerbaycan’da yirmi yedi yıl sürmekte ve sürmeye devam edecek. Aliyev ailesi, ülkenin annesi ağlatıyor ve kimse dahi gıkkını çıkartmıyor. Komşuya bakıp ders çıkartsak yeniden bu coğrafyada laiklik rüzgarları esmeye devam edecek. Kızım sana diyorum gelinim sen anla hesabıdır benim dolaylı olarak laf sokmam. Tanrı bizi meymenet hastalığından korusun. Bilimkurgu güldürüsü okurken yüzüm güldü.

Biyolojik Çürüme Çağı (Sabahattin CÖMERTPAY); Öncelikle bilim ve teknoloji de ne kadar ilerlersek ölülerimizi toprağa gömme adetinden vazgeçmemeliyiz çünkü ölünün ruhu huzur bulduğu gibi toprakta verimleşecek. Bu verimleşme sayesinde ürünlerde bereket olacak. İnsanlığa faydası dokunan her bilim adamı öldürerek yok etmek yerine başların üstünde taşımalıdır. Klon, Afrikalı yada Musevi olmasının bir önemi yoktur bence. Ayrıca Marslı insanların geldiği yeri olan Dünya’yı unutmamalıdır. Dünya’yı her ne kadar kirletmiş olsak da orası bizim evimizdir.

Down Up (Lütfi ÖZARSLAN); Öykülerimize ne zaman yabancı ad başlığı vermeyi bırakacağımızı dört gözle bekliyorum. Öyküde insanın doyumsuzluğu yönünde yapay zeka bizi yönetme dönemine geçişinde yaşanacak bir deneyi anlatıyor. Güya down sendromlu birini yapay zeka teknolojisiyle genetik bozukluğunu gidermeye çalışırken aslında daha da bozduğunun farkına varmıyordu. Tanrı’nın sonsuz yaratma gücünü benimseyip down sendromluları olduğu gibi dışlanmadan seveceksiniz. Onlar farklı değildir çünkü bizlerin içindeki odunlar farklıdırlar. Sevgiden yoksun oldukları için sevmeyi sevilmeyi bilmiyorlar. Öyküye dönersek adam yaptığı deneyin yanlış olduğunu fark edince kendi kendini öldürüyor çünkü hayatı tamamen yapay zekaya bağlı kaldığının farkına varmış.

Tanık Olmak (Emre YORGANCIGİL); Öncelikle Darwin’in evrim teorisine inanmadığımı haykırıyorum gururla. Ben de onun gibi okumayı ve araştırmayı çok seviyorum. Öyküde yazdığı gibi insanlığın kiyameti yaşamadan uzay çağı yaşayacağını öngörüyor. 2077-2078 yıllarında kıyamet kopacak ama insanlar birbiri öldürmekten astronomiyle adamakıllı uğraşamıyorlar. Tanrı izin verirse uzaylılarla tanışma imkanımız olacak. Bence bu sınavın bir parçası da uzaylıları görmeden onların var olduğuna inanmaktır. Ayrıca tahribat edici bir tür olduğumuz su götürmez bir gerçektir.

Mavi Başlangıç (Hakan KİLYUSUFOĞLU); Toplum tarafından dışlanan ve psikolojisi bozulmuş insanların belirli bir örgüt için piyon olma sürecini anlatan bir bilimkurgu öyküsüdür. Bu öyküdeki gizli örgütün amacına değinseydi bizlere ders verici bir öykü olabilirdi. Toplumun kanayan yaralarına merhem olmak için ders verici öyküler yazılmalı kalemlerimiz. Bu öyküdeki teknoloji anca terör örgütlerinin işlerine hatta liderler uyanıklık edip bu teknolojiyi kullanarak seçmen kitlesini genişletebilirler çünkü koltuk sevdalıların karabasanlarına son veren bir teknolojidir. Bana birazcık sıkıcı geldiği için kısmen beğendiğim öykü oldu.

Günlük (Pınar TUNÇ); Okuduğum en saçma öykülerden biridir. Kişilik bozukluklarını bir günlük tarzı kurguyla insanlara anlatabilirdi. Bu şekilde kafa ütüleyerek kişilik bozukluklarını anlatmadı ve o hissiyatı bize geçiremedi. Belki de insanlar yapay yollarla oluşturulduğu böyle ve başka kişilik bozuklukları ortaya çıkması gayet normal bir şekildir. Doğal yollarla üretilmek varken rahatlık adı altında hazıra konma bir psikolojiye büründük. Tanrı iyiki de doğal yollarla çoğalmayı bizlere aşılattı ki bizden sonraki nesillerde duygusal bağ olsun diye.

İdea (Coşkun YAVUZEL); Yabancı adlarla öykü yazma hastalığından ikinci okudum. Sanki bizim ulusumuz gerizekalıymış gibi yabancı karakterlerle öyküler yazarak kendimizi yaratıcı görüyoruz. Oysa ulusumuzda beyin göçü veriyor dışarıya. Mete Atatüre gibi genç bilim adamlarımız vardır. Önceki öyküye göre ayakları sağlam bir şekilde yere basarak bilimsel bir çerçevede zamanda yolculuk yapılabilir. Atalarımız hiçbir zamanda mağarada yaşamış. Homo sapiens olarak yaratılarak insanlığı evirdik. Homo sapiensten önce insanlar vardı. Onlarda akıl kullanma yetisi olmadığı için barbarca davranmış olabilirler. Elbette doğrusunu Tanrı bilir.

91 Gün (Hakan EVKAYA); Allah’ım Ya Rabbim, neden ısrarla yabancı ulusların üstünlüğü hastalığından direniyoruz. Oysa destanlarımıza baktığımızda uzaylılar bizimle temas kuruluyorlar (Oğuz Kağan’ın göksel eşi ve Asena vs). İslamla bu kavramları terk etsek de özümüzde bu kavramlara yabancı değiliz. Uzaylı Dünya ile temas kursalar bu ancak Türk ulusu olabilir çünkü Dünya’yı adalet ve hoşgörüyle yönetmiş bir ulusuz. Buna benzer olan Taner Güler’in Balon öyküsünü yeğlerim. Her ne kadar Taner Güler, önyargılı bir şekilde bana yaklaşsa da yiğidi öldürürüm ama hakkımı yiyemem. Zamanı durdurmayı hiç kimse sevmez çünkü Dünya’nın sıkıcılığı ayrı bir sıkıcılık eklemiş oluruz. Yabancı öyküde muhafazakarlardan bahsetmek bana gülünç geldi.

Beyinin Fiziği (Erem KUTLUYUVA); Yabancı adlarla öykü yazma hastalığından birini okudum. Karakter adları yabancı olduğu için hangi karakterin kadın hangisi erkek olduğunu anlayamadığım için öyküye kendimi veremiyordum. Olay öyküsü o kadar hızlı anlatılmış ki hangisi rüya hangisi gerçek olduğunu anlamıyorsunuz. Yani daldan dala atlayarak kurgu içinde sona doğru geliyorsun. Yani öyküden bir şey anladıysanız Arap olamıyorsunuz. Sözü sizlere bırakıyorum değerli okurdaşlarım.

Statü Cezası (Turgay KEÇECİ); Tanrı’nın sonsuz yaratma gücünü inkar eden bir bilimkurgu öyküsüdür. İnsanlar uykuya dalınca ruh bedenden çıkmıyor. Rüyalardan sorumlu melekler ona güzel rüyaları göstermeye geliyor. Bilinçaltı hipnoz gibidir. Ona neyi gösterse onu gerçek sanıp o rüyaları farklı evrenler olduğu hissine kapılmasını sağlar. Verilen ceza imkansızdır çünkü ruh bedenden çıktıktan sonra ruh bu fani dünyada kalmaz. Kıyamet kopacağı güne kadar yaptığı amellerle kabir azabı yada cennet bahçesi yaşayacak. Yani bilimkurgu öyküsü de fantastik kurgu diyebiliriz. Ne bilim bu cezayı artırılmış gerçeklik gözlüklerinden o zanlıyı silererek düzeltebilinir.

Tohum Y6224 (Birgül YEŞİLOĞLU GÜLER); Tanrı’yı inkar eden bir bilimkurgu öyküsüdür. Tanrı’yı unutup onun yarattığı uzaylı ırkının gezegenimizi yönetmesine hayal etmek aslında onlara dolaylı olarak tapıyorsun. Reenkarnasyona kısmen inansam da bu karakterin büründüğü insanın sonu bildiği halde neden eli kolu bağlı bir şekilde ölüme yürüyor. Tarihin gidişatına yön veremiyorsan senden ne tohum ne de cacık olur. Tanrı’nın yarattığını anca öykünürsün. Birazcık orijinal olmaya çalışınız. Kadın yazıyor diye yanlış alkışlamamı benden beklemeyiniz. Bir kişi olarak kimse benden üstün değildir. Dilediğimi beğenirim dilediğimi beğenmem. Tanrı’yı inkar eden ve ona şirk koşan öyküleri takdir edemem.

Yabancı karakterli ve yabancı ad başlıklı öyküler ilk beşe girmemiş olduğunu görünce çok mutlu oldum çünkü [n]Beyin dergisi, yarışmada milli davranmış. Bu yönleriyle takdir ediyorum. Öyküler sayesinde o güzel parçamı sevdikçe sevesim geliyor çünkü o olmasa başkaların kuklası olurdum. Onu çalıştırdıkça başkalarının esiri olmam ve kendi öykümün başkarakteri olurum. O parçayı çalıştırmaktan korkmayın çünkü yan etkisi yoktur. Kısmen beğendiğim bu öykü seçkiyi okumanızı tavsiye ediyorum ki o parçanın kiymetini biliniz diye.

THE ARTICULATE MAMMAL: AN INTRODUCTION TO PSYCHOLINGUISTICS

Kitap, adından da anlaşılacağı üzere Dil Psikolojisine bir tanıtım niteliğinde. Alanın tarihini, üzerinde tartışılan başlıca soruları ve teorileri anlatıyor. Örneğin:

Dil bir içgüdü mü? Beyinde sadece dile özel bir öğrenme mekanizması var mı?
Doğadaki hayvanların dili var mı? Sonradan dil öğrenebilirler mi?
İnsanlardaki dil yetisinin biyolojik kanıtları nelerdir?
Çocuklarda dil öğrenimi ve dil gelişimi nasıl olur?
Konuşurken ve dinlerken zihnimizde ne oluyor?
Psikodilbilim dalını gelecekte ne bekliyor?

5 Beğeni

Japon Klasikleri 11: Ginza Hayaleti Ve Diğer Gizem Öyküleri, Keikiçi Osaka

Honkaku türünün öncülerinden biri olan Keikiçi Osaka yazdıklarıyla şöhrete kavuşamadan, 33 yaşında hayatını kaybediyor.

Doğaüstünden çok mantığın önemli bir rol oynadığı Honkaku, Japon dedektif ve gizem kurgusunun edebi bir alt türü aslında. Maalesef İkinci Dünya Savaşı’ndan önce bu türün halk için büyük bir huzursuzluk yarattığına inanılmış ve Osaka gibiler hor görülmüş. Yazdıklarının değersizleştirildiğini gören yazar da kollarını sıvayıp komediye yönelmiş, ama rağbet göremeden askere gönderilmiş… Sonra da hastalanıp ölmüş. Şu korkunç savaşlardan dolayı kaç insanın hayatı hayat olmaktan çıktı? İşte Osaka bu şanssızlıktan payını almış ne yazık ki… Fakat savaştan sonra suç ve dedektif türüne ilgi artmaya başlamış… 30 yıl sonra yazarın eserleri gün yüzüne çıkmaya başlamış ve insanlar sonunda Osaka’yı hak ettiği üne kavuşturmuş. Geç kalınmış bir şöhrete, bir gün ulaşabilmesi, belki şanslı olduğuna dair bir işarettir kim bilir? İthaki Yayınları’nın yazarı ve öykülerini diziye dahil etmelerine de çok sevindim. Dilimize kazandırılması sayesinde bizim ülkemizde de bilinen bir yazar olabilir artık kendileri…

Ginza Hayaleti ve Diğer Gizem Öyküleri ise birbirinden tuhaf ve mükemmel dokuz hikayeden oluşuyor. Bunlar;

Kitaba adını veren Ginza Hayaleti,

Cenaze Lokomotifi,

Fener Kulesi Canavarı,

Gizemli Mağaza Katili,

Hayalet Eş,

Taş Duvarın Ruhu,

Soğuk Gecenin Ardı,

Tersane Katili ve

Üç Akıl Hastası.

Fark ettiniz mi bilmiyorum ama öykülerin başlıkları korkutucu ve gizemli görünüyor… Doğaüstü varlıklar bu kitaba yerleşmiş de bize göz kırpıyorlar sanki. İşte yazarı ve öykülerini ilginç kılan da bu; kendisi tuhaflıkların ve gizemlerin içinde mantık aramayı seviyor ve biz okurlara da bunu göstermeye çalışıyor.

Her öykünün başında gerilim zirvesine tırmanırken birden yere çakılmak gerçekten garip bir duygu. Neden böyle hissettiğimi açıklamak, bu kitabı okumuş olan bana ve okumamış olan sizlere ayıp olur. Oluşan merakınızı ve ilginizi kitaba bırakıyorum artık. Maalesef birçok platformda kitabı olduğu gibi sunan insanların görüşlerine denk geldim. Kitabı yorumlamak ne zaman özetini çıkarmak oldu bilmiyorum…

En sevdiklerim ise Cenaze Lokomotifi, Soğuk Gecenin Ardı, Hayalet Eş, Ginza Hayaleti, Gizemli Mağaza Katili ve Üç Akıl Hastası oldu. (Sıralama en çok beğendiğimden başlıyor.)

Eğer okuduysanız Sherlock Holmes izleri de görebiliyorsunuz. Kanlı cinayetleri, canavarları ve hayaletleri okurken bu suçların yaşandığı ortamların basitliği de Osaka’nın ne kadar mükemmel bir yazar olduğunu da kanıtlar nitelikte. Gotik bir tarza sahip olmadığı halde tuhaf olan bu öyküleri okumak güzeldi benim için.

Keikiçi Osaka’nın eserini okumadan önce, Japon polisiyesinin ilk örneklerini kaleme alan Edogawa Rampo ve Şiro Hamao’nun kitaplarını da okumanızı tavsiye ederim. Bu üç yazar, savaştan önceki zamanlarda suç ve dedektif hikayelerinin temelini attılar. Japon klasikleri dizisinde üçünün de kitabının bulunması ne hoş bir şey :slight_smile:

Kitabın kapağına aşık olduğumu söylememe gerek yok sanırım. İthaki Yayınları’na emekleri için çok teşekkür ediyorum.

Ayrıca bakabilirsiniz:

Japon Klasikleri 3: Şeytanın Çırağı, Şiro Hamao

Japon Klasikleri 6: Aynalar Cehennemi Ve Diğer Öyküler, Edogawa Rampo

Puanım 9/10

Yayımladığım diğer platformlar:
wannart
bubisanat
1000kitap

@Ezheret kitabı merak etmiştiniz, keyifli okumalar.

16 Beğeni

Saygın Ersin // Zülfikar’ın Hükmü

Seriyle alakalı hiçbir bilgim olmadan, rıhtımda gördüğüm bir mesajla edinmiştim yazarın kitaplarını. Taa ilk basıldığı zaman. Devam kitabı da olduğunu görünce bir türlü okumamıştım ama yine forumda hikayenin kendi içinde ilk 2 kitapta biteceği söylenince dedim daha fazla bekleme. İyi ki de beklememişim hatta bunca zaman niye beklemişim :woman_facepalming:t2:
Kitap Yedikartal Efsanesi ile başlıyor. Öyle güzel anlatıyor ki kapılıp gidiyor insan. Sonra asıl hikayeye geçiyoruz kitaptaki karakterler kendi hikayeleriyle de olaylara harman ola ola katılıyor.
Çok sevdim, okurken çok zevk aldım. Hikayedeki hiçbir ögeyi yadırgamadım. Herşey çok uyumluydu bence.

22 Beğeni

Bilimkurgu Klasikler Serisinden yeni çıkan Kara Bulut’u okudum.

Fred Hoyle’dan okuduğum ilk kitap. Yanlış hatırlamıyorsam okuduğum öykü seçkilerinde de mutlaka yazarın birkaç kısa öyküsünü okumuşumdur. Belki de hiç okumamışımdır emin değilim.

Kitaptaki hikaye oldukça basittir. Uzayın derinliklerinden gelen bir bulutsu Güneş’e doğru gelmektedir ve dolayısıyla Dünya da bulutun içinde kalma tehlikesi yaşamaktadır. Sadece bu değil bulutsu Dünya’ya gelmeden önce Güneş’i de karartabilir. Bu da Dünya’da yaşanabilecek müthiş bir buzul çağa neden olabilir. Peki bundan bir kurtuluş var mıdır? Birlikte bir tesiste yer alan birçok biliminsanı bu kıyameti engelleyebilir mi? Tüm bunları romanın son 70 sayfasında öğreniyoruz.

Son 70 sayfası diyorum çünkü kitabın ilk 200 sayfası genel olarak yoğun bir merak duygusu açığa çıkarsa da bu merakımızı baltalayacak inanılmaz yoğun bilimsel bilgiler de içeriyor. Kimi zaman bulut ile çıkarımlar yapılıyor kimi zaman da bulutun neden olacağı coğrafi ve meteorolojik sorunlar ele alınıyor. Eğer bu 200 sayfayı atlatabilirseniz sizi müthiş bir 70 sayfa bekliyor diyebilirim.

Bu yüzden ben de kitaba 10 üzerinden 10 veriyorum. Kitabın son sayfaları hem düşündürücü hem de etkileyiciydi.
Bilimkurgu sevenlere şiddetle tavsiye edilir.

37 Beğeni

Kitabın kapaği da sade ve çok güzel, güzel değerlendirmenden de anlıyorum ki, tam benlik bir kitap, zira hem kurgu-bilim, hem gerilim, hem de salt bilim.Yorumunuzdan sonra Kitapyurdu sitesinde sepetime koydum kitabı, Sitede bir yorumcuya yazılan cevap da güldürdü beni :slight_smile:

2 Beğeni

Bu tür insanlar ne yazık ki hala var. Her neyse… Belirttiğim gibi son yetmiş sayfaya kadar sabreden herkes eminim kitabı beğenecektir. Sabredemeyenlere de hak veririm. Çünkü yer yer aşırı derecede bilimsel muhabbet dönüyor.

1 Beğeni

Trivia: Fred Hoyle, aynı zamanda Big Bang terimini astrofizik dünyasına kazandıran aşmış kişilik. :slight_smile:

Black Cloud benim favori bilim kurgu romanlarımdan. Sen ilk 200 sayfasını yoğun bilimsel içeriği yüzünden biraz rahatsız edici bulmuşsun, bense senin aksine kitabın ilk yarısına bayılmıştım. Hele ana karakterin etrafına diğer fizikçileri toplayıp o bulutsu hakkındaki gözlemlerini, Güneş Sistemi’ne varış zamanınını hesaplamasını okumak çok keyifliydi. Bin sayfa da tutsa her bilim kurgu romanında okuyacağım tertip: Bilim adamlarının amacı belli olmayan, tehditkar ve Dünya dışı objeler üzerine sakince, mantık çerçevesinde akıl yürütmeleri.

Bu kalibredeki bir astrofizikçi bilim kurgu yazınca tadından yenmiyor.:slight_smile:

17 Beğeni

Potansiyel olarak anlamsız soru: “being on the order of x degrees” nasıl bir aralığa tekabül ediyor? :thinking:

Normalde “on the order of …” denince benim aklıma ya “order of magnitude” geliyor, verilenin on katından büyük ya da onda birinden küçük olmadığını anlıyorum. Ya da “on the order of x^3” gibi taylor açılımı hata payı benzeri ifadeler geliyor, x^4’ten küçük olduğunu anlıyorum. Bu ifadenin bir açı için kullanıldığını hiç görmemiştim :thinking:

Ki zaten açının ne olduğu uzaklığa, bulutun hızına ve geçen zamana bağlı değil mi? :thinking:

1 Beğeni

Yazar “of the order of” demiş. Deyimin Collins’deki karşılığı:

image

Yaklaşık 30 derecelik bir açıya tekabül ediyor’u karşılıyor.

Kastettiğin “order of magnitude” olayını anladım hocam. Ama OOM’i ben cümlede şöyle kullanırdım: Güneş Dünya’dan x order of magnitudes daha parlak. In the order of/of the order bana matematik dışında normal bir deyim gibi geldi.

Evet, 30 derece hesaplamış. Kitabın devamında dipnot olarak şu hesaplar var. Bunlarla da varış zamanını hesaplıyordu.

1 Beğeni

Hah, fizikçi kullanınca “yaklaşık yav” diye düşünmemiştim. Anladım.

Vov. Bu baya güzelmiş yalnız, bunu takdir ettim. Böyle yazılmasını ben de çok seviyorum, saygılar.

2 Beğeni

Rahatsız demeyelim de benim gibi bilimkurguyu daha çok o son sayfalardaki gibi sevenler için bir uyarı diyelim ona. Rahatsız edici bulsam inan 200 sayfa okumam bırakırdım. Hem her sayfası merak uyandırıcıydı. Sizin dediğiniz gibi biliminsanlarının beraber çözüm aramaları, hesaplamaları ve birbirleriyle sürekli teori üretmeleri kitaba devam etmemdeki en büyük nedendir. Hem o ilk 200 sayfa olmasa böyle bir final de olmazdı eminim. O yüzden 10 verdim. :slight_smile: Ben sadece sabredin ve kitabın ne kadar iyi olduğunu görün demek istedim.

4 Beğeni

Stadyumda recm cezası uyguluyorlardı, ilk kez bu kitaptan duyup ben de çok rahatsız olmuştum ama rahatsız edici gerçekleri de görmeliyiz bence.
Bu arada kitabı 6 puanlık bulduysanız filmine -1 falan verirsiniz heralde :smile:

1 Beğeni

Evet. Kitabın arkaplanında zaten çok şey vardı. Gözünü kapatıp yok sayması olmazdı. Yanlış olanı dile getirmek de bir şey.

Filmi kitabına göre epey yüzeysel kalmış diye duymuştum. :sweat_smile:

2 Beğeni

Evet böyle ince bir kitapdan daha iyi bir film beklerdim.

1 Beğeni


Söğütler / Algernon Blackwood

“Hakiki ölümsüzler hep doğa unsurlarıdır.”
Sayfa; 36

Yapraklar fısıldar, rüzgâr salınarak gezinir; söğütler narin, kırılgan kollarıyla toprağa uzanır. Dikkat et! Gün batımından gün doğumuna kadar geçen sürede Söğütler’in arasında dinlenirken seni ziyaret eden bir şeyler var… Nefesini tut, çadırın kapalı olduğundan emin ol! Rüzgara kulak asma. Gözlerini kapat, zihnini dinlendir. Duyma kulaklarına fısıldananları, görme etrafında gezen gölgeleri… Sustur zihnini, bilmesin öteden seni izleyenleri… Tuna Nehri usul usul yükselir. Durma küçük tepelerde! Uyarılara kulak as! Yoksa Söğütler kalbine uzanır…

Gotik edebiyatın öncü isimlerinden biri olan Algernon Blackwood, genellikle gotik edebiyatın alışagelen motiflerinden olan şatolar, hayaletler, tekinsiz olaylar yerine hâlihazırda bizimle her zaman bir arada olan “doğa”yı ele almayı tercih ediyor. Böyle bir tercihi neden yaptığını daha iyi anlamak için gelin hep beraber onun hayatına ufak bir göz atalım.
Algernon Blackwood 14 Mart 1869 yılında İngiltere’de doğdu. Muhafazakar değerlere sahip aristokrat bir aile tarafından büyütüldü. Maceracı kişiliği onu farklı ülkelere sürükledi. Bu kişiliğinden dolayı hayatının farklı dönemlerinde çeşitli işler yaptı; Çiftçi, barmen, gazeteci, model, keman öğretmeni, özel sekreter, iş adamı gibi. Düşünce dünyası ise zaman içinde başka yönlere doğru evrildi. Hint mistisizmine ve doğu felsefesine ilgi duymaya başlayan Blackwood kendini doğaya verdi. İlk başlarda deneme türünde eserler veren Blackwood, otuzlu yaşlarının sonlarına doğru doğaüstü hikâyeler yazmaya başladı. Başarılı bir kariyeri vardı. Kısa öyküler yazdı, bunları televizyon ve radyo programlarında anlattı. Ondört roman ve çocuk kitapları yazdı fakat bazılarını yayınlanmadı. Öykülerinin birçoğunun merkezine hayranlık beslediği doğayı koydu. Doğaüstü unsurlar hikayelerinin vazgeçilmezi haline geldi. Hatta daha sonraları bu konuya olan özel ilgisinden dolayı “Hayalet Kulübüne” katıldı. Şimdi üzerinde konuşacağımız o ünlü hikâyesiyle 1900-1901 tarihleri arasında Tuna Nehri’nde karşılaşır. O tarihlerde 32 yaşındadır. Yaptığı bu seyahati kurgusal bir şekilde doğaüstü olarak ele alır. Biyografik özelliğe sahip olan hikayesine, masalsı ağaçların ismini verir; “Söğütler”

Hikâyemiz iki arkadaşın kanolarıyla Tuna Nehri’nin yılankavi kıvrımlarındaki gezintisiyle başlar. Yolculuk boyunca yeşil örtünün akıp gitmesini izlerken ağaçlar, çalılar, yapraklar bir zaman sonra insan zihninde başka şeyleri çağrıştırmaya başlar. Doğanın tekinsiz sakinliğinde esen rüzgâr zihinlerine dokunarak doğaya kişilik kazandırmaya başlar. Yer yer doğanın nefesini üstümüze üflediğini düşünürüz. Nehrin kıvrımları bir bir geride kalırken gittikçe kişiselleşen doğa onları sarmaya başlayarak zihinlerinde asla açmak istemedikleri kâbus kapılarını açar ve korkulanları serbest bırakır. Kusurlu zihinler, doğanın huşu dolu nefesiyle gün geçtikçe çarpılırken bilinmeyenin tekinsizliği kalpleri ele geçirir. Görünmeyeni görememek ve dahası realist zihinlerine bir tablo oluşturamamak bilinçlerini mahvetmeye başlar. Anlatım o kadar belirsizdir ki zaman zaman Lovecraft okuduğunuzu bile düşünürsünüz çünkü burada bilinmeyenin betimlenememe durumu vardır ve biz bu yazım tarzını hep Lovecraft’ta görmüşüzdür. Lovecraft’a konu gelmişken bu konuda onun görüşünü söylememek olmaz. Söğütler H. P Lovecraft’a göre tüm zamanların en iyi tuhaf öyküsüdür. Hatta onun değişiyle “doğal korku”dur. Blackwood aynı zamanda H.P. Lovecraft ve Arthur Machen’la da çağdaş birisidir. Edebiyatın kozmik dehşet ustalarının birbirlerini etkilememesi imkansız olurdu heralde. Bu anlatım tarzında ise bir şeyler vardır, korkunçtur, korkmuşuzdur, dehşete kapılmışızdır, tanımlayamayız bile, asla olduğu gibi de anlatamayız. Sadece neler hissettiğimizi en iyi şekilde anlatabiliriz. Ya da bize neler hissettirdiğini… Blackwood da bu anlatımıyla bizi öykü boyunca germeye devam eder.
Gelişen olaylarla beraber kahramanlarımız daha sonraları nehrin oluşturmuş olduğu adalara doğru ilerler. İnsan doğası gereği uyarılara yeterince kulak asmaz ve yasaklı olana içten bir çekim duyarak başını belaya sokar. Nehrin oluşturduğu bu adalardan uzak durmaları gerektiklerini bildikleri halde onlardan geri duramazlar, hatta kahramanlarımız kendi kendilerine bu adaların güvenli olduğuna ikna etmek için şöyle derler:

“Bu Macarlar her türlü zırvalığa inanırlar; Bratislava’daki satıcı kadının bizi burası beşeri dünyanın dışından türlü türlü yaratıklara ait olduğu için kimsenin asla buraya gelmediği konusunda uyardığını hatırlıyor musun? Herhâlde perilere, doğa tanrılarına, hatta belki iblislere inanıyorlardır”
Sayfa; 18

Hikâye boyunca rüzgârı ve durmadan uğuldayan söğütleri işitiriz. Söğütlerin ise derdi daha başkadır çünkü onlar oradaki ruhani varlıkların sembolü kılınmıştır. Hikâyenin ilerleyen kısımlarında kendilerini bekleyen, dehşetle karşı karşıya kalan kahramanlarımızın iki seçeceği vardır; ya bu yolculuğun sonunda kurban olacaklardır ya da başkalaşacaklardır çünkü her şey içlerindeki ya da bilinçlerindeki seslere bağlıdır. Yer yer hikayeyi bize anlatan baş karakterimiz olaylara gerçekçi bakmaya çalışsa da İsveçli arkadaşı, bu konuda gözünü açması için ara ara onu uyarır. Bize oyun oynayan zihnimiz miydi? Yoksa her şey korkunç bir rüyadan fazlası mıydı? Nehirde batıp çıkan şeyler su samuru muydu yoksa oradaki tanrılara kurban edilen cesetler miydi? Hem her şeyi gördük ama her şeyden emin de değiliz.
Rüzgâra kulak verin, onu dinleyin ama dediklerine kulak asmayın. Ve unutmadan;

"Zihinlerimizin korkumuzu ele vermesine müsaade edersek kayboluruz, ebediyen kayboluruz.”
Sayfa; 58

16 Beğeni