Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Şu kısımlar özellikle cazip geldiyse Black Stone Heart serisine bir göz atabilirsiniz.

Ayrıca elinize sağlık, öyle bir anlatıyorsunuz ki devam edesim geldi yarım bıraktığım yerden. :slight_smile:

2 Beğeni

Benim de aklıma direkt K geldi. Tavsiye etmek aklıma gelmedi :sweat_smile:.

Bu arada Savaşkıran da BSH’yi andırıyor ya da BSH, Savaşkıran’ı andırıyor artık ilk kim yazdıysa.

2 Beğeni

K Severler Derneği’ni nası büyütücez o zaman? :sweat_smile:

Ben daha Parlayan Sözler’e başlayacağım Kehanet Sanatı’nı bitirip, bir de Savaşkıran diyosun. :dizzy_face:

2 Beğeni

Hemen kontrol ettim de yazar tanıdık fakat kitap öyle gelmedi diğer serisini görmüştüm daha önce. Teşekkürler ederim öneriniz ve güzel sözlerinizden dolayı :blush:

2 Beğeni


Yaşamaklar - Caner Almaz

Ayfer Tunç’un Aşıklar Delidir romanı için şunları yazmıştım:
“… yapay ağızlarla, hayata dair büyük sözlerle konuşuyor roman kişileri. Kitschliğe varan benzetme ve eğretilemelerle dolu kitap. Sürekli komik bir melankolinin içindeyiz. … kitapta o kadar çok “yapma” acı var ki insan rahatsız oluyor … Merak unsuru yaratmak artık niteliksiz eserlerde bile kolayca ulaşılabilen bir amaçken bu romanı bitirdiğimde elimde kahırdan başka ne kaldı bilmiyorum.”
Yazının tamamı için:

"Yaşamaklar"ın fazlası var eksiği yok.
Kitabın ilk sayfasında bizi saçma sapan konuşan bir roman kişisi karşılıyor: Kenan. Kenan Korece öğrenme sevdasından, klarnet çalma isteğinden, rüyalarından falan bahsediyor. Korece klarnet çalabilme isteğini, rüyalarını Korece görme arzusunu da ekliyor. Okur olarak neyse diyoruz, belki ilerde bu ilgiler hikayede önemli rol oynayacaktır, sabredelim.

Sonra Kenan bir kafede klarnetini çıkarıp tam bir salak gibi alıştırma yapmaya başlıyor. Yani kafenin orta yerinde neredeyse hiç klarnet çalamayan bir adam insanları rahatsız ediyor. Öyle olunca kafe sahibi bir garsondan onu uyarmasını istiyor. Garsonumuz Füsun, Kenan’ı uyarıyor ama içine de dert oluyor, mesai bitiminde Kenan’ın masasına oturup özür diliyor, sonra tanışıyorlar, sevgili oluyorlar falan filan. Ve ne Korece ne klarnet hikayenin kalanında önemli bir rol oynuyor.

Kenan ve Füsun’un aşkları öyle havada ki ayrılıkları zerre etkilemiyor bizi. Çünkü onların aşklarını okumadık. Kenan "Füsun çok güzel, Füsun harika, onu çok seviyom"dan başka bir şey demediği için ilişki sahici bir hal alamıyor. Yazarımız Caner Bey, roman kişilerinin kişiliklerini ve aralarındaki ilişkileri göstermekten çok anlatıyor. Offf dedirtecek kadar çok anlatıyor. Caner Bey hiç susmuyor, o ne hissetti bu ne düşündü hepsini detaylıca biliyoruz ama ortada eylem yok. Yarım yamalak inşa edilmiş, klişe ve kof itkilere hareket eden (daha doğrusu duran) bu kişilere inanmıyoruz, onlara yakınlık kurmuyoruz, duygudaşlık hissetmiyoruz.

Herkes bir elem yarışına girmiş, ortalık acı deryasına dönmüş ama okur olarak kirpiğimiz bile titremiyor çünkü bu acılar sahici değil. Aşklar da öyle. Her şey çok yoğunmuş gibi sergileniyor ama o kadar seyrek ki okura geçmiyor.

Zaten tüm bunları bize aktaran dil de çok kötü. Caner Bey çok yaşlı benzetmelerle, antik eğretilemelerle kuruyor dilini. Bazen de düpedüz saçmalıyor:
“Herkesin yaraları vardır. Yaraların herkesi yoktur.” s. 77
“Bastırdığım, bilincimin altına gönderdiğim her duygu, düşünce, hırs, hınç tatil öncesi kapanmayan bavullar gibi ortalığa dökülüp saçılmıştı birden.” s. 99

Kitabın ne kadar kötü olduğunu gösterecek daha onlarca örnek var ama ben yoruldum. Canım da sıkkın.

10 Beğeni

Linn Ullmann’ın kaleminden çıkan Huzursuzlar’a bir inceleme yazdım; kitaba bayıldığım için gılgamış destanı yazmış olabilirim :melting_face:

https://www.instagram.com/p/DLIg5mgsaE0/?igsh=MmwzbzBlbzAyMm9s

10 Beğeni

Tad Williams - Stone of Farewell

Tad Williams’ın Memory, Sorrow and Thorn serisindeki ikinci kitabını da keyifle okudum. Eski bir seri olduğu için fantastik edebiyatta görmediğimiz yeni bir husus içermiyor belki ama hem yazarın yazım tarzını hem de oluşturduğu hikayeyi çok beğendim.

Bu kitapta ilk kitabın kaldığı yerden devam ediyoruz. İlk kitabın ana karakteri Simon isimli karakterdi ve kitabın yaklaşık %80’ini onun gözünden okumuştuk. İkinci kitapta da Simon ana karakter ama ilk kitaptaki kadar baskın değil, bu kitapta birbirinden ayrı yollarda ilerleyen çok sayıda farklı karakter var ve bu farklı karakterlerin gözünden yazılan bölümler daha homojen dağılmış durumda.

Seride iyi ve kötü karakterler çok net bir çizgiyle birbirinden ayrılmış. Kötü karakterler her şeyleriyle tamamen kötüler. İyi karakterler ise kusursuz olmasalar da, kendileri için iyi bir sonuç doğurmayacak olsa bile en onurlu davranış ne ise o şekilde hareket ediyorlar. Bu kısımlar serinin klasik fantastik edibayata daha yakın olduğu kısımlar. Bununla birlikte, klasik fantastik eserlere göre daha karanlık ve sert bir anlatımı olduğunu ve bu açıdan da modern fantastik edebiyatla daha çok benzeştiğini söyleyebilirim.

Yazar çok fazla twist ya da sürpriz kullanmayı tercih etmiyor, bu yüzden beklenmedik bir olayla pek karşılaşmıyoruz kitabı okurken ama nadiren kullanılan twistlerden birine denk geldiğimizde de bu sebeple etkisi daha fazla olabiliyor.

İlk kitabı okuduğumda forumda yine yorum paylaşmıştım ve eski bir seri olduğu için Türkçeye çevrilmesini beklemediğimi belirtmiştim. Yorumu yazdıktan 1 gün sonra İthaki’nin editörü serinin ilk kitabının kapağını hikayesinde paylaşmıştı. Bunun üzerinden 3 ay geçti ama kaçırmadıysam İthaki’den başka bir paylaşım gelmedi, belki yine tetiklerim diyerek totem yapmak istiyorum, bu serinin çevirisi gelmez. :slightly_smiling_face:

20 Beğeni


Hadrian hiç olmadığı kadar güçleniyor fakat bunun sonucu neyi doğuruyor? Seriye biraz daha politik yön katılıyor bu kitapla beraber. Hadrian’ı kendine tehdit görenler bu sefer imparatorluğun kalbinden doğuyor.

Kitabın yarısına kadar politik çekişmeler ve beklemeler vardı ama tabii aksiyonla şenlendirilmiş şekilde. Niye böyle yapıyorsun diye karaktere kızdığım çok yer oldu :rofl: İkinci kitapta gerçekleşen büyük bir olay yüzünden hem fazlaca takipçi kazanırken hem de ona inanmayan çok insan çıkıyor. Gerçekten öyle misin sorusunu pek çok yerde okuyoruz.

Bana göre kitabın en can alıcı noktası %70lik noktasından sonra başlıyor. Oyun kurucuların, bu büyük satranç tahtasının 2 tarafındaki oyuncuların sandığımızdan daha farklı kişiler olduğunu tam anlamıyla görüyor gibiyiz. Hadrian’ın başına ikinci kitapta gelen olayın neden olduğunu ve gelecek olaylara nasıl etki edeceğini okuyoruz. Doğrusu beni aşırı heyecanlandırdı çok değişik yönlere çekiliyor gibi seri :rofl:

“Doğruya ulaşmak için her şey mübahtır” düşüncesi var gibi biraz. Bu yüzden karakter aslında olmak istemediği karaktere bürünüyor gibi ucundan.

Bu kitapla beraber küçük bir göldeyken kendimi denizin ortasında bulmuş gibi oldum. Çok güzeldi ve aşırı heyecan verici. Diğer kitabın çok daha çekişmeli olacağını tahmin ediyorum.

16 Beğeni

Resident Evil Umbrella Conspiracy’yi okudum.

Umbrella Conspiracy ilk oyunun hikayesinin romanlaştırmış hali. Resident Evil 1, Bravo Team’in helikopteri ile iletişimin kesilmesi üzerine, Alpha Team’in helikopterin son görüldüğü yer olan Racoon şehri ormanlarına gitmesi ve burada saldırıya uğrayıp Spencer Malikanesine sığınması ile başlıyordu.

Yazar hikayeyi hem karakterlere hem genel atmosfere dair bir giriş niteliği taşıması için bunun biraz daha öncesine, Racoon City’de yaşanan aydınlatılamamış cinayetlerin brifinginin verildiği RPD binasında başlatıyor. Oyunun hemen hemen tüm önemli anları diyebileceğimiz sekansları ve bulmacaları da görmek beni okurken çok eğlendirdi.

Kendi içinde ufak tefek eksikleri ve tekrara düştüğü yerler olsa da ben genel anlamda gayet beğendim. Okurken öyle fan söğüşlemek için sallapati yazılmış bir iş hissi kesinlikle vermiyor.

11 Beğeni

Resim

Hay bin Yakzan - İbn Sina / İbn Tufeyl

Hay bin Yakzan, asıl metni bugün elimizde bulunmayan Yunanca’dan Arapça’ya çevrilmiş Salaman ve Absal’a dayanıyor. İbn Sina bu eserden esinlenerek Hay b. Yakzan’ı yazmış. İbn Sina’nın eseri daha kısa ve soyut, ayrıca sembolizmlerle bezeli. Dipnotlarla beraber okumak birazcık yordu. İbn Tufeyl’in Hay’ı ise daha uzun. Felsefi bir eser ama daha çok mistik yönü ağır basıyor. Eski çeviri nedeniyle okumayı sıkıcı buldum. Ağır şekilde ilerleyebildim.

Kitap ilk robinsonad roman /adasal roman özelliği taşıyor. Issız bir adaya bebekken bırakılan Hay burada bir ceylan tarafından büyütülür. Gözlemler, deneyler yapar. Bilgiye ulaşır. Issızlığın ortasında düşünür. Düşünerek yaratıcı bilgisine ulaşır. Bununla da yetinmez. İnsan-ı kamil olmaya çalışır.

Kitabı okurken beni düşündüren esas şey dil olmadan düşünmek mümkün olabilir mi bu oldu. Eseri daha sade bir çeviriyle okumak isterdim.

13 Beğeni

Isabel Allende kaleminden çıkan “Violeta” hakkında yazdıklarım :writing_hand:t2:

https://www.instagram.com/p/DLU52TCoyjg/?igsh=MXRnOWtmam1pdTBtcg==

9 Beğeni

:open_book: Barış Uygur - Feriköy Mezarlığı’nda Randevu

Okuru sürükleyen, şaşırtan ve arada hafifçe sarsan bir polisiye kitabı.

Başroldeki Süreyya Sami, eski polis, şimdilerde işsiz. Ne idealist, ne kahraman; hayatın kenarında, dibe vurmuş bir taş gibi. Ama taşın altında bir hikâye gizli. Süreyya, kaybolan bir kadının peşine düşüyor ve biz de onunla birlikte İstanbul’un kenar sokaklarında, insanların karanlık yüzlerinde dolaşmaya başlıyoruz.

Kitap, baştan sona bir solukta okunacak türden; temposu yüksek, dili akıcı ve olaylar arası geçişler dengeli. Derinlik arayan okur için belki yoğun felsefi ya da psikolojik katmanlar sunmuyor. Hayatın sokak aralarından geçen bir kurgu. “Çerezlik” diyebileceğimiz türden bir kitap.

Kitabın dili içten ve abartısız. Herhangi bir süslemeye gerek duymadan akıyor. Olay örgüsü ise beklenmedik hamlelerle örülmüş. Tahmin etmekte zorlandım -becerdiğim söylenemez, özellikle de son kısmını- ve sonuna kadar merak ederek okudum.

8 Beğeni

Manzoni’den “Nişanlılar” ve bu kitap hakkında yazdıklarım:

https://www.instagram.com/p/DLfHI3Goz5u/?igsh=OTg4ZHA3amk4ZTV4

12 Beğeni

Engereğin Gözü - Zülfü Livaneli

Engereğin Gözü, 1996 senesinde yayımlanmış. Livaneli’nin yazmış olduğu ilk kitap olmasa da yayımlanmış olan ilk kitabıdır. Kitap, Habeşli bir haremağasının ağzından anlatılıyor. Anlatıcı Afrika’dan çocukken köle yapılmak üzere kaçırılan, hadım edilen ve Osmanlı hareminde haremağalığına dek yükselen bir adamdır. Olayların anlatımının yanında, anlatıcının hayatta kalabilmek için ne şekillerde uğraş verdiğini, dalkavukluklar ettiğini de görüyoruz.

Kitabın anlatımı oldukça akıcı olsa da dilini basit buldum. İlerledikçe ve olayların içine dalındıkça duygusal yönünü hissettim. Haremde cariyelik, iktidar hırsı ve beraberindeki ölüm korkusu, insan duygularının çeşitliliği gibi konular gösteriliyor. Tarihsel yan bu romanda arkaplanda kalmış. Kitap çizimlerle de süslenmiş, güzel olmuş.

Anlatımı pek sevemedim ancak haremdeki kadınların durumunu, sarayda daima olan ölüm korkusunu okumak tüyler ürpertici bir histi. Kafese kapatılan ve deliren padişahtan, tahta çıktığında ilk iş 19 kardeşini öldürmek olan bir padişahtan isim vermeden bahsediyor. Anlatıcı olayları belli bir düzenle de vermiyor. Yazar, kitaba tarihsel bir roman da demiyor.

Yazardan okuduğum ikinci kitaptı. Güçlü işlenmiş duygusal yönünü sevdim.

Puanım: 6/10

Kitaptan bazı alıntılar:

On dört yaşında evinden, ailesinden koparılarak girdiği harem hayatını, yüzlerce kadınla birlikte paylaşarak ölene kadar sürdürmek zorunda kalan ve o duvarların ardını hiçbir zaman görmeyen kadınlara içim parçalanırdı.

Harem bir ağlama ve hüzün dünyasıydı. Dışarıdakilerin hayalini süsleyen, hatta Halsburg elçisini şairane aşklara sürükleyip aklını kaçırtana kadar zorlayan harem, hiçbir zaman güzel kadınların birer kuğu gibi süzüldüğü, aşk, şarkı, raks cenneti değildi.

Herkes bir ölüm görür. Zavallı Şehzade ise binlerce kez ölümü yaşamıştı.

Kimilerine eksik bir adam gibi görünsem de, yüreğim biliyor ki, şu anda dünyada, yaşamının anlamına varmadan kader rüzgârının önünde sürüklenip giden milyonlarca kişiye göre fazlalıklarım da var.

13 Beğeni

1928’den 2021’e uzandığı taahhüt edilen ikinci cildini inceledim kitabın bu saate kadar. 2021 denmesine karşın aşağıdaki isimler hiç yoktu:

Philip Kerr
Sebastian Fitzek
Wulf Dorn
John Katzenbach
Camilla Lackberg
Tana French
Alex Michaelides
Stieg Larsson

Sadece seri kitapları basılan yazarlardan örnekler bunlar. Bugün için kitaplık kurmak isteyecek okura bir şey sunmuyor. Yüzde doksanı sahaflarda kalmış, bu yüzden kendi de çevirilerden memnuniyetsiz Erol Bey, Dan Brown ve Grange için -olumsuz yönde- görüşler ortaya koyarak polisiyenin saygınlığını korumak istemiş ama ortada güncel bir havuz yok! Kitabın adında 2021 yazmasa tamam diyeceğim. Birkaç ayda araştırılıp eklenebilirdi bunca isim. Yayınevi de yazar da gerek görmemiş. “Ne…ne…” bağlacının yanlış kullanımı gibi örneklerin gözden kaçması teknik ayrıntı. Kapsam olarak, yine, yabancı muadillerin fersah fersah gerisindeyiz. Kaliteyi "basılan karakter sayısı"ndan ibaret gören yerli okur-yazara bunu nasıl anlatırsın ayrı mesele, ama kitap iddia ettiği tarihçeyi oluşturmaktan çok uzakta. Şöyle diyeyim, çizgi roman deyince Abdülcanbazları önünüze sunan eski topraklarla aynı kafa. Bireysel bir doyum, o kadar. Şu gün için bile 20-25 senesi eksik iken, rafınızda 10-15 sonra 80’lerin Ana Britannica’sı gibi kalacak bir kitaba sahafta 4-5 bin, yayınevinde 1500 TL para istenmesi de akıl karı değil. Önce mantalite, işe saygı anlayışı değişmeli. Belki ondan sonra nitelikli, evrensel kalitede çalışmalar görebiliriz.

6 Beğeni

Yan Yana Durduğumuz Zamanlar ve incelemem:

https://www.instagram.com/p/DL5KkPyoRI_/?igsh=cDd2Zml1djM1YzFr

9 Beğeni

Kehanet Sanatı - Wesley Chu

Kehanet ile belirlenmiş, koca bir ulusun kaderini taşıyan seçilmişin aslında toy bir genç olması ve onun gelişimi sırasında yaşayacaklarını okumak başta ilgi çekici gelse de gerek hikayenin şekillenişi gerekse işlenişi ile bu ilgimi kısa zamanda kaybettim. Yazım kalitesini zayıf buldum, hikayenin birbirine bağlanıp çözümleneceği noktalarda da çok fazla rastlantısallık mevcut. Mantığa oturmadan çat diye oldu/bitti ye gelen yerlerin fazlalığı bir yerden sonra dikkatimi azaltarak sadece olayların nereye bağlanacağını görme durumu bıraktı bende.

Hikayeyi üç farklı gözden okurken Taishi hariç hiçbir ana ve yan karakterin ilgimi çekmemesi de negatif yanlarından biri oldu ki Taishi’nin motivasyonu ile de ciddi sıkıntılarım var ama Chu ne dediyse kabul edip okumak lazım bu kitabı :slight_smile: Yoksa takılacağınız her nokta bir soru işareti daha koyuyor kafaya ve bunlar birikerek artıyor. Jian ana karakter olduğu için karakter gelişimini okumak bir derece okey olsa da hikayenin Sali gözünden anlatılan Katuia kısımları aslında en ilgi çekici olanları. Ancak o kadar boşluklu ki, en sevmediğim bölümler belki de. Hele kitabın yarısından sonra dahil olan suikastçi Quisami’nin neden ana karaktere dönüşüp onun da POV bölümlere sahip olduğunu bir türlü anlamlandıramadım. Ya karakteri daha erken sokmak lazımdı ya da belki sonraki kitapta bu rolü vermek lazımdı anlatımda.

Negatif kısımlara fazla değinmiş oldum ancak aslında ortalama bir kitap diyebiliriz, boşlukta değerlendirilebilecek bir kitap. Uzak doğu ve Çin kültürüne merakı olanların, bu kültürü temel almış bir fantastik uyarlamadan alacağı zevk benimkinden daha fazla olabilir. Eksikparça’nın kötü editörlüğüne rağmen ( çeviri karşılaştırmadım ancak o da sorunlu olabilir ) anlatımı akıcı olması da bir diğer artısı. En pozitif kısımları dövüş sahneleri olabilir, yazarın eski bir Stunt oyuncu olmasının da etkisi ile dövüşlerin anlatımdaki görselliği zihinde canlandırıcı olmuş. Son 100 sayfada aksiyon da artıyor biraz. Yine de hikayeyi kurtarmaya yetmemiş maalesef.

Seriye devam etme adına benim ilgimi kendinde toplayamadı. Eski Çin/uzak doğu kung-fu filmlerini seven, Crouching Tiger, Hidden Dragon tarzı aksiyonlu filmlere sevgisi olanlara önerebilirim.

16 Beğeni

Muhteşem Limon Ağacı - Juan Jose Saer

İncelemem: Marceline Proust 🌺 on Instagram: "‘’Gün ağarıyor, onunsa gözleri açık zaten.’’ Arjantinli yazar Juan Jose Saer ile ‘’Muhteşem Limon Ağacı’’ sayesinde tanıştık, yazardan okuduğum ilk kitaptı, son da olmayacak. Çünkü tasvirleriyle her satırını hayalimde daha canlı kılan bu kitaba bayıldım. Sevdiğim yönü yalnızca tasvirleriyle sınırlı değil üstelik. Çiftçi Wenceslao, yılın son gününü ve o akşamı akrabalarıyla geçirmek ve kutlamak için komşu adaya gidiyor. Kalabalık bir ailenin üyesi olan Wenceslao, büyük aile masasındaki yerini alırken o masaya ait iki sandalye boş kalıyor: Oğlu ve karısı yoklar. Çünkü oğlu altı yıl önce öldü, karısı da hâlâ onun yasını tutuyor. Wenceslao güne başlarken kitabın tek bir günü anlatacağından habersizdim. Ulysses tarzı gibi olmuş sanki, tabii Joyce kadar uzun bir kitap kaleme almamış Saer. Ulysses gibi çok sıcak bir günde geçiyor eser, ama o günden daha sıcak… Bir de Odysseus’un ‘’eve dönmek’’ motifi işlenmiş bir yerde, bir türlü o ölümün kasvetinden çıkamayan bu çift için anlamlı bir detay olmuş ‘’eve dönmek’’. Betimlemelerin kurguya yansıtılışı, anılarla sanrıların, gerçek ve hayalle iç içe geçmesi, zamanın yavaşlığı, kaybolana duyulan özlem, acılarla yoğrulan yasın her şeye sinmesi, bellek ve hafızanın dolambaçlı yolları gibi durumlar bütün şiirsellikleriyle kitabın sayfalarını doldururken bir tragedya okuyormuşum gibiydi her şey. Herkese hitap edebileceğini düşünmediğim bir kitap, çünkü anlatıda her şey karmaşıklığını koruyan bir yapıya sahip. Belli bir olay örgüsü de yok, tam benim sevdiğim tarzda bir eser tabii ki. İçinde bulduklarımla anlamlandırmak zorunda kalıyorum ve her şeyi sırasıyla değil de köşede bucakta kalmış bir cümlede öğrenmek çok çarpıcı bir okuma deneyimi sunuyor bana. Ayrıca ‘’zaman’’ kavramının kitapta edindiği yer çok hoşuma gitti. Yüzeysel bir bakış attığımızda sıradan görünen tek bir günün aslında derinine inildiğinde, insanın yaşamından hiçbir zaman kopmayacak olan mutsuzlukların, acıların, kederlerin ve dertlerin ininde buluyoruz kendimizi. Ve yazar, anlatısında bunları yaşamış gibi bir izlenim yaratıyor. İyi ki okumuşum… #muhteşemlimonağacı #juanjosésaer #jaguarkitap #kitapyorumu #lirikroman #edebiyat #kitap #kitapalıntıları"

7 Beğeni

Bu zamana kadar okumadığım için hep eksik hissettiğim ama nedense hep uzak durduğum bir kitaptı. Çoğu distopya-ütopya kitapları gibi tek taraflı değil de tüm tarafları kapsayan bir şekilde anlatması ve bana göre tarafsız kalması bu kitabı diğerleri öne çıkarıyor. İdeal gözüken her yapının aslında içinde bir çürümüşlük olduğu ve ideal düşüncelerin kişinin tamamen bulunduğu konuma göre değiştiğini, birisinin cennetinin diğerinin cehennemi olmasını vurgulaması da çok değerli. Üzerinden yıllar geçse de hala geçerliliğini koruması ve barındırdığı distopyaların da artık distopya hissiyatı vermemesi, o noktaya çok yakın olduğumuz hissi çok korkunç. Bu kitaptaki tek sıkıntı finali okuyucuya bırakması, keşke bu hikayenin sonu bana bırakılmasaydı. Şu anda meraktan içim içimi yiyor.

18 Beğeni

Genç Bir Köy Hekimi - Mihail Bulgakov

İç dökmeli ve sağlık sektörünün acı gerçeklerini ele alan bir kitap incelemesi:

https://www.instagram.com/p/DME_o7xILpp/?igsh=MWZ3YjJiamFqaHF6Nw==

10 Beğeni