Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Hey gidi Işıktını ne kader be. :slight_smile:

3 Beğeni

Cosmere’in delikanlıları arasında sayarız kendisini.

3 Beğeni

Aslında yazacak şey çoktu Savaşkıran için ama yorumları spoiler vermeden yapmaya çalışıyorum ki okumayanların tadı kaçmasın :smile: .

Ama binlerce nefesi olup dili olmadığı için kullanamayan tanrıyı iyileştirince bence o dünyadaki dengeyi biraz şaşırmış olmuş :smile: Bu dengeyi yeniden tutturacak bir devam yazmak zor diye düşündüm kitabı bitirirken. Bakalım, umarım devamı gelir de görürüz :smile: .

3 Beğeni

Bu arada bu konuyla ilgili ufak bir bilgi de vereyim Susebronun sahip olduğu nefes sayısı konuşmadan ve dokunmadan büyü yapma imkanı sağlıyor aslında. Ama tabii şaşkın Susebronun bundan haberi yok, nasıl yapılacağını bilmiyor.

2 Beğeni

“Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk” ve bu güzel kitap hakkında yazdıklarım :writing_hand:t2:

Yorumum:

https://www.instagram.com/p/DJ_aNhcI2Fv/?igsh=MTgwejRqcjdoZGFzYg==

18 Beğeni

Kitap_20200321112134369802

Dylan Dog - Görünmeyenin Hatıratı & Derinlerden Gelen

Dylan Dog külliyatının en beğenilen iki sayısını sona sakladım. İlki, bu kitabın giriş macerası: H.G. Wells’in The Invisible Man’inden yola çıkıp Jack the Ripper’dan The Unforgiven’a zengin bir referans yelpazesi sunan hikayede iç monolog anlatısı tercih edilmiş. Alışılageldik fumetti havasından daha gösterişli.

İkinci macera da bir çeşit Psycho çeşitlemesi. Ama içinde yine bir başka karakter daha barındırmasıyla (Hitchcock da ikilikleri çok sever), Solomon Grundy, Killer Croc ve Batman Returns’ Penguin’i konuk eden Gotham lağımlarını bizlere hatırlatıyor.

Hitchcock’un uyarlamasına da saygı duruşu ihmal edilmemiş.


Tema ve bütünlük korunduğu için iki maceralık kitaba 3.5 üzerinden,

unnamedunnamedunnamedunnamed

3 Beğeni

Çakırcalı Efe - Yaşar Kemal

Bir Egeli olarak, Çakırcalı Mehmet Efeyi anlattığı için merakla okudum. Ege’de Efeler halk tarafından çok sevilir. Efeler ve Zeybekler, Osmanlı’nın otorite boşluğunda ortaya çıkan eşkıyalara karşı halkı koruyan kişilere denir. Ege’de efe ve eşkıya aynı anlamda kullanılmaz. Kitaptan öğrendiğime göre halkın canına, malına göz diken eşkıyalara çalıkakıcı deniyormuş. Efeler; gariban halkı koruyup gözeten, köprüler yaptıran, fakir gençleri evlendiren, zengin ve zalim olanın malını alıp fakirlere verenlere denir…

Çakırcalının bir Efe olan babasının öldürülmesiyle intikam almaya zorlanması, istemeden efe oluşu, dağlara çıkması, halkı koruyuşu, evlilikleri ve sonrasında olanlar anlatılıyor. Anlatım yoğun, bazen akmıyordu, bazı bölümleri ise sevemedim. Gerçek bir yaşam öyküsü. Yaşar Kemal, Çakırcalıyı öldürdüğü söylenen müfrezenin kumandanı Rüştü Kobaş’ın ve diğer tanıkları anlattıkları doğrultusunda oluşturulmuş metinmiş…

Sabahattin Ali’nin Çakıcı’nın İlk Kurşunu adlı öyküsü de Çakırcalı Mehmet Efe’yi anlatıyormuş. Ayrıca İzmir’in Kavakları(Ödemiş’in Kavakları) türküsünde de Çakırcalı’dan bahsediliyormuş.

16 Beğeni

0000000330435-1

Dylan Dog - Ölümle Oyun, İki Kere Yaşayan Adam

Serinin en iyi macerası sayılan ilk bölümü sona saklayıp önce diğer macerayı okudum. İki Kere Yaşayan Adam, biri hayatta diğeri mezarından çıkmış iki benliğin Alacakaranlık Kuşağı öyküsü misali, cinayet zanlısı olmalarını ve kimin kim olduğunun bilinmezliğiyle kuşanıyor. Orta halli bir sayı, yine de ilkinin “ölüm” temasına uygun.

unnamedunnamedunnamed

Ölüm Oyunu ise benim hayallerimi gerçekleştiriyor çünkü Yedinci Mühür’ü meşhur satranç tahtası önündeki tanıtımıyla ilk gördüğümde tüm filmin bir satranç maçı etrafında şekillendiğini düşünmüştüm. Nihayet böyle bir macera önümüze sunulmuş. Komaya giren bir iş adamı, Ölüm ile pazarlığa girer: Kazanırsa hayata dönecek, kaybettiği her taş içinse tanıdığı birini kurban verecektir. Nefis bir sayı. Tadında da sonlanmış. Daha iyisinin çizileceğini düşünemiyorum. Tek bir sayı alıp saklamak isteyenler varsa, hedef bu cilt olmalı.

unnamedunnamedunnamedunnamedunnamed

Böylece ben de MM ve DD sayılarımı bitirdim, geriye kaldı 4 cilt Başka Yer’den Hikayeler ve ikilinin önceden yarıladığım ortak cildi. Kitap almamak için güzel bir oyalanma süreci oldu, İtalyan dostlarımıza teşekkür ediyorum.

3 Beğeni

Felâtun Bey ve Râkım Efendi - Ahmet Mithat Efendi

1875 yılında ilk kez yayımlanan bu kitap Tanzimat dönemi eserlerinden biridir. Batı ve Doğu kültürlerinde yetişmiş, birbirine taban tabana zıt iki karakterin doğal olarak yine zıt olan hayatları anlatılıyor.

Felâtun Bey, Alafranga özentisi babanın yine Alafranga olan oğludur. Bir mirasyedi olarak züppe bir görünüm sergiler ama en azından göründüğü gibi olan bir adamdır, kendisini gizlemez. Onun tam zıddı olan Râkım Efendi ise fakir ve öksüzdür. Annesinin ve dadısı Fedai’nin elinde büyümüş, durmadan çalışmıştır. O ise doğuyu ve yazara göre ideal olanı temsil eder. Ama o aynı zamanda saman altından su yürütür. Yaptıklarıyla beni şoke eden o oldu.

Eserde cariyelik/kölelik kavramlarına, Râkım Efendi’nin mal gibi satın aldığı Canan isimli kız üzerinden değiniliyor. Avrupalılar onun cariyeliğine pek şaşırıyorlar. En son moda giysiler giymesi, pahalı mücevherler takması, istediği dersleri efendisine aldırmasıyla adeta sığ şekilde özgür oluyor gibi lans ediliyor. Kitabın anlatımı bazen yazarın araya girmesiyle baltalanıyor, kesintiye uğruyordu. Pek sevmediğim bir kitap oldu. Eserde asıl eleştirilen yanlış batılılaşma mıydı emin olamadım. Râkım Efendi, Felâtun Bey’den daha nahoş biriydi ama yazar bunu kabul etmiyordu.

Sefile - Halit Ziya Uşaklıgil

Halit Ziya, yirmili yaşlarındayken yazmış Sefile’yi. Sefile; Osmanlı döneminde düşmüş kadın, aşağı gibi anlamlarda kullanılan bir kelimeymiş. İçeriği nedeniyle dine aykırı görüldüğünden o dönem kitaplaştırılmamış. Eser bir gazetede tefrika halinde yayımlanmış. Sefile, kitapta verilen bilgilere göre Ahmet Mithat Efendi’nin düşmüş kadın konusunu işleyen “Henüz 17 yaşında” romanının antitezi olarak görülüyormuş.

Kitabın ana karakteri Mazlume isimli bir dilenci kızdır. İyi giyimli, yaşlıca bir hanım bu kızı yardım etmek niyetiyle evine alır. Böylelikle, kimsesiz kızın zaten sefil olan hayatı daha da aşağılara düşer. İkbal, İhsan karakterleri de hikayeye dahil olur, olaylar ilerler.

Kitap büyük bir beklentiyle okumadım. Anlatımı gayet akıcı buldum. Olayların anlatımında günümüzden geçmişe zamana ve başka anlatıcıların bakış açılarına geçişler oldu. O ara bana ana karakter ana karakter olmaktan çıktı gibi geldi.

Kitabı okurken aklıma takılan bir soru vardı, neden bu kitapta hiç iyi kimse yoktu, üzücüydü… Sonra kitabı bitirip önsözde yazılanlara bakınca Halit Ziya’nın hep kötü hayatları anlattığını okudum…

22 Beğeni

O kısımlarda ben de sinir oldum. Cariyeliği öyle allayıp pullamış ki Sergüzeşt’i okumasak şu dönemde özeneceğiz. :slight_smile:

Sihirli bir değnekle zamanda geriye gidip “Tamam Mithat Bey, madem kölelik bu kadar süper, sizi köleye dönüştürelim buyurun,” desek değneğin menzil alanından çıkana kadar topuklarını vura vura koşardı.

5 Beğeni

Işık Tanrısı

image

Büyünün bilgi ile anlamlandırılarak bilim olması. Veya bilgi olmadığında bilimin büyü sanılması. İşte Zelazny’nin Işık Tanrısı kitabı…

Işık Tanrısı, bilgiyle önümüzün aydınlanacağını ve bilgisizliğin yalnızca bir süreç olduğunu kendine öz olarak kabul ediyor ve bu özü kelimelerin gücüyle gösteriyor. Sanırım buna en güzel örnek kitabın kendisi olacağından buraya kitabın daha en başında bulunan bir paragraftan ufak bir kısım koymak istiyorum;

“Pusulanın dört yönünü mantık, bilgi, hikmet ve bilinmeyen oluşturur. Bazıları bu sonuncu yöne doğru eğilir. Diğerleri ise üzerine gider. Onun önünde eğilmek diğer üç yönü gözden kaybetmek demektir. Ben bilinmeye teslim olabilirim, ama bilinemeyene asla.”

Özellikle son cümlenin bilimin ışığında yürümeyi seven bizleri çok güzel tanımlandığını düşünüyorum. Bir şeyi bilemiyor veya anlayamıyor olabiliriz. Fakat önemli olan bilinmezliği araştırarak anlamlandırmaya çalışmaktır. Çünkü bilim her şeyi bilmek değildir, her şeyi bilme uğraşıdır.

Eh, bir bilimkurgu kitabında bilimin bulunması ve bilimin özünün anlatılması çok şaşırtıcı olmayacağından (veya insanın köpeği ısırması gibi haber niteliği taşımadığından*) ve başlangıç altı bilim tanımlarımın ilgi çekiciliğinin** incelemenin odağını kaydıracağından yavaştan kitabın dilini ve konusunu konuştuğumuz kısımlara geçebiliriz sanırım.

*Gezegen D01O02G03’de. Bu gezegende soyu tükenmekte olan alt ırk insanlığa zarar vermek gezegenden sürülmek anlamına gelmektedir.

**Düşen insan veya basit işleri beceremeyen insanların videoları gibi düşünebilirsiniz. Bu videolara bizim başımıza gelmediği için güler, keyifle vakit geçirir ve hapsoluruz. İlgimiz, odağımız orada kalır.

Kitabın anlatım dili diğer bilimkurgu kitaplarından alışkın olduğunuz dilden biraz daha farklı gelebilir. Çünkü Zelanzy devrik, uzun ve biraz da karışık cümleler kurmayı seviyor. Işık Tanrısı’nda ise buna bir de aynı karakterler için farklı farklı isimlerin kullanılması ekleniyor. Tıpkı Gandalf’a; elferin Mithrandir, cüclerin Tharkûn ve Haradların Incánus demesi gibi. Bu nedenle bazen bir paragrafın başına tekrar dönmek ve konu dahilindeki kişinin kim olduğuna bakmak gerekebiliyor. Fakat bu öyle okuma zevkini kaçıracak bir şey kesinlikle değil. Silmarillion’dan da aşina olduğumuz ufak bir zorluk(?) sadece. Hem ben takip etmekte birazcık zorlandım diye bu size de olacak demek değil zaten. Sadece birazcık dikkat istiyor kitap o kadar.

Ayrıca bu ufak dikkat istemi Işık Tanrısı’nın değindiği konular için de gerekli oluyor. Çünkü kitapta din ve teknoloji birbiri içerisine geçmiş bir şekilde önümüze sunuluyor ve bu, yer yer tatlı bir kafa karışıklığı yaşamamıza neden oluyor ki bu da Zelanzy’nin amaçladığı bir şey aslında; Bilgisizliğin bilinememe ile karıştırılarak mistikleşip dinselleşmesi.

Işık Tanrısı, teknoloji sayesinde var olan ürünlerin onu anlayamayanlar tarafından dini ve kutsal sayıldığı, bu teknolojiye sahip olan insanların da tanrılaştığı bir evrende, teknolojik anlamda gelecekte ama halk açısından geçmişte geçiyor. Teknoloji kullanan insanlar ilk başta kendilerini tabii ki tanrı olarak görmüyorlar ama yüz yıllar içerisinde yarışa her zaman gölgeler içerisinde geriden başlayan ve yavaş yavaş hızlanan kaçınılmaz olan kendilerine yetişiyor ve hükmetmenin güç zehriyle yozlaşan bu insanlar en sonunda kendilerinin Tanrı olduğuna inanır hale geliyorlar*. İşte tam olarak burada da bir insan ortaya çıkıyor;

*Oyunlarla arısı iyi olanlar sizin de aklınıza o oyun var değil mi? Warhammer… Kim bilir belki de birbirlerinin ilham kaynaklarıdırlar.

Yalnızca Sam…

Kitabın giriş bölümü; gözden düşmüş, yaralanmış ve gökteki evlerinden (Olimpos) kovulmuş “tanrılarla” başlıyor. Tanrılarımız yeniden eski yerlerine kavuşmak ve bu yolda düzeni değiştirecek isyanı başlatmak için daha önceden tanrılar ile yüzlemiş Işık Tanrısı’nı aramakla işe başlıyorlar. Ve kendine yalnızca Sam diyen Işık Tanırımızın bulunmasıyla bilim, din, ideoloji, felsefe gibi konuları tartışmaya açıyorlar. Tabii ki müritler ve iblisler eşliğinde.

Evet, evet yanlış okumadınız; ışık saçan, şekil değiştirebilen, yoktan var olabilen iblisler.

Biz bilimkurgu diye biliyorduk bu kitap fantastik kurgu mu? diye sorguladığınızı duyuyor gibiyim. Fakat incelemenin ilk kısmında sözünü ettiğimiz bilgi (bilmek) tam olarak burada devreye giriyor. Bugün bilgi bize, bir deste kart içinden rastgele bir kart seçtiren ve sonra o kartı nasıl olduğunu anlayamadığımız bir şekilde bulduran kişinin büyücü olmadığını söylüyor ise* aynı şekilde Zelazny de bilimkurgu bilgisiyle iblisleri yaratıyor. Peki nasıl mı? Eh orası da kitapta.

*Paralel evrenler bu önermede göz ardı edilmiştir. Belki de yeterince bilgi edindiğimizde büyücü oldukları da ortaya çıkabilir.

Işık Tanrısı Evrenini Yaratılışı ve İlk İsyan.

Kitabın giriş bölümünün bitmesiyle Işık Tanrısı evrenimizin başlangıç sürecinin ve Sam’ın başkaldırışının hikayesi başlıyor. Sayfalar ilerledikçe teknolojik icatların yavaş yavaş nasıl yozlaşan tanrıların elinde halkı daha çok köleleştirmek için kullanılmaya başlandığını ve Tanrıların bu durumun insanlığın iyiliği için olduğuna kendilerini nasıl inandırdıklarını görüyoruz.

İşte bu inancın varlığı da isyan tahtına çıkan basamakların ilkini oluşturmuş oluyor ve Yalnızca Sam, Tanrılar ile yaptığı konuşmalarla ve tartışmalarla bu basamakları bir bir çıkarak isyan tahtına oturup “İvmecelik” isyanının başlatıyor.

Kitabın büyük kısmı da Sam’in bu İvmecilik isyanı üzerinden ilerliyor. Sam’in bu süreçte isyan için yaptıklarını ve tanrılarla olan yüzleşmelerini okuyor, yapılması en zor şey olan pasif kalabilme ve basit düşünebilme ile insanlığın kibrinin nasıl ortaya dökebileceğini, kelimelerin inanca göre anlamlandırılmasıyla nasıl farklılaşabileceğini görüyor, Zelazny’nin anlamlandırma ve bakış açısı savaşını izliyoruz.

Fakat bu satırlar sadece seyir zevki yüksek bir savaş sunmakla kalmıyorlar. Bu satırlar aynı zamanda Zelanzy’nin fantastik kurguyu bilimkurguya dönüştürdüğü yerlerin de kalbini oluşturuyorlar. Sam ve tanrıların yüzleşmesine kadar fantastik kurgu gibi ilerleyen olaylar bu konuşmalar sırasında gerekli bilgilerin verilmesiyle nefis bir bilimkurguya dönüşüyor ve bizi anlamanın verdiği huzurla dolduruyorlar. Böylelikle bakış açısı ve anlamlandırmanın savaşında fantastik kurgu ve bilimkurgunun cephesi açılmış olmuş oluyor.

Eh insan daha ne isteyebilir ki?*

*100 milyon dolar?

Ve Her İyi Anlam Savaşının Çözümünde Olduğu Gibi; Taşlar ve Sopalar…

Kitabın son bölümü kelimelerin ve anlamlarının geride bırakıldığı aksiyonun sazı eline aldığı savaş. İsyan krallığının imparatorluk olma aşaması, insanlığın kurtuluş yolu; iblislerin, zombilerin, canavarların, cinlerin, insanların, yarı-tanrıların ve Tanrıların savaşı.

Peki Tanırlar, özellikle kendinden başka kimseyi umursamayan tanrılar, savaşa girerse ne olur? Sayfalarca süren tanrısal güçlerin yıkımı ve tabii ki bu yıkımın takipçileri; öfke, nefret, acı ve katliam.

İşte Işık Tanrısı’nın son düzlüğü; isyanın yükselişi ve düşüşü…

Fakat bir kere özgürlük tohumu çiçek açtığında insanların aklında, kim diyebilir ki özgürlük isyanı bitebilir diye? Kim diyebilir ki özgürlük çiçeğinin tohumları tamamen kül oldu diye? Ve kim diyebilir ki kalan tohumlar ilkinden bile güçlü bir çiçeğe dönüşemeyecek diye?

KİMSE.

Çünkü özgürlük düşünen kişiden bağımsızdır. Özgürlük düşüncenin kendisidir. Tüm yalanların, tüm doğruların özüdür. Ve o çiçek bir kere açtığında da zaman içerisinde solsa bile yeniden ve yeniden, her seferinde bir öncekinden daha şiddetle ve şevkle açacaktır.

Tıpkı yaşadığımız dünyada defalarca olduğu ve defalarca olacağı gibi.

Tıpkı Işık Tanrısı’nda olduğu gibi.

Yeniden yeşeren özgürlük tarlalarıyla da Işık Tanrısı artık kapanışa ulaşmış oluyor. Fakat kapanışta bizi sonuçlarını kestiremediğimiz politik planlar ve ilginç ittifaklar karşılayarak son sayfalarımızı, tıpkı tarlaları besleyen doyurucu yağmurlar gibi heyecan yağmurlarıyla dolduruyorlar.

Herkese iyi okumalar dilerim.

29 Beğeni

Güzel bir inceleme olmuş… Elinize sağlık

2 Beğeni

@isos81 empire of silence yorumum rica etmiştiniz

Kitap tek ağızdan anlatılıyor fakat bu şahsen beni sıkmadı genelde çoklu karakter anlatımını sevsem de. Ana karakterimiz Hadrian Marlowe varlıklı bi ailenin ilk oğlu. İnsanlık gezegenlere yayılmış durumda ve genetik olarak kendilerini değiştirebiliyorlar. Fakat insanlığın en büyük tehdidi Cielcin denilen bir ırk.

Hadrian kitabın sonuna kadar genç ve toy. Kendi içsel kavgalarını bol bol okuyoruz. Verdiği yanlış kararlar ve sonuçlarını da. Kitap çok fazla aksiyon içermiyor genel olarak nasıl desem serinin tanıtımını yapıyor gibi? Hazırlıyor okuyucuyu. Ama buna rağmen beni asla sıkmadı ve sonuna kadar dikkatimi tuttu. Anlatım olarak ise karakterimiz şimdide ve geçmişini kendi ağzından anlatıyor, onu okuyoruz. Bu yüzden yer yer bu onun olacak derin arkadaşlığımın başlangıcıydı veya iyi olacak sanıyordum ki her şey çok daha kötüye gitti gibi kendi yorumları vardı Hadrian’ın. Karaktere yer yer aşırı sinirlendim ama normaldi bu :sweat_smile: Bana ucundan Fitz karakterini andırdı.

Potansiyeli yüksek ve devamını okuyacağım bir seri oldu. İlk kitabın sonundan okuduğum kadarıyla da ikinci kitap çok bomba gibi olacak.

11 Beğeni

Çok teşekkürler. Yabancı bir kitap grubum var, orada çok önermişlerdi bunu, birkaç yıldır takip listemde.

Ben bu tür kitapları seviyorum. İçimden bir ses bu kitabı da seveceğimi söylüyor. Eğer ikinci kitabı da okursanız onun da yorumunu öğrenmek isterim. :slight_smile:

4 Beğeni

Tess - Thomas Hardy

Thomas Hardy’i, Tess romanıyla tanıdım. Tess tamamen trajik bir roman karakteri. Aslında roman, konu olarak biraz yeşilçam filmlerine benziyor. Bölümlere ayrılmış romanda, kadın karakterin başına gelen feci olayla hayatının farklı yönlere gidişi işleniyor.

Tess, Viktorya devri toplumunun kırsal kesiminden geliyor. Başına gelenlerden sonra içinde bulunduğu toplumla arasında aşılması güç bir uçurum oluşuyor. Aslında bir kurban olsa da işlemediği bir günahın tek suçlusu olarak damgalanıyor. İşin esas acı yanı, bizzat Tess’in kendisinin de böyle düşünmesi oluyor. Kendi değerini yitirdiğine inanıyor…

Angel, Tess, Alec karakterleri sevginin - buna sevgi denirse eğer- üç farklı boyutunu işliyorlar ama her biri kusurlu…Erkek karakterlerin, kadın karakterde baskı kurar gibi davranışlar sergilemesinden hoşlanmadım. Tess’in ise sevgilisini suçsuz, tapınılası bir varlık olarak görmesinden ve ona adeta yokluğunda bile yapışmasından rahatsız oldum. Romanın sonunu ise beğenmedim ama okuduğuma pişman olmadım…

Romanın anlatımı güçlü, doğanın betimlemeleri, çeşitli şairlerden alıntılarla bezeli bir içeriği vardı. Biraz şiirsel, fazlasıyla trajik, duygular bazı bölümlerde güçlü şekilde işlenmişti…

15 Beğeni

1 adet gönderi şu konuya taşındı: Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Yüzeysel İnceleme)

Hadrian kendi isteklerinin ve umutlarının peşinden herkesi sürüklemeye devam ediyor. Aslında karakter kendisiyle çok sık şekilde çatışıyor. Ben öyle değilim sadece bunu elde etmek için öyle davranmam lazımdı şeklinde cümleleri çok sık söylüyor :sweat_smile:

Hadrian kayıp vermeye devam ediyor hem kendi ideallerinden hem de çevresinden. Bu kitapla beraber tamamen anladım ki onun çevresindeki hiçbir kişi güvende değil. Bunun hasarları gerçekten kalıcı oluyor.

İlk kitaba göre çok daha aksiyonluydu. Bazı yerlerde çatışma olmasa bile ortamda yaşanan psikolojik savaş beni çok fena gerdi ki hop oturup hop kalktım. Başları yine bi nebze durgun olmasına rağmen sonrasında çok iyi açılıyor.

İnsan dışı varlıkları hep kendimizden iyi görürüz yani bi nevi bize medeniyeti ve daha iyi teknolojileri getirecek olanlar olasak. Ya böyle değilse? Ya uzaylılara çok fazla kendimizden özellik yüklüyorsak? Bu tür sorgulamalar gerçekten beni aşırı şekilde mest etti. Şu sözü de bırakmak isterim buraya “In my flaggellatory arrogance I could not conceive of evils other than our own- darker and stranger- nor could we conceive that what was evil to us was natural to others.”

Bu kitapla beraber bi bölümü bırakmış gibi olduk. İlk macera bitti ve hasalar alındı. Sırada ne olacak çok merak ediyorum.

14 Beğeni

Ördekler, Newburyport - Lucy Ellmann

@periyodiknesriyat

8 Beğeni

Kitabın yazım biçimiyle inceleme yazmak çok keyifli olsa gerek. Okuması da çok keyifli, ellerinize sağlık. Bu kitabı okumak için öncesinde kırk fırın bilinç akışı okumak gerek sanırım. Henüz cesaret edebileceğim bir eylem değil.

3 Beğeni

Gerçek şu ki teşekkür ederim, gerçek şu ki bilinç akışıyla alakası olmayan insanlar da okumuş ve beğenmiş bu kitabı, gerçek şu ki siz de çok rahat okuyabilirsiniz, gerçek şu ki eminim :slight_smile:

4 Beğeni